- Ayrıntılar
- Haluk Gerger
- Siyaset
Bugünün iktidar sahiplerinin dillendirdiği “Yeni Türkiye” olgusu bir gerçekliğe işaret ediyor. Kuşkusuz henüz tamamlanmamış bir gidişten söz ediyoruz ama sürecin ilerlediği de kesin. “Yeni Türkiye”nin mimarlarınca çok mesafe katedildi. İnşasının bütünüyle tamamlanmasının kansız yolu, AKP iktidarının 2015 seçimlerinde bir biçimde anayasayı değiştirebilecek bir parlamento tablosunu oluşturabilmesiyle açılacak. Çatışmacı yol ise, her türden, yasal-siyasal-sosyal vb., düzenlemelerle, olupbittilerle, yeniyi, bu etapta bir anayasa değişikliğine ihtiyaç duymaksızın fiilen dayatmak. “Yeni Türkiye”ciler “eski TC”den müşteki olanlara ve onun enkazı üzerinden daha geniş kesimlere bir seçenek sunuyorlar ve toplumun önemli bir bölümü bunu kabul ediyor. “Eski TC” giderek bir seçenek olmaktan çıkarken, Kürtler ve bir kısım “Sol”, “radikal demokrasi/demokratik cumhuriyet” projesiyle muhalefet boşluğunu doldurmaya çalışıyorlar ama henüz bu gidişatı durdurmaya yetecek durumda değiller. Bugün seçenek oluşturabilecek güçte bir devrimci-sosyalist muhalefetten de sözetmek mümkün değil. Emperyalizmden kaynaklanan desteklerini ve silahlı-silahsız bürokrasi payandalarını büyük ölçüde yitirmiş “Eski”nin “Kemalist-Ulusalcı-Faşist” defans bloğunun durumunun da pek parlak olmadığı ayrıca belirtilmeli.
Tüm bu nedenlerle gidişatı, henüz tamamlanmamış olsa da, ciddiye almak gerek.
Yukarıda özetlenen tablo uyarınca yapılması gereken, öncelikle, “Eski” ile “Yeni”nin iyice tanımlanması. Nereden nereye doğru gidildiğini kavrayabilmek için ilk yapılması gereken bu.
TOMA ambülanstan önce geldi.
Son günlerin olayı ne CHP Kurultayı, ne Tayyip Erdoğan’ın Cardiff’te yaptığı ikili görüşmelere ait beyanları idi. Devletin ve işverenlerin “iş kazası” dedikleri, emek savunucularının ise “iş cinayeti” olarak niteledikleri on inşaat işçisinin ölmesiydi, Soma’da söylediğimiz gibi cinayet toplu işlendiğine göre, “iş katliamı”ydı. Söz konusu olan insan hayatıydı. Kaybedilen on candı. Ama o insanların aileleri ve sevenleri dışında kayıplar can yakmadı. Ahmet Davutoğlu onları şehitlik mertebesine yükseltti, ruhlarına Fatiha okudu.
Ölenleri şehit ilan etmek politikacının işi değil, din adamının da değil. İnanışa göre Rûz-ı Mahşerde adalet dağıtılırken şehadet belli olacak, yani sıkı dindar geçinen Davutoğlu’nun inancı çürük, ölenleri şehit ilan ederken politika yapıyor. Güya ölenlerin ailelerini teselli ediyor ve varislerine dul ya da yetimlerin yararlandıklar imkânları sağlıyor. Kan parasıyla olayı kapatıyor.
O kadar.
- Ayrıntılar
- Halim Togan
- Siyaset
Partiler üstü bir komplo ve tezgâhla ve Evren Cuntası’ndan devralınan %10 seçim barajı sayesinde milyonlarca yurtdaşın oyu başka partilere verilmişken senin hanene yazılarak tek başına iktidar yapsınlar seni, ondan sonra sen “AB’ye üye oluyoruz! İleri demokrasiye yürüyoruz!” vaveylasıyla ve asker vesayetini bitiriyorum türünden enayi dolmalarıyla akıl fukarası liberalleri ve Yeni Dünya Düzeni koşullarında yeni maişet ve kariyer imkanlarını otuz yıllık inançlarından birkaç ay içinde vazgeçip liberallerin safına katılmakta gören DÖNÜK sosyalistleri, komünistleri ve cümle kaşarlanmış Marksizm allamelerini arkana al; fütursuzca sürdürdüğün mezhepçi kara propaganda ve kadrolaşma ve o arada kendinden önceki yıllara dair tarihi temelden tümüyle yoksun, düpedüz yalan ve iftiraya dayalı tezvirat kampanyasıyla ve 12 yıl iktidarda olmanın bin türlü maddi imkanını iyisiyle kötüsüyle seferber ederek sağladığın seçmen desteği ile Özel Yetkili Mahkeme adı altında eskinin menfur DGM’lerini devreye sok, Fethullahçı polisler, savcılar ve yargıçlarla orduya (özellikle Deniz Kuvvetleri’ne!) NATO’nun nezareti altında kumpas kur, asker vesayetini kendi nüfuz alanın içine dahil et; Kanun Hükmünde Kararnameler yetmeyince “temel kanun” diyerek birçok önemli, kritik yasa tasarısı üzerinde parlamento inisiyatifini ve denetimini asgari düzeye indir, “torba yasa” denilen üç kağıtçı aşağılık uygulamayı normal yasama işlevine çevir; bütün bunları gerçekleştirmek için Meclis’teki çoğunluk grubunu (emir ve talimatlarına herdaim amade kapı kullarını) ve bütün bu dalaverelerini deftere yazıp da hiç birine görevi gereği itiraz etmeyen C.Başkanı olacak şahsı bunca yıl ülke halkının başına bela et ve sonra birdenbire hem bunca marifeti ve günahı birlikte işlediğin “Pensilvanya” ile arayı bozup her suçu ve günahı onun üzerine yıkarak vesayetçi ordunun emeklisinden muvazzafına kadar içerde ve dışardaki tüm generallerine hulus çak, hem de Partiyi birlikte kurup yedi yıl önce Cumhur Başkanı yaptığın Çankaya’daki“kardeşin”i sefil bir Ali Cengiz oyunuyla likide ederek tek başına yoluna devam et... ki başın göğe ersin!
- Ayrıntılar
- Hüseyin Hasançebi
- Siyaset
KCK başkanı Cemil Bayık HDP’nin “Beyoğlu’ndakilerden kurtulması” gerektiğinden söz etti. “Beyoğlu’ndakiler”in, Cihangir’de oturanlar olduklarını; HDP İstanbul milletvekili Sırrı Süreyya Önder’den öğrendik. HDP’nin Cihangir’de oturan iki milletvekili var: Ertuğrul Kürkçü ve Sırrı Süreyya Önder. Demek ki HDP’nin bu iki milletvekilinden kurtulması gerekiyormuş.
Peki ama neden? Sırrı Süreyya bu soruya, “eşcinselleri” ima eden bir yanıt verdi. Buna göre Cemil Bayık, HDP’nin “eşcinseller”den kurtulmasını istemiş oluyor!
- Ayrıntılar
- Hüseyin Hasançebi
- Siyaset
Eleştiriler, akıl vermeler, şevklendirmeler... CHP hakiki manada sosyaldemokrat olmalıymış, Türkiye’nin ihtiyacı buna imiş. Bunlar boş laf. CHP sosyaldemokrat olursa ne olacakmış? Sanki hiç sosyaldemokrat görmedik.
Kongresi var ya... CHP’den; “AKP’nin ekonomik mucizesine” seçenek üretmesi isteniyor. Bu olabilir. AKP’ye ekonomik seçenek üretmek için Oğuz Oyan olmaya hiç gerek yoktur. Bıçkın siyasetçi olmak yeterlidir.
AKP’ye ve onun seçtiği cumhurbaşkanına “hırsız” demek artık para etmiyor. Para eden işlere bakmak lazım. Bunun için sosyaldemokrat olmak gerekmez.
- Ayrıntılar
- Hüseyin Hasançebi
- Siyaset
C. Başkanlığı seçimini azılı bir “sağcı” ve “gerici” R. Tayyip Erdoğan kazandı. Bir başka “sağcı” ve “gerici” olan CHP ve MHP’nin adayı Ekmeleddin İhsanoğlu kaybetti. Kazanan da, kaybeden de demokrasi düşmanı, emekçi düşmanı, ve hatta halk düşmanı.
C.Başkanlığı seçiminde bir üçüncü aday yoktu. HDP’nin adayı Selahattin Demirtaş vardı ama o başka bir şeye adaydı. Bu nedenle HDP’yi ve Selahattin Demirtaş’ı C. Başkanlığı seçiminden “ayrı bir olay” olarak değerlendirmek gerekir.
Şöyle bakabilirsiniz: Kazara seçimi Selahattin Demirtaş kazansaydı, C.Başkanlığı makamı kendisine verilir miydi? Elbette verilmezdi. Türk devlet ve siyasetini zerre kadar bilenler bunu da bilir.
- Ayrıntılar
- Hüseyin Hasançebi
- Siyaset
Kemalizm yerli yerindedir ve yeri devlettir. Kemalist devletin “katı ve despot” olduğu söylenir, yanlıştır. Sana despottur, ama kendine esnektir; bir gecede kılık değiştirir, tanınmaz olur ve sen “yeni” diye bakarsın! Akşam liberal sağcı Menderes’tir, sabah sol devletçi C.Gürsel olur. Askerken Evren, sivilken Özal’dır. Bugün “yenilenmiş”, Tayyip olmuştur.
“Tayyip’in nesi yenidir?” sorusu abestir. Kemalist devlet kendiyle yüzleşmiş, Tayyip Erdoğan olmuştur.
Benim için son günlerin en önemli haberi ne çanta taşıyıcı kılıklı birisinin kendinden menkul dünya lideri tarafından Başbakan atanması ve Ali Babacan ile (geçici bir süreyle de olsa Başbakanlık bekleyen) Bülent Arınç'ın binada bulundukları halde tören salonuna gelmemeleri, ne de F. Alman istihbaratı BND’nin Türkiye’yi dinliyor olduğunun açıklanması ve nedenle yukarıda andığımız iki zatın parayla beslediği, silahla donattığı katiller güruhunun tutsak ABD’li gazeteci James Foley’nin kafasını kestiği görüntüyü İnternette yayınlaması.
Bu ve benzeri haberlerden daha önemli olan Tayyip Erdoğan taifesinin kadınları linç etme alışkanlığı kapsamında Amberin Zaman’dan sonra, şimdide Ceyda Karan’a saldırmasıydı.
Bunlar kendilerine muhalif olan herkese düşmandırlar, eğer o kadınlar muhalifseler onlara daha da düşmandırlar.
Seçimlerin sonuçlarının oy yüzdeleriyle verilmesi zaman zaman yanıltıcı oluyor. Örneğin 10 Ağustos için Tayyip Erdoğan medyası onun oylarının 30 Mart’tan bu yana % 43’den % 52’ye yükseldiğini söyleyerek övünüp durmakta.
Oysa 30 Mart’ta katılım oranı % 89’un üzerindeyken, 10 Ağustos’ta % 74’te kaldı. Demek ki oylarda % 9’luk bir artış olduğu oy sayıları açısından doğru değil.
AKP 2002 Genel Seçimlerinde 41,5 milyon seçmenden 11 milyon (oran % 34, m.vekili sayısı 363, toplam katılım % 79); 2007’de 43 milyondan 16 milyon (oran % 46.7, m.vekili 341, katılım % 85); 2011’de 50,2 milyonda 21,4 milyon (oran % 49,8, m.vekili 327, katılım % 84) oy aldı. 2014 Yerel seçimlerine 52,6 milyondan % 89’u katılmış, 19,5 milyonu AKP’ye vermiş.
10 Ağustos’ta ise Tayyip Erdoğan’a verilen oy sayısı 21 milyon. Demek ki, onun oylarında % 9’luk bir artış olduğu bir yanıltma.
- Ayrıntılar
- Yalçın Yusufoğlu
- Siyaset
Tayyip Erdoğan hadisesi bir yanıyla bir politikacının doymak bilmez ihtirası, bitmez tükenmez hükmetme tutkusu, kendi kendine yakıştırdığı dünya liderliği illüzyonu ve benzeri sözcüklerle ifade edilebilecek kişisel bir olaydır, o şahsın karakteriyle ilgili bir konudur.
Ama asıl önemlisi o bireysel olayı var eden toplumsallıktır.
Üst üste yaşanan son iki seçim kampanyasında görüldü ki, o şahıs hükmettiği devletin tüm olanaklarıyla ve sermayedar desteğiyle siyasi emellerine ulaşabilmek için her şeyi yapabilecek, her yönteme başvurabilecek bir kişiliğe sahiptir. Pek lafını ettiği din dâhil onu bağlayacak, frenleyecek hiçbir ilkesi, kuralı, ahlaki kaygısı yoktur. Siyasal (ve parasal) hedefleri uğruna yapmayacağı yoktur.