KIZILCIK
  • Anasayfa
  • Siyaset
  • Dünya
  • Ekonomi
  • Kültür-Anma
  • Dergiler
  • Yazarlar

Din devlettir

Ayrıntılar
Hüseyin Hasançebi
Sayı 23 (Ocak/Şubat 2005)
21 Ekim 2025

Din tartışması bütün dünyada gene alevlendi. Siyaset ve devlet alanında en az ekonomi kadar din de konuşuluyor. Bunda dinin kendisinden başka bir sebep var, ancak tartışmada din “sebep”i örtüyor. Buradan, dünya gerçekliğinin görülüp anlaşılmasını güçleştiren bir kafa karışıklığı doğuyor.

“İdare” zorlaştığında hep böyle olur. Demek ki dünyanın idare edilmesi zorlaşmıştır.

Türkiye’nin “idare”si de zorlaşıyor.

Gerçek bağlamından koparılmış bir din tartışması, en az dinin kendisi kadar saçmadır. Dinin anlaşılmasını da zorlaştırır. Ama sadece din değil, demokrasi de böyle tartışılıyor. O da gerçek bağlamından koparıldı, koparılınca saçma sapan bir hallere uğradı. Biz din üzerinde duralım.

Yazılan, çizilen, söylenen her şey “sınıf”la bağlanıp anlaşılmayınca kafa karıştırıyor. AKP iktidarı ve icraatı için “Din adına geldiler, yaptıkları işe bak. Liberalleştiler!” deniyor. Hemen herkes bu görüşte. Dini, “din adına gelenler”den daha ciddiye almak değilse nedir bu? “AKP solun sloganlarını ve potansiyel sınıf tabanını elinden aldı, ‘geleceğin solu’ çıksa çıksa buradan çıkar,” da deniliyor. (M. Belge.) Sınıfsız bir sol arayan –ve uman– herkes bu düşüncede. “Din endişe verici biçimde zayıflıyor,” deniliyor. (Rahşan Ecevit(ler)) Bir yerlerden erkene gelmiş seçim kokusu alanların da düşüncesi bu. “İslam anti-emperyalizmine umut bağlayan Marksistler var,” deniliyor. (Kızılcık dergisinin Irak’taki direnişe ilişkin görüşlerine gelen muhtelif eleştiriler.) Emperyalizm diye bir şey kalmadı diyenlerin de “yeni sol”u böyle.

Konuyu açalım. Kızılcık’ın Afganistan, Irak, Iran ve genel olarak İslam dünyasında, 11 Eylül ile birlikte yükselen ABD karşıtı mücadelelerle ilgili “olumlu” görüşleri, Marksist dost çevremiz tarafından, sol adına ve emperyalizme karşı “dinden bir şeyler –ya da boş şeyler– beklemek” gibi algılanıp yorumlandı. Hem dine “antiemperyalizm” gibi olmadık bir misyon yüklemek, hem de olmayan emperyalizme “anti” olup “ulusalcılık”a geri dönmektir diye eleştirildi.

Kızılcık din ile polemik yapmıyor; din hakkındaki görüşlerle polemik yapıyor. Din ile polemik –insanı çarpar diye değil, akıl ve izan dışı olduğu için– zaten yapılmaz. Dinin, insanın gerçek özgürleşmesine engel gücü, gerçek bağlamından koparıldıkça artar. Din tartışmasında yapılan bu olduğu için Kızılcık dinin dünyevî işlevine vurgu yapmakta yarar gördü. Dinden insanlık için artık bir yarar/zarar üretilmesi imkânsızlaştığı için, ortalıkta dolaşan “din”in din olmadığına dikkat çekti. Dinden bir şeyler çıkabilir de demedi hiçbir zaman. Diyemez, çünkü Kızılcık insanın özgürleşmesi adına dinden değil, dinden imandan çıkmışlığını din aracılığıyla ileri süren insandan bir şeyler çıkıp çıkmayacağının düşünülmeye değer olduğuna dikkat çekti. Bunu anlamamak veya dine misyon yüklemek diye anlamak din hakkında, dinin kendisinden daha derin bir yanılgı içinde olmakla açıklanır. Bu yanılgı bugün sol düşünce ve siyaset alanında fazlasıyla var ve felsefi bir yanılgı da değildir. Sınıfsal-ideolojik bir yanıIgıdır. Siyasetle ve sınıf mücadelesiyle, “sınıf mücadelesi”ni sınıfların modern “varlığı”ndan ibaret gören önermeyle, o halde dünya gerçekliğini değiştirmekle ilgili bir yanılgıdır. Elbette kimsenin bizden akıl almaya ihtiyacı yoktur, çünkü bu aynı zamanda bir “tercih”tir.

Çarpık din tartışmasında herkesin yeri anlamlıdır, solun yeri anlamsızdır. Sol, kendi muhakeme kaynağı Marksizm varken yeryüzünde “din” diye bir şey varmış gibi düşünemez. Düşünmesi kendi aklını da karıştırır. Başa dönüp bakmak lazım. Dinin ne olup olmadığı tartışması materyalist dünya görüşünün geliştirdiği bitmiş bir tartışmadır. Dine karşı kesin zafer çoktan kazanılmıştır. Dinin kökünü kurutan bizatihi kapitalizmin kendisidir. Dinin ekonomide, siyasette, kültürde, devlet katında vb. bugünkü artan etkinliğine bakarak materyalist görüşün ya da kapitalizmin dine karşı zaferinden kuşku duymak 150-200 yıl önce tükenen bir tartışmanın gerisine düşmektir. Bu panikten sıyrılmak gerekir. Aksi halde ne Türkiye anlaşılır, ne dünya, ne İran, ne Irak, ne Filistin, ne Afganistan ve ne de İsrail ve Amerika. Böyle bakılırsa dinin kendisi de anlaşılmazdır. Din ile ilgili yanılgı, dinle içli dışlı olmadığı için genellikle soldadır. Dini kullananlar bu yanılgıdan, onu hangi amaç –çıkar– için kullandıklarını en iyi bilecek durumda oldukları için muaftır. Sol din konusunda en azından, “Kadına kölelik öneriyorum,” diyen din şairi İsmet Özel kadar gerçekçi olmalıdır.

Sadeleştirelim: Din basit bir şeydir. Hiçbir gizemi yoktur. Soyutlama potansiyeli sıfır bir çocuk bile içine girebilmektedir. İçine girmesi de, çıkması da kolaydır. “Akıl”la üflerseniz hemen dağılır. Arkasından Âdem Baba, yani somut gerçekliği ile insan çıkar. Bağlandığınız için sizi bağlar, bağlanmazsanız bağlamaz; salt bu bile “insan kaynaklı” bir sorun olduğunu gösterir. Diderot’nun, “dünyanın savaşılması en zor saçmalığı” demesi bundandır. Saçma olduğunun söylenmesi başka, ondan kurtulmak başka konudur. “Gerçek”lik dışı, “akıl dışı” ama bir türlü baş edemiyorsunuz. Her yerde, hattâ hiç olmaması gereken yerde bile var. Hakkından ancak bilim gelir diyenler bile şaşkın, çünkü bilimin kendisi de geliştikçe dindarlaştı. Bu çelişkiyi dinle açıklamaya çalışmak dini dinle açıklamaktır. Bilim nelere kadir olduğunu gördükçe dinin sağladığı güvene, güvenliğe sığınıyor, ya da sığındığı söyleniyor. Çelişkinin arkasında siyaset var.

Din sadece bağlamaz, aynı zamanda insanı dinden imandan çıkarır. Çıkarıyor işte. Bilen bilir, “Dinden-imandan çıkmış” insandan kapitalizm –burjuva sınıf– korkar. Kendinin dini imanı yoktur ama din de, iman da onun meselesidir. Azdırır, ıslah eder, hattâ bilimselleştirir! Dini (saçmalığı) kutlar, “dindar”a (insana) karşı amansız şiddet kullanır.

Çelişkiyi din katında tutmanın içinden zor çıkılır çelişkileri vardır. Din tıpkı devlet gibi, insanın toplumsal doğasında fakat denetimi dışında var olan bir mekanizma ile üretilmiştir. Çıkış noktası soyutlamadır. Din ve devletin varlığı “sınıf”a dayanır ama “sınıf” da bir “temsil” pozisyonu ile başlar. Soyutlama olmadan “temsil” alınamaz/verilemez, Soyutlama, gerçeğin insanın kendisi tarafından insan gerçekliğinin dışına atılıp bağımsızlaştırılmasıdır. İnsan, soyutlamayı (inancı) kendine ürettiğinin farkındadır. İnancının, kendinden koparak bağımsız bir varlık kazanmasına “kendisi için” izin verir. Kendi gerçekliğinin dışına çıkarıp kendine karşı bağımsız bir varlık kazanmasına izin verdiği “şey”in içine daima bir “şerh” koyar. Koyduğu şerh kendi somut toplumsal varlığı ve ilişkileriyle ilgilidir. Koyduğu bu şerh gereği insan, ürettiği her soyut olgunun –veya inancın– elbette “kendi başına” ve “kendi kararı”yla, kendini yeryüzünde (hayatın içinde) gerçekleştirmesini de şart koşmuş olur. En yüksek soyutlaması Tanrı’dan bile kendini ispat etmesini istemesi bundandır. Bunun hiçbir zaman gerçekleşmemesi dinin, soyut inancın çözülmesi, sürekli ve yeniden üretilmesi ise devlettir. Bu nedenle din, devlettir.

Tartışma da zaten bunun üstüne. Türkiye’deki tezahürü nasıl? “Din devleti mi, devlet dini mi?” Hiç fark etmez. İkisi de aynı ve aynı şey söylenmektedir. Kandırmacadır. Din devletine karşı devlet dini veya tersi... Denklemin kurucu ayaklarından “devlet”i sil, DİN, “din”i sil, DEVLET kalır. Duydunuz, böyle olmasa Rahşan Ecevit(ler) gibi biri(leri) niçin “Türkiye’de din, endişe verici biçimde zayıflıyor” desinler ki?

DSP partiler içinde en –hatta en derin– devlet partisidir. Devletin AKP elinde, AB’ye yönelik zayıflığından şikâyetçidir. Muradını tersinden anlatmaktadır. Bu da “siyaset”tir. Zihnin zihinle çatıştığı soyutlama alanı burası. Ne zararı var tersinden söylemenin? Din istemesi gerçekte devleti istemesidir. Zayıfladığından korktuğunu söylediği din değil, devlettir. Böyle dedi diye Ecevit(ler) dindarlaşır mı? Aptalca bir soru. Dine devlet isteyenlere karşı devlete din istemek niçin hak değil? Ha bu, ha öbürü. Dinin (devletin) ne idüğünün ifşası!

Din adına gelmişlermişl.. Yaptıklarını yapmaya gelmişlerdir. “Değiştiler”. Hayır, hiç değişmediler. Peki ya gelirken söyledikleri? Allah, melek, ibadet, vs. Öteki ne söyler? Yol, su, elektrik, ihracat, yatırım vs. Bir fark mı görüyorsunuz? Fark yoktur. Halkla ilişkiler sorunudur. Kapitalizm bunları eşitlemiştir. Gelirken söylenen (seçim, demokrasi filan) halkla, geldikten sonrakiler devletle, sınıfla ilişkiler bahsine girmektedir. Dinin bu yalınlığa indirgenmesi “indirgeme” değil, meselenin kendisidir.

Dine soldan “sınıfsal” bakılmasında da sorun var. “Geleceğin solu AKP’den çıkacak” mesela. Ne demek bu? “Kanıp AKP’nin peşine düşen emekçiler uyanıp kendi için sınıf olacak”sa kasıt, söylemek bile fazla. Elbette öyle olacak. Emekçiler sadece AKP’den değil, kanıp bağlandıkları her yerden çözülüp “kendine” geldikleri zaman geleceğin solunu da görmüş oluruz. Ama söylenen besbelli ki bu değil. AKP solun konseptini elinden almış. Sol, bildiği solculukta direttiği için zayıflayıp paçayı dine kaptırmış. Erken davranıp AKP’nin yaptığını yapma becerisini gösterememiş. Niye? Çünkü sol hala kendini sınıf takıntısından kurtaramamış. Bunu fark eden AKP, solu potansiyel olarak içine almış. Dindar-yoksul-dışlanmış emekçiler AKP’nin arkasına yığılmış. Yani AKP solun sınıf tabanını çalmış. Kendini bu tabanla bağladığı için kendi kaderine de mahkûm, arkasına taktığı emekçi kitleleri eğiterek kendi solunu ve sonunu bizzat hazırlayacak! Söylenen budur. Buradan sol mu çıkar, başka bir şey mi? AKP’nin –ya da AB’nin deyin isterseniz– ufkuna indirgenmiş bir sol anlayışı, özlemi çıkar.

Sol, tamam, siyasetten ve hayattan dışlanıp likidasyona uğramıştır. Soyut bir özgürlük ve demokrasi söylemine sıkışıp kalmıştır. Bunda, AKP solu çaldı diyenlerin, AKP tarafından çalınabilecek bir sol yaratmak için gösterdikleri gayretin payı vardır. AKP ranttır. Feodal rant değil, kapitalist ranttır. Sermaye feodal ranta karşıdır ama kapitalist rantın kendisidir. Varoş deyip geçtiğiniz yer, cami, medrese, vb. her yer, ranttır. Dinin kendisi bizzat, oluşturduğu piyasa ile büyük bir ranttır. Bunda şaşılacak bir şey mi var? AKP’de bundan başka bir hikmet mi var?

Din doğru (temeline bağlı) anlaşılsa yapılmayacak bir eleştiri de, “Dinin altında buzağı aranıyor,” denmesidir. Yani dinin dindar insanların şahsında somut sınıf mücadelesi merceğinden görülmesine soldan gelen tepkidir. Bu yanılgı, din hakkındaki diğer yanılgılardan daha vahim bir yanılgıdır,

Eleştirdiği, Irak’taki dinci grupların ya da kurumsal dinin ABD işgaline karşı mücadelesine “sempati” ile bakan soldur. Oysa sol bilmez mi ki, “din gericiliktir”!...

Bunun anlamı son tahlilde şudur: Karşılıklı “fanatizm”, İslam uygarlığı ile Siyonist-Hıristiyan uygarlığı karşı karşıya getirmiştir. Ortadoğu’ya kasıp kavuran, Irak’ı cehenneme çeviren çatışma aslında farklı “değerler sistemi” arasında bir çatışmadır. Bu çatışmayı önlemek ve insanlığı yaklaşan felaketten kurtarmak için “değerleri ortaklaştırmaktan” başka çare de yoktur. Herkes kendini bir “öteki” yerine koyarsa çatışma biter. “Öteki”, yani “yabancı”, İslam’da somutlanmaktadır. Evrensel değerler ve bu değerleri barındıran sistem Batı’nınkidir. Farklı değerler sistemini ortaklaştırmanın geçerli zemini, Batı’nın değerler sistemidir. Akıl orda, sağduyu orda, demokrasi ve özgürlükler ordadır. Çatışma mı var? Batı’yı destekle, barışa hizmetin olsun!

Barış için Batı’yı desteklemeyip, Irak’taki Batı’ya cephe alıp, orda direnen Müslümanın (İslamın değil) öfkesini, kinini, kendini ve yurdunu savunma refleksini hiçe saymak da Batı’nın değerler sistemini yeterince sorgulamamaktan gelen bir çelişki değil midir?

Dinin herhangi bir nedenle her yükselişinde dönüp Marx’ın din hakkındaki “yanılgısı” keşfedilir. Ne demişti? Modern sanayi ve kapitalizm dini ortadan kaldırmıştır. Demek ki kaldırmamış denir. Çuvallama burdadır. Marx’ın dediği yüzde yüz doğruydu, bugün de doğru. Din yoktur artık. Varmış gibi gördüğümüz şey kapitalizmin kendisinden başka bir şey değildir. Hangi bağlamda söylendiği hatırlanmalı: “Sanayi ideolojiyi, dini, ahlakı, vb. mümkün olduğu kadar yok etti ve bunu yapamadığı zaman da onları apaçık yalanlar hâline getirdi.” (Alman İdeolojisi.) Demek ki hem yok etmiş, hem “yalan” hâline getirmiş. Görüyorsak, gördüğümüz “yalan”dır denmiş. Bunu böyle anlamadan din karşısında yere ayak basılamaz ve din anlaşılamaz. Din daha önce hangi işe yarıyor idi ise, kapitalizm ile birlikte de o işe yaramıştır. Ama artık eski din olamaz, “yeni din”dir. Maddî serveti elinden alınmış ve fakat servetin büyümesine katkısı teslim edilmiştir. Bütün kutsal kitaplar kapitalizme tercüme edilerek yeniden yazılmış (yorumlanmış)tır. Hayatla (kapitalizm gerçeği) “saf kitap” arasındaki çelişki üstünde zıplayıp duran din artistlerinin saçma sapan, hiçbir işe yaramayan bir ahlaktan başka bir şey elde edemiyor olmaları bu nedenledir. Kapitalizmin “helal” kıldığı, fakat hâlâ dinde “haram” kalmış bir şey mi var, çaresini söyleyen bulsun. Türkiye bütçesinden ve helalinden en büyük paylardan biri bunu yapmakla görevli kuruma (Diyanet) niçin aktarılıyor? Kapitalizm olmayan bir din nasıl, nerde olabilir? Din olan yerde kapitalizm olmayan bir din nasıl var olabilir? Kapitalizmin hükmünün geçmediği “kapitalist olmayan” bir yer var mı ki orda kapitalizm olmayan bir din var olabilsin? Modern toplum bu nedenle ve bu manada dini ortadan kaldırmıştır. Marx’ın söylediği de budur. Dinsel “görünen” her şey, “ufo” değilse eğer, somut bir ilişki tarafından taşınmıyorsa nasıl görünebilir ki?

Din politikaya bulaşmasın, temiz kalsın... Ne demektir bu? Din devlettir, kapitalizmdir, politikadır da. “Ne Orta Çağ Katoliklik ile, ne de eski dünya politika ile karnını doyurabilirdi. Tam tersine, şurada Katolikliğin, burada politikanın niçin başrolü oynadığını açıklayan şey, orada yaşayan insanların hayatlarını kazanma biçimidir.” (Marx.)

Din midir şimdi yükselen? Rantçı kapitalist sermaye midir aslında varoşlardan, camilerden, Hizbullah mahfillerinden gelip TÜSİAD’ın kucağına oturan? Sorunun biri bu. Bir diğeri, İslam mıdır, din midir ABD emperyalizmine karşı “şurda”, “burda” yükselen? Bir soru da budur.

Cevap tektir: Din yoktur!

Osmanlı devletinin genel savaşa girişi

Ayrıntılar
KIZILCIK
Sayı 23 (Ocak/Şubat 2005)
17 Ocak 2020

İttihatçı şefler savaş antlaşmasını kabineden bile gizlemişlerdi

90 yıl önce Osmanlı devleti tüm şiddetiyle yeni başlamış olan Dünya Savaşına girmişti. Osmanlı tarihine "Harb-i Umumi," halkın diline “Seferberlik" diye geçen savaş. Osmanlı devletinin sonu oldu. Emperyalistlerin de istediği buydu. Teşhisi yarım yüzyıl önce "Boğaz'daki Hasta Adam" diye Rus Çarı koymuştu. O hasta adam bu dünya savaşıyla dünyadan göçmeli, malı mülkü paylaşılmalıydı. Hepsinin iştahını kabartan pasta Osmanlı’nın imparatorluğu bünyesinde yaşayan çeşitli Arap milliyetlerinin topraklarıydı. Rusya ise özellikle Boğazlar'ın kontrolünü ele geçirerek kapalı Karadeniz'den çıkmak istiyordu.

Savaşın gerekçesi Avusturya-Macaristan Veliaht Prensi Arşidük Ferdinand’la eşi Düşeş Sophie'nin 28.6.1914'te Sarajevo’da öldürülmeleri idi, fakat bu sadece bahaneydi, çünkü kılıçlar çoktan çekilmiş, bilenmişti. Sırbistan Düveli Muazzama'yı (büyük devletler) ilgilendirecek bir devlet olmadığı halde kıvılcım orada çaktı. 28 Temmuz'da Avusturya Sırbistan'a, 1 Ağustos'ta Almanya Rusya'ya, 3 Ağustos'ta Fransa'ya, 4'ünde Belçika'ya, aynı gün Britanya Almanya'ya, 12’sinde Avusturya'ya, 6 Ağustos'ta Avusturya Rusya'ya, Sırbistan Almanya'ya, 13 Ağustos'ta Fransa Avusturya'ya, 23'ünde Japonya Almanya'ya, 1 Kasım'da Rusya Türkiye'ye, 5'inde Britanya ve Fransa Türkiye'ye savaş ilan ettiler.

Daha önce, Balkan Savaşı ertesinde, 14 Ekim 1913'te Osmanlı devletiyle Almanya arasında yapılan askeri antlaşma sonucu General Liman von Sanders komutasındaki Alman Islah (reform) Heyeti İstanbul'a gelmiş ve ipler Alman genelkurmayının eline geçmişti. Binbaşı İsmet Bey (İnönü) anılarında şöyle der: "Bir devletin orduda, siyasette, memleket yönetiminde sır denilebilecek nesi varsa, hepsi yabancı devlet memurlarına emanet edilmişti. Bu devlet müttefik de değildi ve dünya siyasetinde ikiye ayrılmış saflardan birisini yönetiyordu. Alman Islah Heyeti memleketin içinde olup bitenleri günü gününe izler durumdaydı."

yavuz-istinye1916-scAvusturya-Macaristan Sırbistan'a savaş ilan edince 1 Ağustos 1914 gecesi Sadrâzam Sait Halim Paşa'nın yalısında Dahiliye Nazırı Talat Bey, Harbiye Nazırı Enver Paşa, Meclis başkanı Halil Bey ve Alman sefiri Baron von Wangenheim bir araya gelerek bir "İttifak Muahedesi" imzalarlar. Gizli tutulacağı ve ancak iki tarafın rızasıyla açıklanabileceği kayda alınan antlaşmaya göre, Almanya'nın savaşa girmesi Türkiye'nin de girmesini gerektirecek, Osmanlı Harbiye Nazırı Alman Islah Heyetine "fiilî bir nüfuz" (otorite) tanıyacak. Osmanlı devleti tehdit edilirse, Almanya silahla müdahale edebilecekti. (Metin, Ş. S. Aydemir'in "Enver Paşa" kitabında vardır. Maliye Nazırı Cavit Bey paktı yapanların kabine mensuplarına bile söylemeyeceklerine ant içtiklerini, kendisinin Sadrazam yalısına habersiz gelmesiyle durumu öğrendiğini, ona da yemin ettirildiğini yazmıştır. Parti ve hükümet ileri gelenlerinden −örneğin bir ara Fransa-Britanya kampına daha yatkın duran Bahriye Nazırı Cemal Bey’den− bile gizli antlaşma yapmak İttihatçılığın çeteci üslubundandı.) Savaşın ilk günlerinde Fransa'nın Kuzey Afrika limanlarını bombalayarak peşindeki Britanya donanmasından kaçan iki Alman savaş muhribi (Göben ve Breslau) 10 Ağustos 1914'te izin alarak, kılavuz eşliğinde Çanakkale Boğazından geçip Osmanlı'ya sığınırlar, hükümet de onları 80 milyon Marka satın aldığını ilan eder. Yavuz ve Midilli adı takılan gemilerin Alman mürettebatına kırmızı fes giydirilir. Sonra da yanlarına Hamidiye ve Berç kruvazörlerini alıp, 28-30 Ekim'de Kuzey Karadeniz'deki Sivastopol, Odessa ve Novorossisk limanlarını bombalarlar, Rus donanmasına saldırırlar. Baskından sadrâzamın bile haberi yoktur.

Osmanlı’nın oldu bittiyle savaşa girmesinde İttihatçı yönetimin rolü yadsınamazdı. Tarihsel olarak suçluluk yaftası −"Ermeni Tehciri" cürmü dâhil− elbette İttihatçıların boynuna asılacaktı. Ama emperyalist devletler her ne olursa olsun Osmanlı'yı savaşı sokmaya, pastayı paylaşmaya kararlıydılar. Savaşın galibi asla Osmanlı olamayacaktı. Almanya bile kazansaydı Osmanlı ülkesini o sömürgeleştirecekti. Petrolün farkına varılmıştı. Arap petrolü kadar Kafkas petrolü de önemliydi. Almanya en azından Kafkas petrolünü Rusya'nın elinden almak istiyordu. Müttefik Devletler kaybedince, petrole savaşın asıl galibi ve İtilaf devletlerinin başı Britanya el koydu. Fransa'ya sadece Suriye (ve Lübnan), İtalya'ya Libya düştü. Beklenmedik olay, Rusya'da devrimle kurulan yeni devletin savaştan çekilmesiydi. Bunun üzerine Rusya'nın müttefikleri Britanya ve Fransa yanlarına başkalarını da alıp Bolşevik rejime karşı askeri müdahaleye kalkışacaklardı.

Savaşın gerçek mağlubu Osmanlı oldu. İttihatçıların suçu hezimetin bu denli ağır olmasındaydı. Güçler dengesini, ülkesinin durumunu doğru kavramış bir hükümet Almanya'ya angaje olmaz, "Bu bizim savaşımız değil,” diyerek elinden geldiğince tarafsızlık siyaseti izler, kısmî ödünlerle uzlaşmalar sağlayabilirdi. Emperyalistler saldırarak onu gene savaşa sürüklerlerdi, ama sonuç gene de böyle bir felakete varmazdı. Ve ulusal devrimler çağında Osmanlı ülkesinde başka süreçler yaşanırken büyük ihtimalle bu yıl 90. yıldönümü gelen, 100 bin askerin karlar altında donarak telef olduğu Sarıkamış faciası da yaşanmazdı.

Kızılcık, Sayı 23 (Ocak-Şubat 2005).

Sermayenin küresel saldırısına karşı güç birliği

Ayrıntılar
İzzettin Önder
Sayı 23 (Ocak/Şubat 2005)
6 Aralık 2009

Kapitalizm, tarihi boyunca, sermaye hakimiyetini kurmaya yönelik olarak, emeğe ve halklara karşı çeşitli saldırı politikaları geliştirmiş ve, maalesef, oldukça da başarılı bir biçimde uygulamıştır. Feodalizmden kapitalizme geçişte, tek tip toplum yapısı olan ulus-devlet içinde, eğitim ve hukuk gibi ideolojik üst-yapı kurumları sermaye çıkarı doğrultusunda şekillendirilmiştir. Kilise hakimiyetinden kurtarılan eğitim ve araştırma faaliyetleri, günümüzdeki kadar büyümemiş ve birbiri ile henüz öldürücü rekabete girişmemiş olan sermaye dokusunu keşifler ve icatlar yoluyla yararlandırdığından, bu durum bilimin engizisyon baskısından kurtarılması ve özgürleştirilmesi olarak algılanmıştır. Benzer şekilde, oluşturulan hukuksal yapı da, sermaye çıkarı doğrultusunda şekillendirildiği halde, adaleti sağlayıcı bir kurum olarak görülmüştür.

Burjuvazinin, sermaye üzerindeki hukuksal hakimiyetine rağmen, üretimin sürdürülebilmesi ve birikimin yapılabilmesi için yoğun emeğe gereksinme duyduğu dönemlerde “artık değer”den bir miktar fedakârlık yaparak sosyal politikaların geliştirilmesinde etken olması da, büyük başlıklarla “burjuva demokrasisi”, hatta bazı çevrelerce daha da ileri gidilerek, “burjuva demokratik devrimi” olarak toplumlara yutturulmuştur. Oysa bu girişim, bir yandan kendisine piyasa oluşturarak, diğer yandan da dönemin yükselen sosyalist akımları karşısında toplumsal bilinci körelterek sermayenin kendisini korumaya almasına yönelik çok başarılı bir manevra idi. Sermayenin bu manevrası o denli başarılı idi ki, o dönemlerde geçerli olan koşulların değiştiği ve ortadan kalktığı günümüzde sermaye yeni politikalar oluştururken, emek ve sermaye-dışı kesimler “kazanımlarının geri alındığı” hayaline kapılmaktadır. Kendi içinde çelişki taşıyan bu ifadenin dillendirilmesi, sermayenin bilinç köreltmede ne denli başarılı olduğunun açık bir delilidir. Eğer bir şey geri alınıyor ise, o şey kazanılmış değil, verilmiş bir şeydir.

Günümüzde de, olgunlaşan sermaye derin krizini aşabilmek veya, hiç değilse, hafifletebilmek için “Küreselleşme” ya da “Yeni Dünya Düzeni” olarak dillendirilen yeni ve geçmiştekilere göre çok daha kapsamlı bir süreci devreye sokmuş bulunmaktadır. Bu süreç, hem araçları, hem de kapsamı itibariyle eski politikalara göre çok daha girift ve anlaşılmaz niteliktedir. Küreselleşmenin araçları genellikle ekonomiktir; uluslararası ürün ve sermaye akışkanlığına dayanır. Küreselleşmede kullanılan aracın ekonomik olması, karar sürecinin de, halklara ve hükümetlere rağmen ve onlara karşı olarak, merkez sermayeye geçmiş olduğunu perdelemektedir. Küreselleşmenin kapsamı da çok geniştir; günümüz koşullarında sermayenin uygun gördüğü tüm alanlar küreselleşme politikalarına açıktır.

Günümüzün sömürgeleştirme yöntemi olan küreselleşme akımının algılama boyutunda perdelenebilmesi için, ideolojik üst-yapı kurumları da devreye sokulmaktadır. Bunlar arasında, “küreleştirme” gibi emredici bir kavram yerine “küreselleşme” gibi daha yumuşak ve tarafların birlikteliğini çağrıştıran kavramların kullanılması; “ekonomik haklar” yerine “kültürel haklar”ın öne çıkarılması; içi boşaltılmış olarak demokrasi ve insan hakları gibi kavramlara vurgu yapılarak karar süreçlerinde sermaye hakimiyetinin perdelenmesi; ve toplumsalcılık karşısına bireyselciliğin koyulması gibi söylem ve olgular sayılabilir. Böylece, tarih ve sınıf bilincinden yoksun bırakılan bireyler, hatta uluslar, merkez sermayenin sömürü ağının içine alınmaya çalışılmaktadır. Bu sürecin sermayenin küresel saldırısı olarak görülmesi doğru bir tanıdır. Hal böyle olunca, bu saldırıya karşı örgütlenmek de, süreç içinde doğal refleks olarak gelişecektir. İşte, sermayenin kürsel saldırısına karşı emeğin küresel örgütlenmesi savı yanında, anti-küresel örgütlenmeler, MAI-karşıtı hareketler gibi, kısmen yerel olarak başlatılmış, ancak Internet aracılığı ile yaygınlaşmış olan ve zaman zaman sokak eylemliliği biçimine dönüşen hareketler, sermayenin söz konusu emperyalist saldırı karşısında geliştirilen toplumsal refleksler tomarını ortaya koymaktadır. Bu yazıda, böyle bir yaklaşımla, küreselleşmeye karşı örülen cepheyi, hem eylemlilik, hem de ideolojik açılardan değerlendirmeye çalışacağım.

Sermayenin halklara ve uluslara karşı başlattığı bu hareketin birincil ve en ezici etkisinin emek üzerinde olduğu açıktır. Kâr hadlerinin gerilemesine tepki olarak sermaye, bir yandan girdi maliyetlerinin baskılanması, diğer yandan da satış hasılâtının yükseltilmesi çabalarına yönelmiştir. Girdi maliyetlerinin baskılanmasına yönelik olarak girdi piyasalarının, satış hasılatının yükseltilmesine yönelik olarak da ürün piyasalarının genişletilmesi yoluna girilmiştir. Küreselleşme olgusu, bir yandan üretim faktörlerinin, diğer yandan da ürünlerin tüm ulusal sınırları aşarcasına yeryüzüne yayılmasından başka bir şey değildir. Bu politika, gelişmiş merkezlerdeki emekçilerin yerlerini, kaçınılmaz olarak, çevresel konumlu ve gelişmekte olan bazı ülkelerin emekçilerinin alması sonucunu doğurmaktadır. Emek piyasasının el değiştirmesine verilen en tipik örnek, ABD yazılım firmalarının Hindistan ve diğer Uzakdoğu ülkelerindeki yazılımcıları istihdam etmesi oluşturmaktadır. Üretim tekniğinin değişmesi ve parçalı üretim sürecinin kullanılıyor olması, bir ürünün parçalar halinde ayrı bölgelerde üretilerek, bir merkezde monte edilmesini ve piyasaya sürülmesini olanaklı kılmaktadır. Parçalı üretimin sağladığı olanaklar küreselleşmenin en önemli arterlerinden birini oluşturmuştur.

Özellikle emek piyasası olmak üzere, girdi piyasalarının genişletilmesi farklı ülkelerdeki emekçilerin birbiri ile rakip konuma gelmesine neden olmaktadır. Emek piyasalarında canlandırılan böyle bir rekabet, yüksek ücret düzeyinin geçerli olduğu merkez kapitalist ekonomilerde ücretlerin geriletilmesine, buna karşın çevresel konumlu ekonomilerde ise ücretlerin yükseliş yönünde kıpırdanmasına neden olmaktadır. Ancak, emek piyasalarında farklı ücret düzeyleri oluşmakla beraber, ekonomik gerilik ve yoksulluk nedeniyle ücret düzeyleri çevresel ekonomi ücret düzeylerine doğru bir eğilim göstermektedir. Gelişmiş merkezlerde ücretlerin geriye doğru esnek olmaması, söz konusu ülkelerde işsizliğin yükselmesine neden olmaktadır

Farklı ekonomilerdeki ücret düzeylerinin birbirine yaklaşmasının net sonucu, emeğin ve sermayenin akışkanlık derecelerine bağlı olarak şekillenir. Emek hareketinin durağan, buna karşın sermayenin akışkan olması koşulunda ücret farklılığı korunur ve bu durumdan sermaye büyük bir avantaj sağlar. Buna karşın, sermayenin yanında emeğin de seyyal olduğu ortamda farklı ekonomilerdeki ücret farklılıkları azalır ve sermayenin avantajı birinci duruma göre daha zayıf olur. Farklı ekonomilerde oluşan farklı ücret düzeylerinin ekonomik anlamı, emekçiler arasındaki rekabetin ve bir grup emekçinin diğeri aleyhine ikame edilmesinin sermaye lehine bir avantaj sağlıyor olmasıdır. Diğer bir deyişle, farklı gelir düzeyindeki ülkelerdeki emekçilerin birbirine rakip konumda olması sermayenin yarına bir sonuç sağlar.

Farklı piyasalardaki emekçileri birbiri ile rekabete sokarak avantajlı konuma geçen sermayenin bu manevrası karşısında, emekçiler arasında da ittifak kurularak, acaba sermaye aleyhine cephe örülebilir mi? Böyle bir karşı duruşun akla gelen ilk hamlesi, emekçiler arasında bir tür anlaşma ağı kurularak, sermayenin istenmeyen davranışı karşısında küresel karşıt emek hareketinin örgütlenmesidir. İktisat açısından böyle bir hareketin anlamı, ekonomik konumu itibariyle heterojen nitelikli farklı emek piyasalarının homojenleştirilmesidir. Farklı ekonomilerdeki emek piyasalarının heterojen yapısının korunarak, sermaye hareketliliği ve/veya parçalı üretim tekniği ile üretimin gerçekleştirilmesi halinde oluşacak sermaye avantajı, emek piyasalarının homojenleştirilmesi sonucunda, emek arzının artışına bağlı olarak gerileyen genel ücret düzeyine rağmen, daha fazla olur.

Ancak; bu durumda, farklı piyasalardaki emekçiler böyle bir politika uygulayabilir mi sorusu ciddî olarak karşımıza çıkar. Sermayenin teknoloji-yoğun bir yapıya ulaşması ve olgunlaşması sonucunda artan işsizlik ortamında, emekçilerin en büyük düşmanı işsizliktir. Sermayenin olgunlaşması ve uyguladığı manevra sonucunda yaygınlaşan işsizlik karşısında farklı ekonomilerdeki emekçilerin benzer refleks geliştirerek, birliktelik bilinci içinde örgütlenmesi ve kollektif davranış sergilemesi fazla olası görülemez.

Farklı ekonomilerdeki emekçilerin birbirine rakip olması durumu sadece gelişmiş ve gelişmekte olan ekonomiler emekçileri arasında değil, bizzat gelişmekte olan çevresel konumlu ekonomiler emekçileri arasında da görülür. Zira, işsizliğin ve yoksulluğun giderek yaygınlaştığı ve derinleştiği ortamlarda emekçiler arasında keskin bir rekabet ortaya çıkar. Derinleşen yoksulluk ise, bireyleri köleleştirir!

Farklı ekonomilerdeki emekçilerin sermayeye karşı kollektif karşı duruşunun emekçi örgütleri tarafından sağlanması da fazla düşünülemez. Zira, sendikaların tabanlarını tutabilmeleri ve inandırıcı olabilmeleri, elemanlarının genel refah düzeyini yükseltebilme olanakları ve dereceleri ile sınırlıdır. Sermayenin olgunlaştığı ve üretim sürecindeki organik gelişmeler sonucunda emek kullanım oranının geriletildiği bir ortamda genel işsizlik oranı yükselirken sendikaların toplu sözleşme, hatta grev tehdidi ile istihdam olanakları yaratması fazla olası görülemez.

Sermayenin ulaştığı ileri teknoloji düzeyinde ve kazandığı politik ve ekonomik güç ortamında sendikaların ücret taleplerinin de fazla karşılık bulmayacağı ortadadır. Ücret taleplerine karşı istihdam olanaklarını daraltan sermaye uzun dönemde bu mücadelenin galibi olabilir.

Emek hareketini de içine alan küreselleşme karşıtı ya da MAI-karşıtı grupların yerküreye yayılan mücadeleleri, emek mücadelesinden biraz farklı olarak, sokak çatışmaları ile salon toplantıları arasında yayılmaktadır. Zaman zaman MAI toplantılarının veya Dünya Ticaret Örgütü toplantılarının yapıldığı dönemlerde gösteriler yapan ve alternatif toplantılar düzenleyen bu girişimler henüz gerekli sağlam raya oturmuş ve hız kazanmış olarak kabul edilemez.

Sermayenin küreselleşme harekâtını iki açıdan kapitalizme karşı mücadelede bir şans olarak kabul etmek gerekir. Bir defa, küreselleşme olgusu emek cephesinde rekabeti ortaya çıkartarak, kapitalizmin işleyiş süreci içinde gelişmiş ekonomiler emekçilerinin de gelişmekte olan ülkeler üzerinde sömürü kurmuş olduğu gerçeğinin su yüzüne çıkmasına neden olmaktadır. Diğer bir ifade ile, küreselleşme olgusu, kapitalizmin işleyişinin ve toplum üzerindeki sömürü mekanizmalarının deşifre edilmesine olanak sağlamış olmaktadır. Küreselleşme ideologları böylece ortaya çıkan tabloyu, küreselleşme ile insan haklarına ve demokrasiye saygılı bir sistemin tüm yerküreye yayıldığı aldatmacasıyla geri plana çekmeye çalışmaktadır. Günümüzde büyük bir güçle tetiklenen etnik ya da dinsel kimlikler gibi kültürel haklar üzerinde aşırı derecede yoğunlaşmanın nedeni, merkez kapitalizmin ekonomik hakları ortadan kaldırmasının perdelenmesine yöneliktir.

Küreselleşme ortamında karşımıza çıkan ikinci önemli avantaj da, işsizliğin merkez kapitalist ekonomilerde ve kentlerde de yaygınlaşıyor olmasıdır. Kentsel ve aydın işsiz ordusu sermayenin manevralarını, yoksul ve çevresel konumlu ekonomi ajanlarından daha açık ve net bir şekilde algılama psikolojisine sahiptir. Zira, kırsal alandan kopmuş ve proleterleşmiş emeğin işsiz kalması ile, henüz kırsal kökeninden kopmamış ve gerçek anlamda proleterleşmemiş emeğin işsiz kalması arasında, sosyal sonuçları açısından çok ciddi farklar vardır. Unutmayalım ki, Marks sömürü altında yoksullaşan ve “zincirlerinden başka kaybedecekleri bir şeyi olmayan ülke halkları” arasından değil, Avrupa’nın en gelişmiş ülkesi olan Almanya’dan çıkmıştır. Bireyleri ve toplumları tetikleyen itke, oluşumların net boyutuyla algılanması ve oldukça kısa zaman boyutu içinde büyük farklılıkların yaşanıyor olmasıdır. Bireysel psikoloji açısından uzun süre içinde yaşanan yavaş değişimler değil, kısa süre içinde yaşanan keskin değişimler önemli ve bireysel davranışlar üzerinde etkendir. Bu itibarla, küreselleşmeye karşı mücadelede gelişmiş ülkelerde yükselen işsizliğe ve sosyal devletin çökmesine, çevresel konumlu ekonomilerdeki işsizlikten daha umutla bakmak yerinde olur.

Küreselleşmeye karşı girişilecek mücadelede başarı şansı, açıktır ki, mücadelenin iyi örgütlenmesi ve yürütülmesi koşullarına bağlıdır. Bu nedenle, küreselleşme olgusunun suhuletle oturtulması ve geliştirilmesine yönelik olarak, merkez ve çevresel konumlu tüm ekonomilere dayatılan ve malûm adı ile “Washington Consensus” olarak anılan kuralların, söylemi ve felsefesiyle iyice irdelenmesi kaçınılmaz görülmektedir. Kuralların irdelenmesine geçmeden, önce bizzat Washington Consensus kavramı üzerinde duralım. Bilindiği üzere, “consensus” sözcüğü, uzlaşma ya da karşılıklı anlaşma gibi anlamlara gelmektedir. Böylece, Washington Consensus ifadesi ile, sanki, tüm tarafların üzerinde uzlaştığı ve ittifak ettiği kararlardan söz edildiği görüntüsü yaratılmak istenmektedir. “Küreselleşme” ve “Yeni Dünya Düzeni” sözcük ve kavramlarında da görüldüğü gibi, “Washington Consensus” ifadesinde bir dayatma ya da bir merkezden çevreye verilen emir niteliği olmadığı gibi, oldukça yanıltıcı bir izlenim yaratılmaya çalışılmaktadır.

Oysa; Washington Consensus’unun hükümlerine kısaca göz attığımızda durumun hiç de öyle olmadığı anlaşılır. Washington Consensus’unun temel ilkesi, Dünya Ticaret Örgütü’nünküne benzer şekilde, tüm ekonomileri, hiçbir koruma ve engelleme olmadan, uluslararası ticarete açmaktır. “Piyasa” sloganı altında ekonomilerin serbest ticarete açılmasının vazgeçilmez koşulu da kamu kesimini ekonomiden çekmek ve özel sektör kuruluşları ile rekabetten uzak tutmaktır. Bu genel kurallar çerçevesinde tüm ekonomilere dayatılan Washington Consensus kuralları şöyle sıralanmaktadır;

- Kamu kesimi küçültülmeli ve özel sermayenin faaliyet gösterdiği veya gösterme niteliği taşıdığı alanlara girmemelidir. Hizmetlerin Özelleştirilmesi Anlaşması olarak biline GATS sözleşmesine göre, kamu kesimi, sadece teknik nitelik açısından kamu kesimince sunulması zorunlu olan alanlarda faaliyet gösterecek, diğer alanları özel kesime terk edecektir. Özel sermaye tarafından üretim ve sunumun gerçekleştirildiği alanlarda kamu kesimi, rekabetin sağlanmasına yönelik olarak dahî bu alanlara girmeyecektir.

- Kamu kesimi tarafından sunumun gerekli olduğu alanlarda da kamu kesimi bütçeden finansman sağlayarak hizmetin üretilmesine katkıda bulunacak, ancak üretim kamu kesimi içinde gerçekleştirilmeyecek, faaliyeti özel sermayeye bırakılacaktır.

- Kamu iktisadî devlet teşekkülü niteliğindeki kuruluşlar özelleştirilecek ve söz konusu üretim alanlarından kamu kesim çekilecektir.

- Yabancı sermayenin girişi ve oluşan kârın merkez ülkelere transferi her türlü kısıtlayıcı önlemlerden uzak tutulacaktır. Kâr transferi esnasında, zaruret olmadıkça ve IMF’nin rızası alınmadıkça, kur değişikliğine gidilmeyecektir.

Küreselleşmeye karşı mücadelenin bir ayağı örgütlenme ise, ikinci ayağı da küreselleşmenin organik yapısının anlaşılması ve ideolojisinin net olarak deşifre edilmesidir. Küreselleşmenin organik yapısı anlaşılmadan girişilecek tepkiler hem sermaye tarafından kolayca defedilebilir, hem de uzun dönemli mücadelenin önünü tıkayabilir.

Sermayenin dayattığı bu kurallar çerçevesinde küreselleşme ile mücadele iki hat üzerinden yürütülmelidir. Birinci hatta kısa ve orta dönemde izlenecek yol ve yapılacak işler yer almaktadır. Bu hat üzerinde örgütlenen mücadelede temel kural, yukarıda ana ilkeleri verilmiş olan Washington Consensus dayatmalarına uymamak ve onların tam tersini yaşama geçirmeye çalışmaktır. Böylece, sermayenin genişleme ve sömürgeleştirme yolu engellenmiş ve karşıt yürüyüş başlatılmış olabilir. Yukarıdaki sıra izlenerek şu politikalar devreye sokulabilir:

- Kamu kesimi, sermayeye karşı toplumsal talepleri karşılamaya yönelik en güçlü ve geniş bir örgüt alanı olarak görülerek, küçültülmemeli, tam tersine genişletilmeli ve özel sermaye ile rekabet ederek, toplumsal refahın yükseltilmesinde gerekli rolü üstlenmelidir.

- Kamu kesimi hizmet sunumunu sadece finansmanla sınırlandırılmamalı, finansmanı sağlanan hizmetlerin bizzat üretimi de kamu kesiminde gerçekleştirilmelidir. Böylece, özel kesimdeki müteşebbis payı olan kâr kamulaştırılarak, kısmen tüketici rantını artırmada, kısmen de bütçe geliri olarak elde edilmiş olur. Bu sistemin ikinci faydası da, kamu kesimine giden kaynağın kullanım yeri özel müteşebbislerce değil, kamusal kararlarla belirlenmiş olur.

- Kamu iktisadî devlet teşekküllerinin özelleştirilmesine karşı çıkılmalıdır. Bunun yerine, kamu işletmeciliğine yönelinmelidir. Kamu işletmeciliği, hem söz konusu alanların uluslararası sömürgecilere kapatılmasına, hem de sermayenin kaçmasına engel olarak, ekonominin değer yaratma potansiyelinin yükseltilmesine katkıda bulunur.

- Yabancı sermayenin çevresel konumlu bir ekonomiye teknoloji getireceği, işsizlik sorununu çözeceği ve dış ödemeler bilânçosuna katkı yapacağı söylemlerinin doğru olmadığı görülmeli ve bu doğrultuda yabancı sermaye ile girişilecek işbirliğinde ekonominin ve halkın çıkarı göz ardı edilmemeli ve yabancı sermayeye, çok istisnaî koşullarda ve ekonominin yararı doğrultusunda bazı koşulların kabul ettirilmesi halinde izin verilmelidir. Spekülâtif amaçlı finans sermayesinin giriş-çıkışları mutlak denetim altına alınmalı ve bu tür hareketliliğe sınırlama getirilmelidir.

Küreselleşme ile mücadelenin asıl hattını uzun vâdeli politikalar oluşturabilir. Uzun vadeli politikalar ise, önce ideolojik olgunlaşma, sonraları da aktif mücadele aşamaları olmak üzere ikili bir proje görüntüsündedir. Projenin birinci aşaması bireylerin ve toplumların beyinlerinde soyutlama düzeyinde gelişen çözümlemedir. Kapitalizmin, sermayenin organik bileşiminin ve küreselleşme olgusunun tarih bilinci içinde çözümlenmesi, kısa ve orta vadeli mücadelenin fazla geçerli olmadığı ve bu tür mücadelelerin uzun dönemde sönmeye mahkûm olduğunu ortaya koymaktadır. Zira, sermaye olgunlaştıkça emeği üretim alanından uzaklaştırmakta ve çevresel işsizlik ve yoksulluğu derinleştirmektedir. Hal böyle olunca, kısa ve orta dönemde emeğin birlikteliği ve küresel mücadelesi örgütlenebilse ve kısa-dönemli başarı parıltıları yakalasa dahî, böylece başlatılacak bir mücadelenin uzun dönemde sınıf bilinci ile sisteme yönelmesi gerçekleşmedikçe, başarı şansı olamaz. Zira, sisteme yönelmeyen mücadele uzun dönemde sönmek durumundadır. Ancak böyle bir bilinçle gerek çevresel konumlu farklı ülke emekçileri, gerekse merkez ve çevre ekonomiler emekçileri kollektif mücadeleye yönelebilir ve başarıya doğru yol alabilirler.

Demokratik eğitim üzerine

Ayrıntılar
Cemal Candaş
Sayı 23 (Ocak/Şubat 2005)
6 Aralık 2009

“Eğitim” sözcüğü, farklı şekillerde en çok tanımlanmış bir kavramın karşılığıdır herhalde. Tanımlar, açıklamaya çalıştıkları kavramı tam olarak ifade edemez çoğu zaman. Ama çoğunlukla herhangi bir kavramın farklı tanımları incelendiğinde aralarında önemli “fark”lar olmadığı görülür. Bu durum, “eğitim” gibi herkesin farklı bir yönden görüp açıklamaya çalıştığı kavramlarda böyle değildir.

“Eğitim” sözcüğünün değişik kişiler tarafından nasıl tanımlandığının dökümünü çıkararak bu yazının sıkıcı bir hal almasını istemediğimden kısaca bu tanımlar hakkındaki düşüncemi belirtmeyi uygun buluyorum. Eğitim konusunda birbirini destekleyen ya da tamamen reddeden birçok farklı tanımın yapılmış olmasının nedeni, eğitimin işlevi ile ilgili olsa gerektir. Eğitimin işlevi konusundaki yaklaşımlar, bu kavramı anlaşılır hale getirmekte, bireylerin bu konudaki düşüncelerinin biçimlenmesinde etkin olmaktadır.

Eğitimi, yurttaşları için bir hak olarak görmeyen yöneticiler, bu hizmeti özelleştirerek kendi sorumluluklarından sıyrılmak suretiyle çözmek (!) istemektedirler. Özelleştirmenin bir çözüm değil, parası olmayanlarla olanlar arasında net bir tercih yapmak anlamına geldiğini bilmeyen yok gibidir.

2004 Aralık’ında toplanacak olan DEK, eğitimin sorunlarını dile getirmede ve bu sorunlara çözümler üretmede oldukça verimli çalışmalar yapacaktır elbette. Kurulan komisyonlar, hazırlanan raporlar, kurultayda sunulacak bildiriler, yapılacak tartışmalar ve alınacak kararların eğitim sistemimizin ileri götürülmesinde çok önemli bir rol oynayabileceğini düşünüyorum. Birçok kişi gibi ben de böyle olması gerektiğini, eğer önceki kurultaylar gibi görmezden gelinirse eğitimimiz adına önemli bir fırsatın daha kaçırılmış olacağını belirtmek istiyorum.

DEK’in gündemini incelediğimizde “demokratik eğitim” konusunda geçmiş kurultaylarla bire bir örtüşen bir yaklaşımı görüyoruz. DEK, yine gündemine –çok haklı olarak- eğitim sisteminin temel sorunlarını almış görünmektedir. Kaba bir kıyaslama yapıldığında yukarıda sözü edilen tüm kurultayların ele aldığı konular açısından birbirlerine benzediği ve doğal olarak ileri sürdükleri çözüm önerileri konusunda da büyük farklılıklar olmadığı görülecektir. Bu durum şaşırtıcı değildir. Şimdiye kadar ileri sürülen hiçbir çözüm önerisi ciddiye alınıp uygulanmadığı için sorunlar bir çığ gibi büyüyerek devam etmektedir. Öyle olduğu için de eğitim emekçilerinin 20-30 yıl önceki kurultaylarda almış oldukları kararları yinelemeleri doğal görünmektedir. Bu durumun doğal olması, eğitim emekçilerinin “demokratik eğitim” konusundaki şu ana kadar bulundukları noktada ısrar etmelerinin haklılığı, bazı sorunların tartışılmasını engellememelidir. Eğitim emekçileri “demokratik eğitim”den ne anladıkları konusunu DEK’i fırsat bilerek yeniden tartışmalı, bu konuda görülen eksikliği aşmalıdırlar.

Eğitim, her şeyden önce devlet tarafından bir egemenlik hakkı olarak görülmektedir. Devlet bu egemenlik hakkını kullanırken kendini güçlendirme, geleceğini güvenceye alma kaygısıyla hareket etmektedir. Yurttaşlar açısından ise eğitim, insanca yaşama ve kendini gerçekleştirmek için yararlanılacak temel insan haklarından birisidir. Devletin egemenlik hakkını kullanırken ortaya koymuş olduğu yaklaşımla, yurttaşın en temel hakkı olan eğitimden fırsat eşitliği temelinde yararlanma çabası eğitim alanındaki temel çelişkiyi oluşturmaktadır. Devlet, eğitimin temel felsefesini, programını (içeriğini) ve yatırımlarını belirlerken kendi egemenlik anlayışını dayatmakta, eğitim dizgesini bu anlayışa göre biçimlendirmektedir. Eğitimin demokratikliği, bu süreçlere yurttaşların ne denli katılabildiği ile doğru orantılıdır. Eğitimin felsefesi (Nasıl bir insan hedefliyoruz?) konusundaki tartışma, bu süreçteki en önemli mihenk taşını oluşturmaktadır. Bu soruya verilen yanıt, gerçek anlamda hangi toplumsal sınıftan yana olduğumuzun da yanıtıdır aslında. Böyle olduğu için bu tartışmada tarafsız kalmak mümkün değildir. Nasıl bir insan istendiği sorusuna verilen yanıt, eğitimin içeriğini, bu alana yapılan tüm yatırımların niteliğini (okul binaları, ders araç ve gereçleri, öğretmenin kalitesi vb.) doğal olarak belirlemektedir. Ülkemizdeki eğitimin sorunlarının devasa boyutlara ulaşmasının gerçek nedeni de aslında iktidarların sınıfsal “tercih”idir. Eğitim emekçilerinin, örgütleri aracılığıyla bu “tercih”e karşı bir tutum sergilemeleri çok doğal ve haklı bir durumdur. Bu haklı tutumu desteklememek mümkün değildir. Bu kapsamda demokrasi mücadelesinin önemli bir halkasını oluşturan demokratik eğitim mücadelesi DEK’le yeni bir ivme kazanacaktır kanısındayım.

Demokratik eğitim mücadelesinin bu denli haklı bir zeminde sürdürülüyor olması, bu mücadelenin, üstesinden gelinmesi gereken açmazları ve eksiklikleri olduğu gerçeğini görmemizi engellememelidir. Bu eksiklik ve açmazın DEK sürecinde yeniden gözle görülür bir şekilde sürdürülmekte olduğu, gerek DEK’in ele aldığı konular, gerekse Eğitim-Sen’in eğitim süreci konusundaki yaklaşımlarından (Önemsemezliğinden demek daha doğru olur kanısındayım) anlaşılmaktadır. Eğitim-Sen (dolayısıyla DEK), eğitimin demokratikleşmesinden sadece eğitimin içeriğinin demokratikleşmesini anlıyor kanısı uyandırmaktadır. Elbette eğitimin içeriğinin demokratikleştirilmesi, eğitim müfredatının çağdaşlaştırılması, eğitim yönetiminin demokratikleştirilmesi çok önemlidir. Ama göz ardı edilmemesi gereken bir diğer boyut ise eğitim süreci, eğitimin nasıl icra edildiğidir. Yani öğretmenin eğitimi gerçekleştirirken “tercih” ettiği yöntem ve stratejilerdir. İçeriği ne kadar demokratik olursa olsun, uygulaması zorbalığa(!) dayalı bir eğitim asla demokratik olamaz. Yurttaşlar arasında tam bir fırsat eşitliği gözetilerek düzenlenmiş bile olsa eğitim, eğer sınıfta her bireyin farklı olduğu gerçeğini ihmal eden bir yaklaşımla uygulanıyorsa bu ortamda gerçek bir fırsat eşitliğinden söz edilemez. Bireyin, öğretmeni tarafından baskı altında tutulduğu, kendini ifade etme fırsatı bulamadığı bir ortamda en iddialı programların uygulanması bile böylesi bir eğitime demokratik denilmesini engeller.

Eğitim kurumlarında gerçek bir demokrasinin yaşanmamasının nedenlerinden birisi de öğretmenlerin sınıf yönetimi konusundaki tutumlarıdır. Dünya görüşü ne olursa olsun öğretmenlerin eğitim sürecindeki takındıkları tutum genellikle geleneksel, baskıcı özellikler taşımaktadır. Eğitimin demokratikleşmesini savunan, bu konuda çok büyük özverilerde bulunan öğretmenlerin bile aynı tutumu sergiledikleri ne yazık ki doğrudur. Sınıf yönetimi konusunda gerçek anlamda “demokratik” davranabilen az sayıdaki öğretmen de kişisel çabalarıyla kendini geliştirmekte, geleneksel tutumdan uzaklaşabilmektedir.

Okul müdürünü ve eğitim yöneticilerini –haklı olarak- kendisinin seçmesi gerektiğini savunan bir öğretmen, uygulamayı tercih ettiği yöntemlerden dolayı öğrencilerine seçme hakkı vermediğinin farkında bile değildir. Öğretmen eğitim sürecinde nasıl davranması gerektiğini bilmediği için demokrasiyi öğrencilerine teori düzeyinde sunmaya çalışmakta bu yüzden de zaman zaman başı yöneticilerle derde girmektedir. Oysa demokrasiye gönülden bağlı bir öğretmenle diğerlerini birbirinden ayıran farklılığın görülmesi gereken en önemli yer sınıf olmalıdır. Elbette ki burada yine iktidarları, öğretmen yetiştirme politikalarını sorumlu tutmak mümkündür. Ama unutulmamalıdır ki aynı öğretmen sınıfın dışında örnek bir demokrasi savaşımı sürdürmektedir.

Geleceğin demokratik toplumunu gerçekleştirmek, demokrasiyi bilen, özümseyen ve bir yaşam biçimi olarak davranışa dönüştürebilen bireylerle ancak mümkündür. Bireyin demokratik değerlere sahip olması, onları yaşaması ve sonuçlarıyla yüzleşmesini gerektirir. Ülkemizdeki ve dünyadaki bazı uygulamalardan burada söz edilebilir. Örneğin Köy Enstitüleri. Sovyetler Birliği’ndeki Makarenko’nun Gorki okulları vb. Elbette bu ve benzeri örnekler eğitimde gerçek demokrasi uygulamaları anlamında önemli deneyimlerdir. Ama günümüzde salt bu kazanımlarla yetinmek eğitimin demokratikleşmesinde doğru bir yerde durmamızı sağlamaya yetmez.

Eğitim, toplumun tüm bireylerini ilgilendiren ve toplumların gelecekleriyle doğrudan ilişkili bir olgudur. Eğitimi egemen sınıfların insafına terk etmemeliyiz. Bugünden yarına geleceğin demokratik toplumunu yaratmanın en önemli araçlarından birisi eğitimdir. Eğitimi alınıp satılan bir meta haline dönüştürmek isteyenlere karşı mücadele etmek her yurttaşın görevidir. Eğitimin uygulayıcıları olan öğretmenlerin eğitimin demokratikleştirilmesinde çok büyük sorumlulukları vardır. Bu sorumluluklarına bir an önce sahip çıkmaları gerekir. Eğitimin demokratikleşmesini engelleyen tutumları terk etmek, öğrencinin kendisini ifade edebileceği, çok yönlü gelişme fırsatları yakalayabileceği öğrenci merkezli strateji ve yöntemleri öğrenip uygulamak öğretmenlerin görevidir.. Eğitim-Sen, demokratik eğitimden yana bir sendika olarak öğretmenin bu süreçteki rolünü doğru saptamalı ve bu konuda daha duyarlı davranmalıdır. Demokratikleşmeyi sadece iktidarlardan talep etmek, bizi sorumluluktan kurtarmaz. İktidarlara karşı verilen demokrasi mücadelesinde inandırıcı olabilmek için sınıfta demokrasinin uygulanması konusunda sorumluluk almak gerekir. Öğretmenlerin demokratik sınıf yönetimi konusunda eğitilmeleri için eğitim yöneticileri zorlanmalıdır. Bu konuda hizmet içi eğitimler düzenlenmesi için Eğitim-Sen’in kararlı bir mücadeleye girmesi gerekir. Bu konuda sendikanın net ve duyarlı bir tavır takınması hem öğretmenlerin sendikaya ilgilerini artıracak hem de öğrenci velilerinin sendika üyesi öğretmenler güvenini sağlayacaktır.

Demokratik eğitim konusunda yeni bir yaklaşıma ihtiyaç olduğu kanısındayım. Yoksa gelecek on yıllarda da aynı gündemle yeni DEK’ler toplamaya devam ederiz.

***

NOT : Bu yazı DEK toplanmadan önce yazılmıştır.

Sayı 23 - İçindekiler

Ayrıntılar
Administrator
Sayı 23 (Ocak/Şubat 2005)
6 Aralık 2009

S23 kapakAtını suya süreceksin
KIZILCIK

Çirkin Amerikalı

Ukrayna: Kim kazandı?

Maastricht/Kopenhagen

Hayat ağacı
Abu Ammer / "Seçim"!, Irak'ta... / Hem suç, hem güç / Rüzgâr gülü / Akıldan gel! / ... gördünüz mü? / Din / Kan / Filistin'de "seçim"! / Umudumuz AKP tabanı! / Büyük İskender neden büyükmüş? / Aferin sana! / Üstü kalsın! / Hatırlatma / İstihdam

Sermayenin küresel saldırısına karşı güç birliği
İzzettin Önder

Dünyanın ahvâli üzerine sorular ve "cevaplar"
Ahmet Tonak

Eşitsizliğin özgürce paylaşımı

Serbest piyasacı "sivil toplum"
Güray Öz

Haçlı seferleri ve Teksaslı II.Bush
Yalçın Yusufoğlu

"Ciddi olalım!"
Yavuz Alogan

AB ve IMF: Gerçekler, hayaller ve yalanlar
Merdan Yanardağ

Avrupa Sol Partisi
Engin Erkiner

Demokratik eğitim üzerine
Cemal Candaş

Şok belgesel "Yarından sonra" ve küresel ısınma

Sosyalizm ve özgürlük
Mehmet Özgen

Din devlettir
Hüseyin Hasançebi

Sanat-Kültür-Kitap
Bir mimar, bir ressam, bir seramikçi...
Cihat Burak
Ayfer Coşkun

Cihat Burak üzerine Naile Cimit'le söyleşi
Naile Cimit (Görüşen: Kızılcık)

Osman Hamdi Bey mi, Kamplumbağa Terbiyecisi mi, yoksa 5 trilyon mu?

Ataç'ın öneminin gerçek yanı
Konur Ertop

MŞE'nin öykülerinde Türkiye'nin 40 yılı
Konur Ertop

17'sinde de sosyalistti, 77'sinde de
Şükran Kurdakul

Pantagruel insan yargısının belirsizliklerine ilişkin görülmedik bir öyküyü nasıl anlattı
Rabelais (Çeviren: Tahsin Yücel)

Serol Teber'in son günü
Orhan Aydın

"Hayat"ın anlatılmasındaki güçlük
Hüseyin Hasançebi

Serol Teber için Kitabe-i Seng-i mezar
Tektaş Ağaoğlu

Serol Teber
Yalçın Yusufoğlu

Kızılcık'ta yayınlanan bir yazısı
"Mikro-Auschwitz ya da antropo-teknoloji"
Serol Teber

Motosiklet Günlüğü ve 'Che'
R.Z.

Bu bir futbol yazısıdır, okumasanız da olur...
Yalçın Yusufoğlu

İnternette Kızılcık turu
Türkiye Sivil Havacılık Sendikası / Rosa Luxemburg Vakfı

Belge
AB değil, sosyalist Avrupa
Aleka Papariga (Radikal İki'den, kısaltıldı)

İttihatçı şefler savaş antlaşmasını kabineden bile gizlemişlerdi
Osmanlı Devletinin genel savaşa girişi

Sayı 23'ün tamamına buradan (PDF - 11,3 MB) erişebilirsiniz.

Dünyanın ahvâli üzerine sorular ve 'cevaplar'

Ayrıntılar
E. Ahmet Tonak
Sayı 23 (Ocak/Şubat 2005)
24 Kasım 2009

Artık “küreselleşme mi, emperyalizm mi” sorusunu sormuyoruz. Hayatın bizzat kendisi, 5-6 yıl öncesine kadar pek moda olan bu soruyu cevaplandırmış vaziyette. Küreselleşmenin emperyalizm olmadığını iddia edebilmek için herhalde son 5-6 yıldır Utah1filan gibi bir yerde yaşamak lazım. Dolayısıyla, dünyanın ahvali üzerine olan bu kısa yazıda söze bence artık gündemden düşmüş bir sorunsaldan hareketle başlamak yerine, bazı gözlemlerimi soru-cevap biçiminde sıralamak istiyorum. Yazının sonuna doğru da yaşadığımız emperyalist dönemin özelliklerinden yola çıkarak kimi siyasi değerlendirmeler yapmayı deneyeceğim.

1. İçinde yaşadığımız dünyanın bu tarihi anını nasıl görüyoruz?

Garip ve sıkıntılı bir dönemden geçtiğimiz açık. İster Irak'taki duruma bakalım, ister ABD ekonomisinin haline --dolayısıyla dünya ekonomisinin2—, emperyalist kapitalizmin can çekiştiğini görüyoruz. Öte yanda ise, adeta doğmakta güçlük çeken kapitalizm sonrası hayallerimiz. İçinde bulunduğumuz durum Gramscivari bir paradoks, hem de sanki kronikleşmiş gibi.

2. Gündemimizdeki en acil sorun nedir?

Ticari medyada bile rastlananlar: ne zaman nerede vuracağı belirsiz uluslarası terör, ekolojik problemler, küresel iktisadi kriz, yoksulluk, v.s.. Bir de medyada rastlanmayan, bence bunlardan da önce farkına varılması gereken sorun, kapitalizmin alternatifsizliği fikrinin yaygınlaşmış ve bizzat bu düzenden muzdarip olanlarca benimsenmiş olması. Yani, düzeni değiştirmesi beklenen aktörler ikna edilmişlerdir. Kafalara kazınan şudur: “Kapitalizm nihai sistemdir, daha iyisi olamaz, maceracılık devri kapanmıştır.” Aldığı biçim ne olursa olsun (3. yol türü sağ sosyal demokrasi, AB reformculuğu, İslami hak ve adalet düzeni) bu mesnetsiz söylemi her dakika soluyan yığınların gözleri boyanmakta, Sol içinde uyanık olması beklenen unsurlar bile atalete, yılgınlığa ve oradan da reformculuğa kapılmaktadır. Sonuç Sol’un siyasi anlamda etkisizleşmesidir. Uzunca bir süredir toplumu dönüştürmenin asli kurumu devlete dönük siyaset yapmak terkedilmiştir. Yerine sivil toplum örgütçülüğü gelmiştir.

3. Küresel kriz nasıl yaşanmaktadır?

İlkin şunu görmemiz gerekir: bir değil, iki büyük kriz birlikte yaşanmaktadır; ve bunlar birbiriyle iç içe geçmiştir. Ekolojik kriz ve sosyo-ekonomik kriz. Her ikisi de kapitalizmin yapısal özelliklerinden kaynaklanmakta ve insanlığın geleceğini tehdit etmektedir. Kapitalizm derinleşerek yaygınlaşırken hayatın her safhasına meta ilişkileri hakim olmaktadır. Ve de bu aşamada esas olarak emperyalist dinamikler bu gidişatın hızını ve ritmini belirlemektedir.

4. Ekolojik kriz abartılmakta mıdır, ne kadarıyla gerçektir?

O kadar gerçektir ki, 32 yıl önce dünyayının kimi elit şahsiyetlerden oluşan meşhur Roma Klubü bile 'Büyümenin Sınırları' başlıklı manifestoyu yayınlayarak, utangaç bir biçimde de olsa kapitalist gidişatın akıbetinin parlak olmadığına dikkati çekmek zorunda kalmıştır (metnin Malthusçu tonu Roma Klubü’nün desteklenebilecek kestirimlerinden bizi alakoymamalıdır). O günden bugüne geldiğimizde durum düzelmek bir yana vahimleşmiştir: dünya nüfusu 3.7 milyardan 6.4 milyarın üstüne çıkmış (2050'de 10 milyar olması beklenmektedir); tarım alanlarının yüzde 40'ı kullanılamaz hale gelmiş, ormanların yarısı yokedilmiştir; hava trafiği 6 kat artmış, Antarktika üstündeki ozon deliğinin büyüklüğü, ABD’nin yüzölçümünün 3 katını aşmıştır. Ve bütün bunlar olurken dünyanın GSYİH ile ölçülen yıllık ekonomik zenginliği 16 trilyon dolardan 37 trilyona, yani 1972'deki GSYİH'nın yaklaşık 2.5 katına çıkmıştır.3

5. Bütün bunlardan kapitalizm mi sorumludur? Sermayenin egemenliğinin boyutları nedir?

Kısa cevap evettir. Dünyanın, doğanın hızla kendini yeniden üretemeyecek duruma sürüklenmesinin nedeni sermayenin sınır tanımaz aşırı birikim dinamiğidir. Büyümezse ölen, bu sermaye dediğimiz toplumsal ilişkinin yayılması sınırsızdır ve arsızdır; hayatımızın girilmedik alanı kalmamıştır. Dünyanın yüzde 60'ı, sömürülmek üzere hazır ve nazır emek gücü birliklerine dönüştürülürken, geri kalan yüzde 40, safra misali kaderine terkedilmiştir. Artık neoliberal dünyamızda 3 tür insan vardır4:

--Besililer grubu (1.5 milyar): yıllık geliri 7,500 doların üzerinde olup, özel otomobille ulaşımını sağlayan, meşrubat ve şişelenmiş, fabrikasyon su içen, et, şeker ve yağ ağırlıklı biçimde beslenen, ısısı mekanik biçimlerde kontrol edilen mekanlarda yaşayan ve giyim kuşamında imaja özen gösteren zevat;

--Zar zor idare edenler grubu (3.3 milyar): yıllık geliri 750 dolarla 7,500 dolar arasında olup, kamu taşımacılığına bağımlı, tahıl ve sebze ağırlıklı biçimde beslenen, barınma koşulları nispeten ilkel, paketlenmemiş ürünleri de kullanan ve musluk suyu içen “orta sınıf;”

--Marjinaller grubu (1.1 milyar): yıllık geliri 750 doların altında olup, ulaşımını hayvanlarla sağlayan, yeterince beslenemeyen, barınamayan, içilebilir su bulmakta zorlanan, yırtık pırtık giyinen 'ahali.'

Bu vahim durum o kadar gözler önündedir ki, bizatihi bu durumun kurumsal ve küresel sorumlularından Dünya Bankası utanmadan yoksulluk üzerine araştırma projeleri yaptırarak imajını düzeltmeye girişmiştir.

6. Çevre ülkelerin konumu, yeri nedir bu tabloda?

Çevre ülkeler nüfusunun çoğunluğu bu tatsız tablonun alt iki kümesini oluşturmaktadır; bu kesimler için küreselleşme dibe vurma yarışı şeklinde yaşanmaktadır. 3. Dünya ülkelerinin otonom kalkınma, sanayileşme girişimleri, sistem dışı çözüm arayışları aşırı borçlandırma, o da olmazsa açık ve kapalı güç kullanımı yoluyla tıkalı tutulmaktadır. Ayrıca, küreselleşen kitlevi tüketim kültürü desteğinde apolitikleşme yaygınlaşmaktadır.

Şimdi bu noktada, uzunca bir parentez açarak dünyanın gidişatına ilişkin demografik iki gözlem yapmak istiyorum.5 Bilindiği gibi dünya nüfusu çeşitli sınıflandırmalara tabi tutulagelmiştir. Hayli somut bir sınıflandırma şehirliler ve şehirli olmayanlar --çoğunluğu köylü olan kırsal nüfus yani-- ayrımıdır. Yaşadığımız dönemin bir özelliği de ilk kez şehirli nüfusunun kırsal nüfusu aşmak üzere oluşudur –bu dönüm noktası için BM'in projeksiyonu 2007 yılıdır. Bu iki grubun maddi gerçeklikleri açısından dünyanın gidişatını temelden belirleyeceğini düşündüğüm gelişmeler şunlar:

Şehir nüfusunun dünya ölçeğinde gösterdiği patlama gerçekten olağanüstü düzeyde: 1950'de nüfusu 1 milyonu aşan şehir sayısı 86 iken bugün bu sayı 400'e ve bu şehirlerde yaşayanların sayısı da 3.2 milyara erişmiş durumdadır. Bu ivmenin yakın dönemde düşmesini beklemediğimiz gibi, yeni doğanların ve şehirlere göç edenlerin, dünya şehirli nüfusuna gündelik katkısının 1 milyon civarında olduğunu da biliyoruz. Bu eğilimin esas vehameti, şehirler, büyüklüklerine, gecekondulaşmanın ve sefaletin yaygınlığına göre bir iç tasniften geçirildikten sonra ileriye dönük kestirimlerde bulunmaya giriştiğimizde ortaya çıkıyor. New Left Review dergisinin editörlerinden Mike Davis geniş bir literatürü tarayarak, özellikle BM'in son yayınlarından ve kendi gezi müşahadelerinden yararlanarak bizim için bu tür bir yakın gelecek tablosu çizmiş durumda. Davis’in yazısının ayrıntılarına burada girmeme imkan yok. Yalnız şunları kaydedelim: Kırsal nüfus 2020 itibariyle mutlak olarak azalırken dünya nüfusu 2050'de 10 milyara erişmiş olacak. Dolayısıyla, bu demografik değişimin sonucunda şehirlerde gerçekleşecek şişmenin de yüzde 95'inin 3. Dünya şehirlerinde olacağını bildiğimizden ortaya çıkacak durumun dehşetini kestirebiliriz. Davis'in de dikkatle altını çizdiği ve benim de katıldığım husus bu sürecin doğru tahlili için Güney’deki ülkelere dayatılan iktisat politikalarının asli neden olduğunun kavranmasının gerekliliğidir. Şehir nüfusunun patlayışını sebeb olarak teşhis etmek ya da politikacıların basiretsizliğine vermek yerine, küreselleşme realitesinin özü olan neoliberal politikaların kırsal nüfusu yerinden edici, şehirlerdeki varoşlara savuran niteliğini görmek gerekiyor. Tabii, standart 'kalkınmacı' yaklaşımın benzer süreçleri, yani eskiden yaşanmış şehirlere göçü, esas olarak, yaratılan yeni istihdam imkanlarının cazibesine bağlayarak açıklayışı artık bugünün gerçeklikleri karşısında tamamen çökmüş durumdadır. Büyüyen işsizler ordusunun, enformal sektör çalışanlarının, marjinal kesimlerin, artık şehirli sefaletinin kızgın aktörleri olarak giderek herşeyi zorladıklarını yaşıyoruz, gazetelerde (yazarlarsa!) okuyoruz. Bu zorlayışın alacağı biçimleri, taşıdığı potansiyelleri önceden kestirmek zor olmakla birlikte, milyonlar için İslam'ın ve özellikle Latin Amerika'da Hristiyanlığın şimdilik ideolojik cazibe merkezlerini oluşturduğunu teslim etmek durumundayız.

Şimdi, ikinci gruba, kırsal nüfusa, şehirli olmayanlar kesimine gelince, tarımsal üretime ilişkin bazı nicel tespitler yapmak elzem. Bu alanda da Samir Amin'in çizdiği tablo, Davis'in gözlem ve değerlendirmelerini zenginleştiren nitelikte. Amin'e göre, dünya tarımsal üretimini, bir yanda kapitalist işletmeler bazında üretim yapan Kuzey Amerika, Avrupa, Avustralya ve Latin Amerika'nın güney ucu ('gelişmişler'), diğer yanda da 3 milyarlık bir kırsal nüfusa tekabül eden 'geride kalanlar' olarak tasnif etmek mümkün. 'Gelişmişler' kesiminin tahıl üretimindeki üretici başına yıllık verimliliği 1000 ile 2000 ton arasında. 'Geride kalanlar'ı ise teknolijiden (Yeşil Devrim) nasibini alan küçük kesim ve alamayanlar olarak iki alt sınıfta topladığımızda, ilkinin yıllık verimliği üretici başına yılda 10 ile 50 ton tahıl iken, diğer kesimin --çoğunluğun yani—verimliği 1 tonu geçmiyor! Bence, bu 2000'e 1 şeklindeki oran, şu anda yaşadığımız eşitsiz gelişmenin, tarımsal verimlilik farklılaşmasında ifadesini bulan inanılmaz bir fotoğrafıdır. Küreselleşme dinamiklerinin vahşeti, ya da eşitsiz gelişmenin somut ifadesi ancak bu fotoğrafa tarihsel derinlik kattığımızda tam olarak ortaya çıkıyor: 2000'e 1 şeklindeki tarımsal verimlilik oranı, daha 1940'larda sadece 10'a 1 düzeyinde idi; tarım ürünlerinin göreli fiyatlarındaki son 50 yıllık yüzde 80 düzeyinde muazzam düşüşü de dikkate aldığımızda sefaletin maddi tabanı iyice belirmektedir. İşte bizzat bu dinamikler, yani kırsal alanda topraksızlaşma, geçinememe ve göçe zorlanma yukarda değindiğimiz şehirli sefaletini besliyor. Samir Amin'in katkısı bu süreci küresel sermaye birikiminin doğal sonucu olarak değerlendirmesinde ve ortaya çıkan durumun, sınıfsal nicel boyutlarını da belirleyerek 'yoksulluk' olgusunu aşan bir yoksunlaştırma safhası (pauperization) olduğunu göstermesinde. Karşı karşıya olduğumuz durumun, geçinebilmek için gerekli gelirden yoksun olmanın (yoksulluğun yani) ötesinde, modernleştirilmiş yoksulluk, yani toplumsal hayatın bütün boyutlarına ait imkanlardan yoksunlaştırma süreci olarak kavranması gerekiyor.

7. Kapitalizm bu tıkanmayı aşamaz mı?

Yine kısa cevap hayırdır. Kapitalizm içinde bulunduğu kargaşayı aşacak, ikili krizi yönetebilecek kapasiteyi yitirmiştir. Ekolojik krizin çözümü sermaye birikiminin dizginlenmesi anlamına gelir. Bu da bizatihi kapitalizmin mantığına aykırıdır. Sistem durmaksızın büyümek, ya da yokolmak ikilemi üzerine kuruludur. Büyüyerek varılan coğrafya yönetilemez, parçalanmaya mahkum bir coğrafyadır. Milliyetçiliğin ve etnik çatışmaların canlanması bu çelişkili durumun beklenen ve dışa vuran sonuçlarından bazılarıdır.

8. Çözüm nerededir?

Çözüm projesinin adı, sosyo-ekonomik krizin yanısıra, ekolojik krize de cevap veren, 21. yüzyılın sosyalizmi anlamında ekososyalizmdir.Sosyalizmin kapitalizmi aşarken dayanacağı öncüller klasikleşmiştir.Hatırlayalım, bir kere sermaye kristalleşmiş emek oluşunun yanısıra, aynı zamanda emekçiler üzerinde tahakkümünü kuran bir toplumsal ilişki biçimidir. Dolayısıyla, sosyalizmin amacı, üretim araçlarından kopartılarak, yabancılaştırılmış doğrudan üreticilerin özgür gelişimini sağlamaktır. Önceki sosyalist deneyimler ve günümüzün ekolojik duyarlılığı bu projenin tüketimi körükleyen, gözükara üretim fetişizmi ile gerçekleştirilemeyeceğini göstermiştir. İhtiyaçların bizzat kendilerinin yeniden tanımlanarak dönüştürüldüğü, yani Marx'ın dili ile kullanım değerlerinin değerlendiği, mübadele değerlerinin değersizleştiği bir sosyalizm anlayışından sözetmekteyiz.

Şu genel siyasi sonucu çıkarabiliriz. Sol'un yaratıcı politikalar, alternatifler üretebilmesi, 'yoksulluk varsa gelir dağılımını düzeltir, sorunu çözeriz' türünden düzen-içi söylemleri terketmesine bağlı. Düzen-içi söylemlerin dışından beslenmek, Sol'un varolan kurumların içinde (ya da yanında) gündelik politikaya katılmaması, mücadele etmemesi anlamına gelmiyor. Tam tersine, mesela, DTÖ'nün Cancun toplantısının iflası, önemli ölçüde, yukarda kısaca değindiğim, kırsal alanlarda ağır bir biçimde hissedilen dinamiklerin ve bizzat aynı dinamiklerin beslediği şehirli sefaletinin Sol tarafından gündemde tutuluşunun sonucudur.Bazı 3. Dünya ülkelerinin varolan uygulamaları nihayet sorgulamaya başlaması kendiliğinden olmamıştır.

Vurgulayalım, yaşadığımız sistemik yoksullaşma sürecini daha uzun dönem için ve kalıcı bir biçimde durdurulabilmemiz, ancak piyasa fetişini merkezine yerleştirmiş, idealize bir kapitalizm söylemini topyekün reddederek ve deşifre ederek, küreselleşme karşıtı kesimlere bile nüfuz etmiş 'liberal virüs'ü söküp atmaktan geçiyor. Ancak o zaman mümkün olan diğer dünyayı tahayyül etmeye başlayabileceğiz.

***

Ekososyalist Manifesto’nun oluşturulması fikri ilk kez 2001 yılında Joel Kovel ve Michel Löwy tarafından Paris yakınlarında Vincennes’de ekoloji ve sosyalizm üzerine olan bir toplantıda dile getirildi.. Benim de oluşturulan metnin ilk imzalayıcıları arasında olduğum Manifesto daha sonra Capitalism, Nature, Socialism dergisinin Mart/2002 sayısında yayınlandı. Bildiğim kadarıyla henüz dilimize çevrilmemiş olan Manifesto’nun İngilizce ve İspanyolca versiyonlarına Kovel’in web sitesi yoluyla da erişilebilir: www.joelkovel.org/newreadings.html.

1. Utah, ABD’nin oldukça tutucu ve dış dünyaya kapalı eyaletlerinden biri olup, ayrıca son başkanlık seçimlerinde Bush’u en cansiparene destekleyen eyalet olma sıfatını kazanmıştır (% 71.1).

2. Öyle ya, ABD ekonomisi hem mal satabilmek, hem de mal satınalabilmek için karşılıksız para basmak zorunda kalmış, tükettiğini üretemeyen ucube ve sürdürülemez bir yapıya dönüşmüş vaziyette. Bu durumun dünya ekonomisini nasıl olup da krizin eşiğine getirdiğini Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan uzun bir söyleşimde açmaya çalıştım (13 Aralık 2004).

3. Bu verilerin de bir kısmının kaynaklandığı yeni ve önemli bir Marxist çözümleme Joel Kovel’in The Enemy of Nature: The End of Capitalism or the End of World’dür (Zed Pres, 2002).

4. Bu tasnif New School’dan sınıf arkadaşım Hintli iktisatçı Rajani’nindir (Kanth).

5. Aşağıdaki değerlendirmeler ve sayısal bilgiler bu yakınlarda yayınlanan çok önemli iki makaleye dayanmaktadır: Mike Davis. 2004. “Planet of Slums” (Gecekondular Gezegeni). New Left Review. Mart-Nisan; Samir Amin. 2003. “World Poverty, Pauperization and Capital Accumulation” (Dünya Sefaleti, Yoksunlaştırma ve Sermaye Birikimi). Monthly Review. Yazının bu bölümündeki gözlemlerin biraz farklı bir versiyonu Küreselleşme: Emperyalizm, Yerelcilik, İşçi Sınıfı kitabımın 2. baskısına (İmge Yayınları, 2004) yazdığım girişte de ele alınmıştır.

Serbest piyasacı 'sivil toplum'

Ayrıntılar
Güray Öz
Sayı 23 (Ocak/Şubat 2005)
24 Kasım 2009

“Sivil toplum” kavramı Türk solunun gündemine 60’lı yılların sonunda, 70’li yılların başında girdi. Çok da derinlemesine tartışıldığını ya da etkili olduğunu sanmıyorum, ama “Avrupa Komünizmi” tartışmalarıyla birlikte yeniden konuşulmaya başlandığını hatırlıyorum. Kuşkusuz sivil toplum kavramı her defasında da Gramsci ile bağlantılı olarak tartışıldı. Marksist teorisyen ve politikacının ölümüne kadar süren tutukluluk günlerinde geliştirdiği ve daha sonra şifrelerini çözmeye çalışanlar tarafından da çok anlaşılır bir şekilde sistematize edilemeyen tezleri her şeye rağmen solu etkiledi. Gramsci’nin tezlerini Marks’taki sivil toplum kavramıyla karşılaştıranlar ve bu doğrultuda yorumlayanlar olduğu gibi bu iki ele alış arasında derin farklılıklar bulanlar da oldu.

“Sivil Toplum” ve bununla bağlı olarak “Sivil Toplum Kuruluşları” kavramları 1980 darbesinden sonra bir kere daha ve önceki yıllara oranla daha etkin, ama kavramın içeriği köklü bir şekilde değişerek Türkiye’nin gündemine girdi. Darbe sonrası ağır baskı koşullarında muhalefet neredeyse bir siyasi hareket gibi etkili oldu. Gerçekten de o günlerde askeri darbeye karşı her türden muhalefet gerekliydi ve direniş umudu veren, en azından direnci canlı tutan aydın çabalarının büyük değeri vardı. Bu muhalefet hareketleri, yurtdışındaki Türklerden ve özellikle mültecilerin örgütlediği dayanışma hareketlerinden destek gördüler. Avrupa ülkelerinin, Avrupa Birliği’nin ise etkin bir karşı çıkışı söz konusu olmadı. Darbenin lideri kısa bir süre sonra Avrupa ülkelerini ziyaret edebildi. O dönemin sessiz Avrupa’sı ile bugünlerin buyrukçu Avrupa’sını karşılaştırmak pek çok açıdan ilginç olabilir. Dönemin siyaset dışına itilmiş partileri ve liderleri ise kurulu düzeni yeniden ihdas etmek için çaba gösterdiler. Ama onlar bile Avrupa’nın desteğini kazanamadılar. O karanlık günlerde ortaya çıkan cesaretli direnişler, örneğin Aydınlar Dilekçesi girişimi ve benzerleri bugün gördüğümüz STK hareketlerinden esasta farklıydılar. Farklılığın temel nedeni bir kuruculuk çalışmasının hareketi değil, saldırıya karşı mevzileri savunma hareketi olmalarıdır. Aşağıda değineceğim ama, bugünün STK’ları yeni bir kurulu düzen oluşturmaya çalışan yerel ve uluslar arası piyasa güçleri ile birlikte bir kuruculuk çalışmasının figüran aktörleri konumundadırlar.

Darbe yılları solun hemen her kesiminin ağır darbe yediği, 80 öncesinde toplumsal hareketin etkin ve kitlesel kuruluşları olan ve “Demokratik Kitle Örgütleri” adı verilen hareketler, darbenin yasakladığı ya da zamanın yasaları gereği yasadışı çalışan siyasal hareketler kadar hatta onlardan daha fazla etkilendiler darbeden. Hemen hemen tümü kapatıldı. Üyeleri tutuklandılar, mesleklerinden oldular. Aynı dönem yine bilindiği gibi sol yayınların, marksist eserlerin yasaklandığı, genel olarak da okumanın yazmanın pek kötü ve tehlikeli bir iş olarak tanıtıldığı yıllardır. Bu yasakların çok etkili olduğu, etkilerinin hala sürdüğü kesin.

80’li yılların sonu dünya çapında neoliberal saldırının da yoğunlaştığı etki alanını hızla genişlettiği,aynı zamanda sosyalist sistemin sallanmaya başladığı, deyim yerindeyse “sonun başlangıcı” diye tanımlanabilecek yıllardır. Türkiye’de izlediğimiz gelişmelerin benzeri belirli bazı farklılıklarla, ama kitlesel direnişlerin, aktif sendikal mücadelenin eritilmesi anlamında Avrupa ülkelerinde de yaşandı. Bir yandan marksizmi geliştirme iddiasındaki “Avrupa Komünizmi”, “İtalyan modeli” vb. çabalar, Sovyet Bilimler Akademisi ile hesaplaşırken, zirveye çıkmış olan barış hareketi ve sendikal hareket de sosyalist ülkelerdeki çözülmeyle paralel olarak güç yitirmeye başladı. Bizde darbe eliyle gerçekleştirilmiş ortalığı düzleme hareketi, Batı’da düzenin sivil toplumcu, inisiyatifçi, sınırları pek güzel çizilmiş “özgürlükçü” hareketleriyle başarıya ulaştı. Medyanın tüm gücüyle “köhne”, “suçlu”, “kriminal”, “başarısız”, “insanları açlığa mahkum eden”,”özgürlük düşmanı” sosyalizme karşı açtığı savaş hükümetler, siyasi partiler ve bilcümle STK’lar tarafından desteklendi. Avrupa’da hukukun kendi değerlerini o kadar pervasızca çiğnediği bu dönem bu açıdan ancak Hitler ve Bismark dönemiyle kıyaslanabilir. Federal Almanya bir anlaşmayla birleştiği DDR’in geçmiş her eylemini yargılamaya büyük önem verdi; o dönemin yetkililerini mahkum etmek için olağanüstü çaba harcadı. O kadar ki, DDR’de yaşayan rejim muhalifleri bile hüsn-ü kabul görmediler, kendilerini kanıtlamak için bin dereden su getirdiler.

Bu tarihlerden sonra “sivil toplum” kavramı bu kez gerçek sahipleri tarafından yazılıp çizilmeye başlandı. Artık yıkılıp gitmiş olan sosyalizm bir tehlike olmadığına göre, yapılacak iş, düzeni sağlamlaştırmak, daha önce verilmiş ödünleri geri almak, muhalifleri uysal, paylaşımcı, uzlaşmacı STK’lar haline getirmekti. Bu da Avrupa’da başarıyla yerine getirildi. 80’lerin asi Yeşilleri bir çırpıda kotlarını çıkarıp şıklaştılar. Şimdi sendikaların dişleri sökülmüş, toplu sözleşmeler sıfır ya da eksi ücret artışlarına bağlanmış, işten atmalar için gerekli sendika desteği sağlanmış, piyasa her şeyin temel ölçüm aracı olarak kabul ettirilmiştir.

Kısacası artık politika, piyasa ve sivil toplum üçgeni kurulmuştur ve bu sivil toplumun, benzer kavramlar mullanmalarına rağmen, Gramsci’nin sivil toplumu ile bir ilgisi yoktur. Gramsci’den miras bu kavram şimdi tepe tepe kullanılıyor ve kafaları karıştırmaya devam ediyorsa, aradaki farkın iyice görülmesi için çaba harcamakta yarar vardır. Bu da kısaca Gramsci’ci sivil toplum kavramı üzerinde durmakla yapılabilir. Bunu yapalım ki, Gramsci gibi değerli bir marksist ile bugünün sivil toplumcuları, ciddi bir yol arayışı, strateji kurgusu ile neoliberal sivil toplum birbirine karışmasın.

Bir kere daha baştan söylemekte sakınca yok; Gramsci’nin daha sonraki deşifreler, sadeleştirmelerle şekillenen sivil toplum kuramı bir iktidar kuramıdır. Gramsci’de sürekli değişen ve içiçe geçen kavramları anlama çabasını bir yana bırakmadansöyleyelim; iktidarın, devletin, ekonominin sivil toplumca kuşatılması, teslim olmaya zorlanması, böylelikle değiştirilmesi stratejisidir. Marks’ın 1845 yılına yani Alman İdeolojisi’ne kadar sık kullandığı, daha sonra ise yerine daha kapsamlısını, daha doğrusunu ikame ettiği için pek tercih etmediği “sivil toplum” kavramı, hem 1845 öncesi hem sonrası üretim ilişkileri kavramından farklı bir anlamda kullanılmaz. Kısacası Marks sivil toplum kavramını kullandığı her metinde üretim ilişkileri alanını anlatmış, bu alandan farklı değişik, onun dışında bir başka ilişkiler alanından söz etmemiştir. Marks’a göre sivil toplumun gelişimi kişilerin özel çıkarlarının sınıf çıkarları olarak kendini göstermesiyle gerçekleşmiştir. Gramsci’nin yaklaşımı ise biraz değişiktir. O sivil toplumu yalnız sınıflarla, katmanlarla değil daha çok tek tek bireylerle tanımlamaktaydı. Bu yaklaşım sınıfları inkar eden bir yaklaşım değildi, ama sivil toplum olarak genişletilmiş ve sivil toplum içinde de belirli grupların diğerleri üzerinde siyasal, moral entelektüel hegemonyasını öngören bir formülasyondu.

Marks’ın sınıf mücadelesine dayanan formülü Gramsci’de “sivil toplum”, “hegemonya”, “rıza” ve “iktidar” kavramlarının eşliğinde tümüyle farklı bir stratejiye dönüşür. "Sivil toplum",(Gramsci bunları siyasal partiler, sendikalar,ama onların dışında gazeteler, dergiler, edebiyat çevreleri, kiliseler, her türlü dernekler; sivil toplum güçleri olarak sayar) devletle ilişkisi kapsamında, o içiçelik alanında "hegemonya" kurma yoluyla kendisini, tüm yapıyı, yani devleti ve ekonomiyi etkileyecek ve böylelikle ekonomi dönüştürülecek ve maddi temellerinden yoksun kalan devlet kuşatılarak teslim alınacaktır. Gerçekçi ya da tutarlı bulabilir ya da bulmayabilirsiniz, ama bu bir iktidar stratejisidir. Bu stratejideki sivil toplum ile neoliberal saldırının sivil toplumu, sivil toplum kuruluşları arasında hiç bir ilişki ve benzerlik yoktur. Hatta tam tersini söylememiz gerekiyor, Gramsci’nin sivil toplumu iktidarı kuşaratak teslim almayı, ekonomiyi ve devleti işçiler emekçiler lehine değiştirmeyi hedeflerken, neoliberal sivil toplum kuramı, kapitalist devletin yığınları etkisizleştirmeyi hedefleyen, onları “piyasacı demokrasi” içinde örgütleyerek, sistemi korumanın araçlarına dönüştüren ve batıda pek güzel işleyen, pratik değeri olan bir kuram olarak piyasadadır.

II

Neoliberal “sivil toplum” kavramını anlayabilmek için bu kavramı bir alt kavram olarak kullanan “yönetişim”i ele almak zorundayız. Son on yılın bu gözde kavramı kelime olarak kökeni çok eski olmakla birlikte doğrudan doğruya Dünya Bankası çıkışlıdır. Yönetişim İngilizce “Governance” sözcüğünün Türkçesi olarak dilimize girdi. İlk kez Dünya Bankası tarafından 1989 yılında Afrika ile ilgili bir raporda yer aldı. Raporda ele alınan sorun “Yönetişim krizi” olarak tanımlandı. Terim hızlı bir şekilde geliştirildi ve 1992 tarihli “Governance and Devolopment” başlıklı bir başka Dünya Bankası yayınında, içerik olarak daha da zenginleştirildi. Dünya Bankası bu rapordan sonra kredilerini de bu yönde, özellikle Kamu Reform Tasarılar için yönlendirilmeye başlamıştır.

Daha sonra Dünya Bankası’nın yardımına OECD koştu. 1995 yılında OECD tarafından “Küresel Yönetişim-Global Governance- Komisyonu” kuruldu. Bu komisyonun yenilediği governance-yönetişim kavramı daha net bir kavram olarak karşımıza çıktı. Komisyonun tanımı şöyle: “Governance, bireyler, kurumlar, kamu ve özel sektör unsurlarının ortak işleri birlikte yönetme biçimlerinin toplamıdır. Çatışan ya da farklı çıkarların uyum ve işbirliği sağlanarak harekete geçirilmesiyle işleyen süreçtir. Uyumu sağlamakla yükümlü formel kurum ve rejimleri kapsadığı gibi, insanların ya da kurumların ya uzlaşmaları ya da bunun kendi çıkarına olduğuna ikna olmaları (abç) üzerine doğmuş olan informel düzenlemeleri de kapsar.” Bu tanımda önemli olan ögeler şunlardır: Yönetişim bir süreçtir; uzlaşma uyum üzerine kuruludur; uzlaşırsınız, uzlaşmazsanız ikna edilirsiniz; yönetişim kamusal ve özel sektör unsurlarını aynı anda içerir. Bu tanımlama küresel düzeyde de aynı özellikleri taşıyor. Kısacası bu tanımın ögeleri devlet, özel sektör ve sivil toplum, yani onun temsilcisi sivil toplum kuruluşlarıdır.

Birleşmiş Milletlerin bir başka belgesinde şu ifade daha açıklayıcıdır: “Governance devleti kuşatır, ama devleti aşarak özel sektör ile sivil toplumu da kapsar.” Bu arada sivil toplum kuruluşlarının tarifi de aynı metnin içinde yer alıyor. “Sivil toplum örgütleri, toplumu gönüllülük esasına göre örgütleyen birliklerdir. Kapsamında sendikalar; NGO’lar; cinsiyet, dil kültürel ve dinsel grupları, hayır grupları, işveren birlikleri, sosyal-spor klüpleri, kooperatifle ve yerel kalkınma örgütleri, çevre grupları, mesleki birlikler, akademik ve siyasa üreten kurumlar, medya yer alır.” Yönetişim kavramına uygun olarak devletin yeniden biçimlendirilmesi çabaları sanıldığı gibi AKP’nin “Kamu Yönetim Reformu” tasarısı ile başlamadı. Bu konuda ilk etkili çabalar Kemal Derviş’in Dünya Bankası kökenli ve etkili bir bürokrat olarak Ecevit Hükümeti’ne alınmasıyla güç kazandı. Bu konudaki ilk resmi belge de “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” adını taşıyordu, yazarı Kemal Derviş’ti. Belgenin son paragraf şöyledir: “21. yüzyılda güçlü ve saygın bir devlet olabilmek için üretken ve güçlü bir özel sektörün, sağlıklı bir piyasa ekonomisi için de sosyal destek ve yasal denetleme görevini yapan bir devletin önemi çok iyi anlaşılmıştır. Güçlü ekonomiyi, güven içinde çalışan bir özel sektör, etkin bir devlet ve geniş bir sosyal dayanışma (siz sivil toplum diye okuyun) yaratacaktır.”

Peki işliyor mu bu sistem? İşliyor. Türkiye’nin şu son yıllardaki durumuna bakarsanız çok çok iyi işlediğini bile söyleyebilirsiniz. Sivil toplum kuruluşlarımız, BM tarafından STK’la arasında sayılan TÜSİAD, MÜSİAD vb. özel sektör kuruluşları ve medyamız, kitlesel olmasalar bile gönüllü olan diğer STK’larımız canla başla çalışıyorlar. Avrupa Birliği’nden müzakere tarihi alabilmek için Brüksel’e akın eden STK’larımızın sayısı 250’yi geçmişti.

III

Artık sivil toplum kavramını ve sivil toplum kuruluşlarını 1980 darbesinin ve 1990 sonrası dönemin yarattığı sanrıdan, halüsinasyondan kurtularak kavramaya çalışmanın zamanıdır. 12 Eylül darbesinin etkisi daha geçmeden, sosyalist sistemin yıkılışı, çözülüşü ile ikinci bir darbe yiyen solun bir kesimi, sivil toplumculuk yoluyla yeni düzene uyum sağlamayı yeğledi. Bunun “radikal” bir görüntü altında olabilmesi için gerekli koşulları ise Kürt hareketi, Kürt sorunu, demokrasi ve insan hakları konularındaki tutumlar, politikalar sağladı. Böylece bir yandan çok radikal görünmek mümkün oluyor, bir yandan da sisteme uyum sağlanabiliyordu. Açık ve zorlayıcı Batı desteği de bu “radikalizmi” oldukça tehlikesiz hale getiriyordu. Her iki sorun da sonradan sivil toplumcular tarafından sağa çekilmiş ve sol içerikleri boşaltılmıştır. Doğruları, yanlışları bir yana büyük acılardan geçmiş Kürt hareketleri, Kürt örgütleri de marksizmle varolduğunu iddia ettikleri ilişkiyi bir yana bırakmış, umutlarını, Türkiye ile Avrupa Birliği arasında kurulacak bağlantıya, daha doğrusu AB’nin zorlayıcı dış faktör olarak etkisine bağlamışlar, ABD’nin Irak saldırısından sonra ise en azından belli kesimleri, emperyalistlerle işbirliğinden medet umar hale gelmişlerdir. Aynı şey demokrasi ve insan hakları savunucuları için de geçerlidir. Bugün artık açık açık AB yanlısı olduklarını ilan edebiliyorlar. ABD’nin Irak’a saldırısı sırasında gördüğümüz gibi açık Amerikancı bir tutum alanlar zda var. Kimileri ise iktidarının gerçekleştirdiği yasal değişiklikleri, Türkiye’nin genel gidişinden soyutlamayı da ustaca başararak, “devrim” olarak niteleyebiliyorlar. Bu çevreler tarafından demokrasi de giderek “serbest piyasacı demokrasi” olarak tarif edilmeye başlanmış, insan hakları ise soyut bireysel haklara indirgenmiştir.

Burada sivil toplumcu arkadaşlarımıza destek olan en büyük faktör, Türkiye’deki kurulu düzenin, küreselleşme ile, yeni dünya düzeni ile yaşadığı iddia edilen sorunlardır. Ama kurulu düzen, gördüğü şiddetli baskı nedeniyle zaten bu sorunları çözmek için ciddi bir çaba içindedir. Avrupa Birliği ve ABD bu konuda kurulu düzene yardımcı olmakta, kurulu düzeni belirli konularda uyaranları da STK’lar aracılığı ile etkisizleştirmektedir. Ama unutulmaması gereken kurulu düzenle hesaplaşmak için Batı desteğinin sahte bir destek olduğudur. Kurulu düzen de, kurulmakta olan düzen de Batı ile sıkıca bağlıdır. Neoliberal rüzgarlar kurulu düzeni çoktan teslim almış durumdadır. Zaten kurulu düzenin Batı ile işbirliği o kadar eski ve köklüdür ki, arada bir ortaya çıkan ve Batı’yla hesaplaşma havası veren çıkışlar hiç inandırıcı olamamaktadır. Kurulu düzen pek çoğunun sandığı gibi 1920’lerde kurulmuş düzen değildir. O düzen çoktan yıkılmış yerine başka bir kurulu düzen geçmiştir. Şimdi ise bir yenisi sıradadır. Birinden diğerine geçişler çok fazla sancılı olmamakta, Batı desteği ile sorunlar çözülmektedir.

Başka türlü söyleyelim: Gerçekte çatışma kurulu düzenle, kurulmakta olan düzen arasında değildir. Kurulu düzenin kurulmakta olana evrilme süreci 24 Ocak kararları ve 80 darbesiyle geliştirilmiş, bu gün ise son durağa yaklaşmış bir süreçtir. Çatışma kurulu düzenle, sivil toplumcu, 2. Cumhuriyetçi arkadaşların saf tuttuğu kurulmakta olan düzen arasında değil, işçiler, köylüler, çalışanlar ile düzen arasındadır.

Kurulu ve kurulmakta olan düzenle mücadele etmenin yolu ise Batı ile yani emperyalizmle mücadele etmekten geçiyor.

IV

Yönetişim kavramının Türkiye’ye transferi kavramın gerçek sahipleri tarafından yapılmıştır. İlk tanışma toplantısı önceki peşrevler bir yana bırakılırsa 19 Eylül 2000 tarihinde gerçekleştirildi. Toplantıyı Dünya Bankası,Avrupa Birliği, OECD ve TÜSİAD ortaklaşa düzenlediler. Toplantıyı düzenleyenlere bakıldığında niyet konusunda bir fikir sahibi olmak olanaklıdır, ama bu toplantıyla birlikte resmen harekete geçildiğini söylemek gerekiyor. Bu tarihten sonra konuyla ilgili propaganda çalışmaları hızlanmış özellikle yönetişimin katılımcı özelliği üzerinde her fırsatta durulmuştur. Katılımcılık kuşkusuz hızla çoğalan ama toplumu örgütledikleri izlenimini hala veremeyen sivil toplum kuruluşları için önem taşıyan bir havuçtur. Gerçekten de katılımcılık yönetişimin ayrılmaz bir özelliği gibi görünüyor. Yönetişimin katılımcılık tanımı şöyledir: “Devletin siyasal ve yönetsel karar alanlarına devlet dışında duran toplumsal unsurların yer alması ya da bu alanlara etki edebilme mekanizmalarına sahip olması.” Bu tanım pek güzeldir. Sivil toplum kuruluşları ile devlet karşılıklı etkileşiyorlar ve ortaya yönetişim çıkıyor. Kuşkusuz burada kimlerin, nereye, nasıl katıldıklarını görmek gerekir. Yönetişimin üçlü sacayağını hatırlayalım. Birinci ayak; devlet ya da bürokrasidir, İkinci ayak piyasanın ana unsuru olarak özel sektördür, üçüncü ayak ise kısaca toplumsal kesimler deniyor, ama biraz açalım; işçiler, köylüler, emekliler, gençler, işsizler, kadınlar, engelliler, çevreciler, cinsel tercihleri farklı olanlar, hayvan hakları koruyucuları, pancar üreticileri, pamuk üreticileri, fındık üreticileri....dilediğiniz ve örgütleyebildiğiniz kadar uzatabilirsiniz. Yüzlerce örgütü ifade edebilmek için en iyi ortak adlandırma ise Sivil Toplum Kuruluşları STK’lar oluyor. STK denilince yukarıda sayılan kesimleri ya da onların çıkarlarını “temsil eden” örgütlerden söz ediliyor. STK’lar genellikle kitlesel kuruluşlar değildir. Onların kitleye değil, projeye gereksinimleri vardır. Bu örgütler geçici olabilir, kalıcı olabilir, ekonomik amaçlı çıkar örgütleri ya da dernekler gibi üyelerinin çıkarlarıyla ya da toplumsal sorunlarla bağlı olabilirler. Sorun bunların kimler tarafından nasıl ve hangi yönde mobilize edilecekleridir.

Çok da önemli değil aslında. Yönetişim formülünün esası serbest piyasanın etkinliğinde bir örgütlenme modeli olmasıdır. Bu üç ayaklı modelde ayaklardan birisi pek cılızdır ve onun yaşayabilmesi birinci ayak olan devletin hoşgörüsüne, ikinci ayağın her türden desteğine ve uzlaşmacı karakterine bağlıdır. Model modern piyasacı devletin “örgütlü toplum” amacına çok uygundur ve Batı’da çok iyi işlemektedir.

Sıra Türkiye ve Türkiye gibi ülkelere gelmiştir. Herkesin bildiği ama pek söylemek istemediği ise meydanın boş olmadığı gerçeğidir. Sivil toplumcularımız marksizmin yeniden ve belki daha güçlü toplumsal ve siyasal hareketler olarak ortaya çıkmasından hiç hoşnut değildirler ve bu nedenle de “tarihin sonu” gibi söylemlerden pek hoşlanmaktadırlar. Kendilerini “radikaller”, “devrimciler” solu ise “muhafazakarlar” “statükocular” olarak yutturmaları artık pek olanaklı değildir. Çünkü kurulu düzen, izzet-ü ikbal ile bab-ı hükümetten çekilmiş, kurulacak düzen epeydir kurulu düzene dönüşmüş bulunuyor. Bundan böyle kurulu düzeni “radikal” görünerek savunmak imkansızdır. STK’larımızın eğer gerçekten demokrasi ve insan hakları için mücadele etmek ya da sisteme muhalefet etmek ve onu çalışanlar ve nihayet bireyler yani insanlar yararına değiştirmek niyetleri varsa, gerçekleri görmelerinin ve yeniden muhalefet örgütlerine dönüşmelerinin zamanıdır.

Muhalefet olmanın ön önemli koşulu ise yerel, ulusal, ya da uluslararası, her alanda birinci ayakla ilişkiyi kesmektir.

***

* Bu yazıda “yönetişim” kavramı ile ilgili bilgiler ve yorumlar için Sonay Bayramoğlu’nun Praksis dergisinin 7’inci sayısında yer alan “Küreselleşmenin Yeni Siyasal İktidar Modeli” ve yine aynı derginin 9’uncu sayısında yayınlanan Prof. Dr. Birgül Ayman Güler’in “Yönetişim: Tüm İktidar Sermayeye” başlıklı çalışmalarından yararlandım. Gramsci ile ilgili değerlendirmeler için başvurduğum kaynaklar ise Perry Anderson; Gramsci, Hegemonya, Doğu/Batı Sorunu ve Strateji ( Alan yayıncılık, Mart 1988), Norberto Bobbio/Jacques Texier; Gramsci ve Sivil Toplum (Savaş Yayınları, Kasım 1982) ile Metin Çulhaoğlu; Bin Yıl Eşiğinde Marksizm ve Türkiye Solu, (YGS Yayınları, Temmuz 2002) adlı kitaplardır.

'Ciddi olalım!'

Ayrıntılar
Yavuz Alogan
Sayı 23 (Ocak/Şubat 2005)
24 Kasım 2009

ABD sosyal psikolojinin vatanı sayılır; din ve kültür antropolojisi konusunda yapılan “alan çalışması” bakımından da herhalde en önde giden ülkelerden birisidir. Bu ülkede sadece “Vietnam sendromu” üzerine yazılanlar bile sosyal psikolojiye önemli bir katkıda bulunmuştur. Ayrıca ABD’nin kendi tarihi boyunca en çok sayıda yabancı halkla (Amerikan yerlileri, İspanyollar, çeşitli Avrupa ve Asya halkları, bütün Latin Amerikan halkları) karşılaşan ülke olduğu, bütün bu halklarla savaşırken, topraklarını işgal edip yağmalarken pek çok değerli bilgiye ulaştığı da söylenebilir. Yankee emperyalizminin gerek bu türden derlenmiş bilgiyi gerekse her türlü bilimsel çalışmayı kendi istihbarat örgütlerinin, siyasal ve askeri mekanizmasının hizmetine sunmak için dünya çapında faaliyet gösteren pek çok vakıf, dernek, cemiyet, cemaat örgütlenmesine sahip olduğu da açıktır. Zaten “emperyalist” (ya da Negri ve Hardt’ın dilimize kazandırdığı “post-modern” terimle “İmparatorluk”) olmanın birinci ve vazgeçilmez şartı, küresel düzeyde yayılmış resmi ve gayri resmi bir haberleşme, yönlendirme ve istihbarat ağına sahip olmak, askerleri, işadamlarını, şöhretli gazetecileri şu ya da bu biçimde angaje etmektir. Emperyalizmin küresel siyaseti bütün bu unsurların bileşkesidir aslında. Onlardan aldıklarını değerlendirerek kamuoyunu, ulusları, devletleri yönlendirir ve askeri mekanizmasını sevk ve idare eder.

Emperyalizm aynı zamanda kültüreldir; kendi hayat tarzını yayarak ilerler. Coca-Cola bir “yaşam tarzı”dır; sinemalarda yeni bir İtalyan, Fransız ya da İspanyol filmi seyretmek artık neredeyse imkânsızdır; her semtte bir McDonalds köftesi yemek mümkündür; plazaların dekorasyonundan, alışveriş ve eğlence sistemine kadar her şey, bütün renk ve biçimleriyle Amerikandır ve seri imalata dayanan bir kitlesel tüketim anlayışının ürünüdür (burada Walter Benjamin’i analım).

Emperyalist olmak aynı zamanda bir misyon sahibi olmak demektir. Hükmetmenin birinci şartı hükmedenin kendi hayat tarzını hükmedilene dayatması, ezdiğini kendine benzetmesidir. Roma kendi uygarlığını yaymış, “barbar” dediği ulusların kendi iç hukukunu yok sayarak onlara “Roma hukuku”nu kabul ettirmiştir.

AMERİKAN DEMOKRASİSİ

ABD emperyalizminin misyonu da “demokrasi”yi bütün dünyaya yaymaktır. Ancak bu demokrasiyi yayma misyonunun daha ziyade Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte ortaya çıkan “starejik boşluk” alanlarında, Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya’da yoğunlaştığı ve Rusya’ya doğru genişlemeye ve uzak Asya ülkelerine uzanmaya çalıştığı görülmektedir. ABD emperyalizmi dünya enerji kaynaklarını ve enerji iletim yollarını, bu kaynakların ve yolların üzerinde ya da yakınında yer alan “rouge” (serseri) ülkelerin ulusal egemenliğinden kurtarmaya, bu ulus-devletleri silahsızlandırmaya, ulusal yapılarını dinsel ve etnik bölünmeleri derinleştirip siyasallaştırarak dağıtmaya çalışmaktadır. Aslında bu yönde kullanılan araçların ve geliştirilen temaların dahiyane olduğu kabul edilmelidir. Her bölgeye ayrı bir “muamele” gerçekten de başarıyla uygulanmaktadır.

Önce temalara bakalım. ABD özellikle Kafkas ülkeleri ve Ortadoğu’da kadınların özgürleşmesini, gençlerin eğitilmesini, Arap ülkeleri ve şeyhliklerinde ya da eski Sovyet bölgelerinde kusursuz bir demokratik parlamenter rejimin kurulmasını, insan haklarına eksiksiz uyulmasını, yönetişim, iletişim ve bilişimin bilgisayar destekli olarak geliştirilmesini (“bilgi toplumunun inşası”) savunmaktadır. BOP’un resmi belgelerinde yer alan bu “program”, bu ülkelerin Batı’yla hem maddi hem de kültürel bağları olan aydınlarına ve profesyonellerine bir “medeniyet projesi” gibi görünmektedir.

Ülkelerin koşulları uygulanan yöntemleri belirlemektedir. Sırbistan, Gürcistan ve Ukrayna’da ABD şirketlerinin hazırladığı altyapı ve Soros’un Open Society’si dahil çeşitli “İnsani Yardım” kuruluşlarının sağladığı kültürel etkileşim ve para dağıtım faaliyeti sayesinde değişmez bir senaryonun uygulanmasıyla, yani kitlelerin parlamento binalarını kuşatması, “Batı yanlısı” bir liderin çevresinde toplanarak iktidarı talep etmesiyle, “güller devrimi” ya da “mor kaftan devrimi” vb gibi çeşitli isimler altında “demokratik devrimler” gerçekleştirilmekte, Afganistan ve Irak gibi ülkelerde de işbirlikçi güçler “seçim/demokrasi” görüntüsüyle iktidara getirilmekte, dini ve etnik gruplarla oynanarak tam bir askeri yıldırma ve katliam siyaseti uygulanmaktadır.

Kullanılan araçlar Kafkas ülkelerinde dünyadan yardım isteyen gözü yaşlı demokratların devrimi andıran tablolar yaratarak sokaklarda bayrak açıp dolaşmasından, Felluce’de cami içinde yaralı kurşunlamaya ve havadaki oksijeni emerek insanları öldüren katliam silahları kullanmaya kadar değişmektedir.

ABD’nin aynı zamanda acelesi vardır. Irak’tan peş peşe asker çekmekte olan, bir kısmı NATO üyesi AB ülkelerini, yeni nesil atom silahlarından söz eden ve Orta Asya’da hızla yeni askeri üsler kurmaya başlayan Rusya’yı, artık ABD’nin nükleer şemsiyesine ve askeri korumasına güvenmeyerek anayasasını değiştiren, böylece yeniden askerileşmeye karar veren Japonya’yı ne kadar güçlü olduğuna bir an önce ikna etmek zorundadır. ABD’yi korkutan Şanghay İşbirliği Örgütü gibi oluşumların kendisine açıktan cephe almasıdır. Brzezinki’nin yıllar önce ABD’nin dünya hegemonyası için en büyük tehlike olarak gördüğü gelişmenin, yani Almanya (Fransa) ile Rusya yakınlaşmasının gerçekleşmesi halinde BOP projesinin uygulanması imkânsız hale gelecektir. Bu nedenle ABD Irak’ta sosyal psikolojiyi, din antropolojisini falan boş vermekte, katliamın Müslüman dünyada içten içe kabaran öfkeyi azdırması ve El Kaide gibi örgütlere meşruluk kazandırması gibi riskleri göze almakta, üstelik bunu Pentagon ve CIA’nın, “Irak halkını kaybediyoruz”, “askeri bakımdan geriliyoruz” gibi raporlarına rağmen yapmaktadır.

ABD’nin bu yoldan dönüşü yoktur. Henry Kissinger, ABD’nin yenilgiye uğraması ve Irak’ta radikal bir hükümetin kurulması halinde, bütün İslam dünyasının kaosa sürükleneceğini, bölgedeki ılımlı hükümetlerin devrileceğini ya da varlıklarını sürdürmek için mücadele etmek zorunda kalacaklarını, terörizmin bütün Avrupa’ya yayılacağını ve ABD’ye yönelik tehdidin artacağını söylemektedir (Newsweek, 8 Kasım 2004). Emperyal bir güç olarak ABD geleceğini BOP’a (ya da daha gösterişli bir ifadeyle “Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi”ne) bağlamıştır. Bunun Evangelist bir haçlı seferiyle, yeryüzüne zuhur ettiğinde İsa’ya mahçup olmamak için Hıristiyan bir dünya yaratmak vb. gibi uhrevi fikriyatla bir ilgisi yoktur. Buna biz emperyalizm, “Amerikan emperyalizmi” ya da “Yankee emperyalizmi” diyoruz. Demokratlar seçimi kazansalardı da bu küresel siyasette bir değişiklik olmayacaktı. Amerikan Kurulu Düzeni’nin (Establishment) patronları (yani büyük silah, çelik, petro-kimya tröstleri) ve onların akıl hocaları kararlarını vermişler ve nükleer savaş dahil her türlü riski göze almışlardır. İkinci Dünya Savaşı’ndan önce Ruhr Havzası ve Alcase-Lorain bölgesi Almanya için ne ifade ediyorsa, Ortadoğu bölgesi de ABD için onu ifade ediyor. Üstelik onun ayağını bağlayan bir Versailles Anlaşması da yok.

ABD’nin tek derdi mümkün olduğu kadar az zayiat vermek; bunun için de Müslüman ülkelerin askerlerini kullanmak; bölgedeki etnik grupları ve devletleri birbiriyle savaştırarak (İran-Irak savaşı bu konuda önemli bir örnek olmuştur) kendi askeri imkânlarıyla bu savaşları uzaktan maniple edebileceği bir ortam yaratmaktır.

ABD’nin bu büyük “demokrasi savaşı”nın tam merkezinde yer alan ülkenin Türkiye olduğunu artık herkes kabul ediyor. ABD’nin Türkiye’ye uyguladığı “dönüştürme programı” ne Irak’takine ne de Kafkas ülkelerindekine benziyor. Şu aşamada Türkiye’den sadece daha fazla ve daha geniş imkânlarla kullanabileceği askeri üsler, daha geniş askeri ve lojistik sevkiyat imkânı ve TSK’nın bazı bölgelerde kendi yanında fiilen savaşmasını isteyen ABD, Türkiye’nin “demokratik” bir ülke haline getirilmesi görevini AB’ye ihale etmiştir.

AB, Türkiye’yi kendi içine almadan belirli bir mesafede tutarak yavaş yavaş kendi standartlarına uydurmaya, İstanbul’u ekümenik patrikliğin dünya merkezi haline getirmeye, bir zamanlar Almanya’nın Hırvatistan ve Slovenya’da uyguladığı ve Yugoslavya’nın parçalanmasına yol açan siyaseti andırır biçimde para ve kredi mekanizmalarını kullanarak bölgesel eşitsizlikleri arttırmaya çalışacak ve belki uzun vadede Türkiye’nin bir kısmını tamamen ya da bütününü özel statüyle kapsayacaktır.

Türkiye aynı zamanda ABD ile AB arasındaki hegemonya mücadelesinin mevzilerinden biridir. ABD Soğuk Savaş döneminin “güvenilir müttefiki” ve NATO üyesi olan Türkiye’yi Avrupa’ya, vahşi İslam ile Batı uygarlığı arasında bir tampon bölge, bir “ılımlı İslam” modeli, aynı zamanda Avrupa ordusunun kurulma süreci içinde bir askeri örgütlenme modeli ve silahlı güç kaynağı olarak pazarlamaktadır. ABD’nin BOP projesi ve Rusya’ya uyguladığı kuşatma siyasetinin akıbetinden ve Türkiye’nin bu kapsamda oynayacağı muhtemel askeri rolden pek emin olmayan AB ise bu devasa “ılımlı İslam” ülkesine ihtiyatla yaklaşmakta; NATO standartlarına göre donatılmış ordusu Amerikancı darbe geleneğine sahip, halkı kendi burjuvazisi tarafından soyulmuş, kendi devleti tarafından cahil bırakılmış, eğitimsiz, vasıfsız bu geniş kitleyi kendi içine fazla sokmadan, bölge bölge ayrıştırarak, her biri birer para dağıtım sistemi olan “insan odaklı projeler”le uzaktan “demokratikleştirme” stratejisini benimsemektedir.

Aslında bu çok güçlü, savunucularına rant da getiren gayet sağlam bir projedir. Dengeler nasıl da kurulmuştur. Bir taşla ne kadar çok kuş vurulmaktadır. Kendisine “muhafazakâr demokrat” diyen AKP iktidarı AB değerlerine ve sistematiğine yaklaştıkça uluslararası meşruiyet kazanmakta (Erdoğan, Time ve Newsweek’e kapak olmakta, Verhaugen ona olan hayranlığını ifade etmektedir!) ve İslami ideolojinin yolunu kesen Devlet’i dışarıdan yavaşça çözebilmekte; burjuvazi aynı anda hem iç ekonominin gereklerine uyma yükümlülüğünden hem de sendikaların baskısından kurtularak (Türk medyası son günlerde ansızın sendikaların işçileri sömüren birer dükalık olduğunu keşfetti!) uluslararası burjuvazinin alt sektörlerinde yerini almakta; ülkenin bölünmüş entelijansiyasının bir kısmı yüz yıllık “medeniyet projesi”nin nihayet yürürlüğe girmekte olduğunu görerek sevinmekte; her biri postmodern birer Prens Sabahattin, II. Grubun Lideri Ali Şükrü ya da Limancı Ahmet Hamdi suretine bürünmüş profesörler ekranlardan esip kükremektedirler. Bu bileşim Ukrayna’da Yuşçenko’yu, Gürcistan’da Şaakaşvili’yi alkışlayan kitleleri andırmaktadır. Üstelik “proje” sahiplerinin muazzam miktarda paraları; devasa kitle iletişim araçları ve sağlam örgütlenmeleri vardır.

AB’nin AKP eliyle uyguladığı bu sistematik baskı siyaseti gerçekten de insanı kıskandıracak bir “demokratik devrim”i andırıyor. AKP gibi bir partinin bu “demokratik devrim”in uygulayıcısı olması, tarihin bir ironisi değilse nedir? 1960’lı yıllardan bu yana, onca ölüm ve yıkım pahasına sosyalistlerin her türlü yöntemi deneyerek (gerilladan parlamenter faaliyete kadar) gerçekleştirmeye çalıştıkları, on binlerce teorik ya da kitlesel yayın organında milyonlarca kere talep ettikleri “demokratik haklar” gece gündüz (namaz araları hariç) çalışan TBMM’nin birer birer çıkardığı yasalarla, biraz tuhaf bir biçimde olmakla birlikte, gerçeklik kazanıyor. Gerçekten de bir “demokratik devrim” yaşanıyor! Yukarıdan bir devrim bu, ama aynı zamanda da uzaktan ve dışarıdan. (Bu noktada Bismark’ı ve sevgili Melih Pekdemir’i analım).

Geçmişin devrimci ve genç hareketinde, her biri neredeyse çocuk yaşta olan ve bu yüzden yaşadıkları durumun ciddiyetine bazen tavırlarıyla ters düşen devrimcilerin kendi aralarında sık sık kullandıkları bir deyiş vardı: “Ciddi olalım, arkadaşlar!”

***

11 Eylül, ABD toplumunda zihinsel bir dönüşüme yol açtı ve seçmenlerin % 79’unun ahlâki nedenlerle Bush’a oy verdikleri son Başkanlık seçimi, yakın gelecekte Amerikan halkından Vietnam Savaşı dönemini andıran büyük bir muhalefetin beklenemeyeceğini ortaya koydu. ABD’yi ancak kendi topraklarına yönelik yakın bir nükleer saldırı tehditi; İspanya’da olduğu gibi Amerikan dış siyasetine açıktan cephe alan sol güçlerin Avrupa ülkelerinde iktidara gelmesi; Ortadoğu bölgesinde devletlerarası anti-ABD ittifakların kurulması durdurabilir. Bizim ülkemizde de Cuma namazı cemaati ve Elkatmış’lar dışında, geniş, güçlü, sürekli ve kitlesel bir anti-Amerikan sol hareket geliştirmek gerekir. Ancak Avrupa ülkemize yukarıdan (ve biraz da yandan ve çaktırmadan) demokratik bir “yaşam tarzı” dayatırken, solun bir kesimi tam bir naiflik örneği sergileyerek “emeğin Avrupası” hayalleri kurarken, “Amerikan emperyalizmine karşı bağımsız Türkiye” mücadelesini kitleselleştirmek ne derece mümkündür?

Haçlı seferleri ve Teksaslı II.Bush

Ayrıntılar
Yalçın Yusufoğlu
Sayı 23 (Ocak/Şubat 2005)
24 Kasım 2009

Başkanlık seçimleri vesilesiyle Bush’un sofu bir protestan olduğu, Beyaz Saray’daki küçük kiliseye her gün gidip dua ettiği, tanrıyla konuştuğu ve bugünkü misyonunu kendisine tanrının verdiğine inandığı uluslararası ve yerli medyada bir kez daha dile getirildi. Hatırlanacağı üzere Bush, 11 Eylül’den sonra Afganistan seferine çıkarken bu seferi “haçlı seferi” olarak adlandırmıştı.

Avrupa’nın Amerika adını verdiği kıtaya fetih seferleri 1500’lerin ilk yıllarından itibaren başlamıştı. Oysa, Avrupa’nın daha önce de fetih seferleri vardı ve o seferler batıya değil doğuya doğru yapılmıştı. Esasen doğuya yapılan seferler başarısız kaldıktn sonra –küre şeklinde olduğu daha sonra öğrenilmiş-- dünyada batıya gide gide doğuya varılacağı fikriyle batıya doğru yola çıkılmış, orada bir kıta olduğu öğrenilince o kıtaya yüklenilmişti.

Avrupa’lıların amaçlarına ulaşamadıkları haçlı seferleri, pek çok ülkenin o seferlere katılması ve toplanan ordularla uzak mesafelere gidilerek savaşılması açısından kendi çağında büyük çaplı ve o anlamda “küresel savaşlar”dı.

MARX’A GÖRE HIRİSTİYANLIK

1840’lar Prusyası’nda “Rheinischer Beobachter”adlı muhafazakâr Hıristiyan bir gazete “feodal ve Hıristiyan sosyalizmi” savunuyor, halkı mutlakiyet rejimine karşı değil, burjuva muhalefete karşı mücadeleye çağırıyordu. 1847 yazında bu doğrultuda çıkan bir yazı dizisinde, Prusya Dini İbadet Bakanlığı’nın himayesi altındaki Magdeburg Başkardinalinin görüşlerine yer verdi. Marx Belçika’daki Alman göçmenlerinin gazetesi Deutsche-Brüsseler-Zeitung’ da yanıt yazdı. Kardinalin “Komünizmin tüm o sıkıcı söyleminden kendimizi kurtarabiliriz, ehil kimseler Hıristiyanlığın sosyal prensiplerini geliştirdikleri takdirde, Komünistlerin söyleyecek lâfı kalmayacaktır” şeklindeki sözlerine cevaben Marx’ın ayırdığı paragrafları okuyalım:

“Hıristiyanlığın sosyal prensipleri on sekiz yüzyıldır yeterince gelişmiş olmalı, bu nedenle onları kardinallerin daha fazla geliştirmesine ihtiyaç yoktur.

Hıristiyanlığın sosyal prensipleri antik çağda köleliği haklı göstermiş, Orta Çağ’da serfliği yüceltmiştir, şimdi ise, yüzünü biraz kasvetle buruşturarak da olsa, proletaryanın ezilmesini savunduğuna şüphe yoktur.

Hıristiyanlığın sosyal prensipleri bir hakim sınıfın, bir de ezilen sınıfın varlığını şart görür ve ikincisinin birincisinden hamiyet dilenmesini öğütler.

Hıristiyanlığın sosyal prensipleri gökteki bütün rezaletleri mazur gösteren Başkardinali aklar ve dolayısıyle o rezaletlerin yeryüzünde de sürmesini haklı görür.

Hıristiyanlığın sosyal prensipleri ezenin ezilene reva gördüğü tüm aşağılık muameleleri ezeli günahın ya da başka günahların kefaretinin adil bir şekilde ödenmesi veya Tanrının o sonsuz aklıyla insanları sınaması sayar.

Hıristiyanlığın sosyal prensipleri korkaklığı, alçalmayı, kişinin kendi kendini aşağılamasını, boyun eğmeyi, teslimiyeti, kısacası ayaktakımı olmanın bütün yönlerini öğütler, proletarya ise kendisine ayaktakımı muamelesi yapılmasına izin vermeyecektir, bunun için belki ekmeğinden de çok, cesarete, özgüvene, gurura ve bağımsızlık duygusuna sahip olması gerekmektedir.

Hıristiyanlığın sosyal prensipleri sinsi ve riyakârdır, proletarya ise devrimcidir.” [“Der Kommunismus des Rheinisches Beobachters” K. Marx - F. Engels, “Werke ” (Bütün Eserleri ), Dietz Verlag, Berlin, 1976, C.6, sf. 231.]

Marx “Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı”ya önsözünde (1844) dini şöyle betimliyordu:

“Dine dair dinsiz eleştirinin temeli şudur: Dini insan yapar, insanı din değil. Gerçekte, din, insanın henüz bulmadığı veya bulup da yitirdiği vicdanı ve duygusudur. Ne var ki, insan dünyanın dışında soyut bir varlık değildir. İnsan denilen varlık, insanın dünyasıdır, devlettir, toplumdur. Bu devlet ve bu toplum tersyüz edilmiş bir dünya bilinci olan dini üretir, çünkü bu devlet ve toplum tersine çevrilmiş dünyadır. Din işte bu dünyanın genel kuramıdır, ansiklopedik özetidir, halka göre biçimlenmiş mantığıdır, manevi onur vesilesidir, coşkusudur, ahlâki müeyyidesidir, törensel tamamlayıcısıdır. kendi kendisini teselli etmesinin ve haklı görmesinin genel nedenselliğidir. İnsan özünün fantastik şekilde gerçekleşmesidir, çünkü insanın özü diye hiç bir sahici gerçeklik yoktur. Bu nedenlerden dolayı, dine karşı mücadele etmek demek, dinin ruhani bir hoş koku oluşturduğu dünyaya karşı dolaylı mücadele demektir.

Dinen acı çekmek, hem gerçek acının bir ifadesidir, hem de gerçek acı çekmeyi protesto etmektir. Din ezilen yaratığın iç çekmesidir, kalpsiz bir dünyanın kalbidir, ruhsuz koşulların ruhudur. Halkın afyonudur.

Halkın aldatıcı mutluluğu olarak dini ortadan kaldırmak, onun gerçek mutluluğunu talep etmek demektir. Mevcut durum hakkındaki illüzyonlara son vermeği istemek, illüzyonları öngören durumların kendisine son vermeği istemektir. Bu nedenle, dinin eleştirilmesi, dinle taçlanmış gözyaşı nehrini eleştirmeğe başlamaktır

Eleştiri hayali çiçekleri o çirkin ve boğucu zincirden koparıp atmıştır, insanın o zinciri taşıması için değil, ondan kurtulması ve canlı çiçeği alması için öyle yapmıştır. Dinin eleştirilmesi insanın aldatmacalardan kurtulması, kendi gerçekliğine uygun olarak, aldatılmayan bir insan gibi düşünmesi, davranması, Akıl’a ulaşması, kendi yörüngesini, kendi güneşini bulmasıdır. Din insanın etrafında dönen sahte bir güneşten başka bir şey değildir.

Öyleyse, tarihin görevi, hakikatin ötesindeki dünya ortadan kalkar kalkmaz bu dünyanın hakikatini inşa etmektir. Tarihin hizmetindeki felsefenin acil görevi ise insanın kendine yabancılaşmasının kutsal biçiminin maskesi indirilince, yabancılaşmanın kutsal olmayan biçimlerinin de maskesini sıyırıp atmaktır. Böylece, gökyüzünün eleştirilmesi yeryüzünün eleştirilmesi, dinin eleştirilmesi hukukun eleştirilmesine ve ilahiyatın eleştirilmesi siyasetin eleştirilmesine dönüşecektir.

Bizim övdüğümüz Luther tanrıya itaat bağını bertaraf etmiş, ama yerine ikna bağını ikame etmiştir. Otoriteye inanmayı kaldırmış, yerine inanmanın otoritesini koymuştur. Papazları birer meslek ehli haline getirirken, aslında meslek ehlini papaz yapmıştır. İnsanı kendi dışındaki dinsellikten özgürleştirmiş, ama dinselliği insanın bizzat içine yerleştirmiştir. Bedeni zincirlerden kurtarırken, kalbi zincirlemiştir.

Buna rağmen, şayet Protestanlık gerçek çözümü getiremediyse bile, sorunun doğru bir konuluşunu getirmiştir. Artık meslek sahibinin kendi dışındaki papaza karşı mücadelesi yoktur, kendi içindeki papaza karşı, bizzat kendisinin papazca doğasına karşı mücadelesi vardır... Alman tarihinin en radikal olayı olan Köylü Savaşı ilahiyat yüzünden hüsrana uğramıştı. Bugün de bizzat ilahiyatın kendisi hüsrana uğruyor, Alman tarihinin en özgürlüksüz gerçekliği olan statükomuz felsefe karşısında tuzla buz olacak.” (K. Marx – F. Engels, “Werke” Dietz Verlag, Berlin, 1974, C. 3, sf. 174-175)

Radikal olmak demek meseleleri kökten almak demektir. İnsan için kök gene insanın kendisidir. Alman teorisindeki radikalizmden yana olmak, onun pratik enerjisinden yana olmaktır, bu ise dinin enerjik ve olumlu bir tarzda bastırılmasının bir parçasını oluşturur. Dinin eleştirilmesi insanın insana üstün olduğunu ileri süren doktrini yıkar, böylelikle insanı alçalmış, kullaşmış, kendi haline terkedilmiş ve aşağılanmaya müstahak bir varlık haline getiren tüm toplumsal ilişkileri altüst eder. (K. Marx – F. Engels, “Werke”, Dietz Verlag, Berlin 1976.C.4, sf. 13.)

HAÇLI SEFERLERİ

Arapça ve Osmanlıca’da “Ehl-i Salip”, Türkçe’de “Haçlı” denilen kavram sadece İslam dünyasında değil, tüm dünyada da olumsuz ve pejoratif bir bir anlam taşır. Negatif anlamda ve haksızca yapılan toplu ve şiddetli saldırı için kullanılır.

Bu olumsuzlama, 1095 ila 1291 arasında tarih yapraklarında yer alan haçlı seferlerinin karakterine uygundur.O seferler 1492’yi takiben yapılan yeni kıta seferlerinin öncelidir ve her ikisi arasında çeşitli benzerlikler vardır. Daha da önemlisi, insanlık tarihinde pek bol olan utanç sayfaları arasında haçlılar özel bir yer tutar. Hıristiyanlığın söylemindeki insan sevgisi ve İsa=sevgi imgesinin nasıl bir düzenbazlık, Vatikan’daki papalığın ne menem bir gericilik olduğunun iki asır sürmüş yadsınamaz kanıtıdır. Teksas Dükalığından gelip, tahta çıkan eski prens, yeni hükümdar II. Bush da dünyaya demokrasi götürdüğünü söyleye söyleye Irak’ta daha şimdiden 100.000 kişiyi öldürmüştür. Irak’ı önce yıkmış, süonra da Irak’ın el koyduğu parasıyla ABD ve Britanya şirketlerine ihaleler verip, inşa faaliyetine girişmiştir. Yani fiilen Irak’ın servetlerini talan etmektedir. Ve nihayet, haçlıları anımsamak, günümüzde medeniyetler çatışması savını bir kültürler karşıtlığı, din kaynaklı medeniyetler ihtilafı gibi tanıtmak, Batı toplumuna İslam’ı ve farklı kültürleri düşman ya da potansiyel düşman gibi göstererek, saldırganlığın asıl nedeni olan sınıf ve devlet menfaatlerine din ve kültür kılıfı geçirmek sahtekârlığını sergilemeğe yarar.

Haçlılar konusunda değişik ülkelerden vakanüvislerin (kronikçilerin) tarihe tanıklıkları vardır: Bizanslı —imparatorun kızı-- Anna Komnena’nın “Alexiade”ı, Edessa’lı Ermeni Madteos’un ve Suriye’li Mikhael’in kronikleri, Arap İbn al-Kalanisi’nin “Şam’ın Tarihi ” İbn Cubeyr’in “Seyahatname”si, Usame’nin anıları, İbn al-Athir’in yazdıkları, Latin’lerden Tyr’li Guillaume’un anlattıkları bunlar arasındadır. [ Haçlı Seferleri üzerine çeşitli tanıklıkları içeren metinlerden yola çıkarak aktaran Michel Bolivet’nin “Les Turcs au Moyen Age des Croisades aux Ottomans” başlığını taşıyan kitabını dilimize Ela Güntekin Alkım Yayınlarından “Orta Çağ’da Türkler, Haçlılardan Osmanlılara” adıyla çevirdi.]

Bizans imparatoru I. Alexios Komnenos Anadolu’ya yerleşen Türklere karşı ordusunu güçlendirmek için Avrupa’dan paralı asker istedi. Papa II. Urbanus ise bu isteği Doğu’ya bağımsız ordular göndermek için çarpıtarak kutsal toprakları kurtarma çağrısında bulundu, İslama karşı savaşacaklara bütün günahlarının bağışlanacağını vaadetti, ayrıca Kudüs’e kadar gidip, hacı da olacaklardı. Amacı, yoksullardan, sabıkalılardan, hırsız ve katillerden, topraksız köylülerden oluşan kara kalabalıklardan talan yoluyla zengin olma vaadiyle ordular toplayıp, onları züğürt silahşör şövalyelerin emrine vererek, Doğu’ya göndermekti.

Böylece Avrupa’nın bir çok ülkesinde suç işleyecek, geçtikleri topraklardaki insanlara zarar verecek, yağma yapacak, ırza geçecek, insan öldürecek çapulcu ve haydut sürüleri oluşturuldu. Bizans ordusunun disiplini altına girecek ücretli askerler yerine, yağmacı kalabalıkların geleceğini gören I. Alexios Komnenos o orduların geçeceği Bizans topraklarındaki hasarın az olması için önlemler almağa çalıştı. Toplanan haydut ordularının daha çok Fransız, İtalyan, Alman ve Normanlardan oluşmaktaydı. 1096’da ayrı kollardan gelen ordular Konstantinopolis’e sokulmadılar, kentin dışında aylarca bekledildikten sonra Anadolu’ya geçirildiler ve alınan önlemlere rağmen verecekleri kadar zararı verdiler. Böylece, bütün Haçlı seferlerinde orduların geçtikleri topraklardaki Hıristiyanlar için, kurtarıcılardan kurtulmak baş amaç haline geldi. 1096-97’de birincisi, 1147’de ikincisi, 1189’da üçüncüsü gerçekleştirilen haçlı seferlerinin dördüncüsünde, 1204’te Konstantinopolis’i işgal ve baştan sona yağma ettiler, yakıp, yıkıp, harabe haline getirdiler.

Birinci haçlı seferinde parti parti geldiler, ilk grup Anadolu’ya geçirildikten sonra Nikaia (İznik) civarında Selçuklulara yenildiler. Fakat hemen arkasından gelen başka orduların toplam sayısı 500.000’e varıyordu. [Bunlardan ikinci gelen grup olan Lorraine’li Fransızlar Latin’lerin yaşadığı Pera tarafındaki evleri yağmaladılar, sonra tekrar Haliç’in güney yakasına geçerek Blaharnai (Ayvansaray) semtindeki sur kapısından kente saldırdılarsa da, içeri giremediler.] Anadolu’ya geçip Antiokhea’yı (Antakya) ele geçirdiler, Müslümanlardan aldıkları yerleri Bizans’a teslim edeceklerini söyledikleri halde, sözlerinde durmadılar. 1099’da Kudüs’ü zaptederek yağmaladılar, şehirdeki tüm Yahudi ve Müslümanları kılıçtan geçirdiler, sonra da Kudüs, Tripolis (Trablusşam), Edessa (Urfa) ve Antiokhea gibi kentleri içeren, Suriye ve Filistin topraklarını kapsayan konfederatif bir Latin Krallığı kurdular.

Bu seferde önemli rol oynayan Lauraine’lilerin başındaki iki komutan Bouillon senyörü dük Godefroi ile kardeşi Baudoin de Boulogne’du.

TARİHE TANIKLIKLAR

Haçlı seferlerinin en önemlisi ve istilacılar açısından en başarılısı olan bu ilk seferle ilgili vakanüvislerden bir kaç tanıklığı buraya aktarmak istiyorum.

“Franklar yolları üzerindeki pek çok yeri yağmalıyorlar, kuvvetli savunması olduğu için zaptedilmesi zaman alacak yerleri sonraya bırakarak geçiyorlar ve bir an önce Kudüs’e varmak için acele ediyorlardı. Kudüs surlarını önce kuşattılar, üstüste saldırılardan sonra bir ay içinde kenti ele geçirdiler, sakinlerinin büyük çoğunluğunu oluşturan Sarazenleri (Müslümanları) ve Yahudileri öldürdüler.” [Bu satırlar Bizans imparatorununun kızına aittir. (Anna Komnena, “Alexiade” nakleden Pierre Willemart, “les Croisades ” marabout université, Verviers, 1972, sf. 86.)]

“Franklar yetmiş binden fazla Müslümanı Al Aksa camii içinde katlettiler. Aralarında çok sayıda imam, ulema ve bu kutsal yerde ibadet etmek için kendi memleketini terkederek buralara gelmiş dindarlardı. Franklar al Sahra mescidindeki her biri 3600 dirhem ağırlığındaki kırk gümüş lambayı, tennur denilen ve Suriye ağırlık birimiyle kırk ratl tutan bir büyük avizeyi ve yüzelli kadar orta boy lambayı çaldılar. (İbn al-Athir, Kamel Altevarikh, aktaran, Pierre Willemart, aynı yerde, sf. 86.)

“Godefroi’nun yakın çevresindeki Tancrède kendi hesabına çalışmayı ihmal etmiyor, kente girilmesini sağlayan saldırıdan azami faydayı elde etmek için, Kubbat al-Sahra’daki (Templum Domini) altın ve gümüşleri topluyordu

Provence’lılar kentin düştüğünü görür görmez, katliama katılmakta hiç tereddüt etmediler. Ellerinde kılıç kent sokaklarına daldılar, kendilerine yalvarıp yakaranlara aldırmadan ve kadın, çocuk ayırdetmeden önlerine çıkan herkesi öldürdüler. Yerler o kadar çok cesetle doldu ki, üzerlerine basmadan sokakta yürümek mümkün değildi. Yayalar atlılardan daha saldırgandılar, şehirde dolaşıp duruyorlar ve ellerine düşen Türkleri teker teker veya topluca katlediyorlardı.” (Bu satırları yazan Arden hanedanının resmi kronikçisi Tyr’li Guilliame’du. Aktaran, Willemart, aynı yerde, sf. 93.)

Yazarı bilinmeyen bir başka tanıklıkta ise utangaç bir edayla şöyle deniliyordu: “Haçlılar tüm şehre yayıldılar, altın, gümüş, at, katır ne buldularsa çalıyorlar, evleri soyup soğana çeviriyorlardı.” (Anonim, aynı yerde, sf. 93)

“Müslümanlar önce Haremi Şerif’te direnmeğe çalıştılar, sonra Al Aksa camiine (Süleyman Mabedine) çekildiler. Mabet ve çevresinde çok şiddetli çatışmalar oldu ve Müslümanlar kanlarının son damlasına kadar çarpıştılar. Fakat en sonunda bizimkiler tapınağı ele geçirdiler, çok sayıda kadını, erkeği öldürdüler, bazılarını sağ bıraktılar. Ortada on binden fazla ceset vardı, cesetlerin görüntüsü o denli dayanılmazdı ki, katliamcılar bile kurbanlarına bakamıyorlardı. Ayaklarının ucundan, şapkalarının tepesine kadar her tarafları kan içindeydi...Bir grup insan Al Aksa’nın üst katına sığınmıştı, canlarının bağışlanacağına söz verildiği halde, ertesi gün onlar da kılıçtan geçirildiler, kafaları kesildi veya çatıdan aşağı atıldılar. Kudüs’te cesetler o kadar çoğaldı ki, Temmuz sıcağında kenti koku sardı, hastalık baş gösterdi, o cesetleri sağ kalan Müslümanlara sürüttürerek şehir dışına çıkatttılar.” (Tyr’li Guillaume, aynı yerde, sf. 93-96.)

Bir başka tanıklıkta, Yahudilerin sinagoglara sığındıkları ve haçlılar tarafından ateşe verilen ibadethaneleri içinde diri diri yakıldıkları anlatılmaktadır.

Haçlı orduları Edessa’yı aldıklarında kentin Ermenileri onları kurtarıcı sayıp, sevinçle karşılamışlardı. Fakat, yukarıda da söylediğimiz gibi, Hıristiyanların, kendilerini kurtarmak için gelen Hıristiyanlardan kurtulmakr i çin çabaladıkları çok geçmeden ortaya görüldü. Urfa’lı Ermeni vakanüvis Madteos’un satırlarını birlikte okuyalım:

“Değişik ünvanlardan çok sayıda önemli şahsiyetin hayatı zindanda, işkencede veya çeliğin ucunda [kılıçta] son buldu. Pek çoğunun gözleri kör edildi, elleri, burunları, cinsel organlarının bir bölümü kesildi ve bir haçın ucuna geçirildi. Franklar ana-babalarına duydukları nefretle masum çocuklara da acımasız davrandılar. Bu sayısız cinayet ve eziyetin tek nedeni vardı, o da Ermenilerin sahip oldukları zenginlikleri yağmalamak için doymak bilmez açgözlülüktü. Ülkeleri de zaten bu nedenle ve en haksız, en korkunç yöntemlerle yakıp yıktılar. Bu onların her zaman yaptığı şeydi, kötülük ve düzenbazlıktan başka bir şey bilmediler, her türlü kötülüğü yapmaktan zevk duydular, tek bir iyi veya soylu şey yapmak diye bir kaygıları yoktu. Cinayetlerini bir bir suratlarına sayıp dökmek isterdik; ama cesaret edemedik, ama onların boyunduruğu altına alındık.” (Edessa’lı Madteos, aynı yerde, sf. 104.)

Edessa’nın Musul Türklerince geri alınması üzerine (1144), Papa III. Eugenus yeni bir haçlı seferi için çağrı yaptı.

İkinci haçlı seferinin başında (1147-1149) bu kez Fransa kralı VII. Louis ve Alman imparatoru III. Konrad vardı. Önden gelen Alman orduları geçtikleri yerleri yağmalaya yağmalaya Bizans başkentine vardılar, imparator I. Manuel Komnenos aynı zamanda bacanağı olan Alman hükümdarını kentin dışındaki bir sarayda konuk ettiyse de, askerler sarayı yağmalayınca, ona bu kez Haliç’in kuzeyindeki başka bir saray tahsis edildi. Fransız orduları gelince, bu kez Almanlarla Fransızlar arasında kavga başladı, Almanlar Anadolu’ya geçtiler. Fransızlar Dorylaion (Eskişehir) civarında Selçuklular’a yenildiler, Alman-Fransız orduları Attalia’ya (Antalya) gittiler, III. Konrad yolda hastalanarak ülkesine döndü, diğerleri gemilerle Suriye’ye geçtiler, kuzeye çıkıp Edessa’yı geri alacaklarına, Şam’ı kuşattılar, ama kente giremediler. Böylece ikinci sefer fiyaskoyla sonuçlandı.

Üçüncü haçlı seferi, kendisi Kürt olan İslam lideri Salâh ad-Dîn Ayyubi kumandasındaki Arap, Türk ve Kürtlerden oluşan orduların 1087’de Kudüs’ü geri almaları üzerine başlatıldı, ayrıca Sur ve Antiokhea dışındaki bütün şehirler Haçlılardan temizlenmişti. Bu durumda, papa VIII. Gregorius’un emriyle Fransa kralı Philippe Auguste (II. Philippe), İngiltere Kralı (Aslan Yürekli lakabıyla anılan) I. Richard ve Alman imparatoru I. Friedrich Barbarossa güçlerini birleştirerek yeni bir haçlı seferine çıktılar, Alman orduları Adrianopolis’e (Edirne) vardıklarında Konstantinopolis halkı korku içinde beklemeğe başlamıştı. Bizans hükümdarı II. İsaakios, Friedrich’i Hellespontos (Çanakkale) Boğazı üzerinden Anadolu’ya geçirmeğe çalışıyordu. Almanlar nihayet Kalliopolis’ten (Gelibolu) Anadolu’ya geçtiler. I. Richard ise yol üzerinde Kıbrıs’ı fethetti, Mısır’a çıktıklarında, karşılarında gene Ayyubi vardı. Akkâ önlerinde Müslümanlarla tutuştukları muharebeyi kazandılar, Akkâ’dan Hayfa’ya kadar kıyı şeridini ele geçirdiler, ama kuşattıkları Kudüs’ü alamadılar, sadece Kudüs’te hac serbestiyeti elde ettiler. Bu arada, Fransız ordularıyla, İngiliz ve Alman orduları birbirlerine düştüler, savaşa tutuştular. I. Richard Fransızlara yakalanmamak için ülkesine Adriyatik üzerinden dönmek isterken, gizlice girdiği Viyana’da yakalandı, Kutsal Roma-Germen imparatoru VI. Heinrich’e teslim edildi, büyük bir fidye ödeyerek ve fief olarak geri almak üzere krallığını vererek kurtuldu. (St. Runciman, “A History of the Crusade” 3. cilt, Cambridge, 1954, Türkçesi, “Haçlı Seferleri Tarihi ” I-III, Ankara 1986-87.)

“ŞEHİRLERİN KRALİÇESİ”Nİ KİM YAĞMALADI?

Papa III. Innocentius’un ısrarıyla başlatılan dördüncü haçlı seferi Bizans için tam bir felaket oldu. 1202’de Venedik’te toplanan haçlı orduları Hıristiyan Macaristan kenti Zara’yı işgal edip yağmaladıktan sonra, 1203 yazında Bizans başkentine geldiler, Haliç ağzındaki zinciri kırıp, içeri girdiler, uzun bir kuşatma sonucunda 1204 Nisan’ında kenti zaptettiler ve komutanlarının izniyle üç gün süreyle yağmaladılar. Bu yıkım tarihin gördüğü ender yağmalardan birisidir, olayı anlatan Avrupalı tarihçiler bile utançlarını saklamazlar. O zamana kadar dünyada “Kentlerin Kraliçesi” olarak ünlenmiş Konstantinopolis bu istiladan sonra zenginliği ve görkemini önemli ölçüde yitirecekti.

Yağmada tüm saraylar, kilise ve manastırlar, kütüphaneler, zengin olmayanlarınki dahil bütün evler talan edildi, ikonların, kutsal emanetlerin, değerli eşyaların süslerinin üzerindeki altın, gümüş ve kıymetli taşlar kazınıp alındı veya objeler Avrupa’da satılmak üzere alınıp götürüldü, Ayasofya’ya atlarıyla dalan yağmacılar ikonları, ipek halıları, atlas perdeleri çaldılar veya parçaladılar, kitapları yaktılar, sarhoş ve azgın sürüler yanlarında götürebilecekleri her değerli eşyayı veya dinsel objeyi aldılar, taşımayamayacaklarını tahrip ettiler, kadın, erkek, yaşlı, çocuk demeden önlerine geleni öldürdüler, soylu olsun, halktan olsun kadınlara, genç kızlara, rahibelere, hatta çocuklara tecavüz ettiler. Böylece o sırada dünyanın en muhteşem kenti olan Konstantinopolis’in ihtişamından geriye koca bir harabe kaldı. Kudüs’teki vahşet Konstantinopolis’te de tekrarlanmıştı. Bu kez haçlılar arasında Venedikliler baş rolü oynamışlardı. Sonra da, şehirde 57 yıl sürecek bir Latin devleti kuruldu. (Gunther von Paris, “Die Geschichte der Eroberung von Konstantinopel” Köln-Graz, 1956.)

Gene Papa III. Innocentius’un teşvikiyle 1215’te başlatılan beşinci haçlı seferinde, Macar kralı II. Andreas’ın komutasındaki ordular Akkâ’ya geldiler, başarı kazanamadılar, sadece Dimyat’ı aldılar, Kahire’yi fetih teşebbüsleri sonuçsuz kalınca, Dimyat’ı da bırakıp Avrupa’ya döndüler.

Altıncı haçlı seferine Papa III. Honorius’un teşvikiyle II. Friedrich çıktı, ama savaşmak yerine Mısır’lılarla anlaşmayı seçti. Melik al-Kâmil’le yapıllan on yılık antlaşma uyarınca askerden arındırılmış olması koşiuluyla Kudüs, Nasıra ve Beytüllahim haçlılara bırakıldı.

1244’te Kudüs’ün Müslümanlar tarafından geri alınması ve Latin ordusunun Gazze’de yenilgiye uğratılması üzerine, Lyon konsilince yeni bir sefere karar verildi. Böylece Fransa Kralı (Aziz ünvanıyla anılan) IX. Louis yönetiminde güçlü bir orduyla başlayan yedinci haçlı seferinde, önce Dimyat ele geçirildiyse de, Mansure’de Müslümanlara yenilen kral, bir de esir düşünce, hayatı karşılığı Dimyat’ı geri verdi sefer 1249’da sona erdi.

Ve nihayet haçlı seferlerinin sonuncusu, Antiokhea’nın Latin’lerin elinden çıkması nedeniyle, tekrar Saint Louis tarafından başlatılmak istendi. Sırtına haçlı üniformasını geçiren kral, bu kez Sicilyalıları taciz eden Tunus’lu Arap korsanlarını cezalandırmak üzere, Tunus’a gittiyse de başarılı olamadı, orada öldü (1268-1270.) Daha sonraları zaman zaman haçlı giysilerini giyen ordular Müslümanların üzerine yola çıktılar, ama onlar haçlı seferi niteliğinde olamadılar. Bunlar arasında Osmanlılar üzerine düzenlenen bir seferde İzmir’in bir süre için düşmesi (1344) ve Kıbrıs kralının İskenderiye’yi talan etmesi (1265), Sırp Sındığı (1364), Birinci Kosova (1389), Varna (1444), İkinci Kosova (1448) gibi yenilgileriyle sonuçlananlar sayılabilir.

1453’te Bizans’ın varlığına son verilmesi ve Müslüman Türklerin Balkanlara yerleşmesi sonucu, doğu kapısının kendilerine kapandığını kavrayan Avrupa’lılar yeni aranışlara girişmişlerdir. 1492’de Batı’ya doğru deniz seferinde buldukları topraklara derhal askeri seferlere başladılar, Müslümanlara ve Ortodoks Hıristiyanlara karşı düzenledikleri yağma, talan ve çapulu bu kez yeni gittikleri ülkelerde yerlilere karşı tekrarladılar. (Colombus’un gemisine verilenler hapishaneden getirilen mahkumlardı.) Amaç elbette ki, doğuda olsun, batıda olsun, gittikleri yerlerdeki zenginliklere el koymaktı.

Fransa’daki Chartre’dan gelerek kutsal topraklara yerleşmiş haçlı Foucher, kendisi gibi Avrupa’lı yerleşimcilere (kolonlara) şöyle hitap ediyordu:

“Batılılar, biz artık Doğu’ya yerleştik! Dünün İtalyanı, Fransızı bugünün Celile’lisi veya Filistin’lisi oldu. Dünün Reims’lisi ya da Chartres’lısı artık bugünün Sur’lusu veya Antiokhea’lısıdır. Geldiğimiz yeri daha şimdiden unuttuk, hangimiz orayı sık sık anımsıyor ki? Burada evimiz var, hizmetçilerimiz var ve bir daha geri alınamayacak olan miras hakkımız var. Kadınımız var, belki kadınımız vatandaşımız değil, ama bir Suriyeli, bir Ermeni veya bazen de Hıristiyan olarak vaftiz edilmiş bir Sarazen, daha ne istiyoruz, tıpkı buranın yerlisi olan bir aile gibi yaşamaktayız. Yeri geldiğinde, birden fazla dil konuşuyoruz, bura sakinleri de dillerimizi öğrendiler, birden fazla dil biliyorlar. Yazı dili de bunu doğrulamıyor mu? Aslan da, dana da aynı yiyeceği yiyor. Kolon yerliye dönüştü, göçmen bura sakinleriyle kaynaştı. Gün olmuyor ki, anne-babalarımız, dostlarımız yanımıza gelip burada yaşamaya başlamasın. Aslına bakarsanız, oranın yoksulu, Tanrı sayesinde buranın zengini oldu. Orada meteliği olmayan, burada bir servete kondu. Avrupa’da bir köyü bile olmayan kişi, Şark’ta koskoca bir şehrin efendiliğine yükseldi. Madem ki, Şark bizim isteklerimizi karşılıyor, tekrar gerisin geriye Garba gitmenin ne âlemi var?” (Chartres’lı Foucher, nakleden P. Willemart, “les Croisades” sf. 180.)

Yüzlerce yıl sonra Afganistan ve Orta Doğu’ya sefere çıkan (üstelik, konuyla ilgili ilk konuşmasında “Haçlı seferleri başlattığını” --aynen bu terimle-- bizzat söyleyen) şimdiki Ehl-i Salip Teksas’lı II. George (W) Bush da tıpkı istilacı ataları gibi kutsal metinlerden işine gelenleri almaktır. Örneğin, 11 Eylül 2001 sonrasındaki dönemde II. Bush sefere hazırlanırken, “Bizden yana olmayan, bize karşıdır” demişti. Oysa, yol gösterici ve Tanrının oğlu diye bellediği İsa tam tersini söylüyor: “Bize karşı olmayan bizden yanadır”diyor. (Markos 9/38-41, Luka 9/49-50) [II. Bush o kadar yalnız kaldı ki, 2004 başkanlık seçimleri için yapılan anketlerde yeryüzü nüfusunun sadece % 20’si onu destekliyormuş— Yani, dünyanın % 80’i onun karşısında. (Gazeteler, 9. 9. 2004.) Hatta Francis Fukuyama bile onu reddetti.]

John Hopkins Üniversitesinin bir araştırmasına göre, ABD ve müttefiklerinin Irak’ta öldürdükleri insan sayısı –Felluce katliamları hariç-- 100.000 civarındaymış.

II. Bush, Irak’a ve başka ülkelere saldırmayı ABD adına kuramlaştırmak için 2002 ortalarında “preemptive strike” (önleme vuruşu) terimini telaffuz ettiği 36 sayfalık konuşmasında güncel siyaset ile Hıristiyan söylemini bütünleştirmişti. ABD toplumunda din, içeride kurulu düzene, dışarıda emperyalist siyasete destek çıkan, günün koşullarının öngördüğü yeni yurttaş hakları, cinsel özgürlükler, kürtaj, --yobazlığın hâlâ da bitmeyen itirazlarından-- Darwin teorisinin ders programlarında yer alması gibi konularda devletle toplumun da gerisinde duran en gerici kurumların başında gelir. Samuel Huntington bile, 2004 ortalarında yaptığı bir incelemede ABD’yi dünyanın en dindar devletleri arasında göstermiştir.

SÖMÜRGECİLİK VE HIRİSTİYANLIK

Nasıl ki haçlıların istilacılığı Hıristiyan sofuluğuyla beraberdi, sömürgecilik de öyle olmuştu.

Haçlı seferlerinin temsil ettiği emeller o dönemle mi sınırlı kaldı? Kalmadı. 16. yy. başından, 20. yy.ın ikinci yarısına kadar süren sömürgecilikte de Hıristiyanlık vardı. Marx Kapital’in ilk cildinin, ilkel sermaye birikimine ayırdığı “Sanayici Kapitalistin Ortaya Çıkması” başlıklı 31. bölümünde şöyle der:

“Amerika’da altın ve gümüşün keşfedilmesi, bu kıtanın yerli halkınınköklerinden kopartılması, köleleştirilmesi ve madenleregömülmesi, Doğu Hint Adaları’nın [Endonezya’nın] fethedilip yağmalanmaya başlanması, Afrika’nın, kara derili insanların alınıp- satılmak için avlandığı bir alana dönüştürülmesi, bütün bunlar kapitalistüretim çağının penbe şafağının işaretleriydiler. Bu kırsal gelişmeler ilkel birikimin belli başlı itici gücünü oluşturdular. Bunu, tüm Yerkürenintiyatro sahnesi olduğu Avrupa ulusları arasındaki ticaret savaşı izledi. O savaş Hollanda’nın başkaldırarak İspanya’dan kopmasıyla başlar,İngiltere’nin [Fransa’ya karşı] Anti-Jacoben savaşında dev boyutlara varır ve bugün de Çin’e karşı verilen Afyon Savaşıyla sürmektedir, ilh.”(Karl Marx, Capital, Modern Library, New York, 1965, sf. 823.)

Aynı bölümde sömürgecilikle Hıristiyanlık arasındaki ilişki hakkında söylediklerini ise ise bu kez Alaattin Bilgi’nin çevirisinden okuyalım:

“ Hıristiyanlık konusunda uzman W. Howitt, Hıristiyan sömürgecilik konusunda şöyle diyor: ‘Hıristiyan denilen bu soyun dünyanın dört bir tarafında boyundurukları altına alabildikleri halklara karşı gösterdikleri vahşet ve zulmün bir benzerine hiç bir çağda, ne kadar yabanıl, ne kadar kaba ve ne kadar merhametsiz ve utanmaz olursa olsun, başka hiç bir soyda rastlanamaz.’

Hollanda sömürge yönetiminin tarihi --Hollanda 17. yy.da başta gelen kapitalist ulusuydu— ‘en görülmemiş türden rüşvetlerin, kırımların, bayağılıkların tarihidir.’ Bunların Cava’da köle olarak kullanmak üzere giriştikleri insan hırsızlığından daha karakteristik bir şey olamaz. Bu amaçla insan hırsızları yetiştiriliyordu. Hırsız, tercüman ve satıcı bu Ticaretin başlıca ajanları, yerli prensler de, başlıca satıcılarıydı. Kaçırılan genç insanlar köle vapurlarına gönderilecek duruma gelinceye kadar, Celebes’deki gizli zindanlara atılıyorlardı. Resmi bir rapordu şunlar yazılı: ‘Örneğin Macassar’ın bu kenti gözü doymaz bir hırsın ve zalimliğin kurbanı olan ve ailelerinden zorla koparılan, zincire vurulmuş talihsiz insanların doldurduğu birbirinden korkunç, gizli zindanlarla douludur.’

Malaka’yı ele geçirmek için Hollandalılar Portekizli valiyi satın almışlardı. Vali onları 1641’de kente soktu. İhanetinin fiyatı olan 21.875 sterlini ödememek için Hollandalılar hemen vali konağına gidip onu öldürdüler. Adımlarını attıkları bu yeri kurutup, insandan yoksun hale getirdiler. Cava’nın bir eyaleti olan Bancuvangi’de 1750 yılında nüfus 80.000’in üzerinde iken, 1811’de 8.000’e indi. Tatlı ticaret! (...)

Yerlilere karşı en korkunç davranılan yerler, doğal olarak, Batı Hint Adaları gibi yalnızca ihracata yönelmiş plantasyon sömürgeleri ile, Meksika ve Hindistan gibi yağma alanı haline getirilen zengin ve nüfusu kalabalık ülkelerdi. Ama gerçek anlamda sömürge olan ülkelerde bile, ilkel birikimin Hıristiyanca niteliği kendini ortaya koymaktan geri kalmıyordu. Protestanlığın o asık yüzlü virtüözleri, New England’lı püritenler, 1703 yılında meclislerinin bir kararıyla, her kızılderili başına ve tutsak edilen her kızılderili için 40 sterlin ödül koydu: 1720’de kelle başına ödül 100 sterline yükseldi; 1744’te Massachusetts-Bay belirli bir kabileyi isyancı ilan edince, şu fiyatlar uygulandı: 12 yaş ve daha yukarısı erkek kafası için 100 sterlin (yeni para), erkek tutsak 105, kadın ve çocuk tutsak 50 sterlin, kadın ve çocuk kafası 50 sterlin. Birkaç on yıl sonra sömürge sistemi, aradan geçen zaman içinde, kutsal hacı ataların isyakârca alışkanlıklar edinmiş olan oğullarından öcünü aldı. İngiliz kışkırtması ve parasıyla kızılderililerin baltaları altında can verdiler. Britanya Parlamentosu, vahşi av tazılarını ve kelle kesilmesini “Tanrının ve Doğanın kendilerine bahşettiği vasıtalar” ilan etti.

Sömürge sistemi ticareti ve deniz ulaşımını bir limonluk gibi besleyip olgunlaştırdı. Luther’in ‘Tekelci şirketleri’ sermaye birikimi için güçlü araçlardı. Sömürgeler, tomurcuklanan manifaktürler için Pazar üzerinde tekel aracılığıyla artan bir birikim sağladı. Avrupa dışından apaçık talan, köleleştirme ve katillik yoluyla ele geçirilen servet, anayurda taşınarak sermayeye çevrildi.” (Karl Marx, Kapital, Sol Yayınları, Ankara, 1992, sf. 770-771.)

***

Charlie Chaplin “Şarlo Polis”te, ABD toplumunda polisle papazı, devletle kiliseyi yan yana koyuyor, toplumun Kitab-ı Mukaddes öğütleriyle ve polis copuyla hizaya getirilmesini yerden yere çalıyordu. Aradan doksan yıl geçti, sanatçının saptaması o ülkede ve pek çok ülkede ne yazık ki, hâlâ geçerli.

Diğer bölümler

  • Hayat Ağacı
  • Polemik
  • Belge

kizilcik dergiler

Tüm dergiler (2000-2014)

Çok okunan yeni yazılar

  • KAPİTAL mi, MUKADDİME mi?
  • Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve görüşleri
  • İttihatçı düşmanlığı anlamsız değildir
  • Liberaller
  • Dünya Barış Günü ve komisyondan beklentiler
Siyaset Ekonomi Dünya Kültür-Anma

© KIZILCIK 2000–2026. Tüm hakları saklıdır. · Hakkımızda