- Ayrıntılar
- Ömer Bedri Canatan
- Sayı 16 (Mart/Nisan 2003)
Sosyalistlerin dilini en çok yoran konulardan biri, kendilerini, kendi toplumlarının tarihsel evrimi üzerinde bir yere konumlandırırken ortaya çıkan problemlerdir. 20. yüzyılın sosyalistleri açısından bu problem kendini genel olarak “burjuva demokratik devrim” ile ilişkilerde göstermiştir. Bunun da doğal bir nedeni vardır. Sosyalizmi düşünecek ve bunun için kendinde cesaret bulacak güçler ortaya çıkmış ise o toplum “iyi kötü” bir burjuva demokratik devrimden geçmiş demektir. Evet ama hiçbir yerde burjuva sınıf, kendisi başını çekse bile burjuva demokratik devrimi sonuna kadar götürmemiştir; bu nedenle sosyalistler, sosyalist devrime öngelen ve genel olarak da burjuva demokratik kapsam içine giren görevleri üstlenmişlerdir. Bu görevler nedeniyle sosyalistler Türk burjuva devriminin ideolojik çerçevesini oluşturan Kemalizm ile yakın temas içinde cebelleşmek durumunda kalmışlardır. Kemalist ideolojinin sosyalistler –ve her türlü sol– üzerindeki derin etkileri bu ilişki içinde kurulmuş ve yeniden üretilmiştir. Kemalizmin etkileri solun ve sosyalist solun bağımsız gelişmesini, bir siyasi sınıf hareketi olarak temayüz etmesini engellemiştir. Kabahat elbette Kemalizmin değildir, sosyalist düşünceyi geliştirip yaşama geçirmek durumunda olan sosyalistlerindir.
Burjuva demokratik devrim denildiği zaman, bu sadece burjuvaların yaptığı devrimdir gibi bir şey anlaşılırsa, burjuva demokratik devrimden hiçbir şey anlaşılmıyor demektir. Sosyalist güçler de yaşanan burjuva demokratik devrimlerin bir parçasıdırlar. Ya doğrudan bağımsız bir güç biçiminde bu devrimdedirler, ya da eğer sonradan bir bağımsız güç olarak ortaya çıkmış iseler, dayandıkları sınıf yaşanan burjuva demokratik devrimin güçlerinden biridir. Her halükârda burjuva demokratik devrimler, sosyalistleri ve dayandıkları toplumsal sınıfları da kapsayan devrimlerdir.
Sosyalistlerin burjuva demokratik devrimlerle ilişkileri bundan da ibaret değildir. Hatta, denebilir ki, burjuva devrimleriyle sosyalistlerin ilişkisi burjuva sınıfın bu devrimlerle ilişkisinden daha derin bir ilişkidir. Tarihsel evrime yön vermiş büyük burjuva demokratik devrimlerin hepsinde devrimin yıktığı sınıfları, sosyalistlerin sınıf dayanağı olan emekçiler yıkmıştır. Emekçiler burjuva devrimin saatinin geldiğini her zaman burjuva sınıfından daha önce hissetmişlerdir. O anki sınıf çıkarları burjuva demokratik devrimin içinden geçen bir yolun yürünmesini tarihsel şartlardan ötürü zorunlu kılıyorsa emekçi sınıf bu devrimi –ama her hâlükârda kendisi adına– gözü kara üstlenmektedir. Devrimi bir kez sırtlandıktan sonra yere indirmek istemeyen, sonuna kadar götürmek isteyen sınıflar hep emekçi sınıflar olmuşlardır. Burjuva sınıfın burjuva demokratik devrimde oynadığı rol, devrimin mantığının sonuna kadar götürülmesini, burjuva sınıf çıkarlarını aşmasını engellemiştir. Bu bakımdan bütün burjuva demokratik devrimler aynı zamanda emekçilerle burjuva sınıf arasına bir “kan davası” sokmuş bulunmaktadır.
Sosyalistler toplumsal evrimin sürekliliğini temsil ettikleri için burjuva demokratik devrimin eksiğini geliştirmek, ama aynı zamanda burjuva sınıfla bütün bağlarını koparmak zorundadırlar. Siyasi, ideolojik ve örgütsel açıdan burjuva sınıfla bağlarını kesememiş bir sosyalist hareketin kendi hedeflerine doğru gelişmesine olanak yoktur. Ancak, “bağımsızlaşma”nın kolay olduğu söylenemez. Ülkeden ülkeye değişen birçok problem sosyalistlerin yakasını bırakmaz. Örneğin Latin Amerika ülkelerinde Bolivarcılık her yerde sosyalistlerin peşini bırakmamaktadır. Avrupalı Marksist sosyalistlerin (komünistlerin) Fransız devriminden kopmaları kolay olmamıştır. Rus sosyalistleri bu miras meselesini çok daha fazla ciddiye aldıkları için, kendi geleneklerindeki anarşizm damarından olduğu kadar, Rusya’nın Batılılaşma mirasından da kendilerini koparmayı başarmışlardır.
Türkiye’de sosyalistler bu konuyu Kemalizm ile ilişkiler çerçevesinde yaşayıp konuşmaktadırlar. Çünkü Türkiye’de Kemalistlerin önderlik ettiği burjuva devriminde sosyalistlerin, arkalarına aldıkları Ekim Devrimi rüzgârı nedeniyle önemli bir yeri olmuştur. Ama devrim olurken ve sonrasında sosyalist düşüncelerle Kemalist düşünce arasında net ideolojik bir ayrışma yaşanmamıştır. Bunun da sebebi, bu ayrışmaya temel teşkil edecek ve burjuva devrimini biçimlendirecek bir emek-sermaye çatışmasının olmayışıdır. Öyle olmakla birlikte, gene de Kemalistlerle o günün sosyalistleri arasında kanlı çatışmalar cereyan etmiş, demokratik sonuçları açısından tarihin en yoksul, en kötü, en geri burjuva devrimlerinden biri Türkiye’de gerçekleşmiştir.
Aynı tarihsel dönemin diğer burjuva devrimlerine bakarak Kemalist devrimin sosyalistler ve emekçiler için ne ifade ettiğini görebiliriz. Rus burjuva demokratik devrimi (Şubat 1917 Devrimi) Rusya’yı sadece Çar’dan değil, bütün baskıcı tarihinden kurtarmış ve dünyanın en demokratik ülkelerinden biri yapmıştır. Çin’de yaşanan aynı nitelikteki Sun Yat Sen’in önderliğinde burjuva devrimi de benzeri demokratik sonuçlar üretmiştir. Kemalist burjuva devrimi ise, modern cumhuriyetin asgari gereklerini gerçekleştirmekten öte, bir burjuva demokratik devrimden beklenen hiçbir açılım sağlamamıştır.
Bu bakımdan Türkiye’de sosyalist düşüncenin Kemalist burjuva devriminden ve Kemalist düşünceden bağımsızlaşması kolay olmak gerekirken, öyle olmamış, tersi bir süreç işlemiştir. Sosyalistler, bin bir zahmetle bir araya getirdikleri güçlerini çoğu zaman Kemalizme kaptırıp kan kaybetmişlerdir. Üstelik bu kan kaybı, dünyanın bütün sosyalistleri için ilham kaynağı olan Sovyet sosyalizminin yükselen itibarına rağmen gerçekleşmiştir. Sebebi ise, Türk sosyalistlerinin Kemalizme her zaman, hemen her durumda itibarlı bir yer ayıran düşünce yapısıdır. Halbuki Kemalistler sosyalizme ve sosyalistlere her zaman düşmanlık gütmüşlerdir.
Sosyalistlerimizin bir çoğu hâlâ burjuva kapsamlı demokratik dönüşümlerin Kemalizm ile birlikte yapılmasına taliptir. Demokratikleşme süreçlerinde Kemalizmi kendilerine dost, hatta müttefik saymaktadırlar. “Bağımsızlık” ile ilgili bir sorunları varsa, bunu da emekçi sınıfların menfaatleri üzerinden bir kurguyla değil, Kemalistler gibi, burjuvazinin devleti üzerinden kurmaktadırlar. İşçi Partisi gibi, Kemalistler ile sosyalistleri aynı tarihsel misyonda, madalyonun iki yüzü gibi birleştirenler vardır.
Bu söylediklerimizi Kemalistlerle sosyalistleri aynı arabaya koşan sosyalistler de bildiklerine göre, bir bildikleri vardır. Bildikleri, “sol Kemalizm”dir. Nasıl ve nerden bulmaktadırlar bu “sol Kemalizm”i? Bu kolay bir iş değildir. Bu kadar dal budak salmış, siyasal zihnin derinliklerine girmiş, ayak izleri birbirine karışmış, 27 Mayıs anayasasına da, 12 Eylül faşist anayasasına da imza atmış Kemalizmin “sol”unu bulup ayırmak başlı başına bir hüner olmalı. Böyle bir ayırımı –ve ayrışmayı– mümkün kılan işçi ve emekçi sorunlarıdır. Kemalistler bu işlere pek bulaşmadıkları için olsa gerek sosyalistlerden yeterince ayrışmamışlardır! Sosyalistlerin kendilerine yakın hissettikleri Kemalizm, sadece kafalarda, fiktif bir şeydir.
Sosyalistlerle Kemalistleri birlikte düşünüp davranmaya sevk eden konulardan biri de “laik Cumhuriyet”e yönelik, İslam dayanaklı siyasi hareketten neşet ettiği varsayılan “tehdit”tir. Sosyalistlerin büyük bir bölümü bu tartışmada nedense Kemalistlerle birlikte düşünmektedirler. Söz gelimi 28 Şubat, çoğu sosyalist solcunun teorik/politik yapısında uyur duran Kemalist damara “adrenalin” zerk etmiştir! Sosyalistler bu “tehdit”i nasıl ve niçin, kendilerini de kapsayan bir çelişki olarak kavramaktadırlar, anlamak zordur. Tek neden, olsa olsa, Kemalistlerle siyasal İslam arasındaki kavganın Cumhuriyet’le ilgili bir kavga olarak algılanmasıdır. Sanki siyasal İslamın Cumhuriyet’in cumhuriyetliği ile bir davası varmış gibi... Oysa bu kavga, nerde ve hangi (sözgelimi “aydınlanma” gibi) imge üzerine cereyan ederse etsin, sınıf kavgasıdır. İsmet Özel’in dediği gibi, biri şadırvan musluklarını, öteki evindeki muslukları altından yapmak istemektedir. İkisi de sermayedir, Cumhuriyet üzerine kapışmaları Cumhuriyet kurulurken de olmuştur; ama kurulsun-kurulmasın diye değil, kurulan cumhuriyet senin olsun-benim olsun diye olmuştur. İsmet Özel’in demediği, şadırvan muslukları altından olsun diyenlerin kendi evlerindeki musluklar da henüz altından değilse, olması için can attıklarıdır!
AKP’nin ve lideri RTE’nin, oturmuş demokrasiler için bile lüks sayılacak bir parlamenter çoğunlukla iktidar olması da kimi sosyalistlerin “Kemalist” damarını yeniden canlandırdı. Bu da ancak olup biteni tam tersinden algılamakla açıklanabilir. Bir kere, çoğunluk denilen çoğunluk değil, katılan seçmenin sadece %34’ü, seçmen sayısının ise %21’i. Telaşlanmaya gerek yok. İktidara gelenler Cumhuriyet’i yıkmaya gelmediler. Deli midirler? Onlara oy vermeyenler aptal mıdırlar? AKP’liler buraya Cumhuriyet’le, Cumhuriyet’ten alacaklarını almak için geldiklerini bilmezler mi? Sosyalistlerin bu gelişmeden çıkarmaları gereken ders şu olmak gerekirdi: Genellikle yoksullar niçin bu cumhuriyete soğuk ve lideri bu suçlamayla mahkûm edilen bir siyaseti yükseltme “gaflet”ine düştüler? Kemalistler bu soruya kolaylıkla, her zaman yaptıkları gibi, yoksulların bilinçsizliği buna yol açtı yanıtını verebilirler. Kemalizm zaten bu bilinçsiz yığınları gütme sanatıdır. Sosyalistlerin görevi ise bu “bilinçsiz” yığınlara çıkarlarını göstermektir. Onlar Kemalizmden kaçarak çıkarlarının bilincinde olduklarını “ima” ediyorlar, ancak bu çıkarlarını somutlayacakları yeri bulamıyorlar, AKP’de bulacaklarını, ya da en azından Kemalizmden intikamlarını böyle alacaklarını düşünüyorlar. Kemalizme asıl ve genel olarak yoksulların diş bilediği gerçeği, sosyalistlerin oturup düşünmek ve çözmek zorunda oldukları bir sorundur.
“Aldatılıyorlar!” teranesinden vazgeçmenin zamanıdır. Marx’ın sözünü ettiği “afyon”un doğru anlaşılması, Marksistlerle Kemalistlerin önde gelen ayrışma çizgilerinden biridir.
- Ayrıntılar
- Hüseyin Hasançebi
- Sayı 16 (Mart/Nisan 2003)
Ne icad olduysa oldu, ABD’nin Irak’a karşı yürüttüğü savaş bundan öncekilere benzemedi. Savaşı konuşanlar iktisattan felsefeye, hümanizmadan çevre ve doğa bilimlerine kadar her şeyi konuştular. Savaş konuşulurken diller ve akıllar insanlığın dünü, bugünü ve geleceği arasında gidip geldi. Demek ki bu savaş tuhaf bir savaş.
Nesi tuhaf? Önce, 1990’lardan başlayarak gelişen ve giderek birkaç yüzyıl süreceği sanılan bir tartışmayı bitirdi. Tartışma, reel sosyalizmin yıkılmasıyla birlikte kapitalizmin ve emperyalizmin de tabiatında büyük değişiklikler olup olmadığı, sosyalizmin insanların özlemleri arasından çıkıp, onun yerini ebedi bir demokrasinin alıp almadığı yönünde ilerliyordu. Tarihi gidişatın artık sosyalizme ve sömürüden kurtulmaya doğru değil, adalet dağıtan bir demokrasiye doğru olduğu yönünde tezler, üflemeyle de olsa, şişiyordu. Tarihsel evrimin doğrultusu bu yönde değiştiğine göre sınıflar ve sınıflar mücadelesinden türetilmiş her türden görüş ve öngörüler de iflas etmiş olmalıydı. Artık bu durumda işçilerin, emekçilerin, dünyanın ezilen yoksullarının ekmek ve özgürlük istemek yerine, demokrasi istemeleri, savaşacaklarsa eğer, demokrasi için savaşmaları zorunlu oluyordu, çünkü ekmek ve özgürlük gibi şeylerin istenmesi nizam bozuyordu. Ulus ve ülke bazında “bağımsızlık”, “ulus çıkarı” gibi modası geçmiş istek ve değerlerin ileri sürülmesi dünya nizamı için çok tehlikeli oluyordu. İşte örneği...
ABD-İngiliz emperyalist blokunun yürüttüğü Irak savaşı bu tartışmayı bitirdi sayılır. Artık bundan sonrası kolay. Bağımsızlıktan, kendi haline ve geleceğine mukayyet olmaktan yana olanlar, başka çareleri yok, modası geçmiş, ayakta tutulması imkânsız hale gelmiş olsa bile açıktan bağımsızlığı, hatta belki “eski dünya düzeni”ni savunacaklar. Bunu herhangi bir ideolojik örtü aramadan, açıkça yapacaklar. Karınlarını olsun tok tutmalarının emperyalizme karşı direnmekten geçtiğini artık kavramış oldukları için “inatçı” bir çizgi oluşturacaklar. Bu, tek tek ülkelerde böyle olacak, dünya çapında da böyle olacak. Küreselleşmeye karşı gelişen hareket de bu çizgiye doğru evrilecek, bu yönde politikleşecek, dünya dişe diş cebelleşmelere sahne olacak.
Ötekiler ne diyecek? Diyecekleri net olacak. Ben emperyalizmden yanayım, çıkarım burda; aklım ve fikrim de çıkarıma tabi olduğu için fikrim ve gönlüm de burada. Yoksulların silahı yok, bu yüzden yenilmeye mahkûmlar. Niçin yenilenden, direnirse yenileceği besbelli olandan yana olacak mışım? Yarar denilen şey mademki kazanan tarafta oluşuyor, eğer bir “topluma yarar” arıyorsak onu da kazanacağı kesin olan emperyalist tarafta aramalıyız.
Bu tartışma nettir. Siyah-beyaz bir tartışmadır. Tartışmanın tarafları nettir ama taraflar kendi içinde net değildir. Bir tarafta solcular da olacaktır, çünkü vardır, sağcılar da. Öbür taraf da öyle. Örnek mi? Çok! Nice ünlü solcumuz, komünistimiz, sosyalistimiz, dünyadaki bu yeni ve büyük, tastamam “çıkar” demek olan ideolojik yarılmada Türkiye ABD’nin, o halde aynı zamanda medeniyetin ve demokrasinin, elbette bu arada teknolojinin ve zenginliğin safında yer tuttuğu için rahatladığını yüksek sesle ilan etmediler mi? Yanlarında TÜSİAD’ı, büyüklü küçüklü bütün finans çevrelerini, komisyoncular, acenteler, aracılar takım ve zümrelerini görmekten sıkıntıya kapılmadılar. Taraf net ama, demek ki kendi içinde saf değil. Bu böyle gidecek. Bütünleşecekler.
Yeni dünya düzenlemesinden korktukları, çekindikleri, bunun yeni bir emperyalist hegemonyaya doğru ilerlediğini, soyut laf kalabalığı yerine somut insan hayatlarına bakarak kavramaya çalışan, inkâr edilemez kanıtları pek çok olduğu için de “eski dünya düzeni”ni savunan ve bunu yüksek sesle –duyurabildiği kadar tabii– ilan eden solcularımız, komünistlerimiz, sosyalistlerimiz var. Bunlar yanlarında Miloseviç’i, Saddam’ı, Chavez’i, çıkar milliyetçilerini, hatta Usame Bin Ladin’i bile buldular. Bunlar yanlarında yarı aç yarı tok, cahil, nefesi kokan ve hiçbir gelecek perspektifi bulunmayan kuru kalabalıkları –siyasal destek anlamında değil şüphesiz– buldular. Bunlar yanlarında doğru dürüst bir entelektüel birikim de bulamadılar. Ama bunlar, ötekiler gibi rahat değiller. Bir sosyalistin, bir solcunun, bir Marksistin, bu sayılanlarla aynı tarafta bulunması gerçekten rahatsız edici bir şeydir..
Demek ki dünya yeniden ve Batı’dan kurulmaya başlanınca çıkar temelinde oluşan büyük çatlağın öteki tarafında netlik daha kolay oluşacak, çünkü kimse başkasından ve kendinden, yani solcu TÜSİAD’dan, TÜSİAD solcudan rahatsız değil. Öteki tarafın zihinsel dünyası pek sancılı değil. Demokrasi, o cenahta sihirli bir değnek gibi çelişkileri yumuşatıyor ve işte bu savaşta da gördüğümüz gibi Yugoslavya’dan, Kosova’dan Afganistan’dan, Irak’tan başlayıp K. Kore’ye, Suriye’ye, İran’a, şüphe olmasın yarın Sudan’a, Venezuela’ya doğru gelişerek evrenselleşiyor!
Yarığın “beri tarafı”nda, ezilenlerin, yoksulların, ekmek ve özgürlük isteyenlerin, hâlâ kendine ait bir kaderi olabileceği fikrine saplanmışların, açlıktan nefesi kokan kuru kalabalıkların “taraf”lılığı netleşmiş ama yolu ve yordamı net değil. İşte bu, kendinden öncekilere benzemeyen savaş “beri taraf”taki ideolojik kaosu ve çıkar karmaşasını netleştirmeye dönük tartışmaya yeni imkânlar sunacak. O halde bu savaşı, fışkırtıp herkesin gözüne soktuğu “çıkar”lar açısından okumayı bilmek gerekir.
Zor değildir okumak. Artık herkeste ideolojik örtüyü kaldırıp altında ne var ne yok diye bakmak gibi, eski dünya düzeninin de temelini oluşturan bir illet geri gelecek. Demokrasi mi, hukuk devleti mi, yeni dünya mı dediniz, hemen altına Bakacaklar. Kimler? Elbette önce son on beş yılın laf kalabalığı içinde kendi gerçeğini gözden kaçırdığı için yoğurdu üfleyerek yemeye dönen kuru kalabalıklar.
“Beri taraf”ta, bizim bulunduğumuz tarafta elbette sıkıntılar var. Bunun nedeni, sınıfsal bakış açısının modasının geçtiği propagandasının baskın çıkmasıdır. Baskın çıkmasının nedeni, parlak fikirler olmasından değil, baskı olmasındandır. Ama geçer, geçiyor ve geçecek. Kuru kalabalıkların işin gerçeğine olan merakı entelektüeller dünyasındaki yanılma ve savrulmalar için en iyi ilaçtır. O merak, yaşanan hayatın somut gerçekliğinden beslenmektedir. Sınıfsal bakış açısını geri getirecek, güçlendirecektir. Irak savaşının “bizim taraf”a sağlayacağı imkanlardan biri bu olacaktır..
Irak savaşı “insancıl endişe”lerden türediği varsayılan ve kısa sürede dünya çapında bir etkinlik kurabilmesine şaşılan bu “hızı” yüzünden olsa gerek, “romantizm” olarak nitelendirilen bir Barış hareketinin de oluşmasına neden oldu. Tamam, sözü “Barış” olduğu için “Barış hareketi”; iç yapısı da belki hümanistlerle, romantiklerle, sanatsal saf inançlarla, belki bu arada kilise ve camilerin efsunlarıyla dolu ama kaynaklarına dikkatle bakılacak olursa, sınıf mücadelesini ve sınıf mücadelesinin birikimlerini görmek kolaydır. Bu hareketin önünü, işte Saddamcılık, Üçüncü Dünyacılık, Doğuculuk diyerek kesmek mümkün olmadıysa, bu, sağlam sınıf tarihi ve sınıf kaynağı nedeniyledir. Savaşlara hep kim ne kadar haklı, o da haklı ama bu da haklı gibi, dar kafalı orta sınıf ukalasının baktığı yerden bakmak çok ters görünmüyordu, ama savaştan sonra bu mümkün olmayacak. Çünkü akıllar yeniden toptan haksızlık nerde, davası nedir diye sorma noktasına geri düştü. Barış hareketi de bu yüzden sağlam durdu. Önümüzdeki aylarda ve yıllarda bu hareket, başka benzeri çok renkli hareketlerle bütünleşerek, ama esas itibariyle kendini taşıyacak olan sınıfı da yeniden keşfederek ilerleyecektir.
Ancak “bizim taraf”ta bir problem var. Biz mi sınıfı keşfedeceğiz, yoksa sınıf mı kendi gerçeğini keşfedecek de işler yoluna girecek? İkisi birden. Yaşamanın diyalektiği ikisinden oluşur. Bu savaş bunu görmemizin imkanlarını genişletmiştir. Bundan böyle yapılacak bütün savaşlar bu savaş gibi savaşlar olacaklardır. Emperyalizmin kafasındaki mutasavver dünyanın yaratılması için yapılan ve yapılacak olan bu savaşlara “bizim taraf”tan peşinen karşı çıkmanın romantizm ile, Iraklı çocukların ölmemesiyle bir ilgisi yoktur. Onlar zaten ilaçsızlıktan, açlıktan ölüyorlardı.
Emperyalizmin kafasındaki dünya, yani adım adım temelleri atılan dünya, düşünmesi bile ürküntü verici bir dünyadır. Bir yanda, bakmayın bugünkü çelişkilerine, birleşmiş bir cennet dünya, ötesinde milyarlarca yoksulu kasıp kavuran, boyun eğmiş, direnmeyen ve ne için ve nasıl direneceğini de bilmeyen, tam bir tevekkül içinde cehennem bir dünya. Arasına fiilî duvarlar çekilmiş iki dünya. Buna ister Batı’nın ve Doğu’nun dünyası deyin, ister insanlaşmış insanların ve insanlaşmamış insanların dünyası deyin, dediğiniz aslında aynı şeydir: Sermayenin ve emekçilerin ayrı dünyaları.
"Öteki taraf"a artık kulak asılmamalı. Orası sermaye tarafı. Orada solcu, sosyalist, komünist, demokrat –başına eski sıfatı eklenmedikçe– olunamaz; kavrama “bizim taraf”tan yüklenmiş tarihsel anlamıyla insan da olunamaz. Orada yazar olunur, felsefeci olunur, siyasetçi, sendikacı, TV yorumcusu, vb. gibi olunur. Orada “her şey” mümkündür.
Madem dünya böyle bölündü, direniş “beriki taraf”tadır. “Devrim” bu taraftadır. Dünyayı değiştirmek bu taraftadır. İnsan olmak bu taraftadır. Emekçilerin, yoksulların, açların, çaresizlerin çaresi ve onların ahvalinden kendi insansızlığının bilincini çıkarabilenlerin manevi tatmini, şimdi şu an çok parlak bir gelecek vadetmiyor olsa da, “bu taraf”tadır.
“Bu taraf”taki zihinsel karmaşaya, solcu, sosyalist, Marksist, komünist, milliyetçi, cahil, yoksul, aydın, vb. kaosuna netlik kazandırmak mümkün mü? Nasıl mümkün?
Önce şunu hatırlayalım: Kapitalizm dünyayı, en açığını “işçi”nin fark ettiği şekliyle, emek-sermaye diye bölmüştür. Bütün hayatlar kapitalizm tarafından bu esas üzerinden bölünmüştür de, işçi olmayanın bunu fark etmesi dolaylı yollardandır. Ekim Devrimi de dünyayı bu esas üzerinden ikiye böImüş, daha doğrusu zaten emek-sermaye olarak bölünmüş olan iki dünyayı birbirinden ayırmıştır. Bu Devrim’in, dünyanın bütün işçileri, emekçileri tarafından çabucak kavranıp bilinç haline getirilmesi bu nedenledir. Ancak o bölünmenin bir eksiği olmuştur. Dünyanın emekçi gücünün bilinci ve yüreği Ekim Devrimi’nin tarafında kalmışken ana gövdesi sermayenin tarafında kalmıştır. Bu tuhaflığı Marksist teoride yerine oturtmak için nice gayret gösterildiği belki unutulmuştur ama hatırlanmalıdır. Gelişmemiş ülkelerin Marksistleri ve komünistleri, kendi ülkelerindeki dünyayı emek-sermaye olarak bölmekte güçlük çekmişlerdi. Başka tanımlar geliştirilsin istemişlerdi. Kendilerini “Doğu Halkları” olarak tarif edip bunun Kurultayını yapmışlardı. Emekçi sınıfların, böyle bir yükü taşıyamayacak kadar zayıf kaldığı toplumlar için özel bir “proleter uluslar” tanımı talep etmişlerdi. Sultan Galiyev tarafından bu tanım, "proleter uluslar”ı, Batı’da kalmış büyük dünya proleter ordusundan ayırmaya kadar zorlanmıştı. Sorunu hayat çözdü. Emek-sermaye bölünmesine benzemeyen, ama “haklı”-“haksız” bağlamında emek-sermaye bölünmesiyle örtüşen suni bir çelişki ortadan kalkmış oldu.
Buna benzer, çıkar temelinde, hayatın sürdürülmesi temelinde aynı olan, ama ideolojik ve politik düzleme farklılıklarmış, çelişkilermiş gibi yansıdığı için çözülmesi sol siyaset sanatının işi olan olgular bugün de var. Örneğin Brezilya’da, Lula önderliğinde iktidar olan kozmopolit hareketin hem başarısı, hem de direnci, emek-sermaye savaşını ısrarla esas almasında, kendini bu çelişki üzerinde birleştirip üretmesinde aranacaktır.
Bu karmaşık denkleme Irak savaşından sonraki dünyanın durumunu kavramak ve sosyalist mücadeleyi geliştirecek yollar aramak bakımından, biraz daha özenle bakmamız gerekecektir. Marksizmin her konuya gösterdiği özenle, kapitalizmin emek-sermaye olarak böldüğü dünyamızda, sonradan oluşan bütün çelişkiler gelip son tahlilde bu çelişkinin üzerine oturmaktadır. Bunu insan-doğa çelişkilerinde gördük. Bunu emperyalizm-sömürge çelişkilerinde gördük. Bunu küreselleşme-bağımsızlık çelişkisinde görüyoruz. Bunu Irak savaşı nedeniyle ortaya çıkan bölünme ve saflaşmalarda da göreceğiz. Haklı-haksız mücadelesi, emek-sermaye mücadelesiyle aynı mücadeledir. Bunu ister istemez kavrayacağız. Kavrayamazsak hayat bize bunu kavratacak.
Söz cambazları dünyanın bu savaş ekseninde bölünmesine “uygarlıklar savaşı” adını vermeye temayüllü görünüyorlar. Hiç itirazımız yoktur. Emek-sermaye savaşı da saf felsefi anlamında zaten bir “uygarlıklar savaşı” değil midir? Kapitalist uygarlığa karşı sosyalist uygarlığa geçiş savaşı!
Bu tartışma böylesine uzar gider. Bitirecek olan, örtünün altında saklı olanı merak eden, bilimdeki adı sınıf olan “kuru kalabalık”lardır.
Bundan böyle artık laf ebeliği sökmeyecek. Çünkü gerçek, artık onu bize bir başkasının göstermesine lüzum kalmayacak ölçüde başımıza binmiş görünüyor.
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 16 (Mart/Nisan 2003)
Gerçek bir halk devrimiydi, emperyalistler yıktı
I. Dünya Savaşı’nın sonunda ateşkesten hemen önce Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun Macaristan kanadında sokak ve fabrika gösterileri yaygındı, sosyal demokratlar kitleleri yatıştırmaya çalışıp Monarşi’yle uzlaşma ararken, kendilerini anti-militarist ve sosyalist devrimci diye tanımlayanlarla 1917 Ekim Devrimi’nden sonra Rusya’dan dönen savaş esirleri eylemin politikleşmiş gruplarıydı. 31 Ekim’de halk başkentten cepheye gidecek asker treninin kalkışını engelledi, vagonlardaki askerler onlara katıldı, hükümet binaları ve posta idaresi işgal edildi. Aynı gün imparator Karl, Radikal Parti başkanı Karolyi’nin başkanlığında kurulmuş olan Ulusal Konsey’e hükümeti kurma görevini verdi. 10 gün sonra ateşkes imzalandı. 16 Kasım’da Avusturya-Macaristan ikili monarşisinde Macaristan Cumhuriyet ilan etti. Halkın talepleri hükümetin ufkunun ötesindeydi: iktidarın işçilerce alınması, büyük mülkiyetin fabrika ve tesislerinin millileştirilmesi, feodal toprakların köylüye dağıtılması, cepheden dönen askerlere iş verilmesi, ilh. 24 Kasım’da Komünist Partisi kuruldu. Yöneticileri arasında Lenin’in yakın çevresinden Béla Kun da bulunuyordu.
700 bin üyeli sendikal hareketi kontrol eden sosyal demokratlar zayıflarken, komünistler güçleniyordu. 1919 Şubat ortasında toprak reformu yasası çıkartılarak mülkiyet 710 dönümle sınırlandı ama yasa uygulanamadı.
Dışarıda ise, galip İtilaf (Antant) devletleri, Rusya’dan sonra Macaristan’ın da sosyalizme kaymasından kaygılanıyorlardı. Fransız general Foch, Romanya-Macaristan arasında bir tarafsız bölge oluşturulmasını önererek Romen ordusuna imkan açtı. 20 Mart’ta Paris Barış Konferansı’nda bu karar C. Başkanı Karolyi’ye tebliğ edilince, sosyal demokratlar ile komünistler birleşip, yeni bir hükümet kurdular. 21 Mart’ta yeni hükümet Macaristan’ın burjuva Demokratik Halk Cumhuriyeti olmaktan çıkıp, proleter Konseyler Cumhuriyeti’ne dönüştüğünü ilan etti. Dünyanın ikinci sovyetler (konseyler) rejimiydi bu. KP lideri Béla Kun Dışişleri Komiserliği’ni üstlendi. Alınan önlemler özetle şunlardı:
* Macar Kızıl Ordusu, ve jandarma yerine Kızıl Muhafızlar örgütlendi.
* Konseyler yerel yürütme organları kabul edilirken, Ulusal Konseyler Meclisi yasamayı üstlendi. 7 Nisan’da referandum niteliğindeki seçimlere gidildi. 18 yaşını dolduran herkese oy hakkı tanındı ve sonuçlar rejimin halkça desteklendiğini gösterdi.
* 20’den fazla işçi çalıştıran işletmeler millileştirildi, yönetim amaçlı işçi kurulları seçildi. Bankalar devletleştirildi.
* 143 dönümden fazla olan topraklara (10 milyon dönüm) el konularak kolektif çiftlikler oluşturuldu. Ama toprakların küçük üreticiye dağıtılmaması sonradan karşı-devrimin en büyük dayanaklarından birisi oldu.
* Ekonomik abluka nedeniyle doğan sıkıntıyı ve karaborsayı devlet dükkan ve depolara el koyarak azaltma yoluna gitti.
* İlk ve orta öğrenim kilisenin elinden alındı, eğitim eşitliği sağlandı.
* Aralarında Lukacs (Eğitim Komiseri), Béla Bartok, Jenö Varga, Zoltan Kodali gibi kimselerin de bulunduğu tanınmış sanat ve bilim insanları aktif görevler aldılar.
Üç emperyalist devletin sosyalist Rusya’ya askeri müdahalesi sonuçsuz kalmıştı, ama devrimin Batı’ya yayılmasına göz yummaya hiç niyetleri yoktu. 24 Mart’ta Béla Kun’un Paris’e bir iyi niyet mesajı ileterek, görüşme önermesi sonuçsuz kaldı, 16 Nisan’da Romen orduları doğudan, 23 Nisan’da Çekoslovaklar kuzeyden ülkeye girdiler. Dört yıl savaştan bitap düşmüş, ekonomisi yıkılmış ve biricik müttefiği sosyalist Rusya ile arası düşman güçlerle ayrılmış, hiç bir yerden yardım alamayan Macaristan, Antant’ın saldırttığı ordulara karşı yiğitçe karşı koydu. Rusya Romenler’e durmalarını ihtar edince, Budapeşte’ye 100 km. uzaklıkta durdular.
İçte karşı-devrimci güçler harekete geçti bu sırada, Fransız işgali altındaki Güney Macaristan’da geçici hükümet ilan ettiler, Haziran'da Tuğamiral Horthy kumandasında bir ordu kurdular. Haziranda Macar Kızıl Ordusu kuzeyde Çek’leri geri püskürttü, hatta Slovakya Konseyler Cumhuriyeti ilan edildi. Bu başarı karşısında telaşlanan Fransa başbakanı Clemenceau, Macar ordusu kuzeyden çekilirse, Romen ordusunun da işgal ettiği bölgeyi boşaltacağını söyledi. Konseyler bu teklifi kabul etti. Bu karar, rejimi eski sınırların korunması amacıyla savunan solcu olmayan kesimleri hoşnutsuz ettiği gibi, gönüllü kuruluş olan Kızıl Ordu’da kopmalara yol açtı. Romen ordusu da geri çekilmedi. Béla Kun ve Yönetim Konseyi 1 Ağustos’ta istifa ederek hükümeti sendika liderlerine devretti. Romen ordusu 3 Ağustos’ta başkente girdi.
Böylece 133 gün süren Macaristan sovyetleri dönemi sona eriyordu. Çok geçmeden, Avrupa’nın ilk faşist karakterli rejimi (faşizmin isim babası İtalyan faşistleri bile iktidara gelmeden önce) Macaristan’da kurulmuş olacak ve başında Horthy yer alacaktı.
Kızılcık, sayı 16 (Mart/Nisan 2003).
- Ayrıntılar
- Yalçın Yusufoğlu
- Sayı 16 (Mart/Nisan 2003)
Ülkemizde küreselleşmenin ateşli savunucuları Irak Savaşı konusunda küreselleşme açısından hiçbir şey söylemiyorlar. Bu savaşın küreselleşme denilen o büyülü dünya içinde nereye oturduğunu taraftarlarına veya muarızlarına izah etmiyorlar. Ya da bir başka deyişle, küreselleşmenin savaş boyutunu ağza almıyorlar.
IRAK SAVAŞI VE KÜRESELLEŞME
Küreselleşmenin şampiyonları ile tapınıcıları onu daima, a) Kaçınılmaz bir süreç; b) Kaçınılmaz olduğu kadar, insanlığın yararına bir süreç olarak tanıttılar. Onun da ana eksenini teknolojik gelişme gibi sundular. "Sanayi toplumu aşıldı, bilgi toplumuna girildi," dediler.
Oysa, Irak savaşı küreselleşmecilerin değil, onun karşıtlarının küreselleşme kavramını doğrulayan sayısız kanıtlar sundu:
- Şu son savaşı dünyanın en büyük ulus-devleti istedi, hazırladı ve gerçekleştirdi. O ulus-devletin iradesi olmasaydı ne Birleşik Krallık'ın, ne de İspanya’nın böyle bir şeyi yapmaya niyeti ve gücü vardı. Esasen "koalisyon güçleri" deyimi propaganda değerinden ibaretti. ABD dışındakilerin katılımı sembolikti. Onlar ABD'ye aksesuar oldular, ABD saldırısına "ittifak" süsü vermeye yaradılar.
- Savaş küreselleşmenin esas olarak teknolojik gelişme süreci olduğunu da sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçildiğini de tekzip etti. Çünkü savaş en çok geleneksel sektörlerin ve geleneksel ulus-devletin savaşıydı.
- Çünkü, genel kabul gördüğü gibi, savaşın birincil nedeni stratejikti. ABD'nin küresel çapta yeterli görmediği, özellikle uzun erimde kendisi için sakıncalı gelişimlere namzet gördüğü bölgelerdeki siyasal egemenliğinin aracı olan askeri gücünü, kontrolünün zayıf olduğu yörelerde güçlendirmekti. Kısa erimde İslam'a, uzun erimde Çin'e, Rusya'ya ve Hindistan'a karşı önlem almaktı. Bush yönetimi Irak savaşı öncesinde, Türkçe'de "önleme savaşı" ya da "daha önce davranma savaşı" diyebileceğimiz "preemptive war" diye bir kavram ortaya atmıştı. Her ne kadar bu bahane, Irak veya benzeri ülkelerden gelmesini muhtemel ilan ettiği bireysel terör eylemleri için gösteriliyor idiyse de önleme anlamında alınan önlem, 30-40 yıla kadar dünyada kendisine rakip olacaklara karşıydı. Nitekim, Bush'un "şer mihveri" diye tanımladığı Irak-İran ve Demokratik Kore Cumhuriyeti'nden dünyanın tek süper gücü ABD'nin korkacağına inanmak fazla bönlük olacaktı. Bu nedenle, Negri'nin sözleriyle, o ülkelerden "İran'ın Rusya'nın yumuşak karnında bulunduğunu, K. Kore'nin ise Çin Denizi'nde yer aldığını" anlamak gerekirdi.
- Savaşın ikinci nedeni petrol egemenliğiydi. İfade edildiğine göre, ABD'nin kendi ülkesindeki rezervleri azalmaktaydı, Orta Doğu bu konuda kilit önem taşımaktaydı. (Petrol konusundaki tali bir etken de Irak'ın petrolü Euro ile satmaya başlaması, İran'ın kısmen aynı uygulamaya geçmesi, Suriye'nin de aynı yolu izlemeye hazırlanmasıydı.)
- Küreselleşme savunucuları istisnasız olarak, "Dünya 21. Yüzyıl'a girerken sanayi toplumundan bilgi toplumuna da girdi" görüşünün de savunucularıdır. Gelgelelim, savaşın gayri siyasi, yani ekonomik nedenlerinin başında gelen petrol için savaş çıkarmanın onların pek sevdikleri tekerlemelerindeki "bilgi toplumu paradigmaları" ile ne gibi bir ilgisi vardı? Nitekim Mehmet Altan, savaş arifesinde, Bush-Cheney-Rumsfeld-Woolsey-Powell ekibi için, yönetimini "dünya bilgi toplumu aşamasına girmişken, hâlâ geçmişin sanayi toplumunun ölçüleriyle ve fikirleriyle hareket eden, çünkü ABD'nin silah ve petrol tekellerinin politikasını uygulayan, modası geçmiş bir kadro" diye niteleyerek, ABD'nin çıkarlarını kendisinin daha iyi bildiğini iddia ediyordu. (Ama "çağın gerisinde kalmış" o ekip "Irak'ı Saddam Hüseyin rejiminden kurtarınca" alkışı hakkediyordu. Diktatörlük rejimi sanayi toplumu paradigmalarından daha geridir diye Kartezyen mantıkla bakılsa bile, Irak’ta cinler şişeden çıkınca ve nüfusun üçte ikisini oluşturan örgütlü ve dinamik köktendinci Şii toplumunun ayağa kalktığı, Sünni Arap'ların da ABD'yi istemediği, işgal kuvvetlerinin kala kala altıda bir oranındaki Kürt'lerin desteğine kaldığı, o desteğin de "yeni yönetim kuruluncaya kadar" olduğu, Mesut Barzani'nin sözleriyle "ondan sonra ABD güçlerinin Irak'ta kalmasının onları işgalci kılacağı" yeni Irak için acaba ne denilecektir?)
Bu bölümde, küreselleşmenin küresel tapınmacılar tarafından hiç ağza alınmayan yüzüne bakacağız: siyasi yüzüne. Tabii, siyasi deyince onun vazgeçilmez parçası askerî yüzü de beraberinde gelecek. (Ne demişti Claussewitz: Savaş siyasetin silahlı araçlarla devamıdır, dememiş miydi?)
Küreselleşme esas olarak tabii ki ekonomiktir. Tanrısı paradır, tapıncı pazardır, ayininde tekerlediği neo-liberalizmdir.
Ve kapitalizmin gayri insani yüzünün tüm yerküre düzeyinde tüm çirkinliğiyle gözükmesidir. Kapitalizmin gayri insani tıyneti nedir? O ekonomiyi insan için bir araç olarak görmez, insanı ekonomi için bir araç gibi, homo economicus olarak görür. Her şey ekonominin, ekonomi de sermayenin hizmetinde olmalıdır: Önce insan ve tabii tüm doğa.
Küreselleşmecilerin tüm liberal ve "siyaset üstü ekonomi" söylemlerine rağmen, küreselleşmeyi salt ekonomik ve teknolojik süreçler gibi göstermelerine ve bu bağlamda siyaset karşıtı sözler etmelerine rağmen, küreselleşme denilen fenomen, ekonomik olduğu kadar politiktik de. Çünkü, küreselleşme siyasetsiz var olamaz. Çünkü ekonomik egemenlik ancak siyasetle sağlanır, siyasetin emrindeki asıl güç silahtır.
SİYASET HÜKÜMET ETMEK, YANİ DEVLET DEMEKTİR
Siyaset derken, insan topluluklarının yönetilmesini anlamak gerekir, bunun da günümüzdeki üst şekillenişi devlettir. Devlet, ekonomik birimlerine ve çeşitli sosyal kurumlarına rağmen esas olarak siyasi bir araçtır, siyasi örgütlenmenin günümüzdeki en üst biçimidir. Kapitalizmin şafağında, her ülkenin burjuvazisi iç pazarı oluşturmak ve korumak için ulusları yarattı. Daha önceden var olan devlet biçimlerini ulus-devlet şeklinde "modernleştirdi." Devlet, sınıflı topluma geçildiğinden beri bir siyasal hükmetme biçimidir, iktidar demektir ve a) egemenin egemenliğini korumanın, b) o egemenin yakın veya daha uzak coğrafyalarda başka devletlere karşı koyabilmesinin –yayılmasının veya kendi hükümranlığını idame ettirmesinin– aracıdır.
Bütün bunlar ancak silahla mümkündür, onun da kurumsal ifadesi ordu ve polistir.
Siyasetin abc'si olan bu çok basit doğruyu anımsatmak gerekti, çünkü idealist devlet anlayışının (devleti sınıflar ve zümreler üstü bir kurum gibi gören, bu mekanizmanın başındaki seçilmiş veya seçilmemiş yöneticileri ya da onun bazı organlarını yönetici zümre sayan anlayışın) hayli yaygın olduğu, hatta bazı Marksistlerin bile bu olguyu göz ardı ettiği yahut unuttuğu sıkça görülüyor. Bunun nedenleri arasında, bazı toplumları (özellikle Latin Amerika’yı) hariç tutarsak, birçok ülkede sınıf mücadelesinin durağan olduğu bir evreden geçilmesi var, uluslararası arenada henüz üçüncü yılına giren küreselleşme karşıtı hareketin talepleri ve hedefleri belli olsa bile, bu hareketin sınıf karakterinin netleşmemesi, amorf kalması, düşünsel içeriğinin muğlaklığı var. Küreselleşmenin tapınakları IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü’ne karşı uluslararası mücadele, ya da ABD emperyalizmine karşı çıkış, Kuzey-Güney çelişkisi üzerinde devinen bir hareketin içinde yer alış, tüm önemine ve değerine rağmen, siyasal hedeflerden yoksundur. Bu da devletin asıl işlevinin unutulmasına ya da önemsenmemesine yol açan etmenler arasındadır.
Ülkemizden çok güncel bir örneğe bakalım: Kadınların "kamusal alanlarda" (eğitim kurumlarından, TBMM Başkanı'nın kabul törenlerinde veya uğurlama merasimlerine kadar) başlarını örtebilmeleri ya da örtememeleri konusunda yıllardır süren çatışkıyı iktidardaki veya muhalefetteki şu ya da bu siyasi akım ile TSK arasındaki bir zıtlaşmadan ibaret görürsek, bu çekişmenin sermaye içindeki kavganın siyasal alana yansıyan bir motifi haline geldiğine aldırmazsak, devletin bir organı ile devlet dışından gelip parlamentoya girmiş, hükümete seçilmiş –veya muhalefette kalmış– bir siyasi hareket arasında hangisi gerici-hangisi ilerici gibi yanılgın bir tartışmadan kurtulmak mümkün olmaz. Nitekim İslami hareket kendisinin sermayedar karakterini ve pastadan pay alma kavgasını yok sayıp, konuyu "Mazlum halk" ile "egemen zümre" asker-sivil bürokrasi arasında göstermektedir.
Şu hâlde, ne üstyapı mekanizmasının sınıf karakterini ve asli (siyasal) işlevini unutmak doğrudur, ne de onu "genel bir doğru" olarak görüp basite indirgemek. O asli işlevin sınıf ve zümrelerle bağlantısının mekanik açıklamalarına elbette düşmemek, üstyapının karmaşık doğasının, ona etkiyen sayısız etmenin özelliklerini ayrıntılı olarak bilince çıkarmak şarttır, ama sınıf gerçeği topluma bakıştan bir an olsun eksik edilmemelidir.
Devletin silahlı siyasal bir örgütlenme –baskı gücü– olması, zengin Avrupa ülkelerinin "refah devleti" dedikleri bir kavramın içinde yer alan "sosyal devlet" harcamalarını (sağlık, eğitim hizmetleri, işsizlik sigortaları, aile yardımı, konut yardımı adındaki parasal sosyal yardımlar, vb.) yani devletin sosyal işlevini görmemeyi getirmez.
Okuyucuya bir fikir vermek için 1990'larda bazı ülkelerde merkezi hükümetin yurttaşlar için yaptığı sağlık ve eğitim harcamalarını burada anmakta yarar var. Yerel yönetimlerin harcamaları sayılmazsa, devletin bu alanda kişi başına yaptığı harcamalar ABD doları birimiyle şöyledir: ABD 796, Avustralya 837, Avusturya 1642, Birleşik Krallık 996, Danimarka 962, Finlandiya 1923, Fransa 1853, F. Almanya 1308, Hollanda 2087, İrlanda 1322, İspanya 679, İsveç 966, İtalya 1604, Kanada 401, Norveç 2093, Y. Zelanda 149, OECD Ortalaması 1310. Gelişmekte olan ülkeler 58. (Kaynak: Dünya Bankası ve BM Kalkınma Programı, 1993.)
Ama devletin asli işlevinin siyasal olduğuna dair sözünü ettiğimiz abc'yi vurgulamanın küreselleşme konusundaki önemi büyüktür. Çünkü, küreselleşme ulus-devleti ortadan kaldırıyor diyen bir sol yaklaşımla onu olumlayan çokça kimse vardır. İster istemez akla bazı sorular geliyor: 1) Küreselleşme ulus devleti ortadan kaldırıyorsa, sınıf mücadeleleri çağı sona mı eriyor? Çünkü devletler sınıflı toplumlara özgüdür. 2) Sınıf mücadelelerinin yerini uluslararası karakterli sınıfsal mücadele alacaksa, bu hareketin siyasal hedefleri nedir? 3) Küreselleşmenin asli sahipleri olan uluslar ötesi şirketler dünya egemenliklerini sadece sermaye güçleriyle mi koruyacaklardır? 4) Küreselleşme, tek tek ulus-devletlerdeki sınıfsallığın, dünya toplumu ölçeğinde zengin-yoksul uçurumu şeklinde küreselleşmesi olarak şekilleniyorsa, uluslararası kapitalizmin siyasi-askerî alandaki muazzam harcamalarının nedeni nedir?
Yeryüzü ölçeğinde esas olarak iki örgütlenme vardır: Dünya toplumunun ekonomik örgütlenmesi ve siyasal örgütlenmesi.
20. yy. başlarında emperyalistlerin kontrol ettikleri dünya alanlarıyla birlikte ve emperyalist devletler arasındaki ilişkilerle, çelişkilerle bir dünya ekonomisi bulunuyordu. Derken Sovyetler Birliği o alanın dışına çıktı, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünyada sosyalizmin bir sistem haline gelmesi, devletlerin katılımıyla Karşılıklı Ekonomik Yardımlaşma Konseyi (KEYK), Üçüncü Dünya'nın oluşması ve onların bazılarının sosyalist ekonomilerle yakın ilişkilerde bulunması, kapitalizmden ibaret tek bir uluslararası ekonomik alanın varlığını mümkün kılmadı. Sosyalizmin yıkılması, Üçüncü Dünya'nın ise sadece terim olarak ortada kalması sonucu, 1990'lardan başlayarak kapitalizm tek sistem olarak dünya hâkimiyetini 1917 Ekim Sosyalist Devrimi'nin öncesinde olduğundan da öteye geçirdi. İşte küreselleşme jargonu şu anda tek bir uluslararası ekonomik örgütlenmenin adıdır. Kurumlarını üç büyük tapınaktan başlayarak daha önce görmüştük. Propagandif önem taşıyan ve tapınma haline getirilen küreselleşme sözcüğünün tamamlayıcısı Yeni Ekonomik Düzen veya Yeni Dünya Düzeni terimidir ve tümüyle içi kof bir kavramdır. Böyle bir düzen yoktur, sadece uluslararası kapitalizm kendi ekonomik varlığına kendince bir cila çekmiştir. Bana sorarsanız, bu terim cila bile olamayacak kadar herhangi bir ışıltıdan uzaktır. Gidin dünyanın herhangi bir ülkesinde kamuoyu yoklaması yapın, hatta anketi küreselleşmenin merkezi ABD'de yapın, onun ne olduğunu bilecek insanların oranı binde bir (ABD'de 250 bin kişi) bile çıkmaz, çünkü o sorunun belli bir yanıtı yoktur. Herkes küreselleşmeyi kendi durduğu yerden, kendisine olan faydaları-zararları veya ondan beklentileri-endişeleri açısından görecektir.
Yeryüzündeki ikinci kategorik örgütlenme siyasal örgütlenmedir. Burjuva demokratik devrimleri ve onların 20. yy.'da 3'cü Dünya'daki devamı olan ulusal demokratik burjuva devrimleri dünyayı ulus-devletlerle ve sınırlarla ayırmıştır. Uluslararası düzlemde hangi siyasal ilişkiler içinde olurlarsa olsunlar, ülkelerin siyasal anlamda temel varoluş biçimleri, örgütlenmeleri tek uluslu ya da çok uluslu devletler şeklindedir. Daha önce listesini verdiğimiz tüm temel uluslararası kuruluşlara katılımlar devlet üyelikleri halindedir. Onların en ekonomik olanları bile böyledir: Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü, IMF böyledir. Hepsi, düzenlemelerinde, ekonomik programlarında ve öngörülerinde devletleri muhatap almaktadır.
Dünyanın uluslararası ekonomik örgütlenmesi ile uluslararası siyasal örgütlenmesi her zaman uyum içinde değildir. Çünkü iktisat ile siyasetin doğası aynı değildir. Ekonominin başını tutan sınıf ve zümreler politikacılar aracılığıyla politik iktidarı da ellerinde tutarlar. Ekonominin başını çekenler, kâr, daha çok kâr, en çok kâr isterler; bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler sloganı gerçekten de onlar içindir. Ama devletin başındaki politikacı, ya temsili demokrasiyle (genel oyla) oraya gelmiştir veya burjuva demokratik olmayan bir siyasal mekanizmanın tepesindeki bir siyasal grup halindedir. Her iki durumda da siyasiler halkın hoşnutsuzluklarını göz önüne almak zorundadırlar. ABD'de Cumhuriyetçi Parti'nin namlı Dışişleri Bakanı olan ve bugün bile yönetim üzerinde nüfuzu bulunan Henry Kissinger bu konuda şöyle diyor: "İktisattan farklı olarak siyaset, dünyayı ulusal birimlere ayırır. Siyasal liderler ekonominin istikrarını sağlama uğruna, bir dereceye kadar acı çekilmesini kabul edecek olsalar bile, yurt dışından dayatılmış yönergeler temelinde kemerleri neredeyse sürekli sıkmanın savunucuları olarak varlıklarını sürdüremezler... En oturmuş serbest piyasa demokrasileri bile, piyasa adına sınırsız acı çekilmesini kabul etmeyip, bir sosyal güvenlik ağı sağlamak, piyasanın aşırılıklarına düzenleme yoluyla gem vurmak için önlemler alıyorlar. Uluslararası mali sistem henüz bu emniyet supaplarından yoksun bulunduğu gibi, onlara ihtiyaç duyduğu bile yeterince kabul görmüş değildir." (NPQ-Türkiye, C. 1, Sayı 4, Kış 1999.)
SİLAHSIZ KÜRESELLEŞME OLMAZ
Küreselleşme kendisini ne denli uluslar ötesi veya çok uluslu şirketler olarak tanıtırsa tanıtsın, "dünya çapında olmak" denilince akla gelen ilk olgu siyasal kudrettir, onun da hiç itiraz edilmeyen adı Amerika Birleşik Devletleri'dir.
ABD ne için mücadele ediyor?
Dünya hakimiyetini sadece sürdürmek için değil, aynı zamanda daha da yaymak ve pekiştirmek için. Şu hâlde, küreselleşmenin siyasi boyutu ABD'nin siyasi olarak küreselleşmesidir, o da ancak askerî küreselleşme ile mümkündür.
ABD Irak Savaşı'nı niçin çıkardı? Nedeni, "Irak'ta kitle imha silahları var, o silahları günün birinde teröristlere verebilir" diye gösteriyordu. Silah denetçileri o silahlardan bulamadılar, ABD, Birleşmiş Milletler’den müdahale kararı çıkartamadı, "koalisyon" adını verdiği istila kuvvetleriyle Irak'ı işgal etti. Savaşı başlattığı günden itibaren diskurunu değiştirdi, kitle imha silahından söz etmez oldu, Irak halkına özgürlük getirdiğini ileri sürmeye başladı. (Başkent düştükten sonra ise tehdidini Suriye'ye yöneltince, bu kez, "Suriye'de kitle imha silahı var," demeye başladı, vb.)
ABD işgali altındaki Irak'ta kitle imha silahı bulmayacağını bildiği için, askerî harekât başladığında, o sözü kullanmayı kesmişti. Demek ki, amaç o değilmiş. Savunma bakan yardımcısı Woolsey, geçen yılki bir yazısında, "Bir milyon evladımız dünyanın dört bir yanında barış ve güvenliği korumak için görev yapıyor," diyordu. (Bu rakam o askerlerin aileleriyle birlikte 1,5 milyona varıyor.)
Son yıllarda ABD'nin askerî olarak nerelere yerleştiğini anımsayalım:
- 1999'de Kosova'ya NATO müdahalesinden sonra ABD, Bandsteal üssüyle Balkanlar'a ilk adımı attı.
- Irak Savaşı sırasında Köstence'ye yakın bir havaalanından Irak'a malzeme ve teknik personel taşıdı.
- Burgaz’daki (Bulgaristan) askerî havaalanından 400 asker sevk etti.
- Batı Polonya'da Poznan'da askerî üs için altyapı hazırlıyor, Krzesiny'de ise askerî havaalanı inşa ediyor.
- Güvenilmez bulduğu Almanya'da 1945'den beri sahip olduğu üslerinin önemli bir bölümünü eski sosyalist ülkeler olan Polonya, Romanya ve Bulgaristan’a kaydırmayı planlıyor.
- 2001 sonbaharından beri Afganistan'da üs ve askerî varlık sahibi oldu.
- Kırgızistan'da Bişkek'de askerî üs edindi.
- Irak Savaşı'nda Gürcistan'dan ABD askeri sevk etti.
- Kuveyt'in yüzölçümü olarak üçte bir alanı tümüyle ABD askerlerinin ve yurttaşlarının kontrolündedir. O topraklara –görevli yerli personel hariç– ABD'li olmayan giremez, yani orası artık ABD toprağıdır. Suudi Arabistan'daki ve Emirlikler'deki ABD üsleri zaten biliniyor.
- Bütün o üsleri korumak için 45.000 kişilik sivil ya da üniformalı güvenlik gücünü hazırlıyor. Sadece bu polis gücünün yıllık masraflarının milyar dolarları bulacağı belirtiliyor.
Şu hâlde, ABD besbelli ki, Orta Doğu'dan, Kafkaslar’dan Afganistan'a, yani Çin'in ve Hindistan'ın karnına bir kama gibi sokuluyor. Rusya'yı güneyden sarıyor, eski Balkan ve Doğu Avrupa ülkeleriyle Avrupa Birliği içinde siyasal nüfuz alanı ve askerî yerleşim arıyor.
KÜRESELLEŞMENİN TEK ASKERÎ GÜCÜ
Savunma Bakanı Rumsfeld, hem askerî hem de siyasi olarak iki yönlü çalışmaları gerektiğini söylüyor. Siyasi alanda iyi ilişkiler inşa ederken, askerî bakımdan belli yörelere yerleşmek Rumsfeld'in planlarında birbirini bütünlüyor. Rumsfeld, "O askerî birliklerimizi kullanmasak bile onları kurmamız, başkalarına siyasi mesaj niteliği taşıyacaktır," diyor. Nisan’da (2003) Bulgaristan'a yolladığı General Gregory Martin, Balkanlar'da kuracakları askerî üsler için, "Buralar bize bir gün kullanabileceğimiz yeni ilişki olanakları sunuyor," diyor, ileride gerektiği takdirde buraların atlama taşı görevini yapacağını düşünüyor.
George Bush, savaşa başlamadan hemen önce üçlü bir toplantı yaptı. Yanına aldığı iki başbakan Blair ve Aznar'dı. Bu üç devletin yan yana gelmesi ilginç bir tarihsel tabloyu da akla getiriyordu. İspanya Orta Çağ'ın sonrasının Avrupa'lı dünya devletiydi. Nitekim, Ön Asya, Güney Akdeniz ve Balkanlar Osmanlı iken, İspanya dünyayı fethe çıkmıştı. 16-19. yy.’lar arasında Teksas ve Güney Kaliforniya dahil Orta Amerika'nın ve Brezilya hariç Güney Amerika'nın tamamını sömürgeleştirmişti.
İspanya 19. Yüzyıl'a girilirken yerini Britanya imparatorluğuna bırakıyordu. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ise Britanya'nın yerini ABD aldı. Şu hâlde, son dünya imparatorluğu olan ABD, 21. Yüzyıl'da Orta Doğu'ya Haçlı Seferi'ne çıkarken, selefi Imperium Britannicus ile onun da selefi Imperium Hispanicus'un bugünkü bakiyelerini yanına almıştı. Savaş ganimetinden onlara ne düşeceğini yakında göreceğiz, ama ABD'nin koalisyon güçleri diye adlandırdığı 46 devletin, kanımca Britanya dahil, hepsinin katılımı ABD için askerî olmaktan çok siyasi değer taşıyordu. Gerçi, Birleşmiş Milletler'deki 191 devletin 46'sı, dünya nüfusunun sadece yüzde 19'unu oluşturmaktaydı, ama gene de ABD'nin istilaya tek başına gitmediğini göstermeyi amaçlıyordu. Ne var ki, bütün dünya ABD'nin yanındaki göstermelik askerî güçlere aldırmaksızın, bu savaşa ABD'nin savaşı gibi bakmıştır.
Bugün ABD dünya üzerine yayılmış varlığıyla, 400 milyar doları bulan savunma bütçesiyle (ki, Bush yönetimi Irak savaşı sırasında 78 milyar dolarlık ek askerî bütçe talebini Konrge'den geçirmiştir) dünyanın tek süper askerî gücüdür. Ya da küreselcilerin pek sevdikleri sıfatı kullanırsak, tek küresel askerî güçtür. ABD toplumu dünya nüfusunun yüzde 4'ünü oluşturduğu halde toplam GSMH'nın yüzde 30'unu tek başına üretmektedir. Yani dünyanın en büyük ekonomik gücüdür.
Oysa ABD'nin dünya toplam üretimindeki payı 1960'lardan itibaren sürekli düşmekteydi. Bu oran 1980'lerde yüzde 22'ye kadar inmişti. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki parlak ekonomik dönemlere –Truman ve Eisenhower devrine– nazaran hayli azdı. 1980'lerde birçok kimse o ekonomik gidiş, devam ettiği takdirde, ABD'nin emperyal bir güç olmaktan çıkacağını söylemekteydi. Hatta, gelişme trendine bakılırsa, Japonya geleceğin "Bir No.sı" olmaya adaydı.
Tam o sırada Sovyetler Birliği çöktü. Japonya'nın ekonomik büyümesi çıkmaza girdi, mali sistemi tıkandı, Yen zayıfladı. Böylece, birisi sosyalist, diğeri kapitalist iki büyük rakip (hem ekonomik hem de teknolojik rakip) devreden çıktı. Ama daha önemlisi, Amerikan kapitalizmi yeni bir atılıma ve yenilenmeye girdi, pek çok sektördeki işletmeler maliyetleri düşürdüler, yeni teknolojilere yatırım yaptılar, firmaları yapısal reformlarla daha hırslı ve ihtiraslı kıldılar, iletişim atılımına önayak olup, onun tüm olanaklarını kullandılar. 1990'lı yıllar, 1950'lerden sonraki parlak ekonomik yıllardan sonraki ikinci altın devir oldu. Ekonomideki bu güçlenme, doğal olarak askerî harcamaların da artmasına olanak sağladı. Örneğin, 1985'te savunma bütçesinin GSMH içindeki oranı %6,5 iken, 1998'de bu pay %3,2'ye düştüğü halde toplam askerî harcamalar daha çoktu.
Varılan noktada ABD'nin savunma bütçesi kendisinden sonra gelen dokuz ülkenin askerî harcamalar toplamından daha fazladır. Bir fikir vermek için söylersek: ABD'nin Pasifik'teki 7. Filosunun yıllık masrafı, Fransa'nın savunma bütçesini geçmektedir. ABD'nin 13 adet uçak gemisi dünya denizlerinde tur atmaktadır. Her bir gemide 3200 denizci ve 2400 pilot ya da diğer hava personeli olmak üzere, toplam 6000 kadar insan yaşar, 70 adet tam donanımlı uçağı, ayrıca helikopterli deniz piyadeleri vardır, sadece geminin yıllık masrafı 400 milyon dolardır. 365 m. uzunluğunda, 20 katlı bir apartman yüksekliğinde bu gemilerin refakatinde destroyerler, firkateynler, Aegis tipi nükleer kapasiteli ve füzesavar donanımlı kruvazörler, bir ya da iki adet denizaltı, lojistik bir kaç gemi ve ihtisas tekneleri bulunur. Bir uçak gemisinin ve refakatindekilerin toplam yıllık masrafı milyar dolarları bulmaktadır. Bu rakamı 13'le çarptığımız takdirde, salt uçak gemilerine askerî bütçeden ayrılan tutarın yüksekliği daha kolay anlaşılır. (Gene bir fikir vermek için ekleme gerekirse, Fransa'nın tek uçak gemisi Charles de Gaulle yapıldıktan sonraki on yıl içinde 4 kez denize indirilmiş, arıza yaptığı için, tekrar kızağa çekilmiştir.) ABD'nin tek bir uçak gemisi çevresindeki tüm o "aksesuar"ı ile olağanüstü vurucu güce sahip olan yoğunlaştırılmış bir deniz-hava-kara gücü niteliğindedir, bugünkü askerî kapasitelerde hiç bir devletin yok edemeyeceği bir ölüm ve yıkım gücüdür.
ABD'nin askerî varlığına mevcut nükleer kapasitesi ve yeni nükleer silahlanma planları eklenirse, tek başına bir askerî gücün hiçbir zaman var olmadığı dünya tarihinin öyle bir evresini yaşadığımız görülür. ABD Anti-Balistik Füze (ABM) Antlaşması’ndan çekilmiştir. Oysa bu antlaşma ve Stratejik Silahları Sınırlandırma Antlaşmaları (SALT I ve SALT II) nükleer silahsızlanma yönünde önem taşıyorlardı. ABD, Biyolojik Silahlar Sözleşmesi'nin geliştirilmesi için yapılan değişiklik önerilerini de reddetmiştir... ve nihayet Nükleer Yayılmanın Önlenmesi Antlaşması'nı da bir yana bırakmaya hazırlanmaktadır. ABD'nin bu alandaki somut projesi Füze Savunma Sistemi (MDS) adıyla nükleer kalkanını örmektir.
Bu ve –burada anmamıza olanak bulunmayan– sayısız askerî veriler de gösteriyor ki, ABD uzun erimli (stratejik) hazırlıklar içindedir. Mutlak bir dünya egemenliği peşindedir. Soğuk Savaş yıllarında gerginliğin kapitalizm-sosyalizm karşıtlığından geldiğine inanmak genel bir kanıydı. Oysa dünya sosyalizmi sona ermiştir; "dünyayı komünizm tehlikesine karşı koruyorum" iddiası bittiğine göre ABD niçin savunma bütçesini arttırmaktadır? Tabii ki, yakın geleceğin başka kapitalist devlerini kendisi için sakıncalı görmektedir. Demek ki, Soğuk Savaş yıllarında da gerginliğin kaynağı uluslararası kapitalizm ve onun başını çeken ABD idi.
Sosyalist Sistem'in dünya sahnesinden çekilmesi, çıkarlarını illa ki kapitalizmde görmeyen birçok aydını bir çeşit rahatlamaya uğratmıştı. Gerginlik bitti, dünya bir barış ve güvenlik sürecine girdi, diyen çok bön bir ümitlenmeye ve kapitalizmi tanımama iz'ansızlığına tanık olmuştuk. Sosyalizm devreden çıkmıştır, ama:
1) Yeni dengeler güven değil, güvensizliktir, çünkü denge gitmiş, yerini dengesizlik almıştır. Bugün dünya, tek bir süper devletin kendi hakimiyeti için her şeyi yapabileceğini gösteren misli görülmemiş bir tehdit altındadır.
2) Dünyada zengin-yoksul uçurumu gitgide büyümekte ve eski yıllardaki Doğu-Batı dengesinde kendisine bir yaşam alanı bulabilen Üçüncü Dünya, bugün Yoksul Güney olarak şekillenmektedir. Dünya’nın geleceği, nereye varacağı bilinemeyen Kuzey-Güney, yani Zengin -Yoksul uçurumuna terkedilmiş durumdadır.
3) Soğuk Savaş sonrasının bön iyimserliğinin yerini korku ve yeniden silahlanma, yeniden askerileşme tırmanışı almağa başlamıştır.
SİLAHLANMA YENİDEN TIRMANIYOR
1987-1995 arasında önemli oranlarda azalan askerî harcamalar ve silah satışları 1998’den sonra yeniden yükselişe geçmiştir.
NATO
1987-1995 1995-1997 1998-2000
-23.5 -5.0 +3.1
RUSYA
1987-1995 1995-1998 1998-2000
-90.1 -27.9 +41.9
2000'de NATO askerî giderleri: 471 milyar $.
2000'de Rusya’nın askerî giderleri: 44 milyar $.
2000'de en çok silah satan 15 ülke (milyar $): ABD 44,8; Rusya 17,4; Fransa 9,8; Britanya 6,7; Almanya 4,8; Ukrayna 2,8; Hollanda 1,9; İtalya 1,7; Çin 1,6; B. Rusya 1,5; İsveç 1,1; İsrail 1,0; İspanya 0,9; Kanada 0,6; Avustralya 0,6.
En çok silah satın alan 15 ülke (milyar $): Tayvan 11,3; Çin 7,1; Suudi A. 5,7; Türkiye 5,0; Hindistan 4,7; Yunanistan 4,4; G. Kore 3,9; Mısır 3,3; Japonya 3,2; Pakistan 2,9; Britanya 2,7; Arap Emirlikleri 2,4; Finlandiya 2,7; Singapur 1,7.
Silah üretiminde ilk sırayı alan ülkeler ve yüzdeleri: ABD 43, Britanya 13, Japonya 10, Fransa 7, İsrail 5, İtalya 3, Hindistan 3, İspanya 2, Kanada 2, İsveç 1, Singapur 1, İsviçre 1, Avustralya 1, G. Afrika 1, Türkiye 1.
(Veriler Özgürlükçü Sol sitesinde yayınlanmıştır. 28.11.2002, Recep Canbey.)
Görüldüğü gibi, durumdan yararlananlar, silah üreticileri ve tüccarları ile askerî sanayinin yan üretim alanlarıdır.
Ama ABD'nin yukarıda andığımız tüm politikalarının gösterdiği bir başka olgu, küreselleşme söyleminin sahteci niteliğidir. Madem ki, küreselleşme ekonominin siyasetsizleşmesi demektir, devletten kurtulması demektir, "pazarın tayin edici demokrasisi" demektir, bütün bu askerî bütçeler nedir? Devletlerin ve onların asli unsuru olan orduların küreselleşme ekonomisinde ne gibi yeri vardır? Liberalizmin şampiyonları demokrasiden pazarı anlıyorlarsa, militarizmin tablodaki yerini izah etmek zorundadırlar. Silahları uluslar ötesi şirketler mi satın alıyorlar, askerleri onlar mı besliyorlar? Bu kadar muazzam meblağların, yılda bin milyar doları aşkın bir paranın döndüğü ve devletlerin (yani siyasetin) karar verdiği askerî ekonominin serbest pazar kavramı ile ilişkisini neo-liberallerin ve küreselleşmecilerin nasıl açıkladıklarını doğrusu merak ediyorum. Biraz daha açayım: Küreselleşme madem ki devletlerin üzerine çıkmak demektir, ekonomiyi devletten kurtarmak demektir, dünyanın en büyük pazarı, en büyük sektörü olan silah endüstrisinin ve onun yan sanayilerinin biricik müşterilerinin devletler olmasının küreselleşme yandaşlığı açısından izahı nedir?
Yani küreselleşmeyi gerçekten de tanıttığınız gibi kılmak istiyorsanız, önce silah üretimine, askerî bütçelerin yan sektörlerine ve askerî harcamalar pazarına son verin, oradan hem stratejik hem de konvansiyonel silahlar bakımından genel ve tam silahsızlanmaya gidin, orduları ortadan kaldırın, o alandaki muazzam bütçelere son verin –gene o tapındığınız pazar kuralları içinde– gayri askerî üretime, insanların yaşam standartlarını yükseltecek ürün ve hizmetlere yatırım yapın, sağlık, eğitim, kültür ve turizme yatıran, o zaman biz de küreselci olalım, "Kapitalizme haksızlık etmişiz, baksanıza silahsız, yani devletsiz bir toplumu onlar da amaçlıyorlarmış," diye düşünelim!
Bu sayfalarda sergilenen silahlanma tablosu böyle bir gidişin tam tersini bize gösteriyor. Saddam Hüseyin'e silahı siz satacaksınız, sonra de kendi silahlarınızla gelip, o silahları yok edeceksiniz, yeni yönetime tekrar silah satacaksınız. Daha da önemlisi, dünyanın en büyük üretici ülkesi siz olacaksınız, en büyük silah müşterisi, Amerika Birleşik Devletleri olarak gene siz olacaksınız. Silahlarınızı kendi ulusal silah şirketlerinizden satın alırken, dünyanın en büyük silah ihracatçısı olarak dünya devletlerine silah satacaksınız. Bunun da adı serbest pazarın küreselleşmesi olacak!
Küreselleşme dedikleri olgunun herhangi bir kuramı olmadığı bütün bu saydıklarımızdan bellidir, çünkü kapitalizm demek pragmatizm demektir, ilkesi ilkesizliktir. "Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" düzenlenen ekonomi kavramını lafta reddeder, aslında ABD başta olmak üzere bütün o ekonomiler düzenlenen ekonomilerdir. Müdahaleciliğe teoride karşı çıkar, pratikte başı sıkıştığında Keynes'çiliğe başvurur, 1930 tarihli Smooth-Hawley tarifelerini getirir, devlet eliyle ekonomiye hayatiyet kazandırır; o aşılır, yarım yüzyıl sonra, başı sıkıştığı zamanda veya mekânda benzer reçeteler önerir, onlara da (ya Yeni-Keynesçilik, mesela) başvurur. Himayeciliği lafta yadsır, ABD'de çelik endüstrisi örneğinde, ya da Brezilya'nın Güney Amerika'nın çelik, narenciye, şeker gibi ürünlerinde olduğu gibi gümrük uygular, tarımda sübvansiyonları yükseltir. AB'de tarım ve hayvancılıkta görüldüğü gibi çeşitli ekonomi sektörlerinde sübvansiyonlar uygularken hem ABD'nin hem de AB'nin firmaları kendi ürünlerini Latin Amerika pazarlarında serbestçe pazarlayarak bu tek taraflı liberalizm uygulamasının ve çifte standardın keyfini çıkartırlar. Kapitalizmin ilkesizlik ve kuramsızlığının kanıtı mekânda mekâna, zamandan zamana değişen pratiktedir. Onun pragmatizmindedir. Kapitalizmi ilkeli, kurallı, kuramcı sanan ve boyuna kitabi söylemler vaa'zeden bizim ekranların ekonomi yorumcularının tahminlerinde ya da öngörülerinde sık sık yanılmalarının nedeni budur:
Bu ilkesizliğin ve pragmatizmin en önünde ABD gelir. İşine gelmeyen hiç bir uluslararası sözleşmeye imza koymaz, koyduklarını çiğner, insanlık çevre konusunda bu denli duyarlı hale gelmişken, gezegenimizin geleceğini tehlikeye sokan gidişe karşı getirilen Rio Sözleşmesi'ni ve Kyoto Protokolü'nü onaylamaz, kara mayınlarının yasaklanmasına itiraz eder; insan hakları der, Guantanamo Körfezi'ndeki Afganistan esirlerine işkence yapar, açık açık kötü muamele eder, kendisine savaş tutsaklarıyla ilgili Cenevre Sözleşmesi anımsatıldığında, "Onlar savaş esiri değil, terörist," diye yanıt verir, böylece –o kişiler tutun ki savaş esiri değillerdir– siyasi veya gayri siyasi tutuklulara göz altında ya da hapishanede insanlık dışı muamele edilemeyeceği yolundaki evrensel kurallara karşı olduğunu itiraf etmiş olur. Uluslararası Ceza Mahkemesi'ni kabul etmez, bu tutumunun gerekçesini de aynen şöyle açıklar: Bu mahkeme askerî sanıkları yargılayacaktır, bu nedenle dünyanın her yanında barış ve güvenlik için görev yapan 1 milyon askerimizin mahkemede yargılanırım korkusuyla görev yapmasını kısıtlayacaktır; eğer suç işleyecek olurlarsa, biz onları kendi mahkemelerimizde yargılarız, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne göndermeyiz. Evet, ABD'nin gerekçesi dünyadaki askerlerinin savaş suçu işleyebilecekleri ve bu nedenle dokunulmazlığa sahip olmaları yargılanmadan azade kılınmaları gerektiği şeklindedir.
YERYÜZÜNÜN SİYASAL TOPOĞRAFYASI
Herkesin sorduğu bir soru var: ABD'nin bu tek süper güç niteliği nereye kadar devam edecek? Bu soruya bir refleks halinde verilen yanıt da çoğunlukla tarihteki bütün imparatorlukların kendi kendilerine göçtükleri veya çöktükleri oluyor. Rousseau da –Isparta'dan ve Roma'nın akıbetinden yola çıkarak– her türlü imparatorluğun bir sonu olacağını söylemişti, ondan sonraki bir çok düşünür de.
Bununla birlikte, ABD imparatorluğunun günün birinde miadını dolduracağını ve kendi kendine göçüp gideceğini düşünmek bir genel doğrudan kaynaklanır, ama insanlığı o "mutlu son" gelinceye değin ABD'den çekeceklerinden kurtarmaz. Daha da önemlisi, o imparatorluk çökünceye değin vereceği zararlar nedeniyle, kendi çöküşünü de yeryüzünün felaketiyle birlikte getirebilir.
Daha önemlisi, öyle bir genel doğru ABD'nin sonu konusunda özel bir doğru olmayabilir, bunun için çeşitli veriler vardır. ABD'nin, şu anki verili durumda, tek süper güç, hatta tek güç konumunda bulunması, ABD-SSCB şeklindeki iki kutbun sona ermesinden sonra "tek kutup" gibi kalması, hatta artık BM fıkralarında "ABD ve Geri Kalan Dünya" denilerek –Türkçe'deki "Dünya bir yana, o bir yana" sözünü anımsatırcasına– "dünyaya bedel" bir dev olması 2000 yıllarının başına özgüdür. Oysa toplumlara verili bir andaki durumu esas alarak, statik olarak bakılmaz, gelişme trendleriyle ve zaman akışı içinde, geleceğe projeksiyon yaparak, yarına uzanan dinamikleri gözleyerek, olasılıkları çıkarsayıp hesaba katarak bakılır. Madem ki, ABD imparatorluğu küresel bir imparatorluk, o halde biz de öyle yapalım, Yerkürenin jeopolitik haritasını önümüze koyup bakalım:
- ABD'nin en azından bir asırdır arka avlusu gibi kullandığı Latin Amerika, sadece onun kontrolünden çıkmamakta, aynı zamanda çok önemli toplumsal dinamikleri de bağrında geliştirmektedir. Sosyal taleplerin seçim sonuçlarını etkilemesiyle reformcu yönetimlerin işbaşına gelmesi neo-liberalizmde ve ABD takipçiliğinde önemli kırılmalar yaratmaya başlamıştır. O kadar ki, Güney Kıta'da en liberal olan Şili bile ABD'nin tavsiyelerinden uzaklaşmaya ve kıtadaki gelişimin çekimine kapılmaya başlamıştır.
- Orta ve Güney Amerika'daki tek dinamik, bir kısım halk taleplerinin reformcu yönetimleri işbaşına getirmesi değildir. Yurttaş toplumu yer yer filiz vermeye başlamıştır, insanlar belli –şu anda çok yaygın olmayan– komünoteler halinde (ortaklaşa yaşam, temsili ve doğrudan demokrasinin birleştirilmesi, üretim ve üleşimde adil ilişkiler vb. tarzında) deneyimlere girişerek, geleceğin yaşam biçimlerinin tomurcuklarını üretmeye başlamışlardır. 1995 Mexico City depreminde kent halkının devlet dışında örgütlenmesi ve gelişkin bir yurttaş toplumu örneğiyle yardımlaşma-dayanışma ve paylaşma göstermesi bu gelişmelerin ilki olmuştur. Brezilya ve Arjantin'de bu tür toplu ve demokratik yaşam tarzları ortaya çıkmaktadır. (Milliyet'ten Ece Temelkuran 2003 Şubat ayında Porto Allegre'deki Dünya Sosyal Forum’una katıldıktan sonra, Brezilya ve Arjantin'de yaptığı gözlemleri beş günlük bir yazı dizisiyle "Arjantin’de Son Tango" başlığı altında yayınladı.) Ama daha bilinçli ve örgütlü olarak yapılan uygulama Meksika'daki Zapatista hareketinin (EZLN) yönetimde bulunduğu 2222 yerleşim biriminde gerçekleşmektedir.)
- Latin Amerika'daki bu hareketler nereye varır, ekonomide ve sosyal örgütlenmede nelere yol açar, kıtanın ekonomisinde, dünya sosyal işbölümünde nelere tekabül eder, bugünden erken yargılara varmak doğru olmaz, ama kesin olan nokta, bu gelişimin aşağıdan gelme niteliğidir, kitlelerin hareketlenmesidir ve yöneten-yönetilen ilişkisinde yeni yaklaşımları başlatmasıdır. Çünkü en yığınsal, en katılımcı devrimlerin bile (örneğin Çin Hindi devrimlerinin) bir süre sonra yöneten-yönetilen ayırımından kendisini kurtaramadığı, devrimin coşkusu geçip, belli ekonomik sosyal başarılarla toplum stabilize olduktan sonra, yönetenler açısından bürokratikleşme ve içi kof bir söylemin, yönetilenler açısından ise kayıtsızlık, inançsızlık, depolitizasyon ve giderek hoşnutsuzluğun yerleştiği görüldü.
- Asya'da Çin ekonomisinin bugünkü büyüme hızı devam ederse, 30 yıla kadar ABD'nin en ciddi rakibi olacağı tahmin edilmektedir. Şu anda bir milyara yaklaşan nüfusuyla Hindistan'ın da kıtada ikinci bir dev olarak gelişeceği söylenmektedir. Altyapısıyla ve yetişmiş insan kapasitesiyle çok güçlü olan Rusya'nın da dünya ekonomisinden ve siyasetinden kolay çekilmeyeceği görülmüştür. Bütün bu faktörlere bir de Japonya'nın –son on yıl içinde sarsılmış olsa da– dünya ekonomisindeki yeri ve önemli potansiyeli eklenmelidir.
- Avrupa Birliği, ABD ile hem ittifak ve ekonomik iş bölümü ilişkileri içindedir (çok uluslu şirketler denildiğinde Avrupa'lı firmaları da hesaba katmak gerekir), hem de devletlerin bir üst birliğe gitmeleriyle çok büyük bir ekonomik potansiyel haline geldiği görülmektedir. Bu ülkelerin –üçü hariç– ortak para birimine geçmeleri ABD ekonomisiyle rekabete girişmelerinin kanıtı olmuştu. Euro son altı ayda dolar karşısında yaklaşık %10 değer kazandı. AB'nin varlığının güçlenmesi dünya çapındaki kendi özgül politikalarını da birlikte getirecektir. AB'yi ABD karşısında ciddi bir rakip gibi görmek erken olsa bile, önümüzdeki ilk on yıllar içinde dünyadaki ekonomik ve jeopolitik gelişmeler içinde ve yeni dengelerde onun da rolünü göz önüne katmak gerekir.
- Şu anda ABD'nin en fazla başını ağrıtan, İslam alemidir. Bu dünyanın ağırlığı ise Orta Doğu'da ve Araplardadır. İslam ekonomik bakımdan güçlü değildir ama dünya petrol rezervlerinin azımsanmayacak bir bölümünü elinde tutmaktadır. İran, Irak ve Suriye toplumlarının ABD'ye karşı oldukları ortadadır. Suudi Arabistan'ın da çantada keklik olmadığı son savaştaki tutumuyla ortaya çıkmıştır. Diğer petrol ülkeleri Libya ve Cezayir de ABD'nin nüfuz alanında değildir. İslam ile ABD arasındaki kültürel ve siyasal çatışmanın tırmanması halinde, Kuveyt ve Emirlikler gibi toplumların da ABD karşısına geçmelerine şaşmamak gerekecektir.
- Siyahi Afrika'ya gelince, Güney Afrika Cumhuriyeti sayılmazsa, kıta son derece yoksuldur, kabile savaşlarıyla hem ekonomik, hem de toplumsal bakımdan güçsüz düşmüştür. Bir-iki ülke sayılmazsa, ABD'nin Afrika'da hakimiyeti yoktur.
"Küresel, küresel" diyorsanız, işte size Yerküre. Bu koca dünyaya nasıl hâkim olacaksanız?
Eski politikacılardan Kâmran İnan 2002'de yazdığı bir yazıda, Economist dergisinin bir değerlendirmesine yer vermişti. Dört nesnel ölçüt esas alınarak ülkelere 0 ila 5 arasında puan verilmiş. Böylece tam puan 20 üzerinden yapılan puanlamaya göre, 2030 yılındaki sıralama şöyle: 1-ABD: 14, 2- Çin: 13, 3-Japonya: 9, 4-AB (O sırada 15 devletken): 9, 5-Rusya: 8, 6- İslam alemi (56 devlet): 4.
Görüldüğü gibi, tahminler, Çin'in 30 yılda ABD'yi yakalayacağı, AB, Japonya ve Rusya'nın da birer dev olarak dünya ekonomisinde ve siyasetinde söz sahibi olacağı merkezinde. ABD'nin, puanı 14'se kendinden sonra gelen ilk dört sıradakilerin gücü (yeni AB üyeleriyle birlikte) 40'ı geçecek, yani ABD'ninkinin üç katı olacak. Latin Amerika ve Hindistan'ı da eklerseniz, bugün tek kutup denilen ABD'nin kutup olma gücünü şu anda taşısa bile, potansiyelini taşımadığı ortaya çıkar.
Bu tabloya baktığımızda ve muhtemel gelişmeleri diyelim ki önümüzdeki 30 yıllık zaman kesitine yaydığımızda, ne denli ekonomik, teknolojik kudrete sahip bulunursa bulunsun, ABD'nin dünya egemenliğinin tıpkı "Amerikan rüyası" gibi kof olduğunu görürüz. Kaldı ki, ekonomide pazarı esas alacaksınız, yani ister istemez reklam yapmak zorunda kalacaksanız, ama siyasette zor yolunu kullanacaksınız. Bu mümkün değildir. Yerküre üzerindeki asker sayınızı bir milyondan altı milyona bile çıkarsanız, sizin ve yandaşlarınızın dışında kalan 6 milyara yakın insanı kontrol edemezsiniz? Siyasette ikna ve rıza önemlidir. Örneğin Irak'ı işgal ettiniz, ama "Duvar’ın yıkılması"ndan sonra elde ettiğiniz tüm propagandayı yitirdiniz, o sahte sırlarınızın ne olduğu görüldü ve tüm dünyayı karşınıza aldınız. Tekrar edelim, bu savaşta dünyada en fazla yüzde 5'te 1'diniz. Savaşı Suriye'ye yaymak istediniz, en yakın dostunuz Birleşik Krallık'ın Dışişleri Bakanı alelacele Başir Esad'ı arayarak öyle bir savaşa dâhil olmayacaklarına dair güvence verdi. Yani siz askerî istilalarınızı ve nüfuzunuzu yaymağa kalkıştığınızda, bütün dünyanın nefretini ve lanetini daha fazla üzerinizde toplayacaksınız.
Dünya güvenliği için hayati uluslararası antlaşmalara imza koymayacaksınız, koyduklarınızdan çekileceksiniz, gezegenimizin biyolojik varlığını tehlikeye sokan uluslararası antlaşma ve sözleşmelere katılmayacaksınız, uluslararası hukuk sistemini hiçe sayacaksınız, iyi kötü organlaşmış Birleşmiş Milletler sizin doğrultunuzda davranmadıysa onu da hiçe sayacaksınız. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi ülkeleri ya silah gücüyle işgal edeceksiniz ya da nüfuz yoluyla birtakım ufak tefek ekonomik çıkarlar vadederek gene oralara silahlarınızı götürüp dikeceksiniz, sonra da insanlığın size tabi olmasını bekleyeceksiniz...
Bölümü bitirirken bir noktayı önemle not etmek gerekiyor: Çin, Rusya, AB, Hindistan gibi geleceğin önemli güçlerinin ABD'nin karşısına dikilebilecekleri ihtimali, ABD'nin uzun süre başına buyruk davranamayacağını gösteriyor. Ama bu saptama o süreçlerin dünyayı kapitalizmden kurtaracağı anlamına gelmez. Çünkü Latin Amerika hariç, şimdilik görünürdeki gelişme "yukarıdan olan" gelişmedir, o süreçlerin kendiliğinden kapitalizmi tasfiye edecekleri düşünülmemelidir. O gelişmelerin insanlığın özgürleşme sürecinin parçası olabilmesi için mutlaka sosyal kurtuluşu öngörmesi, yani sömürüye son verme doğrultusunda ilerlemesi gerekir. Bu ise yukarıdan aşağıya olmaz, ancak aşağıdan yukarıya gerçekleşebilir. Eğer öyle bir topyekûn gelişme yaşanmazsa, Yerküre, kapitalist devlerin çatışma arenasına dönüşür: Yani ABD'nin başına buyruk ve tek egemen olmayı başaramayacak olması da barış ve esenliğin kazanılması demek değildir.
Özgürleşmenin özü anti-kapitalist mücadelede ve o içerikli yaşam biçimlerini başlatmaktadır.
Kızılcık, Sayı 16, Mart-Nisan 2003.
- Ayrıntılar
- Tektaş Ağaoğlu
- Sayı 16 (Mart/Nisan 2003)
On altıncı yüzyıl başında Avrupa’da Hristiyan ruhban sınıfının çürümüşlüğüne genel tepkiyi yedeğine alan güçlü bir "dinde reform" dalgası yükseldi. Reformasyon’un nesnel olarak temel işlevi Tanrı inancını Katolik Kilisesi’nin kabuk bağlamış, yozlaşmış anlayış ve pratiklerinden arındırıp içselleştirmek, bütün Ortaçağ boyunca kâh alttan alta, kâh açıkça süren Kilise-Devlet çekişmesinde devlet ağırlıklı süreçleri hızlandırmaktı. Aynı zamanda hareket,ardındaki bu saikle ve genel veçheleriyle, epeydir toplumda öne çıkıp gelişmekte olan yeni mülk sahibi burjuvalarla yerleşik feodal çıkarlar ve kurumlar arasındaki çekişmenin bir izdüşümüydü. Protestan mezheplerin üstün geldiği yerlerde kiliseler "milli"leştirildi, cemaatler büyüklü küçüklü kralların ve prenslerin denetim ve güdümüne bağlandı. Roma Katolik Kilisesi’nin vicdanlar üzerinde evrensel tasarruf hakkı siyasal ve hukuksal veçheleriyle birlikte sona erdi. Evrensel (Katolik) Kilise ile doğrudan ya da dolaylı yoldan ona bağlı ruhban sınıfının aradan çıkmasıyla kişi gökte Tanrı ve yeryüzünde kendi yöneticileriyle başbaşakaldı.
Roma Kilisesi’nin temsil ettiği evrensel otoriteye başkaldırı bu arada köylüleri, küçük ve orta zenaatçıları, vb. de etkilemiş, önlerinde açılan özgürleşme ufku onları da kendi özgül ve acil dünyevi talepleriyle harekete katmıştı. Protestan prensler köylülere amansız bir savaş açtılar, yerleşik otorite karşıtı köylü hareketi acımasız bir şiddetle bastırıldı. Bu olurken kiliselerin, manastırların ve sair din kuruluşlarının mal varlıklarına el konularak ticarette ve şehirlerin yoğun iş hayatında önemli mevziler tutmaya başlamış olan girişim erbabına haraç mezat satılıyor ya da bağışlanıyordu. Kapitalizmin ilk birikim süreci bundan büyük ivme kazandı. Katolik kalan ülkelerde, başta Fransa ve İspanya olmak üzere, Roma hakkı ve nüfuzu zaten nicedir bir hayli törpülenmişti; Kilise,burjuvazinin çıkarlarıyla bağları giderek pekişirken mutlakiyetçi yönelimleri de güçlenen krallığın ve merkezi bürokrasinin yönetim alanı içine girmişti. Daha sonraları Kontr-Reformasyon hareketi reform dalgasının daha da yayılmasını önledi ama olan olmuştu. Yitirilen alanın epey bir bölümünün geri alınması uzun zaman aldı.
Fransa’da iç savaş boyutunda yıllarca süren ciddi çatışmalardan sonra yenik düşen Protestanlık, Krallık katında bir uzlaşma1 sonucu, "hoşgörü" temelinde müsamahaya mazhar bir gelenek olarak varlığını sürdürdü. Zamanla Kontr-Reformasyon karşısında mevzi yitirdi ama, meşruiyeti bir daha sorgulanmadı. Söz konusu hoşgörü dinsel inanca değin ayrımcılığın kanlı çatışmalara yol almasını önlemeye yönelik bir tutum olduğu kadar, mutlakiyetçi kırallığın feodal merkezkaç güçlerle çekişerek sürdürdüğü iç dengenin de önemli bir unsuruydu. Daha sonra, 18. y.y.’da yine Fransa’da, bir ucu tanrıtanımazlığa kadar açılan Aydınlanma akımı belirip hızla parladı. Aydınlanma’nın ardında duran ve onunla daha da ivme kazanan burjuva dinamiklerin önünde yeni ufuklar açıldı. Burjuvazi 1789’da devlet yapısını parçalayarak ve Kilise’nin kitleler üzerinde süregiden nüfuzuna zorlayıcı yöntemlerle cephe alarak siyasal iktidarı ele geçirdi. Daha sonra burjuva devrimciler, iktidarın tahkim süreci daha tamamlanmadan ve cumhuriyetçi Fransa Avrupa’nın hemen tüm mutlakiyetci, tutucu güçleriyle bir ölüm kalım savaşına tutuşmuşken, "Aydınlanma ile bağdaşır" yeni bir din yaratma çabası içine girdiler. Bu yapay ve resmi "din" sökmedi. Ama çabanın sonuçsuz kalmasından çok, izlediği seyir ilginçti. Yükselen burjuvazi iktidarı ele geçirme sürecinde Kiliseyi karşıya alırken, aynı zamanda, onun ne olduğunu, neye yaradığını –şu ya da bu biçimde onsuz yapamayacağını– gördü. Yerleşik din kurumu ya da Kilise iktidar kavgasında burjuvazi karşısında feodalite artığı güçler için bir mevzilenme odağı olabiliyordu. Altedilmesi gereken din değil, o odaktı. Bunu başardıktan sonra burjuva iktidarı dinin kendisi için de gerekli, yararlı, hayırlı olduğunu kavramakta gecikmedi. Robespierre gibi devrimci demokratların kendi kendileriyle tutarlı olma uğruna eskisinin yerini alacak yeni ve "akılcı" bir "din” yaratmaya kalkmalarının nedeni buydu. Bu başarılamayınca burjuvazinin daha ılımlı öncüleri Kilise’nin Tanrısıyla yollarını ayırmaktan vazgeçtiler ama, dinin kitleler nezdindeki itibarına, nüfuzuna atfettikleri önemden ötürü, onun kendilerine karşı bir mevzilenme odağı olmasını önleyecek önlemleri almayı da "akıl ettiler".
Daha sonraları burjuva demokrasisi, şöyle ya da böyle, ya da burda böyle, orda öyle kendini dayattığından beri, burjuvazinin ihtiyaçları ve zorunlulukları doğrultusunda Kilise ile devlet arasına koyduğu mesafeyi her yerde "ayar"da tutmaya özen göstermiştir: Kilise’nin kişi bilinci ve vicdani üzerinde nüfuzunun, hatta çoğu halde, sözgelimi İspanya’da ağır baskısının sürmesini sağlayan teorik ve pratik tutumlarla bağdaşır olagelmiştir.2
Laiklik iște budur. Tarihsel somut olgu olarak temel varsayımı ve referans odağı dindir. Dinin, ortalığı kan götürmeden, kişinin bilinci ve vicdanı üzerinde baskı ve koşullandırma aracı olarak işlerliğini "düzenler". İşlevi, dinin egemenlik sistemi adına ve yararına iş görmesine elverir hegemonik koşulları sağlamak ve sürdürmektir.
*****
Türkiye’de laiklik, sık sık, toplumun yönetiminde "Tanrı iradesi" yerine "halk (ya da ulus) iradesi"nin geçmesi olarak tanımlanır. Bunun, kişi (yurtdaş, birey) açısından, yaşanan gerçeklik somutunda kayda değer bir anlamı var mı? Ya da ne kadar var? Laik Cumhuriyet’çilerin halk iradesi denilen bir şeye vurgu yapmaları esas sorunun kavram kargaşası içinde güme gitmesine neden oluyor. O kargaşada, sınıf olgusu ve çelişkisinden soyutlanmıș "halk iradesi" ibaresinden doğan mistifikasyonda, sorun tereyağdan kıl çekilircesine sözde "çözüm"e kavuşturuluyor.
"Halk iradesi" ve "Tanrı iradesi" birbirine eşdeğerde soyutlamalardır. Tanrı iradesi onu temsil eden ya da yansıtan ruhban sınıfı ya da Tanrıdan yetkili hükümdarda ve o dolayımla, toplumda ağır basan feodal çıkarların devletle, devlete tanınan yaptırım gücüyle ilișkisinde somutlanıyordu. Halk iradesi denilen şey de onu temsil eden ya da yansıtan "seçilmiş" parlamento ile onun içinden çıkan ve ona karşı sorumlu olduğu söylenen yürütme erkinin ve onun ardındaki burjuva çıkarların devlet gücüyle ilișkisinde somutlanıyor. Aralarında, sınıflı toplumda kișinin teslim alınmışlığı ve varlığının inkarı açısından tanımla sınırlı, izafi bir ayrım var. "Halk iradesi", her zaman, toplumsal/siyasal hegemonyayı elde tutan sömürücü sınıf ve zümrelerin iradesi, çıkarı doğrultusunda tecelli edîyor. Tıpkı Tanrı iradesi gibi.
"Seçilmiş" parlamentonun ne olduğunu herkes çok iyi bilir: Bile bile lâdes! Temsili demokrasi, söylendiğine göre, "bütün kötü sistemler içinde en iyisidir". Bu "en az kötü" sistemin her yerde üç aşağı beș yukarı aynı sonuçları doğuran farklı uygulamaları var. Sistem kimler için kötünün “en iyisi”dir sorusu bir yana, "bütün kötüler içinde en iyisi" denilmekle kötüye mahkumiyetin kesin nihai hüküm katına çıkarıldığına işaretle yetinip geçelim.
”Tanrı iradesi" insanların başına feodal baronları çıkardıysa, "halk iradesi" de gide gide endüstri baronlarını çıkardi. Sınıf bilincinden yoksun ücret kölesi, endüstri baronunun hışmından kurtulmak için, "Kurtulayım da nasıl olursa olsun! " diyerekten, "Tanrı iradesi"nin, yani daha güçlü bir "merci"in devreye girmesini tercih edebilir. Hiç de haksız olmaz. Yanılır ama haksız değildir. Ona, kapitalist toplumda endüstri baronlarıyla, parlamentolarla, devletle ("halk iradesi" ile) başbaşa yaşadığı gerçeklikler karşısında, tercihinde haksız olduğunu anlatamazsınız. Yanıldığını anlatabiliyorsanız, o zaten sınıf gerçekliğiyle tanışmaya bașlamış demektir. O zaman halk iradesi denilen soyutlamadan kendi payına neyin, niçin, ne kadar düştüğünü görerek endüstri baronunun pençesinden kurtulmanın gerçekte ne olduğunu, nasıl olacağını anlamaya başlayacaktır. Toplum hayatında temel sorunun yönetim yetkisine ilişkin halk iradesi/Tanrı iradesi karşıtlığında ya da devletin laik olup olmamasında değil, varlığının kendisine ait olmasını sağlayacak özgürlük koşullarının kazanılmasında ve bunun sınıf mücadelesiyle ilişkisinde düğümlendiğini görecektir. O koşullar kazanılmadığı sürece, ”halk iradesi” ya da ”genel irade" gibi terimlerle ifade edilen, karar süreçlerini toplum ve kişi adına bağlayıcı kavramlar kişiye özgürlük ufku açar gibi görünür ama, gerçekte, teslim alınması ve varlığının inkarı pratiğinin değișken koşullarda sürüp gitmesini sağlayan hegemonik meşruiyet gerekçeleri olarak işlev görürler.
Laiklik bireyin özgür olabilmesinin yine de vazgeçilemez koşullarından biri değil mi? Öyle elbette! Ne var ki, temel varsayımı din ve işleyişi dine referanslı olduğu için, halk iradesi kılıfının bir yan öğesi ve o haliyle, yine halk iradesi gibi, siyasal demokrasi bağlamında özgürleştirici bir potansiyeldir sadece. O potansiyel, salt var olduğu için, kendi kendine, gerçeklik kazanmaz. Kendi başına ve başlı başına bir değer de ifade etmez. Kapitalist toplumda kişinin varlık koşullarını belirleyen sadece din/devlet ilişkisi değildir. O ilişkinin bir ayağının da sermaye olduğu çoğu kez unutuluyor. Din/Devlet/Sermaye üçlüsü birin üç, üçün bir olduğu büyülü Teslis’tir. Üçgenin iç açılarından birini ne kadar daraltırsanız diğerleri tümünün toplamı adına o kadar genişler. Büyü bozulmaz. Büyünün bozulması için Teslis’in bozulup dağıtılması gerekir: sermayenin sömürüsüne de, ona yataklık eden yabancılaştırıcı ve baskıcı devlet olgusuyla birlikte son verecek koşulların oluşması. Bu olmadan, salt laiklikle, dinin bilinçler ve vicdanlar üzerinde açık ya da gizli, doğrudan ya da sinsi tahakkümü son bulmaz; sınıf egemenliğinin değişen koşullarına uyum sağlayıp yeni biçimlere bürünerek sürer gider.
*****
Türkiye'de laik Cumhuriyetçi öğreti ve ideoloji Fransız burjuva siyasal/toplumsal kültürüyle yakın bağlar ve etkileşim içinde gelişti. Bununla bağlantılı olarak yurtdaşların vicdanını ve bilincini devletin denetim ve güdümüne bağımlı kılmaya, devlet gücüne teslimiyeti ve itaati içselleşmiş biçimiyle dinin gölgesinde sürdürmeye baştanberi teşne oldu. Türkiye Cumhuriyeti, kurulușunu belirleyen sınıf tabanı, genel ve spesifik karakteri, yönelimi ve gelişme perspektifiyle bir burjuva cumhuriyeti olduğuiçin bu böyle oldu. Başka bir cumhuriyet olsane olurdu ya da başka bir cumhuriyet olabilir miydi tartışmasına girmenin yeri burası değil. Burada altı çizilerek belirtilmesi gereken nokta şu: o koşullarda ne olabilirdiyse o olmuştur ama, bu tesbite katılmak bir şeydir, olabilenin ne olduğunu bütün yönleri ve boyutlarıyla irdelemekten kaçınmak, irdelendiğinde ortaya çıkan sonuçları hasıraltı etmek ya da çarpıtmak bambașka bir şeydir. Tespitte mutlak bir değer yargısı, olumlama gizli değilse, "olabilen"in ne olduğu, nasıl olduğu, neye mal olduğu da sorgulanmalıdır. Sosyalist "toplum mühendisliği" teorik yönelimleri kadar pratik sonuçlarıyla da seksen yıldır alabildiğine eleştiriliyor. Çok ağır, acımasız hükümler de veriliyor. Ama burjuva toplum mühendisliğine TC’nin kuruluşu ve gelişmesi somutunda hiç toz kondurulmamak isteniyor. Bu da sözde bilimsellik ve kimi zaman da ucuz Marksizm adına yapılıyor. Olan olduktan sonra, olanı sonuçlarıyla birlikte irdeleyip sorgulamaksızın, "Ancak bu olabilirdi," deyip orda durmakta, olanın olabilmesinin maliyetini hiçe sayma, o maliyete mazeret sunma, "Buna da şükür!" kabilinden içe sindirme tavrı yok mudur? Hatta, bir tür, şükran borcu ödenircesine sorumluluğa "vekaleten iştirak" yok mudur? Toplumsal ya da ”bilimsel” kaderciliğe mi mahkumuz? Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kuruluş döneminde ve sonraları, günümüze dek, "burjuvazi (ya da bir ‘ulus’) yaratma", "çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma" uğruna, vb. toplumun ve kişinin kaderini belirleyen "gelişim", "ilerleme", "kalkınma" sürecinde onca hayatın temel harcı niyetine harcanmasını ve harcanan hayatların dağılımında (tahsisinde de diyebilirsiniz!) haksızlığı, hoyratlığı, vurdumduymazlığı, vb. olumlamaya ya da olumlanmasını onaylamaya mecbur muyuz? Haksızlık, hoyratlık, vurdumduymazlik, vb. tarihin "yazgı" hanesine mi yazılacaktır? Burjuva cumhuriyeti artısıyla eksisiyle kutsayanlar, açık yüreklilikle, “Bu uğurda, evet, haksızlık da gerekliydi,” demeye hazır olmalıdırlar.“Haksızlık” soyut bir ahlaki yakıştırma ya da hüküm değil, haksızlığa uğrayanlar için olduğu kadar ondan yararlananlar için de somut olgudur. Haksızlık oldukça ve sürdükçe edinilen servetler ve yitirilen hayatlar sözkonusudur. Buradan bakınca, burjuva cumhuriyetin yurtdaşlarının vicdanını ve bilincini devletin denetim ve güdümüne bağımlı kılma "ilke"sinden hiç şaşmamış olmasının nereden kaynaklandığı, neye yaradığı, o ilkeden her sapmanın niçin ve ne için –laiklik tartışmalarında hep ileri sürüldüğü gibi– "tehlike" yarattığı daha iyi anlaşılır. "Tehlike" karşısında meydanı boş bırakmama anlayışı ve pratiği ile belli ellerde ve o ellerde sermaye birikimine elverişli ortam ve koșulların sağlanması arasında çok sıkı bağlar var.
"Cumhuriyet bir devrimdi. Her devrim kendi ilkelerini, hedeflerini belli bir șiddetle hayata geçirir," deniliyor.Amenna! Şiddetin insani maliyeti,yașanan hayatlar somutunda kişiye maliyeti ne olacak peki? Burjuvazinin şiddeti ya da "burjuvazi adına" şiddet yalnız yobaz güruhunu, hacı hoca takımını, işbirlikçi padişah düşkünlerini, kompradorları, mandacıları, vb. ezmedi. Hayatın kapitalist gerçeklikçe belirlenen günlük akışı içinde milyonlarca emekçinin, köylünün, dar gelirlinin canını burnundan getirdi. Bunu da dini dünya işlerinden dışlamak için değil, dünya işlerinin "icabı" olarak yaptı. Köylerde olsun, şehirlerde olsun milyonlarca insanı yokluğa, yoksulluğa, hayatlarında eksilmeye mahkum eden neydi? O ne idiyse, yaşanmayan ya da eksik yaşanan hayatların hesabı ondan hiç sorulmayacak mı? O hesapta açığa çıkan haksızlık sorgulanmayacak mı? Bu ülkenin onca yıldan sonra şu haline bir bakınız. Nerden nereye gelindi... Evet, gelindi de, sahiden, nereye gelindi diyorsunuz? Hele bir deyin bakalım! Bu gidişle de, yine, nereye gidilebilir? Yaşanmakta olan bu "en büyük kriz" nedir? TC devletinin iç ve dış borçlarınınödenmesi sorununun kuru istatistik tablolarında sergilenen çözümsüzlüğü ya da üretimin finansmanının çıkmaza saplanmış olması mı, yoksa gelir dağılımındaki adaletsizliğin her sorunun çözümünü bugünkü düzen yerinde kaldıkça imkansız kılan bir raddeye varmış olması mı?
Bir başka deyişle, "Cumhuriyet" denilen şey soyut bir heyula mıdır? Somut içeriği yok mudur? Bu raddeye varmış adaletsizlikte bu Cumhuriyet’in payı nedir? Seksen şu kadar yılın yarısı sıkıyönetimler, olağanüstü haller, hepsi de burjuva cumhuriyeti korumak, kollamak, ilerletmek için gerçekleştirilen ve katlanılan darbeler altında "demokrasi denemesi" ile geçti. Bugün gelinen yer yine de kimseyi tatmin etmiyor. Yoksa bu ülkenin insanları, birkaç kuşak birden ardarda, "nankörlük" illetine mi tutuldular? Laik devlet, altmış yıldır hep "makbul" sayılmayan siyasetlere ve siyaset adamlarına oy veren kendi halkının "adam olmazlığı" konusunda kesin karara varıp onu adam etmenin gereğini yerine getirebilmek için zaman zaman 28 Şubat "balans ayarı" gibi usullere başvurmaktan ve Cumhuriyetin kuruluşundan yetmiş beş, seksen yıl sonra yeniden en başa, 10. Yıl Marşı’na dönmekten başka çare göremiyorsa, o cumhuriyetin ne işe yaramış olduğunu bugün o ”çaresizlik”ten kendilerine ve birilerine özel misyon çıkaranlara sormak gerekmez mi?
Hiç bir devlet salt despotik olmak için, ya da yöneticilerin kafa yapısı "öyle" olduğu için despotik olmaz. Kafa yapısı yöneticilere kendiliğinden, durup dururken ârız olmaz. Tarihten geliyorsa, nasıl geldiğine ve tarihin bugünün kapısına dayanmazdan önce nerede durduğuna bakmak gerekir. Her şey despotik devletin, Türkiye kapitalizminin varlık koşullarının –bir türlü giderilemeyen akut sermaye birikimi eksikliği ve uluslararası ekonomik işbölümünde alt sıralara mahkumiyet ile bunların hep bilinen kümülatif sonuçlarının– doğurduğu onulmaz aczin bir "icabı" olduğunu gösteriyor.
"Nerdeydik, nereye geldik!"
Gelinen yer, bir yere kadar gelinen yerdir. O yere göre "kadar" ölçüsü –tıpkı "kader" gibi– değişkendir. Ülke ekonomisini böyle bir acze mahkum eden koşullar sürerken kimler nereye varmışlar, kimler nerede kalmış? Ne, ne için, nasıl değişmiş? Değişmeyen ne? Elbette hayatta ve toplumda hiç bir şey bugünden yarına, bir anda değişmez. Değişim, süreçtir. Ama kadar’lar ve kader’ler o süreçte böylesine eşitsiz bölüşülmüşse ve bölüşülüyorsa bunun hesabı, kadar’ı ve kader’i belirleyen egemenlik sisteminden, onun siyasal ve toplumsal tecellisinden pekala sorulur. Sorulmasın mı? Nerden nereye gelinirken yaşanan hayatların nasıl yaşandığını kaale almadan, değişken kadar’da/kader’de artılarla eksilerin birliğinin hesabını çıkarmadan şu ya da bu hedef, ideal, vb. (aydınlanma, ilerleme, kalkınma, büyük ülke, güçlü devlet olma, vb...) uğruna egemenlik sisteminin somut tecellisini salt adı "cumhuriyet"tir diye kutsamak, en azından yargılamaktan kaçınmak, "O koşullarda bu kadar!" diyerek mazur görmek mi gerekiyor? Reel cumhuriyeti görmezden gelip sanal cumhuriyetle oyalanmak mı gerekiyor?
Özetle, TC’de sınıf iktidarının "despotik devlet" uygulamaları olmadan altından kalkılamayacak ciddi toplumsal/siyasal muhalefet potansiyeli üretmesi çok doğaldı. Laiklik üzerine vurgu iktidar mekanizmasının ana dişlilerinden biri olarak işlev görmüştür. Laik Cumhuriyet’te kapitalist toplum mühendisliğinin temelleri ve sonuçları enine boyuna sorgulanmaksızın bu ülkenin ne kriz halleri, ne demokrasi/özgürlük davası, ne de parlamenter meşruiyet ve "siyasi irade" sorunu doğru anlaşılabilir. Bunun gibi, en devrimcisinden en gardropçusuna dek laik Cumhuriyet’çiliğe en köktencisinden en ılımlısına dek karşı çıkışların ardındaki dinamikler de anlaşılamaz.
*****
Cumhuriyet laikliğini irdelemeyi sürdürelim.
"Laiklik dinsizlik demek değildir!" Doğru. Ama laikliğin savunulmasında bu sözün bizde olduğu kadar sık tekrarlanmasına niçin gerek duyuluyor? Bu sözde, herkese yönelik bir "dinli olmaya" çağrı yok mu? Ya da dinsizlik suçlamalarından niçin o kadar çekiniliyor da laikliğin nitelenmesinde bu söyleme başvuruluyor? Laiklik adına kıyameti koparanların dinli olmakta keramet gördükleri çok açık!3
Ya da laik Cumhuriyet’çilerin hiç dillerinden düşürmedikleri şu ünlü şiar:
"Kulla Tanrı arasına girilmez!"
Bu şiar, her ne kadar dinin dünya işlerine karıştırılmamasıyla ya da birilerinin başkalarına din dayatmasını önlemekle ilgiliymiş gibi gösterilmek istense de, aslında Tanrı inancının ve dine bağlılığın kişinin bilincinde içselleşmesinden beklenen yararın ifadesidir. O nedenle de, böyle bir şiarla yola çıkılması belli bir din anlayışının ve din/devlet ilişkisinin dünya işlerinde işlevli kılınmasının ta kendisidir.
"Kulla Tanrı arasına girilmez!" ne demektir?
"Kul da olsun, Tanrı da!"
Bu, kulluk sürsün ve Tanrı belli birilerinin tekelinde olsun demektir. Kul için Tanrıya, Tanrı adına kula kim sahip çıkacak? İslam’da ruhban sınıfı ya da Hristiyanlığın Kilisesi yerine geçen bir "Cami” olmadığına göre, kulluk sürerken Tanrı’yı egemenlik sistemi adına devlet sahiplenir. Cumhuriyetin seksen yıllık tarihinde de kulla Tanrı arasını hep devlet işgal etmiştir. "Araya girilmez!" TC devletinin koyduğu yasaktır. Çünkü o "ara"nın sahibi var! Mülke tecavüz gibi bir şey. Oraya adım atılmasından en çok devlet gocunuyor. Bu şiar, zaten, İslamın kendi şiarı. İslam devletinin (özellikle de onun Osmanlı türünün) kul üzerinde dolaysız tahakküm tekelinin gerekçesi. Türkiye Cumhuriyeti, hilafeti kaldırarak ve ilgili yasa metninde açık bir ifade ile, "Hilafet, Hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiçtir..." diyerek bu gerekçenin altını bile bile çizmiş, açılan yeni dö- nemi geçmişe referansla tanımlamıştır.
Bunun mantığı şu: Padişah kovulduktan sonra onun "Halife" sıfatının padişah olmayan birine yakıştırılması ya hepten anlamsızdır, ya da bundan çıkarılabilecek anlamlar meşruiyet sorunu yaratır. Doğrusu, padişahın yerini alan "Hükümet ve Cumhuriyet"in o sıfatı kendisinin kuşanması, dolayısıyla o işlevi kendisinin yüklenmesidir. Halktan yetkili olduğu varsayılan parlamento, kendini ve devleti, "haktan yetkili" Hilafetin hilât’ıyla donatmıştır. "Halk iradesi" padişahı devre dışı kalınca, doğrudan ilahi iradenin yerine "halkın dini” geçirilmiştir. Meşruiyet sorunu böyle çözülmüştür.
Bu tutum da belki o gün için bir "taktik" öngörülüyordu. B. Tanör’ün deyişiyle, hedefe "adım adım"ilerleniyordu.4 Ne ki Cumhuriyet o taktiğin kıskacından kendini hiç kurtarmadı. "Hilafet, Hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiçtir" hükmü bugün de TC yasalarındaki yerini koruyor. Laik devlet pratiği de hep o doğrultuda tecelli ediyor: toplum için din gereklidir. ("Laiklik dinsizlik demek değildir!") O halde ”halkın dini”ni halk iradesine dayalı meşruiyetin ("milletin kayıtsız şartsız hakimiyeti”nin) en azından bir öğesi saymak gerekir. O nedenle de din sahiplenilmeli ve üzerinde ona atfedilen önemle mütenasip bir denetim ve güdüm uygulanmalıdır. ("Din, din adamlarına bırakılamayacak kadar ciddi bir kurumdur.") Dine toplumun manevi harcı olarak sahip çıkılırken ("Hepimiz elhamdülillah Müslümanız!") çağdaşlığa –kapitalist toplum düzeninin serpilip gelişmesine– açılan yolda engel çıkarması önlenmelidir. Ayrıca, imparatorluk artığı bir coğrafyada çeşitli mezheplere, tarikatlere, etnik kimliklere, vb. bölünmüş bir İslam toplumunda merkez-kaç güçlerin önünün kesilmesiyle "ümmet"ten "ulus"a geçiş –kapitalist pazarın bölünmez bütünlüğü– teminat altına alınmalıdır. Kısacası, din üzerinde devlet denetimi esastır. Buanlayış dinin dünya işleri arasında sayılmasından başka bir şey midir?
*****
Cumhuriyetin kurucuları dini kendi anlayışlarına göre dünya işlerinden ayırdılar ve bireyin "vicdanina hapsettiler," deniliyor orda burda. Fiiliyatta olan, vicdanların dine hapsolmasıydı. Kurucular ve takipçileri dünya işine karıştırılmaması gerektiğini söyledikleri, ama toplum için "vazgeçilemez" olduğunu düşündükleri dinin kişi vicdanına karışarak onu devlet adına esir almasında beis görmediler. TC’nin en devrimci dönemlerinde dahi dinsizliğin toplumda ve resmi makamlar indinde ne şiddetli bir tepkiyle karşılandığı çok iyi bilinir. Bu arada dünya işini laik esaslar doğrultusunda düzenlemenin "gerçek din"in bir gereği olduğu da hep ileri sürülegelmiştir. "Gerçek İslam"ın Cumhuriyet’in temel taşlarını bağlayan harcın ayrılmaz bileşeni olduğu ön-kabulüyIe devlet dinlerden din, inançlardan inanç beğenmeyi kendine hak bilmiş, iş edinmiştir.
"Arkadaşlar, bizim dinimiz İslam dini, en makul ve doğal bir dindir... Doğal olabilmesi için makul olması gerekir. Akıl, çabuk kavrama, muhakeme, mantık, bilim, fen ve hepsine uygun olması gerekir, ki öyledir... Biliyorsunuz, bizim dinimizde bilimin ve erdemin ayrıcalıksız elde edilişi ve uygulanışı vardır. Kimse bundan ayrı tutulmamıştır. Bu nedenle hepimiz eşit olarak din ne ise, hükümleri ne ise hepsini öğrenmek zorundayız ve öğreneceğiz...İnsanın dinsiz olması olanaksızdır... Dinsiz kimse olmaz. Doğal olarak biz, bağlı olduğumuz dinin en uygun ve en olgun olduğunu biliyoruz ve buna inancımız vardır...” (2 Şubat 1923’te İzmir’de "Türkiye’nin Geleceği Hakkında Halkla Konuşma".)
...”...bağlısı olmakla rahatlık ve mutluluk duyduğumuz İslam dinini de, yüzyıllardır gelenekleştiği gibi bir siyaset aracı olmaktan kurtarmak ve yüceltmek gerektiği gerçeğini görüyoruz. Kutsal ve tanrısal olan inançları ve vicdani kanıları karışık ve rengarenk olan siyasetten ve siyasetin tüm organlarından bir an önce ve kesinlikle kurtarmak ulusun dünyadaki, ahretteki mutluluğunun buyurduğu bir zorunluluktur..." (1 Mart 1924. TBMM’nin 2. Dönem, 1. Toplantısına Açış Konuşması.)
"Soru: Öyleyse yeni Türkiye’nin siyasetinde dine aykırı hiç bir eğilim ve nitelik olmayacak demek.
Cevap: Siyasetimizi, dine aykırılık şöyle dursun, din açısından eksik bile hissediyoruz.
Soru: Düşündüklerinizi bana daha iyi açıklar mısınız?
Cevap: Türk Ulusu daha dindar olmalıdır. Yani tüm sadeliğiyle dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinime, doğrudan doğruya gerçeğe nasıl inanıyorsam buna da öyle inanıyorum... Türkiye’ye bağımsızlığını veren bu Asya ulusunun içinde daha karışık, uydurma, batıl inançlardan ibaret bir din daha vardır. Ama bu cahiller, bu zavallılar sırası gelince aydınlanacaklardır. Onlar aydınlığa yaklaşmazlarsa kendilerinimahv ve mahkum etmişler demektir.Onları kurtaracağız."5
Buradan yola çıkılmış ve bugüne varılmıştır. Arada gerçek bir "kopukluk" olmamıştır ("karşı-devrim" filan...) Olduğu iddiaları, tarihsel gerçeklikle bağdaşıp bağdaşmadığına hiç bakılmaksızın sürdürülegelen hüsnü kuruntudur. Cumhuriyetin ilan edildiği gün dile getirilen görüş bugün de hep ileri sürülüyor. "İslam kimliği" sahiplenilerek ve övülerek nereye kadar yükselebileceğine "laiklik", yani devlet adına ölçü biçilmek isteniyor. Cumhuriyete bağlı, inkılapçı din adamı yetiştirme "ihtiyacını" karşılamak için Cumhuriyetin ilk, en devrimci yıllarında kurulan ve sonradan yıllar geçtikçe yine devlet tarafından "halkın çocuklarının din eğitimi ihtiyacı"nı karşılayacak kurumlara dönüştürülen İmam Hatip Okullarına sayılarının "gereğinden fazla" olduğu ve belli bir siyasi görüş ya da partiye "fidelik işlevi" gördükleri gerekçesiyle karşı çıkılıyor..!
Sorun, "laik devlet"in din eğitimini zorunlu, vazgeçilemez görüp din diye neyin öğretileceğini önemsemesi ve bu alanda karar vermeye kendini yetkili görmesindedir. Dahası, o yetkiyi kullanmazsa toplumun felakete sürükleneceğini ispatı gerekmeyen bir kaziye saymasındadır. Bu anlayış, gide gide –toplumda “komünist fitne”ye karşı korku barajı oluşturma, yurtdaşların kurulu düzenden yana manevi ve düşünsel teçhizatlanmasını sağlama saikinin de katkısıyla– din eğitiminin bütün okullarda zorunlu kılınmasını getirmiştir. Aynısı, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın işlevinde ve işlerinde görülüyor. O da resmi bir devlet organı. Din işlerini devlet adına tedvir ediyor. Dinde ve dini ciddiye alan müminler, mütedeyyinler için (bu arada, tabii, herkes için) hayatta neyin doğru, neyin yanlış, neyin gerekli, neyin gereksiz, vb. olduğuna dair fetvalar çıkarıyor. Kuranı Kerim yorumları yayınlıyor, insanları hayatlarını buna göre yaşamaya çağırıyor. Kimi dindarların görüşleri, inançları bu yorumlara uymuyorsa onlar "yobaz", "mürteci", "batıl inanç sahibi", "müşrik", vb. oluyorlar. Bu arada Diyanete bağlı on binlerce devlet memuru imam her Cuma hutbesinde devletin üstlendiği çeşitli dünya işlerine dair cemaate aynı telkinatta bulunmakla görevli. Bu insanlar din adına devlete mi çalışıyorlar, devlet adına dine mi hizmet ediyorlar? Devletin diyanet işlerini tedvirden elini çekmesi hiç düşünülemeyecek bir şey mi? Bunun parti programlarında bir talep olarak ileri sürülmesi neden "devletin temel nizamlarından birini değiştirme"ye teşebbüs suçu sayılıyor ve parti kapatma gerekçesi oluyor? Bu bile, tek başına, laiklikten ne anlaşıldığını göstermeye yeter. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bu haliyle ve bu işleyişiyle, ne olduğu ve ne olmadığı her an, her vesile ile devletçe ya da devlet adına belirlenen bir dine atıfla dünya işlerinin tedvir edildiği bir tür "modern teokrasi" değilse nedir?
Cumhuriyetçi "laiklik" –burada yer darlığından ötürü birçoğuna değinilmeyen– bütün bu gibi ken- dine özgü yanları ve yönleriyle, dinin dünya işine, yani siyasete doğrudan karıştırılması, hattâ açıkça araç kılınmasıdır.
"Gerçek" din, "asıl" İslam, vb. tarzında bir söylemin laiklerin dilinden hiç düşmemesi sizin de dikkatinizi çekmiyor mu? Bu söylemin kendisi pekala din istismarı olduğu gibi, dinin istismar edildiğinden muttasıl yakınmak da ayrıca dini istismardır. Dinin "el değmemiş kutsiyeti"ni sahiplenen, bundan kendine pay ve paye çıkaran bir siyasal tavırdır. Bu tavrın Cumhuriyet laikliğini içinden çıkılmaz sorunsallıklarla yüklü bir kavram ve olgu haline getirdiği çok açık. Ne ki bu, öyle durup dururken, "kolayca" bir eğilim olarak ortaya çıkmış ve sürdürülüyor değil. Derin bir sınıfsal mevzilenmenin ifadesi.
Devlet dinden elini çekmiyor, çünkü çekemez. Dine ihtiyacı var. "Dünya işlerine karışmayan bir din"e ihtiyaç duyuluyorsa, o ihtiyaç, nereden bakılırsa bakılsın, dünya işleriyle ilgilidir. O ihtiyacı karşılayan her şey, din eğitiminden Diyanet İşleri’nin örgütlenmesine ve finansmanına kadar, siyasetle iç içedir. Kapitalist devlet halkın ezici çoğunluğunu canından bezdiren sorunları çözmekten aciz. O aczin üstesinden geleceği de yok. Toplum gerçekleri... ülke gerçekleri... dünya gerçekleri... "Özgürlük, insan hakları, hukuk devleti, sağlık, eğitim, işçi hakları, şu bu... ne kadarı mümkünse şimdilik o kadar, idare edin gitsin... onların yerine din verelim! Ama öylesini değil, böylesini verelim. O ka- darını da değil, bu kadarını verelim!"
Dini, varlığı kaale alınacak bir toplumsal ve toplumbilimsel olgu olarak görmekle, toplumsal işlevli bir olgu olarak gözetme ve gözetleme arasında dağlar kadar fark var. "Laik" Cumhuriyet, anayasasında devletin dini İslamdır diye yazmasa da, onsuz yapamıyor. "Laik Cumhuriyet"çi yurtdaş da, dine inansa da, inanmasa da, çoğunlukla onsuz yapamıyor. Her ikisine göre de din kitleler için bir "ihtiyaç"tır, onlara "lazım"dır. Oysa dinin kitlelere lazım olması, asıl, mevcut egemenlik sistemi için ve o meyanda her "laik" devlet için bir ihtiyaçtır. Bizde de laiklik bağlamında tanımı önceden konulmuş bir İslamın kerameti burdadır. Siyasete araç kılınmayacak, yozlaştırılmayacak bir İslam! Reel Cumhuriyet gerçekliği ile kitlelerin yaşadıkları hayat arasındaki uçurum dinin yozlaştırılamayacak kutsiyeti ile doldurulmak isteniyor ama olmuyor. İslamın semavi güzelliğini, temizliğini, akılla, mantıkla, bilimle bağdaşırlığını, vb. herkes paylaşaraktan ne güzel kardeş kardeş yaşanıp gidilecekken birileri çıkıp araya giriyor, onu gökten yere indiriyor, kutsiyetini bozup yozlaştırarak devletle kitleler arasındaki dünyevi çelişkiyi istismar ediyor, azdırıyor.
"Din siyasallaşıyor, sonu iyi olmaz," diyorlar. Sonu iyi olmaz da, hangi kötüye varır? Kimler için kötüye varır? Aslında din baştanberi siyasallaştırılmıştır, siyasetle iç içedir. Din-siyaset ilişkisinin getirisini paylaşmada ihtilaf çıkmıştır sadece. Bir süredir o ilişkiyi bilhassa kendinden yana yontmaya bakan geniş bir çevrenin ekonomik/toplumsal tabanı bir hayli palazlanmış, güç toplamıştır. Siyasi iktidarda –karar mekanizmalarında– söz ve oy sahibi olmak artık o tabana ve onun üzerinde oturanlara yetmiyor: belirleyici olmak, ileri atılmak, olduğundan da daha zenginleşmek, memleketin asli sahipleri arasında sayılmak ve –kapitalist sömürünün şaşmaz gereği olarak– en öne geçmek istiyorlar. "Taht iddiası" güdülüyor... yani taht kavgası var. O kavga sermayenin kendi içindeki çatışmadır. Değişik sermaye kesimleri arasında, çalışan kitleler üzerindeki sömürünün nimetlerini paylaşma kavgası veriliyor. Din üzerinde devlet denetimi daha Kurtuluş Savaşı sırasında ve hemen sonrasında TBMM içinde beliren ünlü yol ayrımıyla da (Birinci/İkinci Grup, Cumhuriyet Halk Fırkası/diğer çeşitli fırkalar, "Gazi/muhalifleri", vb.) bağlantılıdır. "Gazinin muhalifleri" arasında onun çağdaşlaşma hedeflerini paylaşmayanların sayısı çok azdı. "Gazinin yandaşları"yla aralarında sınıfsal köken ve konum bakımından da kayda değer bir ayrılma yoktu. Anlaşmazlık "yöntem"e, hükümet etme tarzına dairdi. Yöntemde anlaşmazlık her zaman iktidar ilişkilerine, yani gelir, servet paylaşımı ve gelecek beklentisine dairdir. Yollar orada, burjuva cumhuriyetin getirisinde ve götürüsünde paylaşım uzlaşmazlığında ayrıldı. Halkın dinini sahiplenmenin tarzına, usulüne değin karşıt tavırlar o kavgada karşılıklı siyasal mevzilenmelerin nedeni değil, uzantısıydı. Aynı kavga bugün, "laik" Cumhuriyet’çilerin "irtica" takıntısıyla siyasal İslam yandaşlarına atfedilen "şeriat" tutkusu ve bunların çatışmasından doğan gerilimde dışa vuruyor.
Türkiye’de sermayenin "daha doğarken" tekelci olduğu bundan çok önce söylendi. Sermayenin daha baştan böyle tekelci olmasıyla tarihsel aczi arasında çok sıkı bağlar var. Onulmaz birikim yetersizliği, taht iddiası güden "yeşil sermaye"nin "laik" tekelci çıkarlar içinde ihata edilmesine elvermiyor. Kavgasız gürültüsüz paylaşılabilecek pasta yok çünkü ortada. Olacağı da yok. "Adaletsiz gelir uçurumu" denilip geçilen olgu, çok çeşitli ve karmaşık somut veçheleriyle, sermaye sömürüsünü olmadık açmazlara mahkum ediyor. Bu durumda iki kesim –ya da kutup– arasında rekabetten doğan gerilim toplum hayatına, siyasete ve ideolojik tavırlara yansıyor. Burda söz konusu olan, emek sömürüsünün getirisine el koyma bağlamında zıtların birliğidir. Bunun içindir ki, büyük sermaye ne kadar özgürlükçü, demokrat, ilerici, vb. olabilirse, "yeşil" sermaye o kadar özgürlük düşmanı, yalancı demokrat (takiyyeci), gerici, vb.’dir. Ya da tersi.
Zıtların birliği Türkiye’nin siyasal/toplumsal düşünce âleminde genellikle iyi algılanamamış, geleneksel pozitivist değerlendirmeler bazında ilerici/gerici çelişkisi ve çatışması gibi görülmüş ve zaman zaman sözgelimi İdris Küçükömer gibi kelimenin iyi anlamında orijinal düşünürleri, kimilerine sağını solunu şaşırtan ünlü "paradoks"a sürüklemiştir. Bugün bu "paradoks" –solun sağda, sağın solda görünmesi– kimi sermaye muhibbi (küreselleşmeci, 2.Cumhuriyetçi, vb...) mahfillerin zihinlerinde ve dillerinde geçer akçeye çevrilirken, "paradoks"a vaktiyle olmadık sertlikte dile getirilen tepkiler de kimi sol mahfillerde yeniden "ilerici/gerici" çelişkisi düzleminde tedavüle sokulmaktadır.
"İlerici" ya da "gerici", "laik" ya da "şeriatçı", görünüşte ne olurlarsa olsunlar temelde çalışan halkın karşısında aynı paranın iki yüzüdür.
Burjuva cumhuriyete soldan olsun, sağdan olsun sahip çıkılarak gelecek perspektifine zar atmakla bir yere varılamayacağı yıllardır görülüyor. Her zar sermayeye düşeş çıkıyor; ama o da bunun hayrını göremiyor: süreğen kriz hallerinden ne yapsa başını alamıyor. Çıkış yolu, 70 milyonluk ülkenin geniş ve derin emekçi potansiyelini harekete geçirecek sınıf mücadelesinde ve onu tetikleyip hedefe yönlendirecek bağımsız sınıf siyasetindedir. Bu başarıldığı oranda laikliğin de, laiklik karşıtlığının da ipliği pazara çıkacaktır.
1) Fransa Kralı Dördüncü Henri, Kral olana kadar Protestanlığa yakın durmuş bir yüksek hanedan soylusuydu. 1572 yılında Katolikler Aziz Bartolemeus Yortusu katliamında on binlerce protestanı biçtiler. Önderlerinin hemen hepsi öldürüldü. 1589 yılında Henri, bir önceki Kral erkek varis bırakmadan ölünce tahta geçti. Birkaç yıl sonra da, katliamın şoku Fransa’da ve bütün Avrupa’da daha geçmeden, ülke hâlâ Katolik-Protestan çatışmalarıyla çalkalanırken, Protestanlıktan dönüp Katolik oldu. Bu olay ülkede "Protestan (sapkın) Kral"a itiraz sorununu çözerek mezhep çalışmasını yumuşatma eğilimlerini güçlendirdi. Protestanlığa ve Protestanlara meşruiyet ve birtakım özgürlükler tanındı.
2) Bütün 19. y.y. boyunca ve 20. y.y.’da Fransa’da Kilisenin özellikle eğitim alanında yerinin bir "sorun" olmayı sürdürmüş olması, laikliğin bu en "köktenci" türünün dahi ne olduğunu gösterir. Bir başka örnek de, 2. Dünya Savaşı ertesinde İtalya’nın, faşizmin altedilmesinde başı çeken komünistlerin elinden "kurtarılıp" NATO’ya emanet edilmesinde Katolik Kilisesi’nin üstlendiği siyasal işlevdir.
3) Ceza Yasası’nın ünlü 163. Maddesinin kalkmış olmasını bir türlü hazmedemeyenler, sözgelimi Anayasa Mahkemesinin önceki başkanlarından biri bundan on yıl önce bakın ne diyordu: “163, dinlere saygıyı sağlayan Maddeydi.” (Yekta Güngör Özden, TYS Edebiyat Dergisi, sayı 3, Ocak 1994.)
4) Bununla ilgili olarak, bakınız: Bülent Tanör, Kuruluş Üzerine On Konferans, Cumhuriyet Yayınları 1997. S. 44-46.
5) 29 Ekim 1923. Fransız yazar M. Pernot’ya demeç. Alıntılar için, bakınız: Atatürk’de Konular Ansiklopedisi, Yapı Kredi Yayınları, s. 188-193.
Kızılcık, sayı 16, Mart-Nisan 2003, s. 49-55.
- Ayrıntılar
- Administrator
- Sayı 16 (Mart/Nisan 2003)
Suç ortaklığına hoşgörü
KIZILCIK
Neye varır?
Irak'ın zenginliği ve yoksulluğu
Sömürge polisliği
Hayat ağacı
Çentik / Ar damarı çatlamayagörsün... / Bir değil, iki... / Bush utanmadan yalan söylüyor! / "Vaktinizi Allahla Geçirin!" "Allahla Elele Yürüyün!" / Öğrenmek / Türkiye modeli Irak modeli mi? / Muz cumhuriyeti... Üs cumhuriyeti... / Devletin raconu bozulmasın da... / Bağdat düşerkenki "sevinç" / CHP barış için niye sokağa çıkmadı? / "Paranoya" / Atatürk ilke ve inkılapları / Birleşmiş Milletler... / Kabadayılığın raconu / Savaşa karşı çıkmakla barış kazanılmıyor
Medeniyetin yeni yüzü
İzzettin Önder
Armageddon!
Yavuz Alogan
Iraklıların çalınan hayatları
Dr. Turgay Yerlikaya
Beyan-ı menazil-i sefer-i Irakeyn
Orhan H. Aydın
Savaş tanrıları
Refik Zerengil
Bir Amerikan muhibbinin ibretlik sayıklamaları
Halim Togan
Bir ülke başka nasıl işgal edilir
Niyazi Ünsal
Kimin eli kimin cebinde?
Hüseyin Hasançebi
Kaya Güvenç'le söyleşi (Görüşen: Kızılcık)
İşçi sınıfı genişliyor. Ya sınıf bilinci?Selim Yılmaz
Küreselleşmenin siyasi-askerî yüzüYalçın Yusufoğlu
Sosyalistlerin Kemalizm sorunu
Ömer Bedri Canatan
ÖDP üzerine birkaç söz...
Kaan Toker
Türkiye ve laiklikTektaş Ağaoğlu
Venezuela'da Bolivarcı devrim
Zeki Yavuz
"Geldim, yendim, çaldım"..!
Sanat-Kültür-Kitap
Değişimler arasında kendisi kalan
Metin Eloğlu
Konur Ertop
İnternette Kızılcık turu
Industrial Workers of the World (IWW) / Savaş Karşıtları
Belge
"Girsek de kaybedeceğiz, girmesek de..."
Mehmet E. Yavuz (Yeni Şafak)
Gerçek bir halk devrimiydi, emperyalistler yıktı
Macaristan Konseyler Cumhuriyeti
Sayı 16'nın tamamına buradan (PDF - 8,73 MB) erişebilirsiniz.
- Ayrıntılar
- Selim Yılmaz
- Sayı 16 (Mart/Nisan 2003)
Sermaye, hizmetleri tam olarak kapitalist çevrimine dahil ederek, sömürü alanını ve ürün yelpazesini genişletmeyi, esas olarak da meta üretimindeki emekçilerden görece daha iyi ücret alan, farklı kazanımlara sahip olan (iş güvencesi gibi) hizmet emekçilerinin kazanımlarını bu alanda da yedek işgücü yaratarak düşürmeyi hedeflemektedir. İşte GATS-Hizmet Ticareti Genel Anlaşması bu hedefe uygun olarak dizayn edilmiş, ilk hali ile 1994 yılında DTÖ-Dünya Ticaret Örgütü üyeleri tarafından imzalanmış 1.01.1995 tarihinden itibaren yürürlüğe girmiştir. GATS’ın imzalanmasında ve bugün devam eden genişletilmesi müzakerelerinde en çok etkili olmuş iki sermaye yapısından birincisi; ABD Hizmet Tacirleri Koalisyonu, ikincisi ise; kısa adı ESF olan Avrupa Hizmetler Forumudur. Anlaşmanın teknik özelliklerine geçmeden önce, sermayenin GATS anlaşması gibi bir ilk olan çok taraflı bir anlaşmaya neden ihtiyaç duyduğunu ve kapitalist sistemin bugün ulaştığı düzeyi kısaca da olsa irdelemek yerinde olacaktır.
Kapitalizmin, Artı Değere el koyarak kendini var eden bir sistem olduğu bilinen bir olgudur. Yine Kapitalist sistemin ortaya çıkışının meta üretimi temelinde olduğu ve finans ile hizmetlerin yıllarca meta üretiminin yan ürünü gibi görüldüğü ve değerlendirildiğini de biliyoruz. Ancak son 30-40 yıllık dönemde mal ticaretinde kar artış oranlarındaki düşme eğiliminin Marksizmin tarihsel öngörülerini doğrulayarak hızlanması, kapitalistleri ürün yelpazesini çeşitlendirmeye zorlamış ve finans ile hizmet sektörlerinin geliştirilmesine yöneltmiştir. Ancak bu yönelim, kapitalist sistemi sürdürülebilir kılmak ve sermaye birikimi sağlamak için sistemin kendisi tarafından yaratılmış, organize edilmiş ve biçimlendirilmiş ulus devletlerin ve onlara hükmeden ulusal sermayelerin görece engellemeleri ile karşılaşmıştır. Bu engellemelerin gerçekliğinin var olup, olmadığını sorgulayabilmek için ise emperyalizmin bugünkü uygulamaları ve ulus devletlerle ilişkisini de değerlendirmek gerekmektedir.
Kapitalizmin sömürü alanlarını ve pazarlarını genişletmek için yayılmacı bir tarzı benimsemek zorunluluğunun sonucu ve kapitalist sistemin son aşaması olan emperyalizm; kapitalist üretim ilişkilerinin en çok geliştiği ülke sermayelerinin öncelikle kendi coğrafyalarındaki işçiler olmak üzere, tüm dünya işçi sınıfını sömürüsüyle biçimlenen bir olgudur. Bu tespitten hareketle kapitalist sistemin bugünkü aşaması Yeni Dünya Düzeni, Küreselleşme v.b. gibi adlandırılsa da bu onun Emperyalizm olduğu gerçeğini değiştirmez. Günümüz Emperyalist ilişkiler silsilesinde, egemen sermayenin onlarca yıllık sömürü sürecinde ulus devlete yüklediği misyonu ortadan kaldırmayı, sermaye birikiminin yetersiz olduğu süreçteki ilişkisini terk etmeyi, bunun için milliyet özelliğini de aşarak devlet erkini açık bir biçimde kendisi kullanmayı gerekli olduğunun da bu konudaki değerlendirmelerde dikkate alınması gerekmektedir. Ancak bütün bu taleplere ve mevcut gelişmelere bakarak ulus devletin sermaye tarafından ortadan kaldırılmak istendiği sonucunu çıkarmak büyük bir yanılgıdır. Zira Ulus devlet, kapitalist sistemin bir ürünüdür ve onun ihtiyaçları için vardır. Bu yanılsamayı yaratan en temel unsur “Sosyal Devlet” olgusudur. Oysa sermaye, tarihsel süreçte -kendi gücüyle de bağlantılı olarak- ulus devlet yapılarının sermaye birikimi yaratma çabalarına, sosyal devlet olma, emekçilerin ve yurttaşların kazanımları yönündeki gelişmelerine kapitalist sistemi tehdit etmediği sürece pek müdahale etmediği gibi zaman zaman kendi birikim sürecinin hızlandırılmasında da Sosyal Devlet’e özgün düzenlemelerden (doğal kaynaklar ve alt yapı yatırımlarının en düşük maliyetle kullanılması, sosyal güvenlik sistemi, kamu hizmetleri ve KİT’ler üzerinden yaratılan gelir ve istihdam yardımıyla talep yaratılması vb) yararlanmıştır.
Ancak gelinen süreçte sömürü alanlarını daha da genişletmek ve kar artış oranlarındaki düşüşün önüne geçmek için ulus devlet sistemi üzerinden oluşturulan tüm değerlere, özellikle kamusal meta ve hizmet alanlarına bir bir el koymak istemekte ve bu niyetini de açıkça ortaya koymaktadır. Bir başka açıdan değerlendirildiğinde ise, ulusal sermayelerin, egemenliklerini ulusötesi sermaye ile paylaşarak sömürü pastasındaki paylarını arttırmak ya da en azından korumaya çalışmakta oldukları da gözlemlenmektedir.
Kamusal hizmetlerin bu süreçteki rolünün doğru algılanması önem kazanmakta ve kapitalizmin bugününü anlamayı kolaylaştırmaktadır. Marksist iktisatçıların büyük bölümü bugünkü süreci tanımlarken kar artış oranlarındaki sürekli düşme eğilimini en önemli göstergelerden biri olarak kabul etmektedir. Kuşkusuz bu tespite katılıyoruz. Ancak yaşanan sürecin derinleştirdiği gelir uçurumu, özünde bu görüşle çelişmediği halde, bu gerçekliğin üzerini örtme ve üçüncü dünya perspektifini besleme ya da tüm dünya ekonomisinin “birkaç elit”in (ulus ötesi şirket)elinde olduğu biçimindeki yaygın kanıyı da güçlendirme gibi bir işlev de görmektedir. Oysa günümüz gerçek verileri ise, toplam dünya üretiminin giderek artan bir bölümünün, üretimin yapıldığı ana ülkenin dışında satılmakta olduğunu; uluslar arası ticaretin büyüme hızının 1945 yılından beri her yıl, yıllık üretim artış hızının üzerinde gerçekleşmekte olduğunu; yine son 50 yıllık süreçte yabancı yatırımların (Doğrudan ve Porföy Yatırımları toplam olarak) büyüme hızının, ticaretin büyüme hızından yüksek olduğunu göstermektedir. Dünya sermaye birikiminin yalnızca %5’inin “yabancı”ların elinde olduğu ve yabancı yatırımların toplam dünya üretimi içindeki payının 1913 yılındaki seviyesinden çokta fazla olmadığını ortaya koyan veriler, bu süreçten yalnızca gelişmiş kapitalist ülkelerin yararlandığı, diğerlerinin ise bu süreçten zarar gördüğü tezi üzerinde soru işaretleri oluşmasına yol açmaktadır.1
İstatistikler Çok Uluslu Şirketlerin artan bir hızla birden fazla ülkede ve geniş bir ürün yelpazesi ile faaliyet gösterdiklerini ve bağlı şirketleri ile birlikte dünya çapındaki satış hacimlerinin dünya üretiminin yaklaşık olarak %30’u olduğunu ve 1960’larda sayıları 7.000’lerde iken 1990’ların başında 40.000’lere ulaştıklarını göstermektedir. Çok Uluslu Şirketlerin dünya ekonomisindeki payları yüksek olmasına karşın bütün sektörlerde istihdam ettikleri işgücü, dünyanın aktif işgücünün %1,5’unun altındadır. Dünyanın en büyük Çok Uluslu Şirketinin 90’ların sonundaki toplam üretiminin, ABD’nin toplam üretimine oranı 1977 yılının altına düşmüş durumdadır. ABD ve Japon Çok Uluslu Şirketlerinin faaliyet gösterdiği işkolu ve sektörlerdeki büyüme, bir bütün olarak dünya ekonomisinin büyüme hızının oldukça gerisinde seyretmektedir.
Yukarıdaki tablo, kapitalist sistemin bunalımlarının ve bu bunalımları aşmada yeni arayışların neden gündeme gelmesini zorunlu kıldığını da açıklamaktadır. 80’lerin başından itibaren özelleştirmelere hız verilmesi, iş piyasalarının esnekleştirilmesi, emeğin kayıplarını arttıran yeni kurallar konması, finans piyasalarında ürün çeşitlendirme çabalarının en üst düzeye ulaşması ve nihayet kamu hizmetleri başta olmak üzere tüm hizmet piyasalarındaki ulusal korumaların da kaldırılmasının gündeme gelmesi bu arayışların sonuçlarıdır.
1947 yılında imzalanan ve yaklaşık 50 yıl içinde bünyesinde 8 round(Anlaşmalar Turu) ve onlarca anlaşma imzalanan GATT-Tarifeler ve Ticaret Genel Anlaşması tüm yükümlülükleri ile 1994 yılında kurulan DTÖ-Dünya Ticaret Örgütüne dönüştürülmüştür. Bu dönüşüm ile kurulan DTÖ, tahkim ve ambargo gibi yaptırım gücü ile donatılarak sermayenin en üst yapısı haline getirilmiştir. GATS Anlaşması DTÖ’nün en önemli kuruluş anlaşmalarından biridir ve ilk çok taraflı anlaşma olma özelliğini taşımaktadır. GATS Anlaşması ile ilgili olarak düşüncelerini DTÖ eski Başkanı Renato Ruggerio şöyle özetlemiştir. “GATS ile, daha önce ticaret politikası içinde tanımlamadığınız alanları bile piyasa ekonomisine açabiliyorsunuz ve yabancı hizmet tacirlerine yerlilere tanıdığınız hakların aynısını ya da fazlasını tanıyıp; objektif (sermayenin kendi içindeki objektiviteden söz ediliyor) kriterler uygulanacağını garanti ediyorsunuz. Korkarım şu anda ne Hükümetler neyin altına imza attıklarının, ne de şirketler neler kazandığının farkında değiller.”2 Renato Ruggerio, GATS Anlaşmasının ne olduğunu gayet açık bir şekilde iki cümlede anlatmıştır.
GATS Anlaşmasına göre kamusal hizmetlerin özelleştirilmesi zorunlu değildir. Ancak tüm hizmetlerin kamu tarafından da verilse serbest piyasa koşullarında gerçekleştirilmesi zorunludur. Sermaye, bu yöntemle özelleştirme girişimlerinin yarattığı toplumsal tepkilerden kurtulmakta ve daha önemlisi kamu gibi bir rakibi piyasadan dışlamanın ilk adımlarını atmış olmaktadır.
GATS anlaşmasının, ilk kez imzalandığı 1994 yılındaki metni ile 2000 yılı Ocak ayının başından beri 3 yılı aşkın bir süredir müzakerelerle gelinen noktası mukayese edildiğinde aslında, 1994 metni oldukça “masum” bir görüntüsü vermektedir. Örneğin üye devletlere hangi sektörlerini GATS kapsamına alıp almayacaklarını belirleme hakkı verilmiş ve liberalize etmeyi taahhüt ettikleri sektörlerde muafiyetler, korumalar almalarına olanak tanınmıştır. GATS Anlaşmasının bu dizaynı ciddi bir yanılsama yaratmış ve bu yüzden, dünyadaki sendikaların, meslek örgütlerinin, STK’ların ve hatta siyasi yapıların çok fazla dikkatini çekmemiş, ciddi bir muhalefette örgütlenememiştir. Aslında biraz ciddi bir inceleme ile bu masum görüntünün altında özellikle emekçiler için birçok tehlikeli hükmün yer aldığını görülebilmektedir.
Örneğin; Anlaşmanın genel hükümlerinde yer Built-In Principle-Yeniden yapılandırmaya açık olma prensibi; GATS Anlaşmasının imzalandığı tarihten sonraki yıllarda yapılacak olan yeni ticaret turlarında ve her seferinde de daha ileri düzeyde liberalize edilmek üzere yeniden yapılandırmaya açık olduğunu, yine Anlaşmanın genel hükümlerinde yer alan Stand-Still Principle-Sabit Duruş Prensibine göre de; hiç bir üye devletin, verdiği bir taahhütten geri dönemeyeceğini mutlak kural olarak belirlemektedir. Bu iki temel hüküm, 1994 yılında ne kadar az hizmet sektörü piyasaya açılmış olursa olsun, yeni müzakerelerde bu sektörlerin de piyasalaştırılacağı ve bir önceki süreçte verilen taahhütlerden vaz geçilemeyeceği ya da alınan muafiyetlerin arttırılamayacağı, yeni muafiyetler talep edilemeyeceği anlamına gelmektedir.
GATS Anlaşmasında yanılsamaya yol açan en önemli madde ise üye devletlere muafiyet ve korumalardan (derogasyon) yararlanma haklarının tanınmasıdır. Oysa 1994 yılında anlaşma imzalanırken alınan muafiyetlerle ilgili de bir sınırlama getirilmiş ve hiç bir muafiyetin 10 yıldan daha uzun süreyle yürürlükte kalamayacağı ve mutlaka müzakere edilip kaldırılmak zorunda olduğu anlaşmanın 2.maddesinin ekinde açıkça belirtilmektir.
GATS anlaşmasının hukuk mekanizması olarak DTÖ’nün Uluslararası Tahkim sistemi belirlenmiştir. Anlaşmanın ilgili hükmü:“Uyuşmazlıkların Halli Panelinde, konu, GATS’dan kaynaklanan haklar ve yükümlülükler ışığında irdelenir.” Şeklinde düzenlenmiş ve bu konudaki Hazine Müsteşarlığının açıklamalarda tahkim panellerinde aşağıda belirtilen iki çeşit durumun gerçekleştiği gözlemlenmektedir ifadesi yer almaktadır.
- Bir üyenin, yükümlülüklerini veya spesifik taahhütlerini yerine getirmemesi,
- ya da bir önlemin GATS hükümleri ile çelişmemesine rağmen bir üyenin belirli bir taahhüt altında gerçekleşmesini umduğu bir faydanın boşa çıktığını ya da zedelendiğini düşünmesi'3
durumlarında şirketlerin tahkime başvurma hakları doğmaktadır. Bu “hukuk”!!! yaklaşımı ile anlaşma hükümlerinden hiçbirinden geri dönülmemesi garanti altına alınmış ve şirketlerin olası zararları ya da beklentilerinin devletler tarafından ve tabii ki emekçilerden vergi ya da sosyal harcamaların kısılması yoluyla karşılanması hedeflenmiştir.
Yine anlaşmanın Madde A-II hükmünde “GATS, bu koşulların; rekabet ve hizmet sunumu kabiliyeti gibi objektif ve şeffaf kriterler üzerine kurulmuş olması, hizmetin kalitesini temin etmede gerektiğinden daha külfetli olmaması ve lisans prosedürlerinin kendi içinde hizmet arzına kısıtlama getirmemesi için ilkeler geliştirmeye çalışmaktadır” ifadesi yer almaktadır. Anlaşmadaki temel kriterlerin, rekabet ve sahip olunan bireysel yetenekler olarak belirlendiği; “kalite”nin yükseltilmesi için gerekli koşulların “gereğinden daha külfetli olmaması”nın hedeflendiği, kamusal bütün güvencelerin “rekabete engel olduğu” ve “kalite” açısından da gerekli olmadığı iddia edilerek kaldırılmak istendiği ortadadır. Ancak kime ve neye göre gereklilik konusundaki yaklaşımlar müzakere sürecinde tartışmalara yok açmış ve bunu aşmak içinde Eylül-2003’te yapılacak DTÖ 5 Bakanlar Konferansında devletlerin kamusal düzenlemelerinin hizmet üretiminin kalite açısından gerekli olup olmadığının belirlenmesi bir “Gereklilik Testine” tabi tutulacaklardır.
GATS Anlaşmasına göre kaldırılmak zorunda kalınacak bazı kamusal güvence örnekleri:
- Kamu tarafından yıllardan beri uygulanmakta olan ve işletmelere belli sanayi dallarında mühendis ve teknik eleman istihdam etmeyi şart koşan düzenlemeler,
- Doğal ve kültürel varlıkların korunmasını hedefleyen kamusal yönetmelikler ve yasalar,
- İşçi sağlığı-iş güvenliğinin sağlanması için 50’den fazla işçi çalıştıran işyerlerinde bir hekim ve bir hemşire bulundurulması şartı gibi pek çok düzenleme “ticareti gereğinden fazla kısıtlayıcı ve rekabeti engelleyici” bulunarak kaldırılabilecektir.
Bu kamusal güvenceler, bazen belli bir meslek grubundakilerin istihdamını güvence altına almayı, üretimdeki tehlikeleri en düşük seviyeye indirmeyi ya da toplum sağlığını korumayı amaçlayan, bazen de çalışanların çalışma koşullarını insanileştirmeyi hedefliyor olabilir, ancak tüm bu düzenlemeler aynı zamanda birer maliyet unsurudur. Bunun için Örneğin, eğitim alanlarında uygulamasına geçilen ve sağlık alanında da uygulaması başlatılmak için hazırlıkları yapılan Norm Kadro uygulamasının bir sonraki aşamasının işten çıkarma olacağını öngörmek için kahin olmaya gerek yoktur.
Bu konudaki zorlama ile amaçlanan ise, kamu sektörlerindeki istihdamı daraltarak bu alanların serbest piyasaya ve rekabete açık hizmet işletmeleri gibi faaliyet göstermelerini sağlamak, yerli ve yabancı hizmet şirketleri gerek iş piyasalarında eleman ararken gerek kendi sektörlerinde birebir ekonomik ve ticari faaliyette bulunurken kamudan kaynaklanan “haksız rekabet”in önüne geçmek ve sonuçta da kamuda çalışan personelin iş güvence olanaklarının sınırlanması ve açığa çıkacak işgücünün serbest piyasa ortamında, iş arar konuma getirilmesiyle tıpkı sanayi üretimi alanında olduğu gibi hizmet üretimi alanında da bir yedek iş gücü ordusu yaratmaktır. Bu konuda direnen hükümetleri de anlaşmadaki “ticareti gereğinden fazla kısıtlayıcı ve rekabeti engelleyici” hükümleri kaldırmamak suçlaması ile uluslararası tahkime şikayet edebileceklerdir. GATS anlaşması yalnızca kamu çalışanlarının iş güvencesi sorunu değil aynı zamanda da özel sektörde çalışan hizmet kadrolarının ve kamu hizmetlerinden yararlanmakta olan geniş halk yığınlarının yaşamlarını doğrudan etkileyecek bir içerikte ve geriye dönüşsüz olarak dizayn edilmektedir.
GATS anlaşmasının1994 metninde yer alan Built-in hükmü uyarınca 2000 Ocak ayında başlatılan ikinci tur müzakerelerinde bugün gelinen noktada, sınıflandırma (classification) ve salkımlandırma (clustering approach) olarak iki farklı anlayış belirlenmiştir. Sınıflandırma 1994 metninde var olan bir anlayıştır ve belli bir sektörün alt branşlarının tanımlanması biçiminde işlemektedir. Örneğin eğitim alanı için, 1-Üniversite, 2-Mesleki Eğitim, 3-Lise Eğitimi, İlköğretim gibi sınıflama yapılmıştır. Ancak Salkımlandırma anlayışında bir sektörle ilişkili olabilecek bütün sektörlerin taahhütte bulunulmasa bile GATS kapsamına dahil edilmesi gibi son derece geniş bir biçimde işletilmektedir. Örneğin turizm sektörünü salkımlandırmaya tabi tuttuğunuzda, bu sektörün öznesi olan turistin ihtiyaçları ile ilgili tüm hizmet sektörlerini; ulaşım, belediye hizmetleri, enerji, su, mesleki eğitim, sağlık, iletişim, banka, sigortacılık ve mali hizmetler, mimarlık ve mühendislik, posta ve kargo gibi hemen hemen tüm hizmetleri GATS kapsamına dahil etmiş oluyorsunuz. Ayrıca bir turistin beslenme ihtiyacından yola çıkarak gıda ve gıdanın alt salkımı olarak tarıma bir alt salkım olarak tarımsal ve hayvansal gıdaya, bir alt salkım olarak ta et ve süt ürünlerine buradan da entegre et ürünlerine, ve amlajlarına kadar ulaşılmaktadır.
2003 yılı Mart ayı başı itibarıyla turizm, lojistik hizmetleri gibi bir kaç sektörde salkımlandırma anlayışının benimsendiği yönünde haberler gelmektedir.
GATS Anlaşmasının bir diğer önemli özelliği de, bir hizmetin üretilmesi için gerekli meta ve hizmetlerin üretimi ile bir hizmetin gerçekleştirilmesine konu olan metaları da kapsamasıdır. Örneğin Eğitim hizmeti için gereken, kitap, kırtasiye, sandalye, masa gibi tüm araç gereçler bu hizmetin verilmesinde kullanılması zorunlu araçlar olarak kapsamda iken, eğitim mekanının ısıtılması için gereken enerji kaynakları, elektrik ve doğalgaz ise iletim ve dağıtım hizmetinden dolayı, eğer kömür ya da fuel-oil kullanılıyorsa nakliye hizmetinden dolayı GATS kapsamına dahil ediliyor. GATS Anlaşmasının bu özelliği ile meta üretiminin büyük bir bölümü de kapsam içine girmektedir.
GATS Anlaşmasının 2000 yılı Ocak ayında başlatılan ikinci tur genişletme müzakereleri halen devam etmektedir ve bu süreç 2004 yılı Aralık ayında son bulacaktır. Böylece 1 Ocak 2005 tarihinde dünya halkları yeni bir GATS anlaşmasıyla karşı karşıya kalacaklardır. Bu yeni anlaşmada, daha önce alınmış bütün istisna ve muafiyetlerin hemen hemen tamamı kaldırılmış olacak ve 1994 yılında piyasaya açılmamış sektörlerde taahhüt altına alınmış olacaktır.
Bir üye devletin GATS anlaşmasından çıkabilmesi için, diğer bütün DTÖ üyesi ülkelerin hizmet şirketlerince (anlaşma hükümleri çerçevesinde) talep edilecek tazminatları karşılaması gerekmektedir. Dünyada bu tazminatları karşılayabilecek ekonomik güçte bir ulus devletin var olmadığı hesaplanmaktadır ve bu sistem içinde bu anlaşmadan çıkabilmekte mümkün görünmüyor. Günümüzde var olan sınıflar arası güç dengeleri göz önüne alındığında GATS ve benzeri küresel anlaşmaların mevcut sürecinin durdurulabilmesi kolay görünmemektedir. Bu yüzden dünyadaki karşıtların büyük bölümü anlaşmanın öncelikle dondurulmasını ve sonra da toptan kaldırılmasını talep etmektedirler. Ancak, tüm bu gelişmelere ait bilgilerin kapitalizm karşıtı bir bilincin gelişmesine katkı sağlayacağı ve kısa bir süre içinde “zincirlerinden başka hiçbir şeyleri kalmayacak” emekçi kitlelerin örgütlenmesinin çok daha yaşamsal bir ihtiyaç olduğu görülecektir.
***
1. Indicators of Globalization, Bob Sutcliffe and Andrew Glyn/ Review of Radical Political Economics, 21 (1):111-132
2. http://www.antimai.orgweb sitesi
3. Hizmet Ticareti Genel Anlaşması GATS anlaşma metninden alıntı, Hazine Müsteşarlığı web sitesi

Siyaset
Ekonomi
Dünya
Kültür-Anma