“Ekim Devrimi, Marksist öğretinin öngördüğü doğrultuda işçi sınıfının tarihî misyonunun dünyanın bir yerinde ayağını yere basması değil de kararlı ve kurnazca örgütlenmiş bir azınlık çetenin iktidarı ele geçirip despotik, totaliter, Asyaî bir yönetim tarzını topluma dayatması mıydı?” (Tektaş Ağaoğlu, “Toplayarak Çıkaralım”, Görüş, sayı 40, Mart 1990.)
“Dünyanın bir noktasında ve kapitalizmin ölümcül kuşatması ve bilfiil yıkıcı askeri saldırısı altında, bir toplumun kendini daha önce hiç testten geçmemiş nazari bir öngörüye göre örgütlemesi, dünya tarihi çapında yaşanmadıktan sonra elde edilip yaşanması olanaksız bir hayatı yaşamaya kalkışması, bunun sorumluluğunu yüklenmesi, soyluluğu bir yana, kapitalizmin insana ve bireyin gerçek kurtuluşunun imkânlarına karşı tutumunu göstermesi bakımından mühim bir tecrübe değil midir?” (H. Hasançebi, “Marksizm ve Birey”, Kızılcık, sayı 10, Aralık 2011.)
Yoksa “Şair”in âvâzı kof bir hamaset miydi?
“Buzlu Baltık denizinin kıyısında
bir pencere örtüldü.
Açıldı yepyeni bir pencere
Yıl bin dokuz yüz on yedi
ikinciteşrin yedi..
…
Ve onlar hiçbir zaman
bildiklerini bu kadar müthiş ve mükemmel bilmediler.
…
Demir, kömür ve şeker,
ve kırmızı bakır,
ve mensucat,
ve sevda ve zulûm ve hayat
ve bilcümle sanayi kollarının
ve küçük ve büyük ve Beyaz Rusya ve Kafkasya ve Sibirya
ve Türkistan
ve kederli Volga boylarının
ve şehirlerin bahtı
bir şafak vakti değişmiş oldu.
Bir şafak vakti karanlığın kenarından
karlı çizmelerini Onlar
mermer merdivenlere bastıkları zaman.”
* Rivayet odur ki 17 Ocak 1918 günü akşamı Lenin bahçeye çıkar ve etraftakilerin şaşkın bakışları altında ve karlar üstünde neşeyle dans etmeye başlar. Kimsenin pek bir anlam veremediği bu hareketin nedeni sonra anlaşılır: Ekim Devrimi 72. gününü ikmal etmiştir; Paris Komünü’nden bir gün fazla yaşamıştır… (72 yıl yaşadığını görse kimbilir ne yapardı?)
İnsanın “insanlaşma” serüveninde göz açıp kapayıncaya kadarlık bir zaman yeli gibi savrulup geçmiş, bir saman alevi gibi parlayıp sönmüştü…
Ekim, tarihin gördüğü en “kitlesel” ve en “demokratik” devrimdir!..
“Yenilgisi”, ne bu mücadelenin “anlamsızlığı”nı kanıtlar ve ne de kazanılması imkânsız bir mücadele olduğunu…
Nereden takılmışsa hatırıma, her bahsi açıldıkça hep bir söz dönüp durur zihnimde;
“Sosyalizm aşktır: Diğerinin mutluluğundan mutlu olmak..!”
“Aşk”ın oluşabilmesi için ön şart, evvela “karşılaşma”dır. İlk bakışta da olsa son bakışta da… Platonik dahi olsa…
Kimimiz −“diğeri”ni hiç “mutlu” görmediği için olsa gerek− vazgeçse, caysa ve hatta “geç ayıkmış sosyalistler” olarak “ihtida” etse; kalanlar için ise “karasevda”ya dûçar olmuş diye düşünülse de… bilakis bu “inat edip kalma” hâli, “gelgeç bir gençlik hevesi” olarak adlandırılmaktan yeğdir!
Hem böylelikle “mutluluğun resmi” olarak, mutad olduğu üzere “kırmızı balığı ya da ak örtüde elmaları” çizmekte serbest kalır “Abidin”...!
Düşünmeden edemiyor insan…
Zihnimizde beliren anlam kuşkusuz kavramla ilintili. Kavramın anlamlandırmaları dolayımıyla hayatla bağ kurarız. Ama sosyalizm, kelime anlamından tutun farklı disiplinlerde ne “anlam” ifade ettiğine ya da farklı sınıfsallıklarda tanımlama zıtlıklarına ve hayatın içindeki “adlandırma”lara dek geniş bir palet teşkil ediyor. Kuşkusuz biz kendimizi, “tutkuyla” bağlı olduğumuz bilimsellikle “sınırlayıp”, klasiklerdekiyle yetineceğiz.
Sosyalizm her şeyden evvel bir sosyo-ekonomik formasyonu tanımlıyor. Kapitalizmden kökten bir “kopuşla”, üretim araçları üzerindeki “özel” temellük yerine, kapitalist üretim tarzının ilgası demek olan “sosyalist kolektif mülkiyetin” tesisi… İnsanların bilincinde de, “sosyal mülkiyete” evrilmek ve bunu sahiplenmek üzere, bunun kültürüyle hemhal olmuş bir toplum… Sömürünün son bulduğu, insanın insan tarafından sömürülmediği bir toplum… Emekçilerin de sosyalist demokrasiyi, kendilerini özgürleştirecek, özgürleşmeyi bütün topluma kazandıracak ve içselleştirecek süreçlerin tarihsel temeli olarak belirleyebilecekleri bir iklim...
İnsanın “tarih öncesi”nin sona erip “insan” olmaya ilk adımı…
Sosyalizm sınıfsız topluma giden yolun ilk evresi; çünkü nihaî hedef ikinci ve son evre; Bilimin öngörüsü böyle. “Herkesten yeteneği ölçüsünde, herkese emeği kadar” mottosu, sınıfsız topluma geçildiğinde “Herkesten yeteneği ölçüsünde, herkese ihtiyacı kadar”a evrilecek..!
Ama her şeyden mühimi ve her şeyden evveli, emekçi kitlelerin aktif katılımıyla siyasi iktidarın “fethedilmesi” gerekmekte..! Sonrasındaysa toplumun “kazanılması” geliyor…
Marksizme göre kapitalist sosyo-ekonomik formasyon “kendiliğinden” bir gelişme sonucu tarih sahnesinde yerini alırken, sosyalizmin mutlaka onu “isteyen” insanların “bilinçli” iradesini ve mücadelesini gerektirmesidir.
Çünkü kapitalist üretim ilişkileri feodalizmin bağrında neşvü nema bulması, serpilip gelişmesiyle burjuva siyasi devrimleri vasıtasıyla da iktidar değişimi realize olmuş, burjuva toplum oluşmuştu. Yani fiili, reel bir süreç yaşanmıştı. Oysa sosyalist üretim ilişkileri kapitalizmin bağrında yeşermez; üretici güçler ne denli gelişirse gelişsin, üretim ne kadar sosyalleşirse sosyalleşsin… sosyalizm hep bir “proje” olarak kalır; ta ki toplumun emekçi sınıfları “müdahale” ederek siyasi iktidarı kazanmaları, aktif katılım göstererek sosyalist toplumu kurmaları; “proje”yi hayata geçirerek, gerçeklik kazandırmalarına dek… Bir başka ifadeyle “politik devrim”, emekçi yığınların inisiyatifiyle, “sosyal devrime” evrilmelidir… ki sosyalist üretim ilişkileri konsolide olabilsin. Başkaca yöntemlerin geçersizliği 175 yıllık mücadele geleneğinden süzülen derslerle “bittecrübe sabit”..!
Sosyalizm kelime olarak, bir ansiklopedik malûmata göre, ilk 1827’de Robert Owen taraftarları için kullanılmış… O gün bugündür de kullanımda…
* ”Feodalizm yıkıldığında ve Tanrı’nın yeryüzünde ‘özgür’ kapitalist toplum ortaya çıktığında, hemen görüldü ki, bu özgürlük yeni bir baskı ve çalışanların sömürülmesi sistemi anlamına geliyordu. Hemen bu baskının bir yansıması ve bir protesto olarak çeşitli sosyalist öğretiler ortaya çıkmaya başladı. Ama ilk sosyalizm ütopik sosyalizmdi. Kapitalist toplumu eleştirdi, kınadı ve lanetledi, onun yıkılış düşlerini kurdu, daha iyi bir düzen düşlerine kapıldı ve zenginleri sömürünün ahlâk dışılığına inandırmaya çabaladı.
“Ama ütopik sosyalizm gerçek çıkış yolunu gösteremedi. Kapitalizmdeki ücretli köleliğin özünü açıklayamadı; gelişmenin yasalarını bulamadığı gibi, yeni bir toplumun yaratıcısı olma yeteneğindeki toplumsal gücü de belirleyemedi.
Bu sırada, Avrupa’nın her yerindeki ve özellikle Fransa’daki fırtınalı devrimler, feodalizmin ve köleliğin çöküşüne eşlik ediyor; gittikçe daha açık bir biçimde, sınıfların mücadelesinin bütün gelişmenin temeli ve itici gücü olduğunu ortaya çıkarıyordu.
Feodal sınıfa karşı, korkunç direnişle karşılaşmayan tek bir siyasi özgürlük zaferi kazanılmadı. Kapitalist toplumun çeşitli sınıfları arasında bir ölüm kalım savaşı olmadan, tek bir kapitalist ülke bile az çok özgür ve demokratik bir temel üzerinde evrimleşmedi.
Marx’ın dehası, herkesten önce bunu çıkarmasında ve dünya tarihinin öğrettiği çıkarımı tutarlı olarak uygulamasındadır. Bu çıkarım sınıf mücadelesi öğretisidir.” (V. İ. Lenin, “Marksizmin Üç Kaynağı ve Üç Bileşeni”, 1913.)
Engels “Ütopik Sosyalizm”in giriş paragrafında; “Çağdaş sosyalizm, aslında bugünkü toplumda yaşayan varsıllarla yoksullar, kapitalistlerle ücretli işçiler arasındaki uzlaşmaz sınıf karşıtlığını, öte yandan, var olan üretimdeki anarşiyi tanımanın doğrudan ürünüdür. Ama, teorik biçimi ile çağdaş sosyalizm, görünüşte, 18. yüzyıl büyük Fransız filozoflarının koydukları ilkelerin daha mantıklı bir genişlemesi gibidir. Her yeni teori gibi, çağdaş sosyalizm de, kökleri maddi iktisat olgularının derinliklerinde bulunmakla birlikte, önce eldeki hazır zihnî birikime bağlanmak zorundaydı.” diye yazar…
Marx ise “Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı”da; “Burjuva üretim ilişkileri toplumsal üretim sürecinin son çelişkili biçimidir; bireysel çelişki anlamında değil, bireylerin sosyal yaşam koşullarından doğan çelişki anlamında. Aynı zamanda, burjuva toplumunun bağrında gelişmekte olan üretici güçler bu çelişkiyi ortadan kaldıracak maddi koşulları da yaratır. Ve işte bu nedenle, bu toplum biçimi insan toplumunun tarih öncesi çağının son dönemidir” der…
Marx, kapitalist toplumun ister istemez ve kaçınılmaz bir şekilde sosyalist topluma dönüşeceği sonucuna varmışsa, bunu salt modern toplumun ekonomik hareket yasalarına dayanarak ileri sürmüştür.
Üretimin sosyalizasyonu üretim araçlarının sosyal mülkiyete dönüşmesine, “mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesine” yol açmazlık edemez!..
Marksizm, sosyalizmi insanlığın gelişiminde –Marx’a borçlu olduğumuz– toplumsal gelişme yasaları uyarınca zorunlu bir aşama olarak görürken, sınıf mücadelesini de bu evrimleşmenin yegâne yolu olarak o denli zorunlu görür.
“Marksizmin kurucuları burjuvazinin dünyayı ve hayatı nasıl devrimci bir değişime uğrattığını hiç hayıflanmadan en ince ayrıntılarıyla anlatır ve açıklarken de, o değişimin ardındaki sınıf egemenliği realitesine karşı çıkmakla kalmamışlar, onunla savaşa tutuşmuşlardı.” (H. Hasançebi, “Marksizm ve Birey”, Kızılcık, sayı 10, Aralık 2011.)
Bugüne gelinceye değin ise, Teori’nin devingen, yaratıcı özünü göz ardı ederek… yaşayan, canlı bir organizma olduğunu unutarak, bir bilim olmasına karşın sürekli “geliştirmeyerek”… “dondurulması”na, bir “retoriğe” dönüşmesine seyirci kalınmış… dahası bunu adeta benimsemiş olan bir “Dünya Hareketi”…
Sosyalist toplumu kurmaya sıvanmış ülkelerdeyse… “mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirildiği koşullarda ‘geçiş toplumu’, geçiş sürecinin bireyi giderek daha ve daha özgürleştirici potansiyelini geliştiremedi, gerçekliğini yaşayamadı. Sonra da, tarihsel zorunlulukların dayattığı pratikler gerçek, asli, kaçınılmaz ‘Marksist praksis’ olarak dogmalaştırıldı.” (H. Hasançebi, a.g.e.)
Ancak asıl toplumsal gelişmenin kanunları dâhilinde mevcut dünya ve ülke şartları hakkıyla değerlendirilemediği ve dünyayı değiştirecek politika mevcut durumla uyumlaştırılamadığı için tarihi zorunluluk olan sosyalizmi mümkün kılmak başarılamamıştır. Ancak ne ki tarihin somut şartlarında nedensellik böyle gerçekleşti. Rastlantı/zorunluluk diyalektiği böyle işledi.
Ve sosyalist ekonomi (Marksist teoride öngörüldüğü genel karakteriyle) şimdiye değin hiçbir ülkede var olamadı. Becerilemediği için değil, yaşanılagelen objektif şartlar altında olamayacağı için olmadı.
Peki, sosyalizm öldü mü? Yaşanmış tarihi hepten defterden silmek mi gerekmekte? Keenlemyekûn..?
“Kavramın” içeriği değişime uğrayıp –dönüşüme değil!– gelişerek, zenginleşerek yeni “anlamlandırma”lar edinecektir kuşkusuz. Yukarıda belirttik; “kavramın anlamlandırmaları dolayımıyla hayatla bağ kurarız.” Hayat sürekli bir devinim içindeyken “sosyalizm kavramının içeriği” donmuş, taşlaşmış kalamaz!
Hayatı ve gerçeği inkâr etmek mümkün mü?..
“(…) proletarya kamu iktidarını ele geçirir ve bu iktidar gereğince, burjuvazinin elinden kaçan toplumsal üretim araçlarını kamu mülkiyeti hâline dönüştürür. Bu eylem aracıyla, proletarya, üretim araçlarını daha önceki sermaye niteliklerinden kurtarır ve onların toplumsal niteliklerine kendilerini kabul ettirme yolunda tam bir özgürlük verir. Önceden belirlenmiş bir plana göre toplumsal bir üretim, bundan böyle olanaklıdır.” (F. Engels, Anti-Dühring.)
“Marx ve Engels’in Hegel’in diyalektiğine dayanarak ortaya koydukları, geçerli sayılan evrim fikrinden çok daha geniş ve zengin kapsamdadır. Daha yüksek düzeyde (örn. ‘inkârın inkârı’) devrimler, ‘süreklilik çözümleri’ ile gerçekleşen bir evrim; nicelikten niteliğe dönüşüm, gelişmenin çelişkiler tarafından yaratılan içtepileri, belirli bir cisim üzerinde, belirli bir olay çerçevesinde ya da belirli bir toplum bünyesinde etki yapan çeşitli güç ve eğilimlerin çarpışması, her olayın tüm yönleri (ki tarih bunları durmadan yeniden ortaya çıkarmaktadır) arasındaki karşılıklı bağımlılık ve yakın ilişki, evrensel hareket sürecini, yasaların yönettiği tek bir süreci belirleyen bir ilişki, işte genellikle geçerli sayılan doktrinden çok daha geniş evrim doktrini olarak diyalektiğin bazı belli başlı özellikleri.” (V. İ. Lenin.)
“Sosyalizm sınıfları ortadan kaldırmakla devletin de ortadan kaldırılmasının yolunu açar.” (V. İ. Lenin.)
“Devletin gerçekten tüm toplumun temsilcisi olarak göründüğü tek eylem –üretim araçlarına toplum adına elkonulması– onun aynı zamanda devlet olarak son eylemidir. Sosyal ilişkilere devlet iktidarının müdahalesi giderek bütün alanlarda gereksiz hale gelir, ve devlet o zaman doğal bir uykuya dalar. Kişilerin yönetimi yerini eşyanın ve üretim işlemlerinin yönetimine bırakır. Devlet ortadan kaldırılmamış, eceliyle ölmüş, kendiliğinden yok olmuştur” (F. Engels, Anti-Dühring.)
“Engels kendisi ve ünlü dostu hakkında şöyle derdi; ‘Bizim doktrinimiz bir dogma değil, bir eylem kılavuzudur’. Bu klasik formül Marksizmin sık sık gözden uzak tutulan bir yönünü etkili ve çarpıcı bir biçimde vurgular. Engels’in sözüne kulak asmadığımız takdirde, Marksizmi şekilsiz ve kırık dökük bir mumya haline sokmuş, canlı ruhunu boşaltmış, teorik temellerini yıkmış oluruz. Oysa Marksizmin teorik temelleri diyalektik ve her şeyi kapsamına alan çelişkilerle dolu bir hareket anlamında tarih teorisidir. Bunu gözden uzak tuttuğumuz takdirde, Marksizmin çağın pratik sorunlarıyla, o her yeni dönemeçte değişebilen güncel sorunlarıyla ilişkilerini koparmış, hiç değilse gevşetmiş oluruz.” (V. İ. Lenin, Zvezda, sayı 2, 23 Aralık 1910.)
Aynı yerde Lenin adeta bugünü tasvir ediyor; “Ölü bir dogma, tamamlanmış, hazır, değişmez bir doktrin olmayıp canlı bir eylem kılavuzu olduğu içindir ki Marksizm, sosyal yaşam koşullarında meydana gelen ani değişiklikleri yansıtmazlık edemezdi. Bu değişikliklerin sonucu olarak büyük bir parçalanma, dağılma, kargaşa ve düzensizlik görüldü, türlü türlü dalgalanmalara tanık olundu, bir sözcükle Marksizm büyük bir iç bunalım geçirdi. Bu parçalanmaya karşı alınacak enerjik önlemler, Marksizmin ilkelerini savunmak için çetin ve inatçı bir savaş böylece öncelik kazandı. Görevlerini formüle etmek için Marksizmden vazgeçemeyen sınıfların çok geniş tabakaları bir önceki dönemde Marksizmin ilkelerini ancak bölük-pörçük bir biçimde benimsemişlerdi; ‘sloganlar’, taktik sorunlara yanıtlar ezberlemişler, ama bu yanıtların Marksist kriterlerini anlamamışlardı. Sosyal yaşamın çeşitli alanlarında ‘değer yargılarının yeniden gözden geçirilmesi’, Marksizmin en genel ve en soyut felsefi ilkelerinin ‘revizyonuna’ yol açıyordu. İdealizmin çeşitli varyantları ile burjuva felsefesi Marksistlere musallat olan ‘Machisme’ salgınında kendini gösteriyordu. Anlaşılmadan ve üzerinde düşünülmeden ezberlenen ‘sloganların’ tekrarı boş ve tumturaklı lâflar etme modasının alıp yürümesine yol açıyordu; böyle ‘otzovizm’ gibi temelde Marksizme karşıt küçük-burjuva eğilimleri ortaya çıkıyor, kimileri de ‘otzovizm’de Marksizmin ‘legal bir nüansını’ görüyorlardı.
Öte yandan (…) yılgınlık, Marksist teori, ve pratiği ‘itidal ve düzen’ çerçevesi içine sokmak isteyen eğilimi de etkilemeye başladı. Böylece Marksizmden kala kala bir sürü boş lâflar, ‘hiyerarşi’, ‘hegemonya’ vb. üzerine söylenip duran ve liberal bir zihniyeti yansıtan safsatalar kaldı.
Bu yazıda bütün bu görüşleri incelemek elbette amacımızın dışındadır. Marksizmin geçirmekte olduğu bunalım ve bu bunalıma sıkı sıkıya bağlı bulunan bugünkü tüm sosyal ve ekonomik durum üzerine yukarda söylediklerimizi kanıtlamış olmak için bunlara yalnızca değinmek istedik. Bu bunalımın ortaya çıkardığı sorunlara sırtımızı çeviremeyiz. Sorunları lâf kalabalığıyla geçiştirmeye çalışmak kadar zararlı, ilkelere aykırı bir şey olamaz. Bugün en önemli görevimiz, bunalımın derinliğini ve onunla savaşma gereğini anlamış bütün Marksistleri bir çatı altında toplayarak, Marksizmin teorik temellerini ve ana ilkelerini, burjuva etkisinden sıyrılamayan ‘yol arkadaşlarının’ çeşitli yönlerdeki sapmalarına karşı savunmaktır.” (V. İ. Lenin, a.g.e.)
“Sınıfsız topluma geçişe tekabül edecek bir sosyo-ekonomik yapının oluşup gelişmesine, kök salıp ayakta kalmasına ‘değiştiği’ söylenen dünyanın ‘nesnel’ koşulları elverişli olmayabilir; (…) değiştiği söylenen dünyada sosyalizm için mücadelenin de mi önü nesnel koşullarca kesilmiştir? (…) Ucu sınıfsız topluma açılan sosyalizm için mücadele iradesi… Bu irade bir süredir kırılmıştır. Tamirinin imkânsız olduğu, çünkü nesnelliğe aykırı düştüğü iddia ediliyor. Sosyalizm mücadelesinin, mücadele olarak, sökmeyeceği, geçmeyeceği, beyhude olduğu zihinlere kazınmak isteniyor. Sınıf mücadelesinin adı hiç anılmıyor. ‘Sınıf’tan söz etmenin tutuculuk, gericilik, düpedüz enayilik olduğu her fırsatta, her zeminde eski yeni kuşakların bilincine ve vicdanına aşılanıyor. Bu yolda her habaset mubah.”
“Nesnelliği Bolşevikçe algılamada yaya kalanlar ya da yorulanlar, dünyayı değiştirme işine boş verip kendileri değiştiler. Dünyayı olduğu ve olmakta olduğu gibi değil, kendilerine gösterildiği gibi görmeyi seçtiler. Büyülendiler.
Kriz budur.”
“‘Küreselleşme’ dedikleri yeni bir şey mi? Değil. Dünya üzerinde sermaye akışının hızlanıp yaygınlaşmasının yeni bir aşaması. En yetkin, kalıcı tarifi 150 yıl önce Komünist Manifestosu’nda yapılmıştı.
Sermayenin girdiği her yerde sermayeye karşı etkin, sonuç alıcı mücadele koşulları vardır. O koşullarda mücadeleye yatkın yöntem ve biçimleri bulmak, yaratmak, geliştirip onlardan sonuç alabilmek, mücadeleye niyetli olanların işidir. İşlerini görmek onlara düşer.”
“Krizi aşarsınız. Yeter ki krizin mevcut potansiyeller ve dinamiklerle aşılmaya hazır olduğunu kavrayın. İstediğinizi (sömürüsüz, sınıfsız dünyayı) KAZANMADAN elde edemeyeceksiniz. Kazanacağınızın garantisi yoktur ama, siz kavganın içindeyseniz eğer ve olduğunuz sürece, hiç değilse ‘kriz’ atlatılmış demektir.” (Tektaş Ağaoğlu, “‘Sosyalizmin Krizi’ Dünyada ve Türkiye’de İrade Krizidir”, Kızılcık, 22 Ocak 2021; ilk yayın: Yeniden Kuruluş İçin Forum, Kitap 1, Sayı 1, Ekim 2006.)
Ama ondan önce ve her şeyden evvel, “sosyo-politik amnezi”ye dûçar olmuş olanların sosyalizmi “toptan reddedilmiş” bir mücadele, geride bırakılmış bir “enkaz” ya da mazide kalmış bir nostaljik “şey” değil, önümüzde duran bir hedef olduğunu hatırlamaları beklenir, tez elden..!
Bilimse eğer –ki öyle biliriz– yenilgilerden, olumsuz sonuçlardan hep öğrenir; öğrenmek zorundadır..! Nerede işlerin ters gittiğini, iğneyle kuyu kazarcasına, arar bulur ve taş üzerine taş koyarak gerçeği yakalar; zenginleşir…
Bu Marksizmin başlıca teorik meselesi olarak tezahür ediyor. Bazı varsayımları ve önkabulleri yıkılacak olsa da, gerçeğin üzerine yürüyecek olan Marksizm hiçbir şey “kaybetmeyecek”, aksine kendi gelişmesini kazanacaktır..!
Aslında Marksistler yüz yetmiş beş yıldır hep aynı soruyu tartışıyorlar: Dünyayı nasıl dönüştüreceğiz?..
Çünkü aslında sınıf mücadelesinin bütün sorunları “o eski klasik tarz” içinde ortaya çıkıyor..!
“Doğada ya da tarihte mucizeler yoktur. Fakat, tarih içindeki her ani dönüş, ki bu her devrim için de böyledir, öyle zengin bir içerik sunar, öyle beklenmedik ve pek özel mücadele formları ve rakiplerin karşılıklı güçleri için öyle pozisyonlar açıverir ki sıradan bir bakış sahibine bunlar mucizeymiş gibi görünür!” (V. İ. Lenin, “Uzaktan Mektuplar”.)
Klasikleşmiş “kelâm”ı tekrar edecek olursak; “Marksizm bir dogma, bir amentü değil bir eylem kılavuzudur!”
Ve bu “kılavuzu” edinmiş insan soyunun, “praxisin” en harikulâde macerası..!
“İnsanlığın yarın duygusu, yarın tasavvuru vardır. Yarın düşüncesini taşımayan, kendiliğinden akıp giden, nereye varacağı meçhul bırakılan, toplumsal bilinçte üretilmeyen, amaçsız ve hedefsiz bir insanlık olamaz!”
“[‘teorideki’] bunalımlar, [‘pratikteki’] deformasyonlar, … ne sınıflardan, ayrıcalıklardan arınmış bir yarın hedefini ortadan kaldırıyor, ne de bu yarına gidişin öncelikle özel mülkiyeti ve sömürücü sınıf ilişkilerini ortadan kaldırmaktan geçtiğini..!
“Bugün insanlığın önünde… [bir ‘yarın’] sorusu bulunmuyor! [Çünkü] sömürüsüz toplumdan geçilerek sınıfsız topluma ulaşılması hedefinden daha yetkin, daha mükemmel, …daha büyük… ve daha [sahici]… bir ideal yok!” (Yalçın Yusufoğlu, Görüş, sayı 36, Kasım 1989.)
Sınıfsız toplum amaçsa… sosyalist demokrasi, önümüzde duran bir proje…
Sosyalizm düşüncesi ve sınıflardan “arınmış” bir topluma geçiş süreci hedefi ve sınıfsız toplum ideali maddi bir tasarıdır!.. Ve kuşku yok ki: En insani tasarı…
Sosyalizm ereğinin tarihsel dayanakları yerli yerinde duruyor!..
Ve topyekûn kurtuluşunun henüz şafağındadır insanlık..!
Prometheus’un insanlığa getirdiği ateş hiç sönmedi, Spartaküs hiç yenilmedi ki..!
Ve “Ekim”, uzak geçmişten mitik bir söylence değil; güncel bir destandır! “Biz” yazdık!
“Ekim” nostaljik bir hamaset menkîbesi değil; bayrağında “herkesten yeteneği kadar, herkese ihtiyacına göre” yazan sınıfsız, sömürüsüz topluma giden yolda bir zaferdir! “Biz” kazandık!..
Ekim “bizim”; Ekim “biz”iz..!
***
Not: Metinde büyük ölçüde, Ahmet Kaçmaz’ın Görüş dergisinde yayınlanmış sosyalist sistemi irdelediği, sosyalist kuruluşun tıkandığı, sosyalizmin bunalıma düştüğü hususları analiz ettiği bir dizi yazısından yararlandım.