Sınıfsız topluma geçişe tekabül edecek bir sosyo-ekonomik yapının oluşup gelişmesine, kök salıp ayakta kalmasına “değiştiği” söylenen dünyanın “nesnel” koşulları elverişli olmayabilir; “irade” ile o nesnelliği aşıp bir yere varamazsınız. Doğru… Ama nesnel dünya kendisi mi sosyalizmi mutlak olarak dışlamaktadır, yoksa nesnel koşulların kimi öznel −geçici, değişken− halleri ya da birilerince iradi manipülasyonu mu? Bir şey daha var: değiştiği söylenen dünyada sosyalizm için mücadelenin de mi önü nesnel koşullarca kesilmiştir?
“İrade” den kastım bu. Ucu sınıfsız topluma açılan sosyalizm için mücadele iradesi… Bu irade bir süredir kırılmıştır. Tamirinin imkânsız olduğu, çünkü nesnelliğe aykırı düştüğü iddia ediliyor. Sosyalizm mücadelesinin, mücadele olarak, sökmeyeceği, geçmeyeceği, beyhude olduğu zihinlere kazınmak isteniyor. Sınıf mücadelesinin adı hiç anılmıyor. “Sınıf”tan söz etmenin tutuculuk, gericilik, düpedüz enayilik olduğu her fırsatta, her zeminde eski yeni kuşakların bilincine ve vicdanına aşılanıyor. Bu yolda her habaset mubah.
Sınıflar savaşında irade kavgası esas olarak ideoloji alanında verilir: kazanılır ya da kaybedilir. 1985-91 yılları arasında, altı yıl gibi çok kısa bir süre içinde, Sovyetler Birliği’nde ve “sosyalist sistem” ülkelerinde yer alan bir dizi olay/gelişme, Marksist olsun, olmasın bütün sosyalistleri sosyalizmin krizde olduğuna ikna etti.
70 yıllık somut bir süreç ürünü “Sovyet sosyalizmi” pratiği değil, konsept olarak sosyalizmdi söz konusu olan. Kimileri, Marx’tan, Engels’ten öğrendiklerimiz de doğru değilmiş deyip çıktılar işin içinden. Kimileri Lenin’in taktik deha sahibi bir maceraperest olduğu şimdi anlaşıldı diye düşünür oldular. Çoğunluk, sosyalizm ya hiç olacak şey değilmiş, ya da olursa işte Stalin’in yaptığı gibi olurmuş demeye başladı. Hepsinin altında irade kırılması yatıyordu. 20. yüzyıl sosyalizm deneyimi kapitalist dünyanın baştan beri süregelen kuşatmasına ve açık nükleer savaş tehditlerine dayanamayıp çözülünce, kuşatma altında kalmış olanlar kendi tanrılarını reddettiler, yeminlerini ve küfürlerini başkalarının tanrılarına adadılar. Sosyalizm krizde olduğuna göre, sonu belli olmayan bir tarihsel süreçte sosyalizm için mücadele neye yarardı? Böyle düşünüldü. Sosyalizm için mücadelenin yerini “başka şeyler”, demokrasi, insan hakları, çevre, refah vb. için mücadele aldı sosyalistlerin bilincinde ve ilgi alanında. 89’da komünist militanlıktan 92’de Çerkez milliyetçisi olmaya doğrudan geçiş yapanları bilenler biliyor...
İrade zaafa düştüğünde, “yapamıyoruz/olmuyor”a dönüşür. Olmuyorsa, boşuna ısrarda yarar yoktur. İlla siyaset yapacaksanız, başka kılıklara girip başka işlerin peşine düşersiniz.
Peki, son on beş yıldır sosyalizm için mücadele, olmuyor denilerek, bir kenara konulup da demokrasi, vb. için mücadele edile edile nerede, nereye, ne kadar varıldı? Bugün dünyanın geldiği yer ortada. Bundan sonrasının daha iyi olacağı hayal dahi edilebiliyor mu, sâlim kafayla?
Somut bir örnek:
Avrupa’nın, geçmişiyle ve o anki hâliyle en kitlesel, tarihsel tecrübeyle donanmış, “katı Ortodoksluğa” her daim bir hayli mesafeli olmuş, göz doldurur Komünist Partisi −İtalyan KP− komünistlikten (Sovyet komünizminden değil, kendi komünizminden) istifa ederek sosyal demokrat oldu. Adını, programını ve tüzüğünü, bayrağını, her şeyini değiştirdi... İtalyan işçi sınıfı, ülkenin bütün çalışanları bundan ne kazandılar?
Benim şahsî kanaatim odur ki, İtalya’da gün olup da Berlusconi gibi bir soytarının onca yıl başbakan olmuş olması 1985-91 arası İtalyan KP yöneticilerinin −ve de çok büyük bir bölüm militanlarının− içine düştükleri irade zaafı nedeniyledir. Hayatta öyle şeyler olur ki, onlar olduktan sonra artık olmayacak şey yoktur.
Marx ve Engels’in 18. ve 19. yüzyıllarda gelişen ütopik özlemleri ayağı yere basar nesnel tarihi süreçlere bağlamalarından sonra nesnel süreçlerin tarihin tekerini kendiliğinden döndüreceği görüşü öne çıktı. Engels’in aksi yönde türlü uyarılarına rağmen Ortodoks Marksizmde var olduğu farz olunan katı determinizm anlayışı da Marksizmin kurucularına mal edildi. Oysa Marx da, Engels de, her şey bir yana, 19. yüzyıl Alman entelektüelleriydiler. Onların dilinde “nesnel”lik, iradeden boşanmış bir kavram olmadı hiç bir zaman. Ünlü On Birinci Tez, siyasi pratiğe dair bir önerme değildi, dünyayı bilmede praksisin belirleyici yerine vurgu yapıyordu: Dünya değiştirilerek bilinir. Bilme süreci irâdî eylemden geçer.
Marksizmin kurucularının katı nesnelci peygamberler olarak algılanmaları 17 Devrimi’nin de “ütopyanın ayağını nesnelliğe basması”sından ibaret bir şey olarak yorumlanmasına neden oldu; devrimde ve ardından gelen sosyalizmi inşa sürecinde Leninci Bolşevik iradenin yeri ve rolü üzerine gölge düştü. Sovyet gerçekliğinin somutlanmasında insan unsuru yok farzedilecek kadar geri plana itildi. Tarihin tekeri kendi kendine dönüyordu işte. Dünyayı değiştirmeye lüzum yoktu, çünkü dünya zaten değişiyordu. Nisan Tezleri yazılamasa da olurdu.
“Sovyet sosyalizmi”nin −tarihin her zaman reel olması anlamında reel sosyalizmin− sosyalizm için mücadelenin yerine âdeta ikame edilmesi böyle oldu. Sovyet sosyalizminin yandaşları kadar karşıtları için de bu böyleydi. Sovyetler Birliği −varlığıyla ve eylemiyle− dünyanın kapitalizme vura vura sosyalizm için dönmekte olduğunun teminatıydı, kefiliydi âdeta. Sovyetler Birliği’ne muhalif keskin “sahici sosyalistler”, Sovyetler Birliği’nden yoksun kalınca sosyalizme inançlarını yitirenlerin en başında yer aldılar. Ortada Sovyetler Birliği kalmayınca, onun varlığı ve eylemi üzerine bina edilen “nesnellik” kutup değiştirdi: Yaşasın kapitalizm!
Ne yapacaksak, yapabileceğimiz şeyler olarak bize ne bırakılmışsa, sosyalizmle olmuyor, bari kapitalizmle yapalım! Demokrasi, insan hakları, çevre sağlığı, şu, bu, vesaire… Kapitalizmi insanın hayrına olabilecek yanlarıyla, imkânlarıyla, dinamikleri ile sahiplenip olabildiğince insanileştirmenin yolunu arayıp bulalım. Ölüm getirdiği yerde oturup ağlaşırız, içimiz rahatlar…
Ne ki nesnellik sosyalizmden yana değilmiş (ya da bugün için değilmiş) demek, aslına bakarsanız, nesnelliğe de bühtandır. Belirleyici olan “nesnellik” değil, onun algılanışıdır çünkü. İnsan eylemini nesnelliğe o bağlar ve orada işin içine irade girer. İrade olmadan nesnellik insansız (tarihsiz) bir dünyanın “nesnelliği” olarak dünyaya da yabancı, anlamsız bir “şey”den başka bir şey değildir.
Nesnelliği Bolşevikçe algılamada yaya kalanlar ya da yorulanlar, dünyayı değiştirme işine boş verip kendileri değiştiler. Dünyayı olduğu ve olmakta olduğu gibi değil, kendilerine gösterildiği gibi görmeyi seçtiler. Büyülendiler.
Kriz budur.
Krizin aşılması, onu doğurduğu söylenen “yeni” nesnellik zemininde de tarihsel sürece aktif iradi müdahale ile pekâlâ mümkün olabilir ve zaten ancak öyle mümkün olabilir (en azından, böyle bir şeyi denemeye hayal gücü yetenler için).
“Küreselleşme” dedikleri yeni bir şey mi? Değil. Dünya üzerinde sermaye akışının hızlanıp yaygınlaşmasının yeni bir aşaması. En yetkin, kalıcı tarifi 150 yıl önce Komünist Manifestosu’nda yapılmıştı.
Sermayenin girdiği her yerde sermayeye karşı etkin, sonuç alıcı mücadele koşulları vardır. O koşullarda mücadeleye yatkın yöntem ve biçimleri bulmak, yaratmak, geliştirip onlardan sonuç alabilmek, mücadeleye niyetli olanların işidir. İşlerini görmek onlara düşer. Mesela sendikal mücadelenin eski, bildik biçimleri geçersizleşmişse, bunu praksis içinde görüp tespit edebilenler niçin yeni biçimler geliştirip geçerli kılmakta acze düşüp, olmuyor diyerek işin içinden çıkmaktadırlar? Demek ki nesnelliği teşhiste ve ona göre eyleme geçmekte zaafları vardır. Sorun nesnellikte değil onlardadır. Mücadele koşullarının olduğu yerde başarı garantisi yoktur elbette ama, mücadele ise niyet ve maksat, âyinesi iştir kişinin, değil mi efendim? Sermaye akışında ve sermaye akışından verim sağlamakta bilginin yeri ve önemi öne çıkıyorsa eğer (sık sık kafa ütülüyorlar, “Emeğin pabucu dama atıldı, şimdi bilgi çağında yaşıyoruz!” diye) sermayeyi sözün gelişi tam kalbinden vurmayı denemek niye mümkün olmasın? Belki gerisi gelmeyecek (bir süre için) ama geleceğe yeni perspektifler sunacak bir “hacker” kalkışmasına bile girişebilirsiniz! Fena mı olur? Yeter ki isteyin.
Bilgi ile emek birbirini dışlamaz. Hiç bir zaman dışlamamıştır. Biri diğeri için olmazsa olmazdır. Sermayenin bilgi üretmesine, üretilen bilgiye ulaşmasına, ulaşılan bilgiden verim (kâr) sağlamasına pekâlâ müdahale edilebilir. Kimi yerde, koşulda çok basit, kimi yerde ve koşulda son derece karmaşık bir organizasyon meselesidir bu. Bunun önüne ancak savaşla, kaba kuvvetle geçilebilir.
Bu her zaman dikkate alınması gereken bir vakıa. Hem de çağımızın bir çok şeyi belirleyen en somut vakıası ama, geçicidir. Üstesinden niye gelinmesin ki? El elden üstündür!
Krizi aşarsınız. Yeter ki krizin mevcut potansiyeller ve dinamiklerle aşılmaya hazır olduğunu kavrayın. İstediğinizi (sömürüsüz, sınıfsız dünyayı) KAZANMADAN elde edemeyeceksiniz. Kazanacağınızın garantisi yoktur ama, siz kavganın içindeyseniz eğer ve olduğunuz sürece, hiç değilse “kriz” atlatılmış demektir.
Günün birinde ölmeyecek misiniz?
Hâlâ niye yaşıyorsunuz?
Tektaş Ağaoğlu, Yeniden Kuruluş İçin Forum, Kitap 1, Sayı 1, Ekim 2006.