israil gosteriler crBu seçimin “önemi” hepimizin malûmu. Gerçi 1973’ten beri oy kullanırım, hiç “önemsiz(!)” bir seçime rast gelmedim… Şans işte..!

Vurgulamak istediğim husus şu: 7 Haziran 2015’ten itibaren tüm seçimlerde aynı “denklem” geçerliydi; ancak 14 Mayıs’ta “oylanacak” olan salt bir “seçim” olmaktan öte, bir “referandum” özelliği taşıyor, kanımca… Bir “rejim” −adına ne dersek diyelim− oylanacak! Ya mevcut “konsolide” olacak, sittin sene kalmak üzere yerleşecek ya da “değişim” ve “dönüşüm”ün önü açılacak… “Açılır” veya açılmaz; “biz”e kalmış!.. Gelecek umudunu yitirmemişlerle beraber “ümitvar” olmak için yeterince sebep var!..

“Evvelemirde gönderelim; sonrasına… sonra bakarız” diye düşünülüyor galiba…

Aslında başından beri olması gereken… siyasal muhalefet, sosyal muhalefeti −bir iki istisna dışında− hemen hemen bütünüyle temsil ederek, “ilkeli” bir “demokrasi bloğu” şemsiyesinde buluşturamaz mıydı? Buradan “demokrasi hedefli” bir iktidar projesi üretilemez miydi?

Bütün bu sorulara cevabım “mümkün” ve “gerekli” olduğu doğrultusunda!.. Hâlâ da öyle…

*

Bugün ABD federal borcu ABD gayri safi yurtiçi hasılasını (GSYH) aşmış durumda! Biliyoruz, kapitalizm borçlandırarak işler. Kendi ekonomik ve siyasal modelinin bütünlüğünü topluma “piyasalar=demokrasi” olarak sundu. Kapitalizmin yeni dünya senaryosu kurgulanacaktı. Bu kurgu ile önce 2008’in “Büyük Çöküş”üne, yani “Mortgage krizi”ne, oradan da bugünün fotoğrafına geliniyor.

Türetilen finansal enstrümanlar ve bunların ticaretinin yapıldığı piyasalar spekülatif alanlara dönüşmüştü. Bireysel yatırımcıların ismini dahi bilmedikleri türev ürünler (forward, future, option, swap), ipoteğe dayalı ürünler, ticari alacakların-konut kredilerinin menkul kıymetleştirilmesi, hedge fonlar vb. uygulamalar piyasalarda ve ekonomi gündeminde yer almıştı.

Tek bir varlık (ipotek, teminat, maddi varlık) üzerinden birden çok menkul kıymet oluşturulduğu için finansal balonlar oluşmuştur. “Suyunun suyu” misali türevin de türevi var!

İşletmeler, finansal kurumlar, ülkeler birbirinin borçlusu ve alacaklısı konumuna gelmiş, herhangi birinde yaşanan kriz diğerine de yansımış, bulaşma etkisi ile giderek büyüyen bir kartopuna dönüşmüştür.

Gelir ve servet dağılımı adaletsizliği artmış, ekonomik ve finansal faaliyetler kontrol edilemez noktalara gelmiştir.

Suni biçimde sisteme çok para sokulmuştu; haliyle bu, enflasyonist baskı yarattı: “Finansallaşma”nın etkileri… Sonuçta özellikle Amerikan Merkez Bankası (FED) başta olmak üzere ABD tüketimi azaltma yönüne gitti. Ama bu pek de bir işe yaramadı. Şimdi enflasyonu kontrol etmek için ya arzı arttırmanız ya talebi kısmanız lazım. Arzı kısa vadede arttırmak kolay değil. O yüzden ABD talebi kısmak amacıyla faizleri arttırma yoluna gitti. Daha sonra fark edildi ki artırılan faizler uzun vadeli bono portföylerini vurdu, küçük ve orta boy yerel bankaları zorladı. Uzun vadeli devlet kâğıtları, üzerinde yazan rakam üzerinden yürürlükteki faiz oranında iskonto ile satılır. Devlet üzerindeki meblağı vadesi geldiğinde öder. İskonto oranı yatırımcıların kârını teşkil eder. Faizler yükselmeye başlayınca kârlar erimeye başlar ve kâğıtların fiyatları, yeni faizler oranında ucuzlar. “Teminatları” karşılamamaya başlar.

Nitekim banka iflâsları yaşanmaya başladı, yerel bankalar üzerinden bir kredi daralması yaşanmaya başladı ve yaşanmaya devam edecek. Silicon Valley Bank (SVB) ve Signature Bank battı; SVB’nin çöküşü ve Credit Suisse’in UBS tarafından İsviçre hükümeti aracılığı ile kurtarılması, SVB’nin Britanya Kolu operasyonlarının satışı finans dünyasını sarstı, merkez bankalarını panikletti. Bankacılık sektöründe yaşanan kargaşanın finansal istikrara tehdit olduğunu belirtiyor paranın patronları. Bu da tüketicinin kırılamayan talebini dolaylı olarak kıracak. Her ne kadar “aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık” dilemmasına düşse de FED, sonuçta enflasyonu kontrol edebileceği bir şekilde finansal koşullarda daralmaya −bir süreliğine gevşetse bile− yol açmaya devam edecek. Ta ki “batmasına müsaade edilemeyecek denli büyük”lere sıra geldiğinde, bir paradigma değişikliğine gidebilir. Biz şimdi onun sonuçlarını yaşamaya başlayacağız.

*

TC Strateji ve Bütçe Başkanlığı depremlerin sebep olduğu zararın 2 trilyon TL yani GSYH’nin yüzde 12’si civarında olacağını öngörüyor. Resmî meblağ bu… Bunun da kamu harcamalarında ciddi bir sıçramaya yol açması kaçınılmaz gibi görünüyor.

Ocak ayında cari açık 9,8 milyar doları aştı. Geçen yılın aynı ayında bunun 6,9 milyar dolar olduğu dikkate alınırsa bir yılda cari açığın yüzde 42 oranında arttığı görülüyor. Bu açık, aylık açık olarak, Cumhuriyet tarihinin en yüksek açığı olarak tarihe geçti.

“Türkiye Ekonomi Modeli” adı altında dolu-dizgin hüküm süren “Timsah Kapitalizmi” eşitsiz, yoksullaştıran büyüme demek. Verilere göre, emekçilerin milli gelirden aldığı pay 2021’de % 30,1 iken 2022 yılında % 26,5’e düştü. Sermayenin gelirden aldığı pay ise % 52,5’ten 54,5’e çıktı. Öyle anlaşılıyor ki kimi tekelci sermaye grupları bunun sürgit sürdürmenin olanaksızlığına ikna olmamış! Benzer ya da farklı kalıplarla sermaye sınıfına toplumun gelirinden ve servetinden aktarılan varlıklar artmıştır ve artmaktadır. Türkiye, aktarma düzeneklerinin artık basitleştiği, çıplak gözle bile görülebildiği bir fotoğraftır. KKM ve enflasyon ve mali politikalar (vergi vb. devletin alacaklarının “affı”, “teşvikler” vs.) her şeyden önce bunu yansıtıyor…

Yalnızca bu sene sonuna kadar “borcu çevirebilmek” için 150 milyar $ borç bulunması gerekiyor, tefeci faizleri hariç… Buna −nereden ve nasıl bulunacağı meçhul− asgarisinden 190 milyar $ olarak hesaplanan deprem bölgesinin ayağa kaldırılması için gerekli finansman tutarını ekleyin… Oysa Finansman; yapılması düşünülen yatırımın gerektirdiği üretim faktörleri ve tabii ki sermaye ihtiyacını, bunun hangi kaynaklardan temin edileceğini ve maliyetini değerlendirir. Elbette bu yapılması gerekendir! İzlenmesi gereken yol, yordamdır!..

Ama… kapitalizmin eşitsizlikleri artırdığını, oligarşik biçimler sergilediğini, demokrasiyle bağlarının iyiden iyiye kopmaya başladığını kabul ederek… hatta kimi yerlerde demokrasi ve özgürlüklerin çoktan ayaklar altına alındığını bilerek irdelemek gerekir…

*

En çarpıcı örneği hatırlatalım;

Kendi renklerini sloganlaştırıp da “yeşil” derken taraftar, kimileri bir dönemin devletin bordrolu ölüm makinesini; “beyaz” derken de aynı dönemin “faili meçhul(malûm)”lerinin lojistik aracı “Toros”u kastediyormuş. Hiç kuşku yok ki, tribünlerdeki bu ırkçı-faşist mizansen,“üç-beş kendini bilir” provokatörün marifetidir elbette. Provokatör, kendini de, görevini de gayet iyi bilir! Bu hususlara müdriktir! Zaten provokasyon için “üç-beş” yeterli sayıdır. “Üç-beş kendini bilmez” söylemiyse ya provokasyona gelenlere veyahut provokasyonu “organize edenlere”, ya da hiç değilse “azmettirenlere” aittir!

Üstelik “bednam” olmuş o kara dönemin iki simgesinin sahneye çıkarılması mizanseni, hiç kuşku yok ki oluşturulduğu dönemdeki işlevlerinin, Kürtlerin ulusal demokratik hareketinin “gayrı meşru” yollardan bastırılması fonksiyonunun yeni konseptlerle, yeni uygulamalarla, yeni figürlerle, ama “eski” usullerle sürdüğünü vurgulamaktadır. Zaten dönemin C.başkanı S. Demirel, adeta diskur çekercesine, “devlet rutin dışına çıkar” diyerek “norm” koymuştur. Normalleştirmekte”dir! Devletin “deregüle etme imtiyazı” olduğunu v’âz etmektedir.

Diğer yandan ise seçimlere yöneliktir elbette… Muktedirlerin “uygun gördüğü” aktörlerin katılımıyla, uygun görülen çerçevede, uygun görülen normlarla ve “kaybettirmeyecek” kadar “serbest” bir seçim olmasının münasip görüldüğü anlatılmaktadır. “Distopik” ve “dramatik” bir atmosfer yaratılmak, karanlık, tehditkâr bir tablo oluşturulmak istenmiş… bilhassa devletin “müesses” karanlık dehlizlerinin ve muktedirlerin tezgâhlarının “bekasını” öngören bir korku iklimi hedefli provokasyon girişimi olduğu apaçıktır! Ama aynı zamanda alenen bir tehdittir! Demek hem memleketin ve hem de Bursaspor taraftarının “vasatı” bu provokasyona ve tehdide müsaittir..! Hatta öyle ki kulüp, “taraftarı” tebrik edenlere imzalı forma göndermiştir…

Ve −belki olası bir dizi− “tehdidin” yol açacağını öngördükleri politik travmaların yaratmayı amaçladığı kontrol, manipülasyon, toplumsal etki oluşturma konusunda devlet iktidarının arzusu ve emeli olarak da okunmalıdır. Zaten “Rejim-TC” kendi bilincine sahip ve bu doğrultuda mülksüzleştirme, ırkçılık, nüfus mühendisliği, göç ettirme ve ucuz emek yaratma harekâtını, acımasızca katlayarak −ve “allahın bir lûtfu” olarak− deprem zemininde de devam ettirdi; ettiriyor… öyle ya da böyle kimin hayatta kalacağına, kimin kalmayacağına karar veriyor. Aynı durumu Covid salgını sırasında da yaşamıştık… Dünyada bilimin metodolojisini kullanan hiçbir ülkenin kullanmadığı ilaçları üretsin diye anlaşma yapılan fabrikalar... ve o fabrikalara ve diğer bilumum üretim birimlerine, ölürse ölsün diyerek, “tıkıştırılan” emekçiler… ve beton cangıllarında binlerce insanı öldüren depremle namütenahi saçılıp savrulan, “afet”lerden ve felaketlerden azami kazanç elde etmek konusundaki fütursuzluk, gözü dönmüşlük… bu ve benzeri “afet”lerde, salgınlarda liyakat ve bilimin kaale alınmayacağı, neo-liberal politikalar ve kurnazca taktiklerle, ölenin-kalanın kendi haline bırakılacağı, bambaşka bükülmüş bir gerçeklik kurgusuna sürükleneceğimizdi kafamıza dank eden... Yoğun “empozasyon” ve “endoktrinizasyon” bombardımanından kendilerini sakınamayanlar; bilinç bulanıklıkları, hakikat algılarında bozulmalar, bükülmeler yaşadılar, yaşıyorlar. Ne de olsa “post-truth” çağındayız..!

Ama şurası çok açık ki vahim bir memleket ahvalini tasvir ediyor şu “tribün olayı”… ve devamının gelebileceği ihtimaline işaret ediyor… “Osmanlı’nın oyunu tükenmez”; hele de karşılarındakiler oyuna gelmeye müsaitlerse..! Çaresi, “kitleselleşmek”tir! Kitleleri seferber edebilmekte, kitlelerin demokrasiye, demokratik hak ve özgürlüklere sahip çıkmasını sağlayabilmektedir. Ve “demokrasi düşmanları”nı “sandığa” gömebilecek, olası provokasyonları boşa düşürebilecek bir yığınsallığa ulaşmaktır..! Şurasını da vurguyla belirtmeliyiz; böylelikle “tehlike” tamamen bertaraf edilmiş olmayacak, sadece geriletilecek, ancak tekelci gerici hegemonya sürdüğü müddetçe varlığını ve tehdidini koruyacaktır. Ta ki “halk demokratik iktidarı” kuruluncaya dek..!

*

Kerameti kendinden menkul İnce Muharrem’e neden “İnce Memed” muamelesi yapılır, hiç anlamıyorum? “Abdi Ağa”yı (siz Kılıçdaroğlu diye okuyun) “elimine” edip de “Hatice”yi (siz CeHaPe diye okuyun) kurtaracağına iyiden iyiye inanmaya başlıyor… şişkin egolu neticeten… bir morbidite durumu yani..! E, “Saray” da bunu iyi kullanıyor doğrusu… “Saraylılar” ise “imza verme” bahsinde pek cömert anlaşılan… Zaten onun meselesi Erdoğan’la, rejimle, “seçimle” filan değil; Kılıçdaroğlu’yla bütün derdi…

Bunu da “malûm şahsın” bir karikatürü misillü, bir “parodisiymişçesine” yapıyor… Ama yakında “malûm şahıs” bu işten sıkılıp, tam sayfa ilanlar vermeye başlar: “Başka yerde şubemiz yoktur”, “Taklitlerimizden sakınınız”…

Bakalım “kazanan adamlar” karşısındaki “arazi olma” uzmanlığı bu seçimlerde de “çalışacak” mı..? “Kaybettiğini belirttiği dengesini” hiç bulduğu oluyor mu? Yoksa hayat üç-beş “imza”dan ibaret değil, çekirge..!

*

İstanbul’un “mega projeler”i(!) Kuzey Marmara Otoyolu, Yavuz Sultan Selim Köprüsü, üçüncü havalimanı için kentin akciğerleri Kuzey Ormanları’ndan milyonlarca ağaç katledildi.

Yaklaşık 20 yıllık dilimde ülkenin toplam tarım arazisinde kayıp en az 2 milyon 652 bin hektar.

Ekilen tarım arazilerindeki kayıp yaklaşık 2 milyon hektar. İlki Trakya bölgesi, ikincisi İsrail’in yüzölçümü kadar.

Aynı dönemde zarar gören orman alanı en az 121 bin hektar.

1990’da 20 milyon dekar olan bakliyat ekim alanı 2018’de 7 milyona geriledi, üretim yüzde 41 azaldı.

Kaz Dağları’ndaki altın madeni projelerinde yüz binlerce ağaç kesildi, bölgenin içme ve tarımsal suları siyanürle zehirlendi, ekolojik yapı alt üst edildi.

Ülkenin doğal su kaynakları, ırmakları, dereleri Hidroelektrik Enerji Santralleri’ne (HES) kurban edildi, yerel halk, ekosistem, yöresel kültür geri dönüşü olmayan hasarlar aldı.

Bergama’da olduğu gibi yer altı kaynaklarına ulaşmak için ülkenin dört bir yanında siyanürlü madencilik projeleri başlatıldı.

Batman’ın Hasankeyf ilçesi 12 bin yıllık tarihi, onlarca köyü ve yerleşim alanıyla birlikte Ilısu Barajı’nın suları altında kaldı.

Burdur’da 2 milyon yıllık bir sürede oluşan Salda Gölü, millet bahçesi projesi nedeniyle tahrip edildi.

Gümüşhane’de buzul çağından beri ayakta kalan Dipsiz Göl, valilik onayıyla define araması için boşaltıldı, kazıldı. Dipsiz Göl artık çamur göl oldu.

UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinde yer alan Diyarbakır’ın tarihi Sur ilçesi “kentsel dönüşüm” projesiyle yok edildi. Sur’da kilise, cami, konak, hamam gibi tarihi yapılar hasar gördü, yıkıldı.

2002’de 36 milyon metrekare olan yapı ruhsat izinleri 15 yılda yaklaşık 300 milyon metrekareye çıkarıldı. Kentlerde 2 milyar 350 milyon metrekare beton yapı inşa edildi.

Bir başka “zihni sinir procesi” Kanal İstanbul’u realize edemeyecek olmaları durduramayacaktır haramileri… O civarda “tarım alanı” ya da “sulak alan” vasfındaki toprağı, imara açacakları vaadiyle, “Kanal manzaralı” arazi diye spekülatörlere rant kapısı olarak sattıklarını, “arsa” vasfına dönüştürüp imar izni verebilirler, giderayak…

Yetersiz atık su arıtımı, sanayi ve evsel atıklar, endüstriyel faaliyetler ve denizin açık kanalizasyon olarak kullanılması nedeniyle Marmara Denizi deniz salyasına (müsilaj) teslim oldu, ölmek üzere.

Zeytinlik Kanunu’na rağmen zeytinliklerin maden projelerine açılması 1 Mart’ta mümkün hale geldi.

Türkiye’nin ithal plastik atık miktarı 2018’de yaklaşık yüzde elli artarak 440 bin tona ulaştı.

Velhasıl derelere saldırdılar, kıyılara, göllere, tarım arazilerine, zeytine saldırdılar…

Binlerce işçi tersanelerinde, inşaatlarında, madenlerinde gömüldü…

Çocukların, gençlerin, kadınların hayallerine, umutlarına, geleceğine saldırdılar.

Düşünceye, itiraza, sanata, şarkıya, türküye, tiyatroya ve kitaba..!

Sadece bu kadar da değil! Bir başka platformda ülke, dünyada demokrasi, insan hakları, basın ve ifade özgürlüğü, yolsuzlukla mücadele endekslerinde sürekli puan kaybediyor, giderek en alt lige düşüyor. Kimsenin haritada yerini bile gösteremeyeceği ülkelerin altına iniyor.

Çünkü, Türkiye’de yargı, yasama ve yürütmenin tek bir kişide toplandığı, adalete erişmenin neredeyse imkansız hale geldiği, basın ve ifade özgürlüğünün, temel hak ve özgürlüklerin “rafa kaldırıldığı” bir ülke!..

Küresel Mutluluk Raporu’nda da bir önceki yıla göre iki sıra daha gerileyerek 137 ülke arasında 106. sıraya düşmüş.

Endeks, bireylerin hayatlarından memnuniyet derecesi, yardımlaşma, sosyal destekler, hayırseverlik, sağlıklı yaşam süresi, kendi kararlarını alabilme özgürlüğü, Gayrı Safi Yurtiçi Hasıla, yolsuzluk, siyasal özgürlükler, hükümetin işlerliği gibi parametrelere göre hazırlanıyor.

Ve bir başka sonuç, uluslararası ilişkilerde “tasarruf edilmeyen itibar” yerlerde sürünüyor… eyyamcı “cinfikirlerle”, an be an değişen tutumlarla, omurgasız sürdürülebileceği zannedilen “dış politika(!)”nın iflâsı: Hiç “düşman” kalmadı! Çünkü muhatapların ciddiye alacağı bir rejim kalmadı..!

Son olarak “ipin ucu”nun iyiden iyiye kaçmaya başladığını görüp bir “savaş"a bodoslama dalma “peşrev”leri bile işe yaramadı..! “Höt! Otur yerine!“ dediler… “Ulusal onur” da yerle yeksân…

Af Örgütü ise, Türkiye için 2022 özeti olarak kronikleşmiş sorunların devam ettiğine vurgu yapıyor. “İnsan hakları krizine ek milyonlarca kişi için yaşam maliyeti krizinin derinleştiği ülke” diyor.

Raporda Türkiye ifade özgürlüğü, toplanma özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, cezasızlık, insan hakları savunucuları, ayrımcılık, toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri, mültecilerin ve göçmenlerin hakları, işkence ve diğer türde kötü muamele alt başlıklarıyla yer alıyor.

Ezcümle memleketin sorunları ve uğradığı tahribat çok büyük! Ağır bir yıkım tablosu...!

*

Ve masalara meze olarak bile gelmiyor artık başlıktaki soru cümlesi! Nostalji tadında hatırlayan hatırlıyor. Gelinen noktada ise soru soran yok, doğrudan; “memleketin haline bak!” deniyor. Umudu hepten kesenlerse, “ne menem bir memleket bu!” diye karamsarlığını ifade ediyor…

*

“Fonksiyonlarına ‘el konmuş’ parlamentonun üzerindeki […] ‘rejim’in gölgesi; salt orada da değil, bütün toplum üzerinde uzayıp giden ‘rejim’ ve bilumum ‘iştirakçileri’nin gölgesi kaldırılmadıkça, demokrasinin kazanılamayacağı anlaşılmış olmalıdır!..” (“Milli irade” yahut…, Kızılcık, 17 Aralık 2021.)

Umarız ve dileriz…

Not: Resimde yargıya müdahaleye karşı yüz binlerin sokağa indiği İsrail’de dikkat çeken bir pankart görülüyor: “Sonumuzun Türkiye gibi olmasını istemiyoruz.”