* Anlaşılan Dergimiz de “seçim sath-ı maili”ne girmiş bulunuyor. Bu “pilav daha çok su kaldırır”; ancak bugünden de bir şeyler söylemek mümkün…
Genel Seçimler-Milli İrade ilişkisi söz konusu olduğundaysa Tektaş Ağaoğlu yazılarına atıfta bulunmamak, Tektaş Ağaoğlu’nu anmamak, yâd etmemek olmaz! Zaten “O”nun yazıları yazarından bağımsız okunamaz, üzerinde düşünmeksizin bîhakkın kavranamaz yazılardır:
I. (Dayanışma’dan, Kitle’ye, Görüş’e ve oradan da Kızılcık’a… çoğu “güncelleme” maksatlı, fayda mülahaza ettiğim bazı saplamalarla birlikte bir derleme…)
* “Tekelci ‘burjuvazimiz’in parlamenter demokrasiyle yıldızı hiçbir zaman barışmadı. Ağızlarından düşürmedikleri ‘milli irade’, hep lâftan ibaret kaldı. ‘Parlamentonun üstünlüğü’ −‘egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’− ve iktidarın ‘serbest’ seçimlerle belirlenmesi prensipleri de öyle… Hep ayaklar altında çiğnendi. ‘Milli irade’, hiçbir durumda tekelci burjuva siyasi iktidarların kaynaklandığı ‘ana ekseni’ ve buradan hareketle temel işleyiş mekanizması olmadı. Hem zaten ‘milli irade’nin özünü, içeriğini onlar tayin eder. Onların ‘sınıfsal çıkarları’ tarafından belirlenme ve tüm topluma dayatılma fonksiyonundan ibarettir; bu ‘mahut’ irade!..
Kuşkusuz bunu ‘yaratan’ ülkenin tarihsel ve toplumsal koşullarıdır. Oysa ‘Batı’da bu, pre-kapitalist unsurların, sosyo-ekonomik ilişkilerin, çökmekte olan köhne sınıfların karşısında, genç burjuvazi ve müttefiği en geniş toplum kesimleri tarafından, ‘eski’nin tüm direnç noktalarının kırılması ve ‘mevzileri’nden sökülüp atılmasıyla ‘milli irade’nin işlevselliği hayat bulur. Bu aynı zamanda, kapitalist ‘ulusal’ iç pazarın bütünleştirilmesi şeklinde ve ‘milliyet’lerin ‘millet’e (ulusa) evrilmesiyle, toplum biçimi olarak kendini örgütler. Ve aşağı-yukarı 19. y.y. bitmeden de tüm Avrupa’ya yayılır…
Türk burjuvazisi, devletin döl yatağında ‘post-mature’ bir doğumdur (o yıllarda Anadolu’da Rum, Ermeni ve Kürt burjuvazileri de mevcuttur ve onlar da nispeten ‘geç-uluslaşma’lardır)… ‘Kuvöz’de devlet himayesinde bin-bir ihtimam ve imtiyazla ve zorla ve kanlı sermaye transferleriyle, daha sonraları ‘sera’da yine devlet himmeti ve kayırmasıyla ‘yetiştirilmiş’; dünyanın en nadide yaratığıdır, ‘bulunmaz’ Türk burjuvazisi!.. Bir serbest rekabetçi devir yaşamadığı gibi, eski sosyo-ekonomik formasyonun pre-kapitalist ilişkilerini ‘olduğu gibi’ devralmış; karşısına alması, tasfiye etmesi gereken eski hâkim sınıfları da kendine ‘müttefik’ eylemiştir. Daha doğuştan ‘tekelci’ yapıdadır; emperyalizme ‘göbekten’ bağlıdır!.. Ve ‘fıtratı icabı’, her daim devletin ‘yardım ve yataklığı’na muhtaç..!
Böyle olunca da, ilk ‘anayasal’ ve ‘parlamenter’ demokrasi adımı olabilecek I. Meşrutiyet’i koruyamamış, merkezi feodaliteye karşı olabilecek toplum kesimlerini etrafında toplayamamıştır, cılız burjuvazi... Özellikle kıta Avrupasını kasıp kavuran alt-üstlüklerin aksine, yarım-yamalak bir burjuva politik devrimi olarak (1876-77), başlamadan akamete uğratılmıştır. Ama yine o yıllarda Osmanlı ekonomisi, artık ‘emperyalist’ safhaya ulaşmış Batı finans-kapitaliyle de ‘müşerref’ olmaktadır…
Ancak ‘II.’ 1908’deki denemeyle sağlam ayaklar üstünde yükselme niyet ve çabasıyla başlatılmış olan girişim bir müddet devam etmiş; ama ‘çoğulculuk’ ve ‘çok seslilik’ fazla gelmiş, 1912’ye dek sabredebilmiştir Türk burjuvazisi ve siyasi temsilcileri. Sonra 1920 ilk BMM’de, o savaş şartlarına rağmen görmekteyiz, aynı çoğulcu anlayışı. Onun ömrü de kısa sürmüştür. İşte belli başlı bu iki dönemde (1908-1912/1920-1923 ve eksik-gedik, kör-topal da olsa 1925’e uzatılabilir…) parlamenter demokrasi ilkeleri nispeten işletilebilmiş, ‘milli irade’nin tecellisi sağlanabilmiş olduğu ileri sürülebilir, belki… Tarihin bir garip ‘cilvesi’, bir istihzası olarak, her iki dönemde de doğru-düzgün bir serbest seçim yapılamamış; parlamento genel oyla tayin edilememiştir… Ama asıl varılması gereken hüküm, son 150 yıl göz önüne alındığında, burjuvazinin ‘milli irade’ hususunda ‘treni kaçırdığı’dır!.. Gayrısı laf-ü güzaftır; demagoji, mugalata ve popülizmden ibarettir!..
Bu fasılalarla uygulanabilmiş, toplamı bir-kaç yılı geçmeyen çabaları saymazsak, son 150 yıl ‘milli irade ihlalleri’ tarihidir! İttihatçılar için ’31 Mart’, ‘1912-sopalı seçimler’, Balkan Harbi, 1. Paylaşım Savaşı... her biri ‘Allahın lütfu’ olarak tecelli etmiştir; ‘milli irade tecellisi’ olarak değil! Daha sonra Cumhuriyet’le birlikte ‘Takrir-i Sükûn’, tek parti istibdadı, ‘şef mistifikasyonları’… DP ile ise aynı madalyonun diğer yüzü yaşanmaya başlandı; ‘bürokratik-elitizm’e mukabil ‘popülizm’; Kore Savaşı’na müdahil olunmakla, NATO ve bilumum ‘ikili askeri anlaşmalar’la ABD emperyalizmine, soğuk savaş mugalatasıyla râm olma; varolagelen ekonomik bağımlılığın ‘militarize’ edilerek perçinlenmesi; emperyalizmin yerli işbirlikçileri tekelci burjuva egemenliğinin ve o egemenliği sürdürme araçlarının somut, soğuk, katı gerçekleri… bu mu ‘milli irade’?.. Sonra özellikle de 1957-60 arası şiddeti ve kapsamı artarak uygulanan ‘milli irade’yi zapt-u rapt altına alma girişimleri… ’27 Mayıs Darbesi’… siyasi intikam almak üzere güdümlü ‘yargılamalar’… ‘Başarısız(!)’ darbe teşebbüsleri... Askeri vesayet dayatmalarının ayyuka çıkması; ‘siyaset yasakları’... 12 Mart ‘başarılı(!)’ darbe… dönemin Gn.Kur.Bşk.’nın itirafıyla; ‘sosyal uyanışın gerisinde kalan ekonomik gelişme’yle uyumlu ‘milli irade’ düzenlemeleri; toplumun ‘Prokrustes Yatağı’na yatırılıp ‘fazlalıkları(!)’nın budanması... daha sonraları, 75-80 arası özellikle MC hükümetleri eliyle dayatılan ‘milli irade’ tanımlamaları... Bilumum askeri cunta, askeri darbe teşebbüsleri; siyasi cinayetler, öğrenci gençlik ve solcu, Alevi, Kürt kırımları; provokasyonlar... provokasyonlar… 12 Eylül. Askeri faşist darbesi; sahibinin sesi bir CIA ‘görevli’sinin ifadesiyle: ‘Bizim çocuklar becerdiler!’ Neydi ‘becerilen’? İntihar etmeyi göze almayan hiçbir siyasi iktidarın ‘beceremeyeceği’ şeyi: 24 Ocak 1980 Kararları olarak adlandırılan ‘acı reçete’nin topluma içirilmesi; emperyalist pazara daha fazla entegre olmak için, işçi hareketinin, emekçi halkların hareketinin, demokrasi hareketlenmelerinin ‘sopa zoruyla’ pasifize edilmesi; kanla, ateşle ‘biçilmesi’, sindirilmesi; kazanılmış ekonomik-sosyal hakların budanması, özgürlüklerin alabildiğine kısıtlanması; emperyalizme tam bir ‘tabasbus’la teslimiyet; ‘kaka siyasetçiler tarafından pisletilmiş’ milli iradenin yıkanıp-yağlanıp, gıcır gıcır, pırıl pırıl ‘sahibi’ne iadesi; yani tekelci burjuvaziye!..
Çok da fazla ‘uzatma’dan günümüze gelecek olursak; özetlemeye çalışılan bütün bu süreçte nereye varılmıştır? ‘Milli İrade’nin ihlalinin, somut pratik hayatta olduğu gibi ‘kamu vicdanı’nda da, ‘bilinçler’de de ‘olağanlaştırılması’… Bir fiil ne kadar sık işlendiği ve o kadar ‘suç’ olarak nitelendiği halde, inatla ‘suç’ muamelesi görmez ise, ‘o kadar’ suç ‘olmak’tan çıkar! ‘Olağanlaşır’, ‘normalleşir’! ‘Norm’a dönüşür! Giderek ‘kural’ olur!..
Her ‘ihlal’in ardından ‘ihlalciler’ ve yapıp-ettikleri ‘rasyonalize’ edilmiş, hatta çoğu zaman ‘baş tacı’ edilmiş, yasallaştırılmış, −çok daha önemlisi− ‘maşeri vicdan’da ‘dokunulmazlık’ kazandırılmıştır. Milli irade, ‘milli iradenin ihlali’ ile ‘uyum’ içersine sokulmuş ve uyum içersinde olmayı ‘öğrenmiş’tir! Ve giderek milli iradenin ihlali, anayasa dibaçelerine, okul kitaplarına yazıldığı üzere, milli iradenin ta kendisi oluvermiştir! Buradan da anlıyoruz ki ‘mili irade’nin de, onun ‘ihlali’nin de tek sahibi tekelci burjuvazidir! ‘Yazı’ da onlarındır; ‘tura’ da!..
‘Bugünkü durum’a gelince halihazır mevcut iktidar gibi, −bütün gözlemci raporlarına yansımış, ‘eşit, adil ve özgür’ olma prensiplerini karşılamayan ‘asimetrik’ seçimlerden sonra− ‘milli irade ihlali’ örneğine, yeryüzünde rastlamak çok da zor değildir; ama asıl çok zor olan, böyle bir iktidarın yıllar yılı işbaşında kalmış olmasının ve −niyet o ki− yıllar yılı iş başında kalacak olmasının milli iradenin ‘tecellisi’ sayıldığı bir ülke bulmanın güçlüğüdür. Ve asıl önemli olan bunun ülke insanlarını analarından doğduğuna pişman edeceği çok açık değil midir? Yıllardır topluma neye malolduğu ve toplumun ve ülkenin geleceğini nasıl kararttığı gözler önünde değil midir?.. Kendisini ‘seçmemiş’ milyonlarca insana meydan okuyarak, eleştirenleri hedefe oturtarak, ‘kriminalize’ ederek, karşı çıkanları, siyasi muhalefeti ‘şeytanlaştırarak’, Kürt siyasetçilerini, toplumun ‘diri’ unsurlarını ‘içeri’ tıkarak, ‘militarize’ edilmiş, olmazsa ‘polarize’ edilmiş bir toplum, travmaya uğratılmış bir ülkeyle daha nereye kadar gidilebilir? Bu denli yoksunluk, acı ve gözyaşı üstünde ‘saltanat sürmek’ mümkün olabilir mi? Buna ‘izin’ ve ‘icazet’ verilebilir mi? Siyaset, ‘gelecek kaygıları’nı istismarın, ‘istikrar’ ve ‘güvenlik’ ve ‘güvence’ arayışlarını suistimal etmenin ve toplumsal hasletlerin ve insani değerlerin zorbalıkla çürütülmesinin −her türlü hicaptan uzak olarak− meşrûlaştırılması demek değildir!.. Ama alçaklığın kol gezdiği memlekette akıl, izan, en temel insan hak ve özgürlüklerine saygı, evrensel hukuk normlarına riayet aramak nafiledir!
Bu durum aynı zamanda, siyasal iktidarın kaynağının aslında milli irade değil de, milli iradenin ihlali olduğunu göstermiyor mu? ‘Milli irade’ye nasıl bir içerik yüklendiği; ‘egemenliğin’, milletin hangi kesimlerinin ‘kayıtsız şartsız’ elinde olduğu, ayan beyan şimdi bir daha ortaya çıkıyor!.. Hem zaten milli irade, ‘güzel havalar’ın ürünüdür; havalar ‘bozulunca’, o da bozulur haliyle..!
* Daha önce vurgulanmıştı, tekrar altının çizilmesinde yarar var. Genel oyun yüz yılı aşkın süredir, ülkede kitleler nezdinde bir ‘toplumsal meşruiyeti’ var; siyasi iktidarı tayin etmede hâlâ da etkili bir mekanizma. Ancak ne ki sosyal muhalefeti ‘seçim sandığına hapseden’ bir bakış açısı, baştan ‘sakat’ bir anlayıştır. ‘Milli irade şampiyonluğu’nu kimseye bırakmak istemeyen siyasi iktidar tarafından bir münasebetsiz ‘illüzyon’ kurgulanıyor: ‘Sandık’la-‘milli irade’ özdeşliği kuran bir denklem! Bu ‘el çabukluğu marifet’ göz bağcılığına ‘alet’ olmak, ‘ortak’ olmak, bugün gelinen noktada ve yukarıdan beri anlatılanların ışığında, büyük ‘toplumsal günah’lardan birine batmak olur!..
* Demokrasilerde ‘her hesap’ sandıkta görülür diye bir kural ya da işleyiş asla yoktur! ‘Sandıkta hesaplaşırız’ ibaresi −en iyi niyetli, en safiyane yorumla− sadece ve sadece bir metaforik ifadeden ibarettir. ‘Biz hesabımızı önce Allah’a, sonra millete veririz’ türü laflar, öncelikle, kitlelere şirin görünme popülizmi, ucuz politika jargonundan başkaca bir şey değildir!
* Sağlam kazığa bağlandığı düşünülen memleketi, tekelcilerin ve uluslararası işbirlikçilerinin ‘cici rejimi’yle her çeşit halk inisiyatifinin inkarına ve giderek ezmeye dayalı, ‘yeni’ ve ‘ileri’ sömürü konseptlerine uyan bir siyasi yapıyla ‘techiz’ etmektir, amaç!.. Global kapitalizme temelden ve temelli entegre etmek! Varılmak istenen hedef bu!..
* Ülkeyi kimin yöneteceği ‘genel oy’la, ‘seçimle’ belirlenir, evet; ama ülkeye egemen olanlar ‘seçim’le belirlenmez! Onlar ekonomik güçleri dolayısıyla, üretim araçlarının sahibi oldukları için ‘egemen’dirler! Ve ‘belirlenen’ değil de ‘belirleyen’ konumundadırlar! Siyasi iktidarın ‘kim’ olacağına, büyük ölçüde, çoğu kez onlar karar verirler. ‘Seçim sonuçları’nda da, hâkim ideolojik araçların sahipleri olarak, manipülasyonlarla, dezenformasyonlarla, empozasyonlarla dolaylı biçimde ‘tayin edici’ olurlar. En azından çok ‘ilgili’, çok ‘etkili’dirler!
Siyasi iktidar ile ekonomik egemenlik ‘karşılıklı ilişkide’dir sanılır; öyle takdim edilmek kimilerinin işine de gelir. Ama hemen her zaman bu ilişki ‘tek yönlü’dür! Siyasi iktidara sahip olan, ekonomik egemenliğe ‘kendiliğinden’, ‘doğal bir süreç’le erişemez! Ele geçiremez! Ama ekonomik güç sahibi, üretim araçlarına sahip ‘başkaları’ çıkar ve ‘egemenliği’ eski sahiplerinden (onların elde ettiği yoldan) alabilir, ancak! Oysa üretim araçlarına sahip olmayan emekçi halk, ekonomik gücü kendi ‘denetimleri’ altına almak istediklerindeyse, bunu ancak siyasi iktidar mücadelesi vererek ve ‘oraya’ ulaşarak sağlayabilirler!..
* ’Seçimler’in hem tarihi, hem de pratik bakımdan ‘önemsiz’ olduğu iddiası, seçim sonuçları kitlelerin yaşamında, gündelik ve uzun vadeli çıkarları üzerinde herhangi bir ‘değişikliğe’ yol açmıyorsa, açmayacaksa ancak, doğru bir iddia olabilir. Oysa hâlâ da, seçim dönemleri, bir toplumsal uyanış ve gericiliğe karşı topyekûn halk muhalefetinin yükselmesi, demokrasi mücadelesinin gelişmesi için elverişli olanaklar yaratılabilme şartlarına sahiptir. Böylesi de −seçimleri ‘önemsemek’− demokratik bir tutumdur ve kazanacak olan demokrasidir!..”
II.
* Daha önce de vurgulanmıştı: Bu topraklarda demokrasi gelişememiştir! Tekelci burjuvazi (ve siyasi temsilcileri), ülkemizde hep despot ve demokrasi düşmanı olagelmiştir! Kayda değer bir serbest rekabetçi dönem yaşamadıkları için “demokrasi nosyonu” edinememiş, böylesi bir süreçten geçmediklerinden ötürü “demokrasi geleneği”ne sahip olamamışlardır. Ve zaten şimdi de “demokrasi”den hiçbir “çıkarları” bulunmamaktadır! “Çıkmazları” ise bir hayli fazladır!..
Anti-demokratik sınıfsal güçlerin “çıkmazları”nın, özellikle de iktisadi “boğuntu”larının büyümesi ve seçim döneminde gözlenen kitlelerin yükselen “demokrasi” özlem ve taleplerinin başta tekelci burjuvazi, tüm gericilerde yarattığı endişe ve korkuyla, yeni anti-demokratik baskı tedbirleri peşinde oldukları ve olacakları, toplumun “ilerici”, ”modern” dinamiklerini ezip sindirmek maksadı güttükleri gözleniyor. Bu tutumları “çözümsüzlükleri”nin itirafı, elbette!..
Tekelcilerin “çıkmazları”, “çözümsüzlükleri”, “çaresizliği” nesnel bir çözümsüzlüktür; küresel kapitalist sistemden, onun neo-liberal politikalarının iflasından, sistemin “genel krizi”nden, ülke özelinde fena toslamış bulunan ekonomiden, “yönetemez” raddeye gelmiş olmalarından ve nihayet objektif sınıf mücadelelerinden kaynaklanmaktadır! Emekçi sınıflar ve emekçi yanlısı güçlerin “çözümsüzlüğü” ise özneldir! Örgütsüzlükten, “dağınıklık”tan, bilinç düzeyi düşüklüğünden, demokrasi mücadelesi geleneğinin nispeten yetersizliği ve cılızlığından ve özellikle “pandemi günleri” ve ertesinde girilmiş olan geçim zorluğu şartlarında yaygınlaştığı gözlenen “bedbinlik”, “terk edilmişlik duygusu”, “tükenmişlik sendromu” yüzündendir, varolan “umarsızlık”!.. Ve belirtildiği gibi sübjektif bir amildir; ve giderilmesi elimizdedir!..
Emekçi halk sınıf ve tabakaları içinde sürekli ”ayrılık tohumları” ekmek, yapay ayrılık koşullarını sürekli üretmek için oldukça fazla çaba sarfeder, egemenler. Bunda büyük ölçüde “başarılı” da olurlar. Ama bunu bertaraf edecek güçler de “belirleyici” olma olanağına sahiptirler.
İşçilerin, emekçilerin kapitalist toplumda, tarihi olarak tek bir “konumları” vardır, oysa: Toplumsal üretim faaliyetleri fonksiyonlarından, üretim araçlarının mülkiyetinden yoksun olmalarından ve kapitalist sömürü karşısındaki pozisyonlarından kaynaklanan… gündelik olaylar karşısındaki tavırlarını da, siyasi davranışlarını da, geleceklerini, gelecekteki tutumlarını da belirleyen budur..!
Kapitalizmin emekçileri “ayrıştıran” maddi şartlar aynı kalsa bile, “ayrılıklar”ın sürdürülmesinde etkin, hatta bazen “belirleyici” olan “sübjektif” faktörlerin aşılması, kapitalist toplum çerçevesinde dahi mümkün ve gereklidir!?
Mümkündür çünkü; “birlik” eğilimleri giderek güçlenmekte ve sübjektif farklılıkları sürekli zorlamakta ve onları aşma “cehdi” göstermektedir!
Gereklidir (hatta zorunludur) çünkü; demokrasi güçleri bir “bütün” olarak hareket etmeyi başardığı takdirde ancak, diğer ileri toplum kesimlerinin güvenini kazanabilir; bu imkân dâhiline girer! Ve “onları” kendi safına ve “vizyonu”na kazanarak toplumsal güçlerin “ortak hedefler” doğrultusunda “evrilmesi”ni sağlayabilir!..
Salt emekçi halkların ekonomik, demokratik, sendikal, mesleki, kültürel, ulusal demokratik örgütlenmeleri bile −siyasi iktidar hedefli olmasalar dahi− toplumun geniş kesimlerinin gerici partilerin kuyruğuna takılmaktan alıkoyan bir işlev görebilir; onların “oy deposu”, “kapalı av alanı” olmaktan yavaş yavaş da olsa çıkmaları ve siyasi bakımdan egemen sınıflardan uzaklaşmalarına hizmet edebilir. Elbette bu “evrim”, düz bir çizgi izlemez; iniş-çıkışlar, zikzaklar, menderesler çizer.
İşçilerin, emekçi kitlelerin tekelci burjuvazinin peşinden gidiyor, “kasabın bıçağını yalıyor” veyahut da yalpalıyor olmaları, onları kazanmanın mümkün ve gerekli olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz! Aslolan onları ortak mücadeleye çekebilmek ve kendi öz deneyleriyle, bu mücadelenin temel doğrultularına güven duymalarını ve giderek asli saflarında yerlerini almalarını sağlamaktır. Bu ise esnek ve dikkatli bir yol izlenmesini gerektirir.
Özellikle işçi sınıfı ve emekçilerin bütün kesimlerinin “bağlı oldukları” örgütlenmelere, “oy verdikleri” siyasi partiye bakılmaksızın, somut hedefler doğrultusunda, gündelik çıkarlar etrafında “eylem birliği”ni sağlamak gerekir.
“Eylemlilik” siyasal, sosyal, sendikal (mesleki), kültürel karakterler edinmesiyle “sınıfsallık” da kazanmış olur!
III.
* Bugün “sınıf hareketimiz”in en önemli sorunu, birinci gündem maddesi, acil hedefi ve ivedi görevi siyasi demokrasi sorunudur −Sosyalizm hedefini gözardı etmeksizin! Anti-tekelci, anti-emperyalist mücadeleyi ihmal etmeksizin... Demokrasi mücadelesiyle sosyalizm mücadelesinin diyalektik bütünlüğünü kavrayarak!..
* Faşizm tehlikesine karşı mücadele ve faşizmin geriletilmesi mücadelesi, behemahal münhasıran bir devrim sorunu değildir! Bir anti-faşist mücadele birlikteliğinin örülmesi ve etkinliğiyle beraber “alelade” bir burjuva demokrasisinin “kazanılması” meselesidir, ivedilikle!
“Devrim sorunu” değildir; çünkü “devrimci durum”un şartlarının oluşmasını beklemeye tahammülü yoktur “mesele”nin!
* Ülkenin “demokratik dönüşüm”üyse, −demokrasiye dönüş değil− bir “restorasyon” değildir. İhtiyaç bu değil! “Yeni rejim”le içine girilmiş olan “mecra”dan, “macera”dan bir an önce çıkılmasına ihtiyaç var!
* Demokrasi memlekete ne için lazımdır? Demokrasi denildiğinde, en genelinde ve “özünde”, “ruhunda” özgürlükler akla gelir, evvelemirde… Bir avuç asalak dışında, toplumun en geniş katmanlarının, emekçi yığınların hak ve özgürlüklerinin sağlanması akla gelir. Demokrasiden asıl yararlanacak olanlar onlardır, çünkü…
Ülkede sayısız “yasak” vardır ve yenileri de yağmur gibi yağmaktadır! Bu yasaklar olduğu için de demokrasi yoktur. Bilmem kaç “takla”, “perende” atan canbaz, perendebazlar… namaz takkesinden ha bire uyuz, sünepe tavşan çıkaran hokkabazlar… ayaküstü kırk yalan kıvıran çenebazlar… bir “oturumda” kırk üç kağıt açan hilebazlar… ama ne gam! Kimilerine göre memleket dört kol çengi!..
“Kimilerine göre”, ülke insanlarının ezici çoğunluğunun insan hakları, demokratik hak ve özgürlükler, iş ve gelecek güvencesi, gelir dağılımı, geçim şartları, hayat pahalılığı, hayat gailesi, hayat kalitesi, doğal ve kültürel miras vb. gibi “düzlemler”de yaşadığıysa somut gerçeklik değil! “Gerçeklik”le hiçbir ilgisi, ilintisi, iltisakı olmayan, adeta “irreel” bir alemdeymişiz meğer!.. Tevekkeli değil..!
* Akşam “kaybetme korkuları/beka psikozu”yla yatıp, sabah “Gezi karabasanı”yla uyanıyorlar! “Devlet”in tutumunu “derin”lerden duyuruyorlar! “Zinhar kimsenin aklına ‘Gezi’ gelmesin!” deyip, öncelikle kendi akıllarından hiç çıkaramamış olduklarını itiraf etmiş oluyorlar! Korkularını ele vermiş; “sokak” fobilerini, kâbuslarını dışa vurmuş oluyorlar!.. “Demokrasi sendromu” böyle bir şey, herhalde…
IV.
* Mebzûl miktarda “bugün seçim olsa” koşullu kamuoyu araştırmaları yayınlanıyor; handiyse günde beş vakit… Bu oranlar, sadece bir istatistiktir! Somut, canlı yığınlar ise hayatın içinde! Hiçbir sosyal bilimci salt istatistik verilere bakarak, nüfusun “verili oranları”nın hangi sınıf ve tabakaların mensubu olduğuna bakmaksızın analiz yapmaz; yapmaması gerekir! Bütün tahliller toplumsal maddi temellere dayandırılmalıdır; somut olmalıdır! Öngörüler de… Evet bu oranlar, tıpkı vücut sıcaklığını ölçen termometre değerleri gibi, bir göstergedir; ama “değişmez; değişmesi teklif dahi edilemez” anayasa hükmü değil!.. Her şeyden önce bu, bize “solun çalışma oranı”nı göstermektedir! “Solun karnesi”ni! “Yüz ağartıcı” bir karne olduğu da ileri sürülemez! Alınacak daha çok yol var!..
“Alınacak daha çok yol” ise ancak ve ancak, "kitleler"in topyekûn mücadeleleriyle alınabilir; ancak ve ancak böyle, topyekûn mücadeleye seferber edilebilirse yığınlar mümkün olabilir!.. Ve bu da geniş yığınların "göndermekteki" kararlılığı ile güç kazanacak bir mücadeledir!.. Ve bu "kararlılık" o raddeye varır ki, daha fazla "ayak direyemezler"; çekip giderler! Veyahut bir ihtimal, “sandığa” kadar “dişlerini sıksalar” bile, şartlar öyle olgunlaşmıştır ki; “sandıkta” bir "punto finale" yaşanır!.. Tepkilerin “spontane” değil, bilinçli, yaygın ve örgütlü mücadeleyle başarılı olacağı ise bilinen gerçekliktir!..
* Tekrar edecek olursak; kitleler nezdinde yüz yılı aşkın süredir ‘genel oy’un bir toplumsal meşruiyeti var. Hâlâ da siyasi iktidarı tayin etmede en etkili mekanizma, ‘sandık’... Ancak ne ki, Demokrasinin “özü”, “ruhu” özgürlüktür ! “Sandık edebiyatı”ndan geçmez..!
* Demokrasi sorununu, salt “milli irade” ve sandıksal çoğunluk, hukuki meşruiyet argümantasyonu ve sorunsalı çerçevesinde tutmaya gayret edenler var; hâlâ ne yazık ki... “Rafa kaldırıldığı” söylenen demokrasinin “dönüşü(!)” beklenip dururken, diğer taraftan ülke yangın yerine çevrilmiş; halk da “yangından çıkmış”a… Daha da vahimi insanın tüketilmesi… hiçlenmesidir!..
Yolunun üstüne çıkmış ırmağın akıp geçmesini(!) bekliyor, sanki kimileri!.. Halbuki öyle kolay kolay geçmiyor, tarihteki örneklerine baktığımızda! Her şeyden önce “mücadele” etmek gerekiyor! Ve Tarih’ten “öğrenmeyen”ler, tekrar ve tekrar onu yaşamaya mahkûmdurlar!
* “Yeni rejim”in “iştirakçileri” ve “hempaları” ülkede “4/4’lük demokrasi” olduğunu “vâz’ ederler”; ısrarla bunu manipüle eder, empoze ederler ya!.. Hâlâ geçerliyse bu “tez”, “doğru”ysa eğer; mevcut iktidarın gidip de yerine bir diğerinin gelmesini istemek ve bunu umuma açık bir yerde −sosyal medya da dâhil− savunmak ve hatta “yüksek sesle” dile getirmek, her yurttaşın ve/veya “bir araya gelmiş” yurttaşların, vazgeçilmez, mutlak hakkıdır! Bu, “milli irade”yi −ne ise o− “tanımamak” mı oluyor? Hatta −haşa huzur− “darbecilik” mi olmakta?..
Hiçbir yurttaş yüksek sesle ve başkalarıyla birlikte, şiddete başvurmaksızın, mevcut iktidarın ya da kimi iktidar odakçıklarının −kim ya da kimlerse− onu protesto etme, istifasını isteme hakkını kullanmak için “fi tarihi”ne, “sandığın” önüne konulacağı seçim gününe dek beklemek zorunda değildir! “Beklemesinde sakınca bulunan hallerde” ivedilikle “bu hakkı” kullanmaları önünde hiçbir engel(!) yoktur! “Milli irade”nin beyan edileceği tek yer, sandık değildir! “Yurttaş hakları” −elbette siyasi olanlar da−, her yerde ve her daim geçerlidir! Bunun aksine davranmak, devlet zoruyla, şiddetle, kafaların patlatılması, gözlerin çıkarılması ve hatta can kırımları, “milli irade”nin asli sahiplerine karşı işlenmiş en ağır insanlık suçlarındandır!
Bu dönemde yapılacak olan “şey”, parlamentodaki muhalefetin “idraki”ne, “niyeti”ne, “becerisi”ne, şu ya da bu doğrultudaki siyasi hesaplarına bırakılmayacak denli “vahim” ve “acil”dir!.. Parlamentodan “kaçırılan” ülke siyaseti, ister istemez, sosyal muhalefetin uyanması, hareketlenmesi ölçüsünde parlamento dışında “aktif siyaset”e dönüşür! İktidarın “muhatabı” da “doğal olarak” sokak olur!.. Sandığın önüne konulmasını beklemeyen, bekleyecek hali de, niyeti de olmayan halk yığınları “muhalefetin sesi” olur. Muhalefeti “sokak” devralmıştır, artık!..
“Bilinçli”, “yaygın” ve “örgütlü” mücadelenin "başarılı" olacağı sahaların başında "meydanlar", "sokaklar" gelmektedir! Kitlelerin sesi, en "gür" orada çıkar..!
“Sandık” ya da “milli irade”, ne derseniz deyin, son tahlilde “sokağın”, yani yurttaşların iradesinin “tecelligâhı”dır; ve günü gelir siyaset “özü”ne döner!..
Başta ana muhalefet olmak üzere “sokağı” herkesin “içine sindirmesi” gerekiyor. “Sokak” ve “provokasyon” kelimeleri asla yan yana gelmemesi gerek! Sokak, “provokasyon edebiyatı”nın çok ötesinde bir “işlev” taşıyor! Sosyal muhalefetin “nabzının attığı” mekândır; dahası o ”nabzın attığı” zamandır! Tarih boyunca “özgürlüğün sembolü” olmuş; “asıl işlevi”nin ne olduğuna Tarih’i tanık kılmıştır! Tarih de “buna” kalıbını basmıştır! Ve “gerçek” Tarih’i yazanların umutlu yarınlara açılan sokakları, “resmi” Tarih’i yazanların hep korkulu rüyası olagelmiştir!..
Sokak “ayrıkları” ve “aykırılıkları” ile vardır! “Yanlışı” vardır; “eğrisi”, “büğrüsü” vardır! “Yokuşu”,”çıkmazı” vardır! Doğru olan ise “kendisi”dir..! Tıpkı hayatın “gerçekliği” gibi..!
Ve sokak içimizdeki son insani “direnç noktaları”nı da bertaraf etmek isteyen zihniyeti “bertaraf” etmek için elzemdir!?
Bu karmanyolacı, “tekfirci” zihniyetin maksadı da “sır” değildir: Sınırsız güçle mutlak iktidarını sürdürmek!
“Seçim” dönemlerinde halbuki, sokaklara akan “demokrasi”dir! “Kampanya”, muhalefetinse eğer, kimin olursa olsun, alanlara toplanan “demokrasi özlemi”dir! Milyonların yaşamak istediği “ortak bir duygu”dur!
“Suç”ların en büyüğüyse, her zaman için ilan ettiği suçlarla gelişmenin önünü tıkamak isteyenler tarafından işlenir!?.
İnsanın iktidara karşı mücadelesi, "nisyan ile malûl olan" beşerî hafızanın unutmaya karşı da mücadelesidir, aynı zamanda!..
Hatta o ölçüde "başarılı" olursunuz ki kavganızda, "o gün"ü, “zamanın başladığı an” olarak hatırlarsınız belki de, kimbilir!..
V.
Yapılacak şey, çok geç olmadan, ülke sathında sosyal muhalefetin “hareketlenmesi”ne, “radikalleşmesi”ne önayak olmaktır. Kendi soluna “duvar” örmek değil!.. “Ortak” politikalar tespit etmek, güçbirlikleri tesis edip “ortak” hareket etmektir!.. Yoksa “iş işten geçmiş” olursa eğer, ne “ne yapacakları”nı bileceklerdir; ne de bilebilseler bile “yapacak halleri” kalmış olacak..!
* Evet zor zamanlar… karanlık zamanlar… Ama çok da karamsar olmaya mahal yok! Önümüzdeki çok da uzun olmayan bir erimde “mağlup etme”nin şartlarını oluşturabileceğimize inanıyoruz; bunun “bizim” elimizde olduğunu biliyoruz!..
Çünkü bilmekteyiz ki, toplumların kimi pek karanlık ve sıkıntılı tarihsel dönemlerinde bile, önceden kolaylıkla kestirilemeyen muazzam nitel atılımlara sahne olabilecek birikimlerin hızla geliştiği, oldukça sık gözlenmiştir. Çünkü inanmaktayız ki, önümüzdeki perspektifte, içinde bulunduğumuz toplumun hareketi bu momentumu sağlayacaktır. “Köstebek” çalışıyor!..
* Yukarıdan beri sıraladıklarımız bir tek şeyi işaret eder: Ülkeyi yönetenler yönetemez olmuş demektir!..
Yüksek kurlar aracılığıyla ortaya çıkan “rekabetçi kur” martavalı değil, bir emperyalist sömürü oluyorsa, küresel kapitalist sistemin işleyişine uygun olarak ülke emekçileri çok büyük bir sömürüye ve dolayısıyla da değer kaybına uğruyorsa, emperyalist metropollerin tekelci sermayedarlarına “ucuz emek” etiketiyle peşkeş çekiliyor ise, emeği ve hem de ülkenin doğal kaynaklarını gerçek değerinin çok altında fiyatlarla elde ediyorlarsa, değerinin çok altında fiyatlarla yaptıkları ihracat yüzünden ülke halkı daha da yoksullaşırken, ekonomi daha kırılgan ve krizlere yatkın bir hale geliyorsa; insanlarımızın yaşadığı sefalet tablosu gün gibi aşikâr hale gelmişse;
“Paramız” pul olmuşsa, ucuz emek sömürüsüyle düşük gelirli kesimden yüksek gelirli kesime muazzam bir gelir transferi olmuşsa, memleketin tekmili “içeriye”, “dışarıya” ve dahi “uçan-kuşa” borçlu hale getirilmiş,
hayat pahalılığı “patates-soğan kuru(!)” (kuru soğan değil) takip eder, “tane”yle alır hale getirmişse insanları, üstelik gelecek perspektif hiçbir umut ışığı taşımıyorsa;
Sosyal yasalar çalışacak ve yönetilenler de, artık “eskisi gibi” yönetilmek istemeyeceklerdir!
VI.
* Ve seçimlerde oy barajı ne olursa olsun, ilke olarak seçmenin “özgür iradesi”nin tecellisi önünde en büyük engeldir. Seçim, “seçim” olmaktan çıkar; bir aldatmaca ve dayatma haline dönüşür.
“Bana verilmeyen oyları da ben almış olayım ki, aman ‘istikrar’ bozulmasın!”..
* Böylesi dönemlerde devreye giren; “Bu halk adam olmaz!” veya “Benim oyum çobanın oyuyla nasıl eşit olur?” söylemlerinde veciz ifadesini bulan “elitizm”e prim vermemek önem taşıyor. Tıpkı seçim öncesindeki vıcık vıcık “popülizm”e itibar etmemenin önem arzetmesi gibi… İfratla tefrit arasında salınan sarkaç, gidip-gelen pinpon topu olunmadığı gösterilmelidir!..
* Çürütülmeyen hiçbir değer kalmadığı gibi... habire de çürütülmeye devam ediliyor. “Değerler”deki erozyon, fiilen insanın erozyonu demek aslında! İnsanın “tüketilmesi” demek! Toplumun dokusuna, kılcal damarlarına sirayet ediyor; bu dekadans, bu degradasyon, dejenerasyon, deformasyon… İnsanları teker teker teslim alarak git gide zaman içinde adeta bir “sosyal norm”a dönüşüyor…
* Her şeyden önce “küresel kapitalizm”in çağımıza vurduğu damganın, ülke şartlarındaki “izdüşümü”dür, bu… Geçmişi, bugünü ve “geleceği”yle dış mihrakların “uydusu” görünümündeki tekelci kapitalizmin, bu bağımlı gelişmenin bütün “arızaları”yla malûl olduğu apaçık aşikâr olmuştur. İşte şimdi tekelciler ve onların iktidarı, toplumdaki maddi “direnç mevzileri”ni zorbalık ve devlet terörüyle dağıtırken, manevi direnç noktalarını da çökertiyor, çürütüyor! “Sistem”ik insansızlık..!
Zaten artık günümüzde emperyalist metropollerin “iradi” müdahaleleri sayesinde ancak zar zor sürdürülebilir bir “asalak” kapitalist ilişkiler ağı mevcut! Uluslararası literatürde “crony” (ahbapçavuş) kapitalizmi deniyor. Buraya gelinceye dek buna, “nepotizm”, “himayeyi etraf”, “patrimonial” idare vb. ilave ediliyor, bu mümbit topraklarda…
El konulan servetlerin yağması, “el çabukluğu marifet”; sermayenin transferi gerçekleştiriliyor (Kuluçkadan güç-bela çıkabilmiş, “fıtratı icabı” tekelci doğmuş sermayenin ve tarihinin hiçbir döneminde kapitalist birikimi gerçekleştirememiş kapitalizmimizin, akut “tasarruf yetersizliği”yle malûl ekonomimizin “Allahın bir lütfu” olan bu “transfer”e duacı oldukları biliniyor)!.. Bu arada kabul olmuş bulunan “inşaat ya resulullah” duası, “fayrap” berdevam hükmünü icra ediyor! Ama “dış” tasarruf sahibinin birikimini uluslararası finans çakalları, risk primi ne olursa olsun, daha ne kadar süre “kredi” olarak plase ederler ki, Türkiye’nin bu batmış ekonomisine?
Ama ne gam! Panayır hokkabazlarının, “abidik-gubidik”, daha ne “göz bağcılık”ları var; “takke”den daha ne “marifetler”hokus pokus çıkaracaklardır; merakla bekleniyor! Ahalinin ne kadar daha bu “kasaba politikacıları”nın “bitpazarı siyaseti”ne tahammül göstereceği ise bir başka merak konusu! Beri yakadaysa, “en yakası açılmadık” komplo teorileri at koşturup, cirit atmakta! “Müşterisi” de hazır!.. Öyle ya, “resmi tarih”e kolayca inanıp, “resmi söylem”e kolayca kanan bir kumaştandır ve “sokulmuş” bulunduğu “korku tüneli”nde “güvenle(!)” yol almaktadır, yurdum insanı!..
* İşte kendini dayatan hayat şartları, insanların artık o denli “burasına gelmiş” durumda ve gelecek perspektifleri o kadar “öngörülemez”, öylesine karanlık ki…
Bu süreçte insanların bastırılmış öfkelerini, özgürlük özlemlerini, uyanmaya başlayan umutlarını ve kendi kaderlerine hükmetme alanına adım atma şevk ve iradelerini harekete geçirmekten, kendi taleplerine, tercihlerine ve eylemlerine, yani kısacası kendilerine güven duymalarını canlandırmaktan geçer, “görev”... Bunu, politikleşmiş yığınsal acil talepler düzeyine yükseltecek sürecin bu momentteki adımı budur! Bu ise “demokrasi” hedefli, “demokrasi” programlı demokrasi mücadelesinden başka da bir şey değildir!..
“Yapılması gereken şey, sosyal muhalefetin üstüne bir kürek daha ‘ölü toprağı’ atmak değil!”
Ülkenin siyasal, sosyal, iktisadi, hukuksal, kültürel ve demografik yapısının göz göre göre, fütursuzca uğratıldığı ağır, derin, kalıcı tahribata ve ayağa düşürülen ulusal onurunun, uluslararası itibarının zelilliğine karşın... mevcut siyasi güçler dengesinde iktidarın “ağırlığı”nı hâlâ koruyor, “bildiğini de okuyor” olmasının sorumluluğu, kendine “muhalifim” diyen her kesimin boynundadır!
Ve evrensel ilkeler, genel geçer kabuller, mücadelelerden süzülmüş, şiar haline gelmiş düsturlar, stratejik doğrultular, bin bir meşakkatle damıtılmış, teorize edilmiş, tarihsel deneyimler ve birikimlerden “bihabermişçesine”; “bana oy verin! Demokrasiyi getireyim!” demekle, “Godot”nun −pardon demokrasinin− gelemeyeceği bilinmemekte midir?..
VII.
Peki “devrimci durum”un şartlarının oluştuğunu, gerçekleştiğini farzedelim… Ne olması, nasıl olması, niçin olması gerekir?
“Faşizme karşı mücadele nasıl tüm anti-faşist güçlerin beraberliğini ve dayanışmasını gerektiriyorsa, demokratik halk iktidarı için verilmekte olan mücadele de, tüm halk güçlerinin ortak bir cephede yer almalarını zorunlu kılar. Bu cephenin temelini işçi-köylü ittifakı oluşturur. Yurdumuzdaki emperyalizme ve faşizme karşı olan toplum güçlerinin tamamı bu cephe içinde yer alırlar. Bu cephe bugün toplumsal anlamda objektif olarak mevcuttur. Ancak cephede yer alacak toplum güçlerinin ne siyasi plandaki temsillerinde yeterli netliğe erişilmiştir, ne de −ve bir ölçüde bu nedenle− cephenin fiilen oluşturulması yolunda kayda değer bir adım mevcuttur.
Ama durum böyledir diye, demokratik halk iktidarı uğruna yürütülen anti-emperyalist, anti-faşist mücadele şimdilik ikinci plana mı bırakılmalıdır. Asla! Bu uğurda mücadele vermedikçe, bu mücadelenin gerekleri yerine getirilmedikçe diğer alanlarda başarılı adımların atılması mümkün olamaz.
Anti- emperyalist, anti-faşist siyasi çizgilerin toplamı ise önümüzdeki devrim hedefinin, demokratik halk devriminin siyasi kapsamını oluşturur. Bu nedenle bunların oluşturacakları platform iktidar mücadelesi vermekle yükümlüdür. Dolayısıyla bu platformun hedeflediği ve şiarlaştırdığı demokrasi, burjuva demokrasisi değil sosyalist demokrasinin bir türüdür. İşte bu nedenle bağımsızlık ve demokrasi saflarını oluşturan farklı siyasi çizgilerin bir araya gelmeleri gerekmektedir.
(…)Emperyalizme peşkeş çekilen sömürü payı, yerli egemenlerin elinde işçi aristokrasisi yaratacak ölçüde elverişli bir meblağın birikmesini engeller. Öyle ki, egemen güçler bile pay bölüşümünde sık sık birbirlerine girerler. Böyle olduğu için de, sosyal demokrasi için, emek sermaye dengesini sağlayacak ve sürdürecek şartlar oluşamaz. Sosyal demokrasi daha ilk adımda, emekle sermayeden birisi arasında açık tercih yapmak zorunda kalır. Eldeki imkânlar öylesine yetersizdir ki, kısa bir süre için dahi emekçi yığınları avutması (oysa bu konuda Batı’daki “yoldaş”ları bir hayli şanslıdırlar) pek mümkün olamaz. Böylece “sosyal demokrasi”nin emekten yana bol laf ederken, sermayenin yanını tutan politikası kısa sürede açığa çıkar. Ve sosyal demokrasinin yegâne “umut” olduğu miti iflas eder. Daha doğrusu iflas etmesi için gerekli ortam oluşur.
(…)Geri ve bağımlı ülkelerdeki faşist hareketlerin emperyalizmle, özellikle ABD emperyalizmi ile işbirliği içinde oldukları bilinen bir gerçektir. Ve faşizme karşı sürdürülen bu mücadelenin emperyalizmi de karşısına alması kaçınılmazdır. Faşizme indirilecek kesin darbe, aynı zamanda emperyalizmden de bağımsızlaşmayı gerektirdiğinden, −çünkü faşizmin bir daha hortlamamak üzere tarihin çöplüğüne gömülmesi, ancak demokratik halk iktidarının kurulması ile mümkün olacaktır− sonunda emperyalizmi de karşısında bulur. Emperyalizme bağımlılığa son vermedikçe faşist tehlikenin ortadan kaldırılması mümkün değildir. Bu nedenle faşizme karşı mücadele, emperyalizme karşı mücadeleden ayrılmaz. Kaldı ki, bugün görünürde faşizme karşı sürdürülen mücadelenin, bir yanıyla da, faşizmle işbirliği halindeki emperyalizme, onun gizli açık servislerine karşı olduğu, defalarca açığa çıkmıştır.
Ne ki, faşist hareket emperyalizmin geri ve bağımlı ülkelerdeki yegâne işbirlikçisi değildir. Sağ sosyal demokrasiye kadar uzanan bir siyasî yelpaze emperyalizmle işbirliği ya da uzlaşma içinde olan egemen güçlerin temsilciliğini yapar. Anti-emperyalist nitelik göstermeyen sağ sosyal demokrasi, kendi sağındakiler kadar açık bir işbirliğinden yana olmasa bile, emperyalizmle uzlaşan bir politika izler. Bu nedenle anti-faşist mücadelede ne zaman emperyalizmin parmağıyla karşılaşsa duraksar ve bocalar. Zaten sağ sosyal demokrasinin tutarlı anti-faşist mücadele yürütememesinin nedenlerinden birisi de budur. Sosyal demokrasinin sağ kanadı dünyanın hiçbir yerinde ve hiçbir zaman anti-emperyalist olmamıştır.
(…)Anti-faşist mücadelenin gereği faşizmin bayrak açtığı, yok etmek için üstüne çullandığı tüm siyasi akımların, kısacası tüm demokrasi saflarının birliğini sağlamaktır. Kim ki, sosyal demokrasinin aynı zamanda anti-emperyalist olmadığı için anti-faşist saflarda yeri olmadığını ileri sürüyor, kim ki, en acil görev faşist zorbalığın geriletilmesiyken sosyal demokrasi ile birlikte mücadeleyi reddediyor, hatta onu da karşısına almaya yelteniyor, o işçi sınıfı sosyalizmini kavramaktan uzak bir maceraperestten başkası değildir. Böyleleri hem anti-faşist mücadeleye zarar verirler, hem de tüm keskinliklerine ve devrimciliklerine rağmen, devrimci mücadeleyi zaafa uğratarak emekçi halkın kurtuluşunu geciktirirler.
Bugün, Türkiye'nin özgül şartlarında sosyal demokrasiyi temsil eden CHP, sübjektif niyetimiz ne olursa olsun, objektif olarak demokrasi saflarında yer almaktadır.
Evet, bizlerin başını çektiği halk muhalefetinin esas görevi, dün olduğu gibi bugün de demokratik halk iktidarı uğruna mücadele vermek, kendi iktidarı altında emekçi halkın kurtuluşunu sağlayacak günleri yakınlaştırmaktır. Ekonomik durumu incelerken gördük, artık Türkiye ekonomisi yapısal köklü dönüşümlere uğratılmadıkça, dar boğazdan, ağır buhranlar döngüsünden kurtulamayacak ölçüde hastadır. Türkiye ekonomisini, mevcut tekelci kapitalist yapı içinde kalarak düze çıkarmak mümkün değildir. Demokratik halk iktidarı kurulup, büyük üretim ve dolaşım araçlarının özel mülkiyetine son verilmedikçe, millileştirilip halka hizmet eden devletin mülkü haline getirilen bu birimlerin merkezî planın güdümünde, halkın ihtiyaçlarını her geçen gün daha fazla karşılayacak şekilde yönlendirilmeleri sağlanmadıkça, mevcut ekonomik bunalımın aşılması imkânsızdır. Kısa vadede bazı yanıltıcı görünümler sağlasa bile, sosyal demokrasinin reformları, bağımlı kapitalist düzenin yürümesi sonucunu vermeyecektir.
(…) toplumsal kapsamı en geniş olanı anti-faşist birliktir. Bu birlik ülkemizdeki, faşizme karşı olan tüm toplum kesimlerini bütün demokrasi güçlerini kapsamına alır. Faşist tırmanışın başını alıp gitmesine rağmen anti-faşist toplum güçleri henüz bir araya gelmekten bir hayli uzaktırlar. Ama bu eksiklik ülkemizdeki anti-faşist safların objektif varlığını ortadan kaldırmaz.
Günümüzde tekelci kapitalist mülkiyet ilişkilerine tümüyle son verilmedikçe faşizm tehlikesinin ortadan kaldırılamayacağı bilinen bir noktadır. Çünkü faşizm, tekelciliğin demokrasi düşmanlığından kaynaklanır. Bu nedenle faşizme son vermek tekelciliğe son vermekle, bir başka deyişle, halkın demokratik iktidarını kurmakla mümkündür. Bu hedefin ise, kapitalizmi reformlarla sürdürmekten yana bir siyaseti izleyen sosyal demokrasiyi saf dışı bırakacağı açıktır. Ne ki, meselenin gereği, bize sosyal demokrasiyi saf dışı bırakmayı değil saflara katmayı dayatmaktadır.
İkinci birlik platformunu oluşturan anti-emperyalist, anti-faşist birlik, sosyal demokrasinin solundan başlayarak, daha solda kalan tüm siyasî akımları bünyesine alır.
Bugün ülkemizde hem faşizme, hem de emperyalizme karşı olan toplum güçleri bağımsızlık ve demokrasi mücadelesini ellerinden geldiğince yürütmektedirler. Bu mücadelenin objektif şartları ve bu şartlarda yer alan akımlar belli olduğu halde henüz bir anti-emperyalist, anti-faşist birlik kurulmuş, örgütlenmiş değildir. Biz bu birliği ülkemiz şartlarında evrensel olarak en geçerli şekliyle halk cephesi olarak niteliyor ve isimlendiriyoruz. Bu platformdaki anti-faşist mücadelenin faşizme son vermeyi hedefliyor olması, burjuva demokrasisinin aşılıp, sosyalist demokrasinin bir türü olan halk demokrasisinin hedeflenmesini zorunlu kılar. Bu anlamda program hedefimizi belirleyen bağımsızlık, demokrasi, sosyalizm şiarındaki demokrasinin kapsamı halk demokratiktir. Oysa anti-faşist birlik platformundaki demokrasinin kapsamı tamamıyla farklı olarak burjuva demokratiktir.
Şimdiye kadar belirlediğimiz iki birlik platformu, iç içe girmiş olmakla birlikte farklı toplum güçlerinden oluşan ve farklı hedefler güden niteliklere sahiptirler. Ve her ikisinde sürdürülen mücadele, genel toplumsal ilerlemede birbirini tamamlayan bir bağlantı içindedirler.” (Ahmet Kaçmaz, “Yaşasın Sosyalizm”, TSİP Yayınları, Mayıs 1978.)
VIII.
* Bir de “helalleşme” lâfı çıktı heybeden (bakalım ne “turp”lar, “şalgam”lar çıkacak daha)… Haybeden “çarşı” karıştı... “Bizim cenah”tan kimi zevat-ı kiram da ellerinde tuzlukla atıldı harbiden… “bu Arapça kökenli terimin Türkçe’ye geçerken ‘helâlleşme’ olarak işdeşlik kipiyle donandığını” yazdıkları halde, eylemin de terimin de “çift yönlü trafiği” içerdiğini “unutanlara”ysa sözüm yok!
* Basit bir samimiyet testi “işin rengini” ossaat belli ederdi oysa! “Sen ilkönce ‘Bolu Beyi’ −pardon ‘belediye başkanı’− ile ‘helalleş’! Kapının önüne koy bakalım!” demek mümkün iken… “Zülf-ü yâre” dokunan konularda hiç “suya sabuna” dokunmayacaksın; diğer yandansa popülizme, zenofobiye, diskriminasyona prim vereceksin… Sonra da “ne idüğü” belirsiz, ama ne olmadığı çok belli lâflarla “zevahiri kurtarma”ya çalışacaksın. Yakında bir Köroğlu türküsü bile tuttururlar: “Kiziroğlu” diye…
“Grup konuşması”nda verdiği örnek üzerinden gidersek, Çorlu’daki tren faciasında evladını yitiren, davanın sürüncemede bırakılarak, mahkemelerde süründürülen acılı anneye; “sen de helâl et!” mi diyeceksin? Eski hesap uzmanı ya, bunu da bir “mahsuplaşma” zannediyor herhalde! “Tazminatı ne tutuyorsa, öder devlet!” zihniyetinde… Roboskililere sorsaydı evvela keşke! Niçin tazminatı reddediyorlar?
Meselenin bir devlet politikası, bir “cezasızlık güvencesi” olduğundan bîhaber olabilir mi? Bir “hukuksuzluk” istisnası(!) olduğundan… Peşin bir “af”; hatta daha doğrusu cürmün karşılığı olan “cezadan muaf”iyet; üzerinize afiyet..!
Peki, bu mudur “çözüm”ü? “Helalleşmek” midir, “çaresi”? Demek ki ben anlamıyorum… herhalde…
Devletin politikalarının icrası sırasında, devlet memurları ve kamu görevlilerinin işledikleri suçlara ilişkin “cezasızlık” güvencesi olarak getirilen ve uzun yıllardır uygulanmakta olan bu düzenlemeler, İttihatçı zihniyetin günümüzdeki uzantısına tipik örnek teşkil etmektedir.
Devlet suça azmettirdiği memurunu −hatta “iştirak” eden herkesi− bu suçlarla ilgili yargılamalardan ve cezadan koruyor. 1931 Tarihli ve 1850 sayılı kanun, hangi hareketlerin, fiillerin suç sayılmayacağını açıkça düzenlemesi bakımından ibretlik bir örnek teşkil etmektedir.
Bu politika ve uygulama git gide devlet “memur”u olmasalar da devlet “görevlileri”ne de “de facto” teşmil edilmiş, tekmil devlet “yanlıları”nı kapsar hale gelerek, “cezasızlık” güvencesi verilmiştir.
“CeHaPe zihniyeti”nin, devleti ve partiyi kuran “kurucu babaların” çıkardığı ve kullanışlı bir mevzuat olduğu besbelli bu kanuni düzenlemelerden bîhaber olduğu düşünülebilir mi?
Nitekim bir zaman sonra da bu “helâlleşme” söylemi unutulur, giderek bilhassa “unutturulur”; “depoya kaldırılır”! Hatırlatanlara, kurcalayanlara da “asılmayalım depoya gider” denir.
Ama bu “fani dünya”dan kendisi için hiç bir beklentisinin kalmadığı yaşa geldiğinin, “kemâle erdiği”nin söylemini sürdürüyor; “fenâfillah” mertebesine ermiş bir tutumla adeta… Malûm, “fenâfillah” “ölmeden önce ölmüş gibi olup” yokluk sırrına ermek, demek tasavvufta; halbuki biz “ana muhalefetimiz ‘ölü taklidi’ yapıyor” sanıyorduk, gündeme gelen pek çok konuda..! (Aslında bu “pozisyon”un mucidi S. Demirel’dir. Yaşı müsait olanlar hatırlar, 1987 siyasi yasaklarla ilgili halk oylamasında; “Gendim için bi’şi’ istiyosam, namerdim” mottosuyla çıkmıştı kampanyasına…) Ancak bu noktada çok dikkatli olmak lâzım. Birileri de çıkar, kendisinin de “beka-billah”a erdiğini öne sürer!
Gandi’ye öykünmek tutmadıydı. Şimdiyse “Don Kişot” olmaya mı hevesleniyor, nedir? Ama Oktay Akbal’a göre “o heves” de boşuna! “Ama gerçek Don Kişot’larla sahtelerini karıştırmamalı. Kimi doğuştan Don Kişot’tur, kimi özenir olmaya.” Aman diyeyim yine de, çok dikkatli olmak lâzım; yoksa okus-pokus “Rozinante’yi çalan Üsküdarı geçmiş” olur! “Sanço Panza”lara da fazla güvenmesin!
* Şunu da anlamıyorum; “yan yana duranlar, asla birbirini eleştirmemeli!”… Bir Yeşilçam repliği gibi sanki: ”Durun; siz kardeşsiniz!”… Eleştiri (“eleştiri”den söz ediyorum; saldırı, çamur atma, hakaret etme saikiyle “eylenen”, zarar verme maksatlı eylemlerden değil!) neden yapılır? Kanımca önce bu sorunun cevabı netleştirilmeli… Herhangi bir eleştiri, eleştirilen hususun “düzeltilmesi” ve eleştirilen öznenin “ileri” gitmesine matuftur! “Eleştirilir”se ancak, söz konusu öznenin, muhtemelen farkında olmadığı bahse konu yanlışı düzeltmesi ve/veya eksiği gidermesi imkân dâhiline girer! “Yanımızda bulunanlar”ın veyahut “bulunması gerekenler”in eleştirisi, “yanımızda bulunmaları” içindir! Yanımızdan ayrılmamaları, “kayıp” gitmemeleri içindir! Ve elbette “dışlayıcı”, “itici” olmamak kaydıyla; yoksa yanımızdan “uzaklaşır”lar! “Usulü”ne uygun ve “uygun” platformlarda yapılan eleştiriler, “karşı taraf”a koz filan vermez! “Örtük teslimiyetin dışavurumu” da değildir! “Örtük teslimiyet”e de yol açmaz; “açığına” da! Herkes müsterih olsun! Bu kadar “işkilli” olmaya mahal yok!
Tabii şunu anlamakta da zorlanıyorum: “Karşı odağa ‘ne kadar(!)’ karşı çıktın ki, eleştiriyorsun?” anlayışını… “Paran kadar konuş!” klişesi gibi, sanki… Eleştiri miktarını ölçüp “eleştiri lisansı” verip, “eleştiri kotası” mı tanıyacaklar..? Bu nihayetinde “eleştiri yasakçılığına” dek varır…
Verilmesi gereken uğraşın amacı ve verilmediği takdirde başa gelecekleri tarihten öğrenmiş olanların çabasıysa, “ortak mücadele”nin kotarılmasıdır! “Ortak mücadele” ise, isminden de anlaşılacağı üzere “mücadele”de “paydaşlar”ın olduğu bir eylemdir. Eğer aynı “siyasi çizgi”, aynı “siyasi hareket”, aynı “siyasi örgüt”, aynı “siyasi parti” ve aynı “ideoloji”ye sahip değillerse eğer; belirli bir “hedef”e varıncaya dek beraber yürüyeceklerse, kendi “özgül hatları”nı, örgütlenmelerini koruyarak, hedefi gerçekleştirene dek bir başka düzlemde, bir “şemsiye oluşum”da beraber olurlar. “Beraber” mücadele yürütecek olanlar, “birlikte” olabilmek için “farklılıklar”ın altını çizmek durumundadırlar. Ancak böylelikle “mücadele”nin prensipleri saptanabilir. Yani o safhada şiar; “birlikte olabilmek için ayrılık noktalarını belirlemek!” şeklindedir.
Son olarak şunu da belirtmekte fayda var: “Ortak mücadele”nin bir araya gelip, prensipleri saptanırken “mücadele platformu”nun işleyiş ilkeleri belirlenecek, katılanlar arası ilişkilerin düzenlenmesi de sağlanacaktır. O zaman yukarıdan beri sıralanan mülahazalar, doğması muhtemel “sakıncalar” da izale edilecek ve kesin ve net olarak saptanmış “kriterler” esas alınacaktır. Ve elbette “eleştiriler”de de, o “kriterler” yürürlükte olacaktır!.. O zaman “dinime tân eyleyen bari müselman olsa!” deme hakkını hiç kimse kendinde göremeyecektir!
“Biz”den önce kim ne yapmış da “üstesinden gelmiş”; kim ne yapamamış da “hüsrana uğramış” belli! Çok değil, yeryüzündeki son 80 yıllık “pratik”, paha biçilmez tecrübeler biriktirmiş durumda… Dahası bunları “ilkeler” olarak saptayan, “teorize” eden “çalışmalar” da çok değerli perspektifler açıyor, ufkumuzda…
* Şüphesiz maksadımız “alaturka” ahkâm kesmek değil! Kuru sıkı hamaset edebiyatı yapmak da!..
Her tür siyasi eylem, “icraat”, tutum ve tasarrufun hukuki, siyasi ve ahlaki sorumluluğu, “sonuçları” olduğu varsayılır. En azından, “bugün”e dek öyleydi!.. Hâlâ da öyledir, umarım…
Belki de bu varsayım doğrudur ve −aslında başından beri olması gereken− siyasal muhalefet, toplumsal muhalefeti hemen hemen bütünüyle temsil edecek, ”ilkeli” bir “demokrasi bloğu” şemsiyesinde buluşturamaz mı? Ve buradan “demokrasi hedefli” bir iktidar projesi üretilemez mi?
Bütün bu sorulara cevabımsa “mümkün” ve “gerekli” olduğu doğrultusunda!..
IX.
Düşünsel soyutlama düzleminde politika, sosyal bilinç formlarından biridir. Ama bugün gelinen noktada en öne çıkmış olanı; en “dominant” olanı… Siyasetin böylesine geniş bir etki alanı kazanmış olması, onun sosyo-ekonomik ilişkileri nispeten “dolaysız” yansıtıyor olmasından… kitlelerin toplum hayatının aktifleşmesinden... kitle haberleşme araçlarının baş döndürücü gelişkinliğinden... vb. gibi nedenlere bağlıdır.
Ama somut durumda politikanın bu önemi, aslında devletin varlığı ve gücüyle kaimdir, ancak!.. Tarihin bir kıvrımında ortaya çıkmış, “tarihi” bir eylem ve kavram politika! Yani, bir başlangıcı var olduğu gibi, bir sonu da kaçınılmaz! Olacak! Bütün diğer tarihsel fenomenler gibi, miadını doldurduğunda da, sönümlenip gidecek! İlelebet payidar değil, sonuçta!..
Sosyal sistemi ne olursa olsun ülkelerin, devlet gücünün sınırlandırılması, devlet otoritesinin geriletilmesi, kitlelerin aktivitelerini yönetim inisiyatifine dönüştürecek özerk halk kurumlarının yaratılması, devletin “ademi-merkezileştirilmesi” doğrultusunda mücadele vermek... yeni siyasi anlayışlar oluşturup, yeni politik yaklaşımlar geliştirmek... devlet yapılanması ve hukuki sistemleri demokratik vizyonla reforme etmek… köhnemiş siyasi parti hiyerarşilerini ve “tepeler”e musallat olmuş kişi kültlerini kırmak elzemdir! İnsanlığın önünün açılması için yıpranmış, küflenmiş, yığınlar nezdinde itibarını tüketmiş, “bednam” olmuş “siyaset”i ve kelimenin tam pejoratif anlamıyla, “politikacı makulesi”ni toplumun denetimi altına almak şarttır!.. Siyasette ve partilerde “siyaset erbabı” azalırken “siyaset esnafı” çoğaldı çünkü…
Yığınların “politize” olarak statükoyu yıkmaları durumunda ise, daha ileri kazanımlar elde edileceği açık bir gerçektir!..
Ama bütün bunlar siyasetin içinde, “siyaset” yaparak gerçekleştirilebilir! Siyaseti, “o vakit geldiğinde” tarihteki yerine göndermek için “siyaset yapmak”!.. Amaçlanan bu olmalı! Yoksa siyasetin, “siyasetçiler(!)”e terk edilmesi, geniş halk yığınlarının siyasetten uzak durmaları, kendi kaderleri üzerinde söz sahibi olamamaları ve siyasetle tek ilişkilerinin, yalnızca seçimden seçime, “sandık” önlerine konulduğunda, gidip oy kullanmaları şeklinde olması halinde ve bu sürdüğü müddetçe, sadece ve sadece halkların etkisizleştirilip, esas olarak devletçe “belirlenmiş” bulunan “statüko”nun devamına yarar!..
* Siyasi tavır veya siyasi eylem, “muhatabı” besbelli nafile bir yakınma, bir şikayet hali ile birlikte muhatabı belirsiz bir “niyaz” ve “nasihat” edebiyatına dönüşüyor!.. Eh, şunun şurasında ne kaldı ki? “Sabırlı” olmak lazım! Birkaç “faşist kolpa” sonrası, çoğulcu, parlamenter demokrasimize kavuşmamız, neredeyse “alın yazımız”!..
* ”Özgürlüğün” ancak ve ancak kazanılarak elde edilebileceği ve bu “iş”in aciliyetinin dünyanın, bölgenin ve ülkenin gelişen koşullarında “kritik” bir safhaya ulaşmış olduğu… gerçeğini gözden kaçırmaksızın;
Fonksiyonlarına “el konmuş” parlamentonun üzerindeki “yeni rejim”in gölgesi; salt orada da değil, bütün toplum üzerinde uzayıp giden “rejim” ve bilumum “iştirakçileri”nin gölgesi kaldırılmadıkça, demokrasinin kazanılamayacağı anlaşılmakta olmalıdır!..
* Totaliter iktidarlar, görünürdeki bir siyasi oluşum, tek bir siyasi figürün “iktidarı” değildir. Gerisindeki hegemonik güç tekelci sermayenin, −işlerinin “sarpa sarması”yla gündeme gelmiş olan−, hakimiyet biçimidir!..
Siyaseti, zaten “iğdiş edilmiş” parlamentonun, demokratik hiçbir işlevi olmayan “grup”ları içine hapsedip, grup toplantılarını da bir kişinin “okuduğu”, diğerlerinin “huşû” içersinde ve uyuklayarak “dinlediği” mevlide çevirmekten ibaret görmek… Ana muhalefetin işlevini ise, “gölgesinden korkan” (AYM)’ye layiha hazırlamakla mükellef dava vekili fonksiyonuna indirgemek… ile mi demokrasi kazanılacaktır?..
Hadi diyelim ki söz konusu bu “zevat”, günün getirdiği ve önlerine koyduğu “ödevler”den habersizdirler; veya “yan çizmekte”ler.. Geleceğe dair perspektifleri, öngörüleri, ufukları içinde demokrasi lâfta yer alsa da, evrensel genel geçer demokrasi mücadelesi prensipleri fiilen namevcut! Yok!.. Onca dökülmüş kan ve gözyaşının da mı, bir anlamı yok? Boşuna mı çekildi; bunca acı, ızdırap, meşakkat? Hiç değilse bu hatıraya hürmeten, Tarih’in “havsalası dışına” çıkartmayın şanlı geçmişimizi; burun kıvırıp da!.. Çünkü bu, aynı zamanda demokrasiyi “kazanma”yı da insanların havsalası dışına çıkarma gayreti olarak anlaşılır. Bunun mücadelesini vermeyi reddetme; “bekleyelim, kendiliğinden giderler”… pasifizmi ve pısırıklığıdır..!
Ve “hamam” ve “tas” aynı kalacaksa eğer, “tellaklar”ın değiştirilmesi, ne yazık ki “hamamın namusunu kurtarmaya” yetmeyecek, korkarım!..
Bütün bunlar da parlamentonun, parlamentarizmin bir “oyun” olduğu gerçeğini açığa çıkarıyor, niteliğini ortaya koyuyor, sanırım!..
Yapılması gereken bellidir. Var olan sosyal muhalefeti “siyasallaştıracak”; emekçi halk hareketi karakteri kazandıracak bir “siyasi güç” haline getirmek önem taşıyor! Çok geç olmadan, ülke sathında sosyal muhalefetin “hareketlenmesi”ne önayak olmak… iş işten geçmeden bir “demokrasiyi kazanma bloğu” −adı çok önemli değil− oluşturmak üzere işbirliğine gitmektir! Sağlam temeller üzerinde yükselen, net olarak tanımlanmış ilkelere sahip, hedefleri iyi belirlenmiş, gerçekçi görevler yükümlenmiş ve iktidara talip bir “oluşum”..!
* Sık sorulan sorulardan bir diğeri de; “Ne zaman?” sorusudur… “Bekleyecek zaman” varsa eğer, bu sorunun bir anlamı vardır!
X.
Yığınların çalışma ve yaşama koşullarının iyileştirilmesi, demokratik hak ve özgürlüklerin eksiksiz kazanılması, evrensel hukuka, insan haklarına saygının yerleştirilmesi, ülke yönetiminde “halk iradesi”nin geçerliliğinin sağlanması için vereceğimiz mücadele, aynı zamanda, toplumda ve bireyde çürümeyi, kokuşmayı, yozlaşmayı her an, her yerde yeniden yeniden üreten ve besleyen tekelci kapitalizm “gerçekliği”nin, ta kendisiyle burun buruna gelmek demektir! Kendisiyle doğrudan mücadele etmek demektir! Ancak bu takdirde, bu “tefessüh”e rağmen, o “tefessüh”e karşı durulabilir; kalıcı kazanımlar elde edilebilir! Elbette bu hedefleri aşmak, nesnel tarihi gelişimin içinde taşıdığı “kanuniyetler”e bağlıdır! Ancak bizim çabamız olmadan da “bu mücadele” verilemez!..
Bu süreçte insanların bastırılmış öfkelerini, özgürlük özlemlerini, uyanmaya başlayan umutlarını ve kendi kaderlerine hükmetme alanına adım atma şevk ve iradelerini harekete geçirmekten, kendi taleplerine, tercihlerine ve eylemlerine, yani kısacası kendilerine güven duymalarını canlandırmaktan geçer, “görev”... Bunu, politikleşmiş yığınsal acil talepler düzeyine yükseltecek sürecin bu momentteki adımı budur! Bu ise “demokrasi” hedefli, “demokrasi” programlı demokrasi mücadelesinden başka da bir şey değildir!..
Demokrasi mücadelesininse daha “zor”, daha kritik” ve bir o kadar da “hayati safhası” başlıyor şimdi! Demokrasinin “son kalıntıları”nı yok ederken “rejim”, tekelci sermayenin en gerici, en gözü kara ama o nispette de “biçare”liğine “bir çare” arayan “çıkışsız” iktidarı olduğundan dolayı demokrasinin inkârıdır!.. “Çare”yi bulamamış, bulamıyor olmanın “bunalım”ıdır bu hal! Demokrasiye “paydos” denmesinin asıl sebebi yerine demagojik gerekçelerin geçirilmiş olmasının “müsebbibi” ve “paydos” kararını vermiş olanın tekelci sermaye olduğu olgusu gözlerden biran bile uzak tutulmamalıdır!
* Demokrasiye “paydos” denilmesinden dolaysız olarak ve en fazla çıkarı olan zümre tekelci burjuvazidir ve “cici rejimleri”yle, sadece onların çıkarları teminat altına alınmıştır; bütün özel mülk sahiplerinin bile değil!
* Ancak bu böyledir diye bugünden hiç mi yapılabilecek bir şey yoktur? Nihai hedefe giden yolda ve bu hedefi asla gözden kaybetmeksizin, yapılabilecek çok şey var!.. Sömürüyü “ortadan kaldırmıyor” diye hiç kimse ekonomik, sendikal mücadeleyi reddetmiyor, örneğin…
* Gerçekten de umut o kadar “umut verici” mi?
Evet, her şeyimiz “çalınmış” olsa da; özgürlüğümüz, geleceğimiz, çocuklarımızın rüyaları… hakikat ve akıl, bugünkü durumun mahvetmekle tehdit ettiği şeylerin başında gelse de... her şeye rağmen, bütün bunlara inat “umudu” kaybetmemekten yanayım! Çünkü bir hayli örselenmiş insanlığımızı da kaybetmekten korkarım! Zaten hayat umut etmeyi kaybetmemekten, bırakmamaktan ibaret değil midir, bir anlamda?..
İnsandan ümit kesilmez..!