yahut “sürecin” demokrasiyle ilişkisine dair…
* “Kötümser demiş ki:
Her şey o kadar kötü ki, bundan kötüsü olmaz.
İyimser hemen itiraz etmiş:
Niye olmasın? Pekâlâ olabilir.” (Hakan Aksay, t24, 29 Mart 2025.)
24 Nisan’da görebildiğim epey yazı yayınlandı sosyal medya mecralarında. Birkaç hususa değinip hemen geçeceğim;
“Ermeni Soykırımı, salt Osmanlı siyasetinin sonucu değildi. Aynı zamanda Alman İmparatorluğu’nun gözetimi, desteği, göz yummasıyla; Namibya’daki Herero ve Nama halklarına karşı yürüttüğü soykırımın, Ermeni Soykırımı’nda yeniden uygulanması ve devam ettirilmesidir. Alman İmparatorluğu’nun Namibya’da Herero ve Nama halklarına yönelik uyguladığı sömürgeci soykırım pratikleri –zorunlu yürüyüşler, çöl sürgünleri, susuz ve yemeksiz bırakma yoluyla ölüm– Ermeni Soykırımı’nda farklı bir coğrafyada ama benzer bir teknikle yeniden sahneye konmuştur. Bu benzerlik, sömürgecilik ile soykırım arasındaki yapısal bağı görünür kılar. Namibya’da Omaheke çölü ve Osmanlı’daki Der Zor çölü bu bağla birbirine bağlıdır. Bu bağlar, ezilenlerin tarihsel ittifakını örer.”
“Türkiye’deki suç oranı ve suç işleme biçimleri, soykırım ve onun cezasız bırakılmasıyla birlikte şekillenmiş; bu cezasızlık kültürü günümüze dek uzanan pratiklerin temelini oluşturmuştur. Kapitalist ekonominin şiddet üzerine kurulması ve bu ilişkinin yapısal olması, bu konudaki devamlığa neden olmaktadır.” (Vartan Halis Yıldırım, bianet, 24 Nisan 2025.)
Prusya emperyalizmiyle İTC önde gelenlerinin akdettikleri “gizli” 1913 Berlin Anlaşması gereği, Alman subayları Osmanlı ordusunda görev yapmaya başlar; Harbiye Nezareti Alman genel kurmayının “emir ve komutasına girer”. Bir ara askerî personelin toplam sayıları 25 bine ulaşmıştır. Çeyrek asır sonra kotaracakları Yahudi Soykırımı’nın da “stajı”nı yapmış olurlar!.. diye yazmıştım... Namibya’daki Herero ve Nama halklarına karşı yürüttüğü soykırımın (1904-1908) bilgileriyle karşılaştıkça; “1915 Jenosidi”nde Almanlar fonksiyonlarını “stajyer” olarak değil, olsa olsa “kompetan” olarak ifa etmişlerdir kanaati yerleşti. Bu şekilde düzeltmek isterim…
Talat Paşa’nın belgeleri arasında bulunan “Sevk Olunan Ermeni Mikdarı” başlıklı çizelgeye istinaden 1915 sonu-1916 başı itibariyle, 18 yerleşim yerinden “tehcir edilen" toplam sayı 924 bin 158’dir. Ancak bu tabloda eksikler vardır. Henüz “bildirim”de bulunmamış yöreler mevcuttur. Oysa bilinmektedir ki, “çizelge”de gösterilmemiş olmasına karşın, 13 “yer”de daha “tehcir” yapılmıştı! Bu sevkler de ilave edildiğinde Talat’ın verdiği sayı 1 milyon 200 bine-300 bine yükselmektedir. Bu da pek çok araştırmacının “makul” kabul ettiği miktardır.
Sevk olunan bu nüfustan ise ne kadarının Suriye’ye ulaşabildiği de “tartışmalı”(!)dır. ABD’nin Halep Konsolosundan Sefarete gönderilen 8 Şubat 1916 tarihli raporda 486 bin Ermeninin o an itibariyle Suriye Vilayeti dâhilinde bulunduğu bildirilir. Hiç şüphesiz bu miktar İTC’nin de beklemediği derecede yüksek bir sayıdır. Ve Suriye’deki –büyük bir çoğunluğu Der Zor’da olmak üzere– kamplarda en az yarısı “imha” edilecektir!.. 1916 yılında “kamplarda” ikinci bir “imha” işlemine tabi tutulurlar ve sayıları yarı yarıya azaltılarak, (İTC genelgesi mucibince) Müslüman nüfusun %10’una indirilir!..
“Her şey”e rağmen Suriye ve Mezopotamya’ya ulaşabilen Ermeni sürgünleri, çoğunlukla Batı vilayetlerinden tehcir edilenlerdir. Yolda onların başına gelen “işler”, Doğudakilere göre nispeten daha “hafiftir(!)”. Bu muhtemelen, savaş bölgesinin uzağında ve fazla göz önünde olmaları nedeniyledir; yabancı diplomatik ve/ya dinî misyonların ve basının kolaylıkla ulaşabilecekleri coğrafyada yer almalarındandır. Peyderpey aralıklarla, 1916 ilkbaharıyla birlikte, Suriye’de kamplarda tutulan bu sürgünler de sistematik bir kampanyayla yok edilmeye başlanır. Ve yaz aylarında soykırımın “ikinci etabı”, kamplarda bulunanların en az yarısının “imha edilmesi”yle tamamlanır; çünkü bir tamimle, tehcir edilenlerin ve gayr-ı müslimlerin Suriye’de yerleşim yerlerindeki “müslüman” nüfusun %10’unu aşamayacağı vurgulanmaktadır. O sırada “imha” işlemlerinden sorumlu Halep Valisi Mustafa Abdülhalik (Renda) –Cumhuriyet döneminin maliye vekili, sonra TBMM başkanı– ve kamplardakilerin %10 oranına, “indirilerek”, dağıtımından sorumlu olansa, İskân-ı Aşayirin ve Muhacirin Müdiri, ayrıca Sevkıyat Reis-i Umumiliği Başkanı olan Müftüzade Şükrü (Kaya) –Cumhuriyet döneminin önce hariciye, sonrasındaysa müzmin dahiliye vekili– idi...
Güdülmesi gereken iki amaç vardır: 1) Anadolu’nun homojenizasyonu; 2) Z. Gökalp ve “Emvâl-i Metrûke”lerden sorumlu, İaşe Nazırı Kara Kemal tarafından doktrine edilmiş olan “Millî İktisat” politikası mucibince, sermayenin el değiştirmesi; “Türkleştirilmesi”!..
İttihat ve Terakki Merkez Komite üyesi Bahaettin Şakir, 3 Mart 1915’te “ülkedeki tüm Ermenileri imha kararı aldık” diyordu!.. Talat Paşa’nın, “Ermenileri imha edin”, diye gönderdiği ve yıllarca sahte olduğu iddia edilen telgrafların gerçek oldukları ortaya çıktı bugün..!
Mala ve mülke yönelik işlemleri merkezî olarak gerçekleştirmek amacıyla talimatname gereği “Emvâli Metrûke Komisyonları” teşkil edildi. Talimatname yetersiz kalınca da 11 maddelik, 26 Eylül 1915 tarihli “Muvakkat Tasfiye Kanunu” yürürlüğe kondu.
Söz konusu bu kanunla, sürülen her bir kişinin malını ve mülkünü tasfiye etmenin, yani “Türkleştirmenin” sistematize edilmesi sağlandı. Daha açık bir ifadeyle sürülenin malını devlet gasp etti ve akabinde bu mallar ya dağıtıldı, paylaştırıldı, yağmalandı ya da satıldı.
İttihatçıların mülkiyeti “Türkleştirme” ve ekonomi-dışı zorla sermaye temerküzü sağlama sistemine Cumhuriyet döneminde de fasılasız aynen devam edildi. Öyle bir sistem teşkil edildi ki, o günün işleyişi, kuralları, “teamülleri” bugün de yürürlüktedir!
İTC’yi ekonomik alanı ve faaliyetleri “millîleştirme”ye ikna eden ve bunu “teorize” eden Türkçülüğün ideologlarından Ziya Gökalp olmuştur. Z. Gökalp burjuvazi olmadan “Türk milli projesi”ni gerçekleştirmenin imkânsız olacağını gayet iyi anlamıştır. Osmanlı burjuvazisiyse “gerekli” niteliği taşımıyordu: Türk değildi! Esas olarak Rum ve Ermenilerden oluşuyordu.
“Millî İktisat” programı, temel bir politika olarak, genç Cumhuriyetin de yegâne ekonomik kıblesi olmuştur! Ancak ne var ki feodal üretim ilişkilerinin güçlü olduğu bir toplumda kapitalist ekonomi emirle, kararla kurulmaz. Burjuva devletinin yapacağı asıl iş feodaliteyi tasfiye etmektir. Cumhuriyet yönetimi bunu yapamamış veya yapmamıştır. Çünkü siyasi iktidarını feodallerle işbirliği yaparak sürdürmüştür. Velhasıl Türkiye kolay burjuva yetiştiremedi…
Ve son kertede asıl belirleyici temel dinamik, Küçük Asya’da tek bir iç pazar bütünlüğünün sağlanmasıyla, tek bir ulusun egemenliğinde, tek bir kapitalist ulusal ekonominin kurulması ve bu ekonomiyi yönetecek hegemon burjuva devletinin oluşması zorunluluğu idi! Yoksa ne İTC ideologlarının da kafalarında ve hedeflerinde, ne de akıldaneleri Alman emperyalistlerinin telkin ve yönlendirmelerinde “çok etnili”, “çok uluslu”, “ulusların eşitliği”ne dayalı bir devlet fikri mevcuttur: Çok milliyetli, ama Türk “milleti hâkime” boyunduruğundaki merkezî bir feodaliteden dönüşecek kapitalist-ulus devlet hedefine “kilitlenmiş” bir üniter yapı…
“İttihatçı-Türkçü planın başarısız olduğunu düşünmüyorum bugün. Amaçları, tek bir etnik-dini kimliğin hâkim olduğu bir ulus devlet yaratmaktı ve bunun önünde engel olarak gördükleri her şeyi gerekirse en ağır şiddet yollarına başvurarak bertaraf etmeyi göze almışlardı. Neticede kurulan Cumhuriyet de bu yolu terk etmedi, onlardan kalan projeyi tamamladı. Bugün Türkiye’de hepimizin canını yakan siyasal ve toplumsal sorunlar bu politikaların sonucu olsa ve iki yakamız bu tepeden inmeci komitacılığın, tüm yurttaşlar için eşitliği reddeden anlayışın verdiği zararlar nedeniyle bir türlü bir araya gelmese de, reel politik gözlüklerle bakarsak amaç hasıl oldu ve Türk devletinin bekası kurtarıldı.” (Rober Koptaş, bianet, 24 Nisan 2025.)
Sabahlardan bir sabah… 1915 yılıdır… ilk baharın nisanı yaşanmaktadır…
takvimler 24’ü göstermektedir…
“Bir sabah, gidenlerin ardından sadece insanlar eksilmedi; bazılarımız sevdiklerini yitirdi, bazılarımız kelimelerini, bazılarımız ise yüreğinde taşıdığı insanlığa dair umudu.”
“Ve eğer bugün hâlâ konuşabiliyorsak bu acıları, bu, geçmişin hatırlanmasından çok, geleceğin korunması içindir. (Feyyaz Kerimo, bianet, 24 Nisan 2025.)
***
Tepeden müdahalelerle devleti ve toplumu, kitlelerin pasif halde tutulduğu biçimde
yeniden yapılandırma...
Bu süreç, “pasif devrim” (Gramsci) olarak tanımlanabilir: Reform vaadiyle halkı yatıştırmak, ancak bu reformları gerçekten uygulamak yerine onları engelleyen, geciktiren ve çarpıtan bir siyasal irade ile hareket etmek. Bu nedenle, pasif devrim bir reform stratejisi değil; aynı zamanda uzun erimli bir karşı-devrim biçimidir… Toplumsal değişim talepleri “sulandırılıp”, “sündürülüp”, “çürütülüp” iktidara tehdit olmaktan çıkarılıp mevcut iktidar ilişkilerini pekiştiren bir araca dönüştürülür.
İTC’nin ideolojik mirasını devralan Kemalizm’in temel söylemlerinden biri olan “halka karşı halk için” anlayışı, pasif devrimin Türkiye’ye özgü bir ifade biçimidir. Bu yaklaşım, iddia edildiği gibi Fransız Devrimi’nin Jakoben çizgisini değil; daha çok Thermidor dönemi ile Napolyon Bonapart’ın otoriterleşen yönetim anlayışını yansıtır. Thermidor sürecinde, devrimin radikal halkçı özneleri (örneğin Robespierre ve yandaşları) tasfiye edilmiş; yerine burjuvazinin çıkarlarını koruyan ama halkı pasifleştiren bir rejim kurulmuştur. Bonapart ise güçlü bir tek kişi merkezli idare ile halkın siyasal katılımını sınırlandırmıştır. Bu durum, Türkiye’de de benzer biçimde gözlemlenir: Örneğin 1925’teki Takrir-i Sükûn Kanunu, Kemalist rejimin muhalefeti bastırmak için kullandığı ve halkın örgütlü taleplerini susturmayı hedefleyen bir araçtır.
Cumhuriyet, Osmanlı’nın özellikle devlet örgütlenmesi alanında devamlılık sağlayan siyasi ve idari anlayışlarına da sahiptir. Daha doğru ifade edecek olursak Cumhuriyet, Osmanlı’nın son dönemine damgasını vuran İttihat ve Terakki’nin gerek siyasal anlayış ve gerekse de kadro olarak devamıdır!
“Cumhuriyet kurulduğunda iki büyük yapısal sorunla başa çıkmak zorundaydı. Biri halkın cehaletinden ve gelenekselleşmiş padişah-halife tutkunluğundan beslenen gericilik, diğeri emperyalizmin sürekli kaşıdığı esasında birincisiyle de yakından bağlantılı Kürt ayrılıkçılığı...
Bu iki sorun birbirini besleyerek günümüze kadar geldi. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren devleti güvenlikçi bir yaklaşımı benimsemek zorunda bıraktı.” (Ahmet Yavuz, Cumhuriyet, “Kürt sorunu var mı?”)
Hâlâ böyle düşüncede olanlar varmış demek..!
Ama artık günümüzde “gericilik”, toplumsal ilerlemeye köstek olmak, üretici güçlerin gelişmesini engellemek demektir. Bu da gelinen noktada, üretim ilişkilerinin yapakoyduğu işidir. Yani mülkiyet ilişkilerinin; yani üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduranların; yani en başta da tekelci burjuvazinin…
Kaldı ki “irtica” ile mücadele etmeye niyeti olanların öncelikle dinsel gericiliğin neşv-ü nema bulduğu ekonomik altyapısını tasfiye etmeleri icap eder. Kırlarda feodalizmi, taşra kent ve kasabalarında eşraf, mütegallibe egemenliğini kırmak en başta yapılması gerekenlerdendi. Oysa genç Cumhuriyet’in “inkılâpları” üstyapı reformlarıdır ve “irtica” denilen dini gericiliğin maddi temellerini tasfiyeye yönelik hiçbir şey yapılmamış, tam aksine “iri kıyım” feodallerle, “ağırlıklı” aşiretlerle ittifak yapılmıştır… ve asla toprak reformu yapılmamıştır örneğin... Eşraf ve feodaller sistemin sosyo-ekonomik alanda taşrada ve kırlardaki ayağını oluşturmuştur. Feodalitenin tasfiyesi, tarımda ağır aksak ilerleyen kapitalistleşmeyle, çok uzun zamana yayılarak gerçekleşebilmiştir.
Köy Enstitüleri bahsine de bu açıdan yaklaşmak ve yukarıda değindiğimiz Gramsci perspektifinden bakmak gerek..!
Pre-kapitalist altyapıya burjuva kültürünü (üstyapısını) monte etmeye çalışmak; toprak talebi olan topraksız köylüye “üretim yordamları” öğretmeye kalkışmak veya namevcut üretim ilişkileri ve olmayan sosyal varlık –mutasavver ve mütahayyil– koşullarına sosyal bilinç öğeleri oluşturmaya nafile çaba göstermek!
Gene Kemalist burjuvazinin bir “dostlar alış-verişte görsün” projesi ve/ya “yapıyormuş gibi görünme” icraatı..! İktidar kadrolarının “eyyamcılığı”..!
Bugünü anlamak, aynı zamanda geçmişle nasıl ilişki kurduğumuzu sorgulamayı gerektiriyor. Geçmiş kıymetlidir, bugünü değerlendirmemizi ve geleceği değiştirmemizi sağlayan bir araçtır…
Resmî ideolojinin birinci hedefinin irtica olduğu savı bir yanılsamaydı. Birinci hedef devletin bekasıydı, devlet demek zaten tarihte ve coğrafyada siyasi otorite (zor) demekti. Bu nedenle, asıl düşman irtica değil, soldu, komünizmdi, işçi sınıfıydı, Kürtlerin talepleriydi. Nitekim daha en başta Türkiye Komünist Fırkası kurucusu 15 kişi Anadolu’ya ayak bastıklarında yok edildiler.
1925 Kürt İsyanı’yla birlikte çıkartılan Takrir-i Sükûn Kanunu’yla komünistler tutuklanıyor, Tatil-i Eşgaal Kanunu’yla grev hakkı rafa kaldırılıyor ve işçi hareketi üzerinde kırk yıl sürecek bir yasak, baskı ve şiddet dönemi getiriliyordu.
“‘Devlet benim, ben devletim’ diyen otoriter yönetim komünistleri ezdi, Kürtleri ezdi, her türlü burjuva muhalefetini ezdi, hepsi işbirlikçi, mürteci diye 150 kişiyi sürgüne gönderdi, meclisteki liberal muhalefeti (Terakkiperver Fırka’yı) kapattı, burjuvazi içinde politik fraksiyon istemeyip İttihatçıları da eledi, kendisine bağlayamadıklarını 1927 İzmir suikastında astı, hapsetti, sindirdi. Yani dincilere uygulanan şiddet (Menemen Vakası sayılmazsa) ötekilerin yanında devede kulak kalır.”
***
Türkiye Kürdistanı’nda münhasıran bir “ulusal kurtuluş” sorunu vardır ve Kürt ulusunun ulusal kurtuluş mücadelesi, emperyalizme bağımlı ve fakat kendisini de sömüren Türk egemen sınıflarına ve onların ulusal baskılarına karşı bir ulusal mücadeledir. Türk ulusu emperyalizmin tahakkümü altında bulunsa da kendi siyasal organizasyonuna, devletine, diline ve kültürüne sahip bulunmaktadır. Bütün bunlardan yoksun bulunan Kürt ulusu için bunların elde edilmesi talebi öncelik taşır. Ancak Kürt emekçi sınıfları için ulusal boyunduruktan kurtulma mücadelesi ile, Türk egemenlerinin bir unsuru haline gelmiş Kürt burjuvazisinin sınıfsal boyunduruğundan kurtulma mücadelesi arasında bir “öncelik-sonralık” ilişkisi bulunmamaktadır; ulusal kurtuluş süreci, onun aynı zamanda sosyal kurtuluşunu da içeren bir süreçtir.
Ve "halklaşmış" bir özgürlük mücadelesinin, taleplerinin asla mağlup edilemeyeceğini, en modern silahlarla donatılmış orduların bile buna gücünün yetmeyeceğini dünya pratiği defalarca tanıtladı!..
İnsanlık tarihinde isyanlar nadirdir –her gün olmuyor– ama altüst edicilikleri, sıradan insanın kendi gücünü fark etmesi bakımından kalıcı izler bırakırlar… yeni bir hayat vadediyorsa eğer, bunun içini nasıl dolduracağı; farklı yaraları olan insanların itirazlarını birbirlerini yaralayarak değil de birlikte nasıl iyileştirebileceklerini önceleyen bir politik hattı kurup kuramayacağıdır asıl önemli olan…
Bunu başaramazsak, halklar arasında ayrılık, düşmanlık tohumları yeşerirse, “kopuş”u hızlandırmakta payımızın bulunduğu tarihî sorumluluğu, bütün ağırlığıyla omuzlarımıza çöker!..
Orta Doğu’ya dair siyasal analizlerde sıklıkla vurgulandığı gibi siyasal alanın daraldığı, toplumsal güvenin düşük olduğu, medya ve ifade özgürlüğünün ciddi biçimde sınırlandığı bir ortamda… Otokratizm, Türkiye orta sınıflarının ontolojik güvenlik kaygılarını da kullanarak son on yılda ciddi bir güvenlikçi anlatı oluşturdu ve 2015’den sonra da Kürt hareketi ile herhangi bir işbirliğini suç haline getirdi.
Rekabetçi otoriter rejimlerde siyasal mobilizasyon, çoğu zaman seçim süreçleri etrafında şekillenir. Bu rejimlerde seçimler, yalnızca yönetenlerin meşruiyetini yeniden üretmekle kalmaz; aynı zamanda muhalefeti sistem içinde tutan ve sınırlayan bir araç olarak da işlev görür. Bu nedenle muhalif aktörlerin mobilizasyon stratejileri genellikle seçim dönemlerine sıkışır; mitingler, kampanyalar, gönüllü örgütlenmeler, müşahit seferberlikleri ve sandık güvenliği gibi faaliyetler etrafında olur.
Seçimlerin adil ve serbest olmadığına dair kanaatin güçlendiği, iktidarın her koşulda kazanacağına dair seçmen algısının pekiştiği anlar seçim dışı katılım biçimlerinin –protestolar, kitlesel yürüyüşler, sivil itaatsizlik– güçlendiği anlardır.
Yıllardır “özenle” siyasi denklemin dışında tutulan sokak, yeniden denkleme dâhil oldu!..
Ama ne yazık ki henüz hiçbir toplumsal hareketin “başarısını” garanti edecek bir noter onayı yok!
Ve asıl mesele İmamoğlu’nun yaşadığı adaletsizlikten öte, toplumun kendi adalet duygusunun da incinmiş olmasıdır.
Demokrasimiz ne yazık ki çoklu organ yetmezliğinden mustarip;
Mevcut iktidar açık bir diktatörlük kurmak yerine, kendi ile muhalifleri arasındaki güç dengesine bağlı olarak gerçek siyasi özgürlükleri farklı derecelerde adım adım aşındırarak demokrasinin içeriğini boşaltan bir rejim kurdu...
Ama gelinen noktada dış ve iç dinamiğin birlikte etkimesiyle, dolayısıyla hem bölgesel konjonktür hem de ulusal siyasal dengeler, iktidar bloğunu Kürtlerle, koşullarını büyük ölçüde kendisinin belirlediği bir müzakere sürecine zorluyor.
Ancak elbette süreç iktidar bloğunun tamamının üzerinde anlaştığı bir yol değil. İktidarın bir bölümü, Kürt meselesinde sınırlı bir yumuşama ve pragmatik bir müzakere zemini arzulasa da, diğer aktörler bu zemini bir tür bölgesel/askerî geri çekilme ya da zafiyet olarak değerlendirme eğiliminde gibi gözüküyor. Üstelik bu kanat için terör tehdidi üzerinden meşrulaştırılan güvenlik aygıtının olağanüstü yetkileri, yargının araçsallaştırılması ve medya üzerinden kurulan söylemsel üstünlük, sadece geçici değil, kalıcı bir düzen tahayyülünün parçası…
“Devletin güvenliği ve terör söylemi, muhalefeti kriminalize etmenin, siyasal alanı daraltmanın ve demokrasi taleplerini bastırmanın ideolojik ve kurumsal aracı hâline geldi. Bu nedenle silahsızlanma (ya da çatışmasızlık), yalnızca PKK ile ilgili bir mesele değil; aynı zamanda Türkiye’deki siyasal rejimin güvenlikçi karakterini çözmeye yönelik bir fırsat.
İkinci faktör Kürt seçmenin tercihleri. Süreç ne kadar ilerlerse ilerlesin, Kürt seçmenin siyasal pozisyonu görece sabit kalmaya devam ediyor. Kamuoyu araştırmaları, Kürt seçmenin Türkiye’de demokrasiye en fazla inanan ve iktidar bloğuyla en yüksek mesafeyi koruyan seçmen grubu olduğunu gösteriyor. 2015’ten bu yana iktidarla Kürtler arasında açılan mesafe ise kolay kolay kapanacak bir mesafe değil. Üstelik aynı dönemde, CHP Kürt seçmeniyle temas kurmayı öğrendi. Son sekiz yıldır süren bu temas, yalnızca stratejik bir iş birliğine değil, aynı zamanda sınırlı da olsa siyasal ve duygusal bir yakınlığa zemin hazırladı. 19 Mart sürecinde de bu tablo değişmiş değil, hatta daha da güçlenmiş durumda. DEM Parti iktidar ile müzakere yürüttüğünde bile tıpkı diğer siyasal partiler gibi, kendi tabanının talepleriyle bağlı. Bu bağlılık, merkezî iktidarla kurulacak her türlü ilişkiyi sınırlı, koşullu ve dikkatle izlenen bir zemine çekiyor.
Üçüncü ve daha güncel etken, 19 Mart 2025’te Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasının ardından ortaya çıkan toplumsal mobilizasyon. Bu müdahale öncesinde muhalefetin dağınık görünümü ve siyasal inisiyatif eksikliği, sürecin otoriter konsolidasyon lehine evrilmesini daha olası kılıyordu. Ancak İmamoğlu’nun tutuklanması, kamuoyunda geniş bir tepki doğurarak yeni bir siyasal denge oluşumuna zemin hazırladı. Bu gelişme, toplumsal muhalefetin yalnızca temsil gücünü değil, siyasal inisiyatif alma kapasitesini de yeniden inşa etmesine olanak tanıdı.
Tam da bu nedenlerle, içinde bulunduğumuz bu yeni süreç –sınırları ne kadar dar tanımlanmış olursa olsun– Türkiye’nin demokrasi yönüne yeniden dümen kırması için önemli bir momenti temsil ediyor. Ancak bu potansiyelin hayata geçmesi, ne iktidarın niyetine ne de muhalefetin stratejisine bütünüyle bağlı. Belirleyici olan, toplumsal muhalefetin ne kadar genelleşip kurumsallaşabileceği, Kürt siyasetiyle kurulacak ilişkinin ne kadar eşitlikçi olabileceği ve güvenlikçi yapının ne ölçüde aşılabileceği. Sınırları bugün için dar çizilmiş bu süreç, şayet siyasetin demokratik alanını genişletmeyi başarabilirse, Türkiye’nin yeniden bir toplumsal uzlaşı hayalini tartışmasını mümkün kılabilir.” (Evren Balta, t24, 21 Nisan 2025.)
Bu rejim tam da seçimleri yaparak ve seçimlerle iktidarın değişeceği hayalini besleyerek ayakta kalıyordu… böyle bir rejimin bir bütün olarak sadece seçimlerle sonlanabileceği sonucu çıkmaz. Bu bir yanılsama. Seçimler dışında başka şeyler de olmalı..! Yığınsal hareketlenmeler örneğin…
Kürtlerle barış görüşmeleri yapıyor ve potansiyel olarak demokratik adımlar atmasını Kürtler bekliyor —her ne kadar şu anda bu tür adımlar atılmamış olsa da. Eğer bu yönde adımlar atarsa, bu sayede, tam anlamıyla otoriter bir adımdan kaçınma ve farklı toplum kesimlerine farklı muamele ederek sahte bir demokrasi havasını devam ettirme şansı hâlâ var görünüyor.
Sistem için önemli olan akılla ya da normal bir akılla açıklanamayacak absürtlükte çelişkilerin olması. Ve tam da bu çok sayıdaki çelişki, bu rejimi işlevsiz kılmıyor, aksine bu çelişkilerle hayatta kalıyor.
Bu yönetim pratikleri, çelişkilerle birlikte eşzamanlı işliyor.
Örneğin bir yandan Kürtlerle bir çözüm süreci yürürken aynı zamanda demokratik yollardan seçilmiş Kürt belediyelerine kayyum atayabiliyorlar. Tüm bunlar eş zamanlı oluyor.
Bu tür ikili adımların bazıları ilk bakışta demokratik gibi görünebilir ama gerçekte böyle değillerdir…!
On yıllardır sürdürülen sayısız askerî harekâta, defalarca yapılmış “kökünü kurutmamız yakındır” ilanlarına rağmen ne PKK’nın etkinliği azaltılmış ne de Kürt halkının devlete entegrasyonu sağlanabilmişken PKK’ya kendini feshet önerisiyle gitmek “Evet, Kürt sorunu var, çözüm bulamıyorum, gel birlikte müzakereyle, pazarlıkla çözmeye çalışalım” demenin devletçesi. Abdullah Öcalan, PKK, DEM ve diğer Kürt özneler de böyle tercüme ettikleri için “Olur” dediler ama muhataplarının zihnî yapısını gayet iyi bilerek.
“Sizi eşit ve onurlu vatandaşlar olarak, bu ulusun bir parçası olarak bağrımıza basacağız ve yolumuza devam edeceğiz —İmamoğlu hariç, CHP’nin dışında!” dediğiniz anda o perspektiften “demokrasi” görünmez!.. Meğer ki kaleydoskopla bakılsın…
Ama önce bunun nasıl bir rejim olduğunu anlamalıyız?..
“Çok affedersiniz” sözde demokrasiden tamamen vazgeçmeden önce hâlâ yapabileceği bazı hamlelere sahip olabileceğini hesaplıyor… Elinde hâlâ bazı kozlar olabilir. İşte buna da “zamane faşizmi” mi dersiniz, “neo-klasik faşizm” mi, yoksa “opresif otokratik otoriteryanizm” mi, size kalmış…
Ama Rubikon bir defa geçilmiş oldu; oyunun kuralları değiştirildi. Yaşananlar hiç yaşanmamış gibi davranamayız..!
Başları kuma gömmenin hiç âlemi yok! Hiç zamanı değil! Üstelik de şu kızgın kumlara..!
Bir defa iktidar topyekûn bir karşı-mücadeleyi başlattı. Objektif olarak “demokrasi bloğu”nu oluşturması gerekenler olarak —Şair’in dediği gibi— “davetleri kabûlümüzdür” dedik..!
Ve sebeboldu “şeytan”, gençlere uyduk..!
Öyle görünüyor ki 18-19 Mart bıçağın kemiğe dayandığı anmış, bir can havli anıymış. Önümüzdeki dönemde orta sınıf içinde dayanışmacı ağlar örüleceğini şimdiden varsayabiliriz. Bu mobilizasyonu iktidar tetiklemiş oldu.
Muhalefeti sıfır maliyetle bozguna uğratmayı umarken, iktidar, kendisini uzun soluklu olacağa benzer bir mücadelenin içinde buldu…
Öte yandan DEM, bugün itibariyle, iktidar ortakları ile masaya oturup “müzakere” yürütebilecek, pazarlık edebilecek yegâne siyasi aktör konumuna gelmiş bulunuyor. Bu da DEM’in önemini hiç olmadığı kadar arttırıyor. Ama ne var ki iktidarın otoriter tercihleri DEM’i çok zor bir durumda da bırakıyor. Bu da aşikâr…
Bu noktada DEM Parti’nin son gözaltıları (İBB “2.0” operasyonları) net şekilde kınaması önemli. Zaten ilkinde de Saraçhane’ye katılım göstermişlerdi. Bir yandan barış arayışı bir yandan demokratik mücadele mümkün olabilir mi? Göreceğiz…
“Süreç”, Kürtlerin bütün beklentileri hilafına, “beyazlatılmış” bir zamane faşizmine de çıkabilir. “Zamane” otokrasileri böyle işliyor; ister “derin devlet operasyonu” deyin ya da “devletin Bahçelisi”nin bir fantezisi... Eskiden de bunu andırır “ovada siyaset yapsınlar” minvalinde “Ağartılmış” rejime aşinaydık zaten..!
Velhasıl bugün Kürt ulusal hakları için mücadele etmek, “talepkâr olmak” asgari “demokratlık” gereği olduğu gibi; Kürt sorununun “barışçı çözümü”ne destek vermek, en tutarlı demokratlar olarak sosyalistlerin görevidir de, aynı zamanda...
Ne “küsmeye” hakkımız var ve ne de “rövanşist” bir tutum almaya; çünkü şu ya da bu sübjektif faktörün etkimesiyle değil, Bilime olan bağlılığımız ve enternasyonalizmin omuzlarımıza yüklediği görevlerimiz gereği tavrımızı belirlemekteyiz..!
Acayip bir coğrafyadır burası… hep söylenir ya: “Kürtler var olduklarını, Ermenilerse yok edildiklerini anlatmaya çalışırlar yıllardır bu topraklarda…”
Ve sadece tarihte değil, hal-i hazırda da başlarına “olmadık işler” gelir…