AntoineAgoudjian GenosCaedere* Geçmiş, ondan habersiz olanlar için ne ifade eder bilmem…

Geçmişinden, tarihinden habersiz, sürekli aynı yanlışları tekrarlayan, yarınlarından umutsuz, günü kurtarma peşinde olan, −bir nevi körebe oyunu gibi− kimsenin kolay kolay bir yere varamayacağı, hiçbir amacı olmayan insanlar ülkesidir burası!.. Resmî tarihe kolayca inanan, resmî söyleme kolayca kanan, bir takım paranoyalarla sokulmuş olduğu “korku tüneli”nde güvenle(!) yol alan bir toplum!

Ve bu kör itaatkârlığın özgürlük aksiyonu için endişe verici boyutlarda bir tehlike içerdiği gerçeği…

* Devletin tavrı ve “resmî tezi”, esas olarak tarihî gerçeklerin bastırılması, inkâr edilmesi ve aksini ileri sürenlerin, gerekirse zorla susturulmasına dayanmaktadır. Devlet vatandaşının tarih konusunda neyi, nasıl ve nereye kadar düşünmesi gerektiği hususunda kendisinin tek söz sahibi olduğunu addetmekte ve buna herkesin inanmasını istemektedir… daha doğrusu, hemen her konuda ne düşünmesi gerektiği hususunda… Zannederler ki yaşanmış gerçekleri “karartırsak”, geçmişi “karanlığa boğarsak” unutturabiliriz… “beka sorunu”nu ancak böyle çözebiliriz…

Bu bir “zorunlu iskân politikası” idi; savaş bölgesinden vatandaşlarını “tahliye” edip, aynı imparatorluk sınırları içindeki daha güvenli(!) bölgelere yerleştiriyordu, devlet. Ancak kafilelerin güzergâhı boyunca kimi “başıbozuk” ve −özellikle bunun altı ısrarla çiziliyordu− “farklı etnik kökene mensup” çetelerin saldırıları sonucu, “zayiatlarhaliyle oluyordu. Yoksa “asil” ve “necip” Türk milletini “soykırım” gibi “hiç işimizin olmadığı işler”le itham etmek olacak şey değildi! Savaş şartlarının “gözü kör olsun”, yeterli koruma verilemiyordu! Ayrıca yol boyunca dûçar olunan salgın hastalıklar, açlık vb. koşulları da göz önünde bulundurmak lâzımdı! Hem zaten “tehcir” kararı durduk yerde alınmamıştı ki (bir “bayan” yazarımız daha açık sözlü davranmış ve “biz Ermenileri boşuna kesmedik” deyivermişti!); “düşmanla işbirliği(!)” yapmamış olsalardı, başlarına bunlar gelmezdi! Talat Paşa’yı ve Dâhiliye Nezareti Arşivini bile tekzip ederek, çok sınırlı(!) sayıda bir nüfusun ve sadece Doğudan −asla ve kat’a Batıdaki Ermenilere “dokunulmamıştı”− tehcir edilmiş olduğu, pervasızca ileri sürülebiliyordu! Hatta olay tek yanlı değil, bir “mukatele” idi! Hatta ve hatta “onlar bizi kesmiş”ti!.. Ne ki bütün bu ileri sürülen “zırvalar” kabul görmedi; yalan ve tahrifatlarla inandırıcı olmaya muvaffak olunamadı ki… toptan çöktü!..

Bu “biz bir şey yapmadık ki” hipotezi(!) kanıtlanamayınca, bu defa buna “kılıf” aranmaya başlandı. “Ama onlar da...”diye başlayan cümleler kurulup soykırım “mazur” ve “meşrû” gösterilmeye,  nafile çabalandı. Soykırımın mazereti olurmuş gibi!.. Yeryüzünde soykırıma meşruiyet sağlayabilecek herhangi bir eylem varitmiş gibi!.. “Cezası” soykırım olan herhangi bir “suç” mevcutmuş gibi, dünya üzerinde!..

Ayrıca kitlesel imhaları mazur göstermek ve kurbanların başlarına gelenlerden esasen onların sorumlu tutulmaları gerektiğini ileri sürmek ancak ve sadece cinayeti işleyenlerin savunabileceği bir kof argümandır!.. Hiçbir kitlesel katliam gerekçelendirilemez ve mazur gösterilemez..!

Ortada bir “cinayet” vardır ve asıl mesele budur! Yoksa katledilenler, katledilmeden önce ne yapıyordu sorusu değil!..

***

İTC’nin 1913 yılından itibaren özellikle,  Anadolu’nun etnik yapısına özel bir önem verdiği, Ziya Gökalp başta olmak üzere, Anadolu’nun etnik ve dinî haritasını çıkartmak üzere bölgelere uzmanlar yolladığı, araştırmalar, yayınlar yaptığını ve dahası bu konuda haritalar hazırlattığı sır değildi. Hatta 1910’da bütün nüfus kayıtlarının yenilenip düzeltilmesine başlanır. İttihatçılar ileride temizleyecek(!) oldukları etnisiteleri ve dini toplulukları saptamak maksadıyla buna bilhassa önem verirler. Ve “gayr-ı müslimlere ait nikâhat, tal’âk, tevellüdat, vefat vukuat ilm-ü haberlerini idare-i mezküreye tevdi etme”lerini mülki amirlerin, mecbur tutarlar!

Yani Ermeni tehciri, savaş döneminin zorunlu bir uygulaması değil, etnik boyutuna da özel bir önem verilen ama ilk başlarda, Anadolu’nun daha çok din temelinde homojenleştirilmesi planının bir parçası olduğu anlaşılmalıdır, her şeyden önce… “Tehcir”, İmparatorluk coğrafyasında herhangi bir ayaklanma(!) üzerine de başlatılmış değil! Küçük Asya’da sistematik bir temizlikle steril, homojen bir Türk Yurdu yaratıp, bu coğrafyada bir Türk ulusu ve devleti oluşturma ve bir servet ve pazar transferi, sermayenin de Türkleştirilmesi niyeti, projesi, doktrinidir! Genç Alman emperyalizmine de gözünü dikmiş olduğu “Şark canibi”nde, Güney Kafkasya’dan Mezopotamya’ya, İran’dan Afganistan’a  “mıntıka temizliği” imkânı ve nüfûz alanları edinme fırsatıdır! Ve öncelikle gayr-ı müslimlerden başlanmıştır “arınma(!)”ya... Anadolu coğrafyası söz konusuysa, Balkan Savaşı hezimeti ertesi önce Trakya, Ege Rumları… sonra Pontus Rumları üzerinde zaten evvelden başlatılmış olanın hızlandırılması… akabinde Ermeniler, Süryani/Asuriler, Ezidiler, Nasturiler ve Kuzey Mezopotamya halkları “sürülmüş”, kaçırtılmış… “tenkil” veya olmadı imha edilmiştir! Ve "allahın bir lütfu" olarak emperyalist savaş, evvelaVilayet-i Sitte”den [1878 Berlin Antlaşmasında tayin edilmiş ve 8 Şubat 1914 −Sadrazam Said Halim’in yalısında imzalandığı için bu ismi alan− Yeniköy Antlaşmasıyla otonomi verilerek kuzeyde üç, Erzurum, Sivas, Ma’mûretül Aziz (Harput),  ve güneyde üç, Diyarbekir, Van, Bitlis, −sonradan Trabzon eklenerek yediye çıkmış− toplam Altı Vilayet. Ve her iki muhtar bölgeye birer Avrupalı “genel müfettiş” de atanmış halde.] başlayarak ve “Antlaşma”yı da iptal ederek, sonra giderek tüm Anadolu sathına yayılacak şekilde İttihatçılara çeşitli fırsatlar sunmuş… onlar da fırsatı “ganimet”e evirmiş, “tehcir”i soykırıma vardırmışlardır!.. Ve bu doktrinin uygulamaları, salt gayr-i müslimlerden değil, aynı zamanda gayr-ı Türk unsurlardan da “arınma”ya evrilerek, “uygun” zamanlarda, “uygun” zeminlerde çeşitli politikalarla, çeşitli araçlarla, çeşitli dozlarda −hiç değilse bir hâkim ideoloji olarak− günümüze dek sürmüştür! Sürmektedir: “İrredantizm”… “xenofobi”… Türklük mefkûresi… hakim millet ideolojisi… iç pazarın bölünme paranoyası, psikozu… vb… vb…!

Sonuç olarak, Prusya militarizminin 1913’te kendi emperyal (sömürge paylaşımı) emelleri için öngördüğü Ermeni ve Rum temizliği 10 yıl sonra Türkiye’nin millî devlet kurması için tamamlanmış oluyordu. Gerisi Türk ırkçılığıyla gelecekti…” (Yusufoğlu, 2009.)

Gayrimüslimlerin, bilhassa Ermenilerin “yok edilmesi”ni kendi “var olma şartı” olarak kabul etmiş bir anlayış..!

“İnsanlar zor, baskı, korku olmadan soyunun, sopunun, ailesinin yüzyıllardır yaşadığı, çocukluğunu gençlik yıllarını geçirdiği, ölülerini gömdüğü toprakları, sahip olduğu malı, mülkü, araziyi, dükkânı, işyerini gönül rızasıyla terketmezler. Gidecekleri yerdeki insanlarla olan dil birliği, soy birliği ya da din/mezhep birliği o ülkeyi kendi yurtları gibi görmeleri ve isteyerek maceraya girmeleri için yeterli neden değildir.” (Yusufoğlu, 2009.)

Doğduğun ve kimliğini taşıdığın ülkende sana yer olmadığını öğrenmek, hele çocuk ya da genç yaşlarda insanda şok etkisi yapar..!

* Binlerce yıldır kendi vatanında yaşamakta olan bir halk, kendi vatanından adeta kazındı! Fizikî varlıklarının yok edilmesinin yanı sıra kültürel varlıkları yağmalanmış, baskı, zulüm ve acı yaşamış bir kavme bağlıydılar... direnenler ve vahşetten kurtulanlar da vardı… sağ kalanlar, 1915 ve devamı yılları boyunca kendilerini "bir gözyaşı vadisinde" dolaşmak zorunda bulanlardandılar... geçmişten kopuk, gelecekten yasaklı bir “sürgün yoldaşlığı”nı yaşamanın yarattığı hisleri içselleştirenlerdendiler… bu topraklarda doğmaya cesaret etmek olmuş tek suçları..!

***

Şimdilerde ABD’de Senato Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Bob Menendez ve 40 senatör, Başkan Joe Biden’a bir mektup göndererek, Biden’ın seçim kampanyasında verdiği sözü tutarak 24 Nisan’da “1915 olayları”nı resmen Ermeni soykırımı olarak tanımasını istedi. Mektubun sonunda, “Ermeni Soykırımı’nı bir soykırım olarak tanıyın ve bu suç ortaklığı örgüsünü kırın” çağrısı yer aldı.

Bizdeki zevat ise aralarındaki mesela “mütekait darbeci/namütekait darbeci” çekişmesini ve bilumum hır-gürü bir kenara koyacak, bir süre için yekvücut olacaklar; nefeslerini tutup Biden’ın ne diyeceğine odaklanacaklar! “O kelime”yi kullanmadığını öğrenip sevindirik olacaklar! Anlaşılmıştır herhalde; topluca Biden’ın eline-ayağına düşecek olmamızın sebeb-i hikmeti! “24.Nisan Soykırımı Anma” mesajında “genocide” terimini telaffuz edip etmemesiyle ilgili! Halbuki Ermenilerin adlandırmasıyla “Medz Yeghern” terimini tercih ediyor ABD Başkanları, yıllardır!.. ”Soykırım” yerine  kullanacağı için, ailecek mutluluğa gark olmamıza yol açacak olan “Medz Yeghern” ise, Ermeni dilinde “Büyük Felâket” demek ve “soykırım” terimi ve suç tanımı oluşturulmadan öncesinden beri, yüz yıldır “24 Nisan” böyle adlandırılıyor!

***

Cumhuriyet, Osmanlı’nın özellikle devlet örgütlenmesi alanında devamlılık sağlayan siyasi ve idari anlayışlarına da sahiptir. Daha doğru ifade edecek olursak Cumhuriyet, Osmanlı’nın son dönemine damgasını vuran İttihat ve Terakki’nin gerek siyasal anlayış ve gerekse de kadro olarak devamıdır!

Osmanlının Anti-tezi olduğunu ileri süren Cumhuriyet’in bu “el koyma” ve Ermenilerin “vatansızlaştırılması” üzerinden kurumlaştığı hiç akıldan çıkarılmamalıdır! Cumhuriyet, kişisel mülklerden kurumsal olanlara kadar el konulan Ermeni mallarını (emvâl-i metrûke) Türk milletinin envanterine geçirecektir. Dahası bu el koyarak gerçekleştirilen sermaye transferi, birikimi, temerküzü tarzı, sonraki yıllarda diğer gayrimüslimlerin tasfiyesine yönelik organize “operasyonlar”da da yinelenecek, dolayısıyla “Lozan”ın azınlıklarla ilgili güvenceleri de lağvedilmiş olacaktır.

***

27 Mayıs 1915 Tarihli “Muvakkat Tehcir Kanunu” ile Ermeniler bulundukları yerleşimlerden topyekûn sürülmeye başlandı. Ondan önce birtakım yerlerde kısmî sürgünler zaten başlatılmıştı. İlk imha kararıysa 1 Aralık 1914 yılında alınmış… Ve Dâhiliye Nazırı Talat’ın 24 Nisan 1915 tarihli şifresiyle de Ermeni kanaat önderleri sürüldü; Çankırı ve Ayaş mahpushanelerine gönderildi. İttihat ve Terakki Merkez Komite üyesi Bahaettin Şakir, 3 Mart 1915’de “ülkedeki tüm Ermenileri imha kararı aldık” diyordu!.. Talat Paşa’nın, “Ermenileri imha edin”, diye gönderdiği ve yıllarca sahte olduğu iddia edilen telgrafların gerçek oldukları ortaya çıktı, bugün..!

Ve altı kalınca çizilerek belirtilmesi gereken önemli bir husus aynı zamanda “kastın” ne olduğunu da gösteren izleri oluşturmaktadır.“Tehcir” kararını alanlar tarafından, sürülecek Ermenilerin “yerleştirilecekleri” Suriye Eyaletindeki bölgelere ulaşamaması hedeflenerek, bu eksende tasarlanmış ve planlanmıştır “işler”... Hesap “şaşıp” da beklenenin çok üzerinde bir yığılmayla karşılaşınca İttihat elitleri, Suriye’deki kamplarda 1916 Bahar aylarında ikinci bir katliam tertip ederler ve sürgünlerin en az yarısı imha edilir. 1916 Yılının 23 Ocak ile 10 Mart arasında 47 gün içinde 486.000 Ermeni’den 364.500’ünün öldürüldüğü ya da ağır koşullar nedeniyle öldüğü bildiriliyordu, payitahta gönderilen “rapor-telgraflar”da. Dolayısıyla İTC “genelgesi” uyarınca Müslüman nüfusun %10’u nispetine indirilmiştir gayr-i müslim nüfus..!

Sürülen Ermenilerin sahipsiz bıraktırılmış malına ve mülküne “emvâli metrûke” (terk edilmiş mal-mülkler) adı verildi. Sürgün kanunundan iki hafta sonra da, 10 Haziran 1915’te Ermenileri sürmek ve malına el koymakla ilgili iki talimatname yayınlandı. Mala ve mülke yönelik işlemleri merkezî olarak gerçekleştirmek amacıyla talimatname gereği “Emvâli Metrûke Komisyonları” teşkil edildi. Talimatname yetersiz kalınca da 11 maddelik, 26 Eylül 1915 tarihli “Muvakkat Tasfiye Kanunu” yürürlüğe kondu.

Söz konusu bu kanunla, sürülen her bir kişinin malını ve mülkünü tasfiye etmenin, yani Türkleştirmenin sistematize edilmesi sağlandı. Daha açık bir ifadeyle sürülenin malını devlet gasp etti ve akabinde bu mallar ya dağıtıldı, paylaştırıldı, yağmalandı ya da satıldı.

İttihatçıların mülkiyeti Türkleştirme ve ekonomi-dışı zorla sermaye temerküzü sağlama sistemine Cumhuriyet döneminde de fasılasız aynen devam edildi. Öyle bir sistem teşkil edildi ki, o günün işleyişi, kuralları, “teamülleri” bugün de yürürlüktedir!

İTC tarafından tasarlanan Osmanlı Ermenilerini yok etme planının ekonomik boyutu, İttihat Merkezi’nin en önemli maddi ve ideolojik hedeflerinden başlıcası ve dolayısıyla da “soykırımı” tetikleyen etkenlerden biri olduğunu gözden kaçırmamak gerekir.

İTC’yi ekonomik alanı ve faaliyetleri “millileştirme”ye ikna eden ve bunu “teorize” eden Türkçülüğün ideologlarından Ziya Gökalp olmuştur. Z. Gökalp burjuvazi olmadan “Türk milli projesi”ni gerçekleştirmenin imkânsız olacağını gayet iyi anlamıştır. Osmanlı burjuvazisiyse “gerekli” niteliği taşımıyordu: Türk değildi! Esas olarak Rum ve Ermenilerden oluşuyordu. Savaşın arifesinde −deportasyonlar öncesi− ekonominin kabaca yarıya yakını Rumların, 1/4’ü Ermenilerin, 1/5’i Türklerin, geri kalanı da Yahudilerin ve Levantenlerin elindedir. Ayrıca ticaret burjuvazisinin yanı sıra, el zanaatları ve imalat sanayini elinde tutanlar da ağırlıklı olarak Rum ve Ermenilerdir. 

 “İmparatorluk” yabancı sermayeye o denli bağımlıdır ki 11 Temmuz 1915’te, savaş sırasında bile iki karşı cephe ülkesi, Fransa ve Britanya sermayelerinin ağırlıklı olarak denetimi altındaki merkez bankası işlevine de haiz Osmanlı Bankası’nı “millileştirme” kararı alan hükümet, Almanların çok sert tepki göstermesi ve zaten tavan yapmış enflasyon karşısında çökme tehlikesi geçiren “milli para” gerçekleriyle burun buruna gelir ve İttihat geri adım atar. Sadece yönetim kuruluna, biri başkan olmak üzere üç tayin yapmakla yetinir.

Türk anonim şirket kuruluşları teşvik edilir. Ki bu maksatla 3 Temmuz 1913’te “İstiklal-i Milli  Cemiyeti” kurulur. 1908’de “Türk” A.Ş.’lerin sayısı ikiyken, 1909’da 13’e, “tehcir-soykırım” sürecindeyse 39’a çıkar, yenilgiyle 1918’de 29’a iner.

1915 Sonbaharında lanse edilen “milli iktisat”ı geliştirme programı, İTC Merkez Komite üyesi, Kabinede İaşe Nazırı ve hem de “Heyet-i Mahsusa-i Ticariye” himayesinde kurulan milli şirketlerin öncüsü Kara Kemal’e emanet edilmiştir. Kemal bir anlamda “emvâl-i metrûkeleri” deruhte eden komisyonların icraatından da sorumluydu. 1916-1918 arasında İttihat Terakki’nin aktif desteği ile kurulan 80’i aşkın şirketin kökeninde “el konulmuş” Ermeni sermayesi vardır. En büyük şirketler de Kara Kemal tarafından kurulmuş; özellikle Unkapanı yöresinde, savaş şartlarında temel ihtiyaç maddeleri üzerindeki %400’e varan enflasyondan da yararlanarak ve spekülasyon, karaborsa, stokçuluk ve manipülasyonlar yaparak, İttihat adına büyük servetler edinmişlerdir.

Sermayenin Türkleştirilmesi" demek olan bu ulusallaşma projesi, İttihatçı elebaşı Kara Kemal’in Z. Gökalp’le birlikte doktrine ettikleri “Milli İktisat” programı, temel bir politika olarak, genç Cumhuriyetin de yegâne ekonomik kıblesi olmuştur! Ancak ne var ki feodal üretim ilişkilerinin güçlü olduğu bir toplumda kapitalist ekonomi emirle, kararla kurulmaz. Burjuva devletinin yapacağı asıl iş feodaliteyi tasfiye etmektir. Cumhuriyet yönetimi bunu yapamamış veya yapmamıştır. Çünkü siyasi iktidarını feodallerle işbirliği yaparak sürdürmüştür. Velhasıl Türkiye kolay burjuva yetiştiremedi.

Bir not olarak şunu da ekleyelim: Kara Kemal 16-20 Ocak 1923’te adaşı “Sarı Kemal”(Mustafa) ile İzmit’te buluşur. (M. Kemal, “Nutuk”ta veyahut anılarında bu buluşmadan hiç söz etmez!) Muhtemeldir ki Ankara ile “gelecek” projelerinde, İttihatçıların İstanbul merkezli yeni partisinin −“Teceddüt Fırkası”− ve kadrolarının “yeri”nin ne olacağı pazarlığı yapılmış ve kendilerinin finanse ettiği, örgüt, kadro ve lojistik, silah ve mühimmat olarak destekledikleri savaşın muzaffer komutanından “Parti”nin başına geçmesi istenmiştir! Ancak “geçmiş olsun” dilekleriyle “ret” cevabı aldıklarını tahmin etmek çok da zor değildir.

Bahse konu bu İttihatçı sistem 1923’te yeniden yapılandırıldı. Bu sistemle devletin kaydına “metruk” olarak giren Ermeni mülkünün hepsi çıkarılan kanun ve talimatnamelere göre devletin yerel teşkilatlarının yönlendirmesiyle dağıtıldı ve satıldı. Ve bununla ilgili 24 Mayıs 1928 tarih ve 1331 sayılı kanunla tapulandırma hızlandırıldı. Kanunun bir özelliği de hiçbir surette emvâl-i metrûkenin sahibine  iade edilmeyeceği kesin hüküm altına alınmasıdır! Ve bir başka kanuni düzenleme daha yapıldı. 02 06 1929 tarih ve 1515 no’lu “Tapu Kayıtlarındaki Hukuki Kıymetlerini Kaybetmiş Olanların Tasfiyesi Kanunu” yürürlüğe kondu. Eski tapu kayıtları, başta Ermenilerinkiler, böylelikle yok edildi.

* Bilinçli bir proleter şunu sorabilir; “Ekonomi-dışı zor kullanıldığında mı, ‘mülksüzleştirme’ gayr-ı meşrû addediliyor? Sermayenin temerküzü kapsamındaki ekonomik zorla mülksüzleştirme ‘meşrû(!)’ mudur? Ya da ekonomik zorla gasp edilen benim emeğim neden sorulmaz? Aksine bunu soranlar gadre uğratılır, bunun davasını güdenlerin ve “mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesini” isteyenlerin iflahı kesilir! Sınıf Davası güdenlerin, bunların tekmilini ‘gayrımeşrû’ ilan edip birer birer hesabını sormaları gerekmez mi?” Haklı bir sorudur! Sınıfsal bakış açısı ve tavır “primer”dir, esastır evet; ama bir de ulusal onur var! Gözetmek de “bizler”in omuzlarında..!

Ermeni meselesinin sol açısından esas problemi şu. Sosyalist Enternasyonal çöktü ve Ermeniler kendi dertlerini anlatabilecekleri bir mecrayı kaybettiler yani mesela diyelim ki Abdülhamit katliamlarından sonra Fransız meclisinde Jean Jaures’in konuşması var 2.Enternasyonalin koskoca adamı, ya da Rosa Luksemburg gibi bir insan Sosyalist Enternasyonal toplantısına Ermeni tebliğini sunuyor, bütün bu üzerine ekleyeceğimiz literatür, ilişkiler ağı berhava olmuş!”(Masis Kürkçügil, bkz. Danzikyan, 2015.)

***       

Diğer taraftan Talat Paşa gibi baş sorumlular hakkında 1919 Divan-ı Harb-i Örfî’de gıyapta idam cezası verilmiş olmasına karşın Cumhuriyet döneminde sahiplenilmiş, yurtdışında suikaste uğrayan hempalarıyla birlikte cenazeleri yurda getirilerek Şişli, Hürriyet-i Ebediye Tepesine gömülmüştür. Yine aynı saiklerle, Divan-ı Harp tarafından idamla cezalandırılan ve cezası infaz edilen Boğazlıyan Kaymakamı “şehit” ilan edilmiştir. Soykırım sürecinin baş aktörleri Cumhuriyet döneminin yetkili mevkilerinde önemli siyasi figürler olarak yer almışlar ve bu kez de Kürt kırımlarında rol oynamışlardır.

* Bundan yüz küsûr yıl önce devlet −şu veya bu saiklerle, şu veya bu şeriklerle−  kendi tebaasından bir grubu vahşi ve korkunç yöntemlerle yok etti! Birtakım psikopatların, kriminallerin, canilerin, marjinal, lümpen, deklase “tipler”in  bilhassa zindanlar boşaltılarak olaya dahil edildiği vakidir. Ancak Teşkilatı Mahsusa organizasyonunda ve kontrolünde! Ve emir, komuta ve yönetimindeki “kasap taburları”nda!.. Veyahut yine MAH’ın yönlendirim ve kontrolündeki “çete”, “gönüllü” vb. gibi kamuflaj terimleriyle faaliyet gösteren paramiliter yapılanmalarda… Üstelik fiziksel olarak yok etmekle kalmadı devlet, mallarına mülklerine, yarattıkları zenginliklere cebren el koydu, inkâr ve unutturma politikası uyguladı, izleri sildi. Yok ettiği gruba karşı, günümüze dek sürdürülen düşmanlık söylemi geliştirdi; diskriminasyon ve nefret suçu işledi!

“Soykırım” kavramı üzerinde çalışanlar, “genocide” suçunun sadece topluca insan öldürmek, yani fiziksel imha cürmünden ibaret olmadığını belirtirler. Hatta hukukî tanıma göre, Avustralya yerlileri Aborjinlerin çocuklarının zorla alınıp beyazlara verilerek asimile edilmeleri örneğinde olduğu gibi, içinde hiç cinayet olmadığı halde, bazı eylem türleri de “soykırım” olarak nitelenmiştir. BM’ye bağlı çalışan bir İnsan Hakları “komisyonu”, Avustralya’yı “Soykırım Sözleşmesi’nin 2. maddesinin (e) fıkrasında dile getirilen ‘yerli kültürü imha etmek’ suçunu oluşturduğu ve böylelikle soykırım suçunun unsurlarının oluşmuş olduğu” kararıyla mahkûm etmiş ve çocukların iadesine hükmetmiştir...

Velhasıl soykırım suçunun yapılanların inkârı, unutturma politikaları, mülksüzleştirme, servete el koyma, zorla asimilasyon, izleri silme, baskı, hatırlama yasakları… vb. gibi suçları da kapsadığı ve bu suçlarla ilgili “cezasızlık” halinin, yeni suçlara kapı aralayarak tekrarına yol açtığı kabul edilir.

1985 Yılında BM’nin ilgili alt komisyonu “soykırım” suçunun oluşabilmesinde aranan “kasıt” unsurunu ele aldı ve… bütün soykırım benzeri kitlesel cinayetleri işlemiş rejimlerin Nazi örneğinde olduğu gibi belgelenmesinin imkânsızlığına değinildikten sonra, kastın belgelenmesi konusunda şu yöntem önerilmekteydi; “Bir mahkeme (soykırım için şart olan) zorunlu kastı kâfi sayıda belgeden sonuç çıkarmak yoluyla elde edebilmelidir ve belli durumlarda bu (kasıt), sanığın mantıkî olarak eyleminin sonuçlarının farkında olduğunun (kolaylıkla) tahmin edilebildiği, belli derecede suç oluşturan ‘ihmalkârlık’ ve ‘kayıtsızlık’ eylemlerini (pervasızlıkları) ve ‘savsaklamaları’ içerebilir”…

Bu tezi esas alan Ruanda Mahkemesiyse; ”(…) kasıt söz ve eylemlerden çıkartılabilir ve amaçlı eylemin yapılış tarzıyla (modeliyle) ispatlanabilir.” sonucuna ulaşmıştır. Mahkeme, grup üyelerinin veya mallarının fiziksel olarak hedeflenmesi; hedef gösterilen gruba yönelik kullanılan dil; kullanılan silahlar ve vücuda yönelik yaralamaların boyutunu, öldürmenin sistematik olarak yapılması ve planlamanın metodolojisi gibi unsurları, kastı ispat edecek “ikinci el”  kanıtlar arasında saymıştır.

Ve eğer sorumlu durumda bulunanlar, kendilerine bağlı kişilerin suç işlediğini biliyor ve müdahale etmiyorlarsa, “soykırım” suçunun “grubun bütünüyle veya kısmen, fiziksel varlığını ortadan kaldıracağı hesaplanarak, yaşam şartlarını kasten değiştirmek”  fıkrasındaki suçu işlemiş oldukları kabul edilir.

Belki de hepsinden önemlisi, soykırım kavramı, grubun fizikî olarak imha edilmesi konusunda bir kastin bulunduğunun şüpheli olduğu durumlarda bile, örneğin zorla yer değiştirmeyi (tehciri) de içeren eylemleri kapsayacak şekilde, hayatta kalan grupları içine alacak tarzda genişletilmiştir.

“Genocide” (soykırım) terimini bulan ve “insanlığa karşı suç” olarak tanımlayan [ilk kez 1933 yılında uluslararası bir konferansa sunduğu tebliğde Lemkin “Barbarlık Eylemi”(Acts of Barbarity) adını verdiği bir suç türünün uluslar arası hukuka dâhil edilmesini ister. 1944’te ise adını koyar ve “Genocide” olarak niteler. Ve altı çizilmesi gereken husus ise gerek anılarında ve gerekse röportajlarında Lemkin, Ermenilerin (1915’te) imha edildiklerini ve bu kıyımların kendisinde kitlesel katliamların uluslararası hukukta suç sayılması gerektiği fikrini uyandırdığını söyler.] ve BM tarafından kabulünü de sağlayan Raphael Lemkin’e göre soykırımın iki aşaması vardır. Ezilen grubun ulusal karakteristiklerinin,  topluluk özelliklerinin yok edilmesi ve ikinci aşama olarak da ezen ulusun karakteristiklerinin, kültürel kimliklerinin zorla dayatılması…

(…) eğer genel olarak söylemek gerekirse, soykırım bir milletin hemen imhası demek değildir.” (Raphael Lemkin, bkz. Akçam, 2014.)

BM’deki görüşülmesi sırasında; “… ırksal, etnik, ulusal veya dinsel bir grubun üyelerinin, bu gruba mensup oldukları için öldürülmeleri, ulusal güvenlik ve bir grubu devletin belirli bölgelerden çıkartmak arzusunu da içeren çeşitli farklı saiklerle de yapılabileceği” fikri ağır basmıştır.

* Bu bağlamda “soykırımlar”, sadece yıkıcı değil, aynı zamanda, kurucu süreçlerdir. Bir politikadır; iktidar kurmanın bir aracıdır. Milletler, devletler, kimlikler, servetler, varlıklar oluştururlar!

İnsanlık tarihinin akışı hep kanla, ateşle ve soykırımlarla birlikte yürüyor… yürüdükleri yerlerde hâlâ kan izleri var! Geride, tarihin neredeyse doğal akışından kaçırılan “yaşamlar”, “dramlar” kalıyor.

* 1915 sonrasında “eski”den kopuş, eskinin “anti-tezi” iddiasıyla kurulan Cumhuriyet, esasen “yok ettikleri” üzerine, temeli o olmak üzere inşa edildi. Kitle kırımı (taktil) ve deportasyon (tenkil),  Rum ve Ermeni mülkleri ve varlıklarına el konulmak suretiyle haksız servet edinimi ve talan, “olağan” ve “meşrû” kılındı. “Gâvurun malı helâl” anlayışı hakîm kılındı. Devlet yönetim aygıtları ve hukuk da bunun aracı kılındı!.. Öte yandan “soykırım”ı hatırlatan her şey ve herkes devletin varlığına tehdit olarak algılandı. Soykırımı hatırlatan her söylem ve her eylem “beka” sorunu sayıldı!

Asırlık bir “dava” olmasına karşın, örneğin 2006 yılında MGK Seferberlik ve Savaş Hazırlıkları Planlama Daire Başkanlığından imzalı ve resmi bir yazıyla Tapu Kadastro Genel Müdürlüğüne bir uyarı yapılmış ve “her isteyene” bilgi verilmemesi konusunda ikaz edilmiştir. MGK zaten eski tapu kayıtlarının arşivlere devredilmesini ve araştırmacılara açılmasını da yasaklamıştı. Tapu kayıtları acaba neyin göstergesidir..?

Hukuk, devlet tahakkümünün ve devlet “zor”unun meşruiyet aracıdır. Devletin politikaları hukuk yoluyla meşrulaştırılır ve korunur. Hegemonun “de facto” uygulamaları, “de jure” haline dönüştürülür. İktidarda olanın sınıfsal çıkarına hizmet eder. Hukukun bir meşruiyet aracı olarak nasıl kullanıldığını görmek için birkaç yasal düzenlemeye bakmak yeterli olacaktır.

Ermenileri yerlerinden-yurtlarından etme ve mallarına-mülklerine el koyma ve her ne surette olursa olsun iade etmemekte hukukun nasıl kullanıldığını, “emvâl-i metrûke” (terk edilmiş mallar) kanun ve kararnamelerinde açıkça görmek mümkün. Yukarıda örnekledik. İttihat ve Terakki iktidarı tarafından soykırımın yapısal unsurlarından olarak yürürlüğe konan bu düzenlemeler, Cumhuriyet döneminde aynen ve aynı isimlerle uygulanmakla kalınmamış, hatta Cumhuriyet döneminde bu konuda İTC döneminden daha fazla sayıda kanun, kararname ve tüzük yürürlüğe konularak mal ve mülklerin Ermenilere iadesi engellenmiştir.

Bir başka örnek, 17 Şubat 1913 tarihli ve 133 sayılı “Memurin Muhakematı Hakkında Kanunu Muvakkat”tir. Bu geçici kanun, Enver ve şürekâsı bir grup İttihat “fedai”sinin 23 Ocak 1913’teki Babıâli baskını ve hükümet darbesini müteakiben kurulan yeni hükümet tarafından çıkarılmış ve 4 Aralık 1999 yılına dek 86 yıl ismi dahi değiştirilmeden yürürlükte kalmıştır. Epey “kullanışlı” bir geçici(!) kanun olmuştur; AİHM bu yasayı uygulamayı sürdürdüğü için Türkiye’yi defalarca mahkûm etmiş olduğu halde..!

Devletin politikalarının icrası sırasında, devlet memurları ve kamu görevlilerinin işledikleri suçlara ilişkin “cezasızlık” güvencesi olarak getirilen ve uzun yıllardır uygulanmakta olan bu düzenlemeler, İttihatçı zihniyetin günümüzdeki uzantısına bir başka tipik örnek teşkil etmektedir.

Devlet suça azmettirdiği memurunu bu suçlarla ilgili yargılamalardan ve cezadan koruyor. 1931 tarihli ve 1850 sayılı isyan mıntıkasında işlenen ef’alin (fiilerin) suç sayılmayacağı hakkında kanun, hangi hareketlerin, fiillerin suç sayılmayacağını açıkça düzenlemesi bakımından örnek teşkil eder: “Erciş, Zilan, Ağrı Dağı havalisinde vuku bulan isyanda takip ve tedip hareketleri askeri kuvvetler ve devlet memurları ve bunlarla birlikte hareket eden bekçi, korucu, milis ve ahali tarafından gerek müstakilen ve gerekse müştereken işlenmiş ef’al ve harekât suç sayılmaz”..!

Vatandaşlık Kanunu, Vakıflar Kanunu ve Pasaport Kanunu da, soykırım zihniyetinin yasal düzlemdeki izlerini görmek bakımından ilginçtir.

Süreklilik, “devletin bekası” adı altında uygulamaya konan şiddet yöntemlerinde ve kullanılan çete örgütlenmelerinde de kendini gösteriyor.

Kuruluşundan itibaren gizli bir örgüt olan İTC, hareket partiye evrildiğinde dahi gizliliğini sürdürerek partiye hâkim oldu; kontrol bu odaktan sağlandı. İktidarda ama yarı-legal!

Dahası İTC’ye doğrudan bağlı ve elbette yine gizli bir örgütlenme olan “fedailer” ya da “silahşorlar” aparatı, yani “Teşkilatı Mahsusa”, İttihat’ın siyasi ve askeri amaçları doğrultusunda örgütlenip faaliyet geçirildi. Burada bir kısa not olarak belirtelim; Teşkilatı Mahsusa (MAH)’ın kuruluş kararnamesi “irade-i seniye”(padişah kararı) ile Harbiye Nezaretine bağlı olarak, askeri personelden teşkil edilmiş olması öngörülmüştü. Bir “yasallık” taşıyordu. Devlete bağlı bir aparattı. Ancak çoğu araştırmacı iç içe geçmiş “iki MAH” olduğundan bahisle, ikincinin birincinin yasal şemsiyesi altında gayrimeşru faaliyetler için oluşturulmuş ve sivil unsurlardan, kriminallerden de yararlanan ve doğrudan İttihat Merkezine bağlı bir para-militer organizasyon olduğunu belirtir. Salt askeri kadrolardan müteşekkil ve Harbiye Nezaretine bağlı olanın ilk başkanı Süleyman Askeri idi. Ölümüyle komutayı Kuşçubaşı Eşref (Sencer) devraldı. İkincisi, yani bir “cürüm çetesi” olarak örgütlenenin ise liderlerinin kim olduğu hep bir sır olarak kaldı. Şefler olarak Dr. Bahaeddin Şakir ve Dr. Mehmet Nazım’ın isimleri sıkça geçer.

İTC kâğıt üzerinde ortadan kalktıktan sonra dahi Cumhuriyet’ten önce ve sonrası dönemde, İttihatçı siyasal kültür ve gizli örgütlenmeler yaşamaya ve hatta güçlenmeye devam etti. Cumhuriyet’in ilk döneminde devletin “gizli servis”inin adı bile aynıdır: MAH (Açınımı “Milli  Emniyet Hizmetleri Teşkilatı” olmasına rağmen kısaltılmışına bizzat hükümet bir sürekliliği vurgulamak amaçlı olsa gerek, MAH adını vermiştir, 1926)..!

 ***

“Balkan bozgunu”nu takiben İttihatçı caniler, “Bab-ı Âli baskını”yla hükümet darbesi yapıyor ve tüm kontrolü ele alıyordu. 14 Ekim 1913’te Alman emperyalistleri ile İttihat Terakki elebaşlarının arasında, Berlin’de gizli bir anlaşma imzalanır: Savaşta birlikte hareket edilecektir! O gün Almanlar, Yunanistan’ın −ve dolayısıyla Rumların da− Birleşik Krallık’la, Ermenilerinse Çarlık Rusyasıyla beraber davranacaklarına inandıkları için, bu anasırdan "kurtulunması" zorunluğunu İttihatçılara "telkin" ederler!

Eh, İttihatçılar da bu telkine bihakkın uyarlar ve bu anasırdan kurtulurlar!.. Zaten ideolojilerinde mündemiç Türk Ulusal oluşumu ve “Milli İktisat” için bu “temizlik” şarttır!

Anlaşma gereği, Alman subayları Osmanlı ordusunda görev yapmaya başlar. Bir ara toplam sayıları 25 bine ulaşmıştır. Çeyrek asır sonra kotaracakları Yahudi Soykırımı’nın da “stajı”nı yapmış olurlar!..

Nitekim Hitler de Polonya seferine çıkmadan 22 Ağustos 1939’da, üst düzey komutanlarıyla evinde yaptığı gizli toplantıda sözü Ermeni Soykırımına getirir, onu örnek almalarını ve aynen öyle kadın, yaşlı, çocuk demeden  −“Leh dilini konuşan bir tek canlı kalmamacasına”− katletmelerini emreder; nasıl olsa cezasızlık vardır!..

***

Arkadaş çevremizde annelerinin, büyükannelerinin Ermeni olduğunu öğrendiklerinde, bunun asla ifşa edilmemesi gereken bir “aile sırrı” ve bir daha yüzleşilmek istenmeyen bir travma olduğu şartlanmışlığıyla, o kadınların içine düşürüldükleri utancın, asıl utanması gerekenlerin bizlere transfer ettiği “asırlık” utanç olduğunu anlatabilseydik insanlara… asıl utanması gerekenleri utandırmak doğrultusunda yol almış olurduk!… Bu uygulanagelen zorla asimilasyon sürecinin “soykırım” politikasının sadece bir parçası olduğu ve meselâ ihtida ederek Müslüman olmaya zorlananların çoğunun bilahare “tehcir”e tabi tutulduğunu, asimilasyonun BM’nin “soykırım” tanımında bir unsurunu  teşkil ettiği… Ancak Ermeni Soykırımı’nın ayrılmaz bir parçasını oluşturduğunu da belirtmek gerekir.

“Tehcir”in özellikle başlarında, eğer isterlerse din değiştirme (“ihtida”) imkânı tanınmış; sağ kalabilmek uğruna “gönüllü(!)” din değiştirenler çıkmıştır. 1916’dan itibarense bir dönem, “ya ihtida,  ya tehcir” zorla dayatılmıştır. Ancak “muhtedi” de olsa Ermeni olması ve sayılarının giderek kabarıyor olması sonucu ihtida etmiş bile olsalar “tehcir”e tabi tutulmalarını önleyememiştir. Din değiştirmeleri de kabul edilmemiştir. Çok açıktır ki mesele “din” değil, “sermaye”dir! Elzem olan “din değiştirmesi” değil, sermayenin el değiştirmesidir! Bunun gereğidir! İkinciyse, “muhtedi” de olsa Ermenilere asla ve kata “millet” olarak tekrar organize olmalarına, iç pazarlarını oluşturmalarına olanak tanınmamalı, yetecek miktar nüfus fırsatı verilmemelidir!

İkinci çok önemli ayağıysa 12 yaşından küçük çocuklara yönelik uygulamaya sokulan asimilasyon politikalarıdır. Zorla Müslümanlaştırılan çocuklar ya yetimhanelerde veyahut dağıtıldıkları, evlatlık verildikleri Türk-Müslüman evlerinde bu kültürle yetiştirilmişlerdir.

Üçüncü ayağı ise genç Ermeni kızlarının zorla Müslümanlarla evlendirilmeleriydi. Pratikte ya Osmanlı zabitleriyle evlendirilmeleri şeklinde veyahut haremlerde ikinci, üçüncü… ilh. “eş” olarak yer almaları şeklinde gerçekleştiği bilinir… Bu “evlat edinme” ve “Müslümanlarla zorla evlendirme” devletten teşvik görmüş, destek ve mali yardım görmüş ve nihayet bu çocuklar ve genç kızlar eğer bir zenginliğin “varisi” iseler kanuni olarak yeni “aileleri” de bundan yararlanır ve kanuni mirasçı olur düzenlemesi yapılmıştır.

* İstanbul’da Fransızca yayınlanan La Renaissance gazetesi Ermeni felaketzedeleri kategorize eder (8 Kasım 1919, sayı 291.):

1. Din değiştirenler ve müslüman yerleşimlerde yaşayanlar; [doğup büyüdükleri yerlerde değil ama −Ş.Ç.]

2. İmparatorluk coğrafyasına dağılarak akıbetini bilemedikleri yakınlarını arayanlar;

3. Ya “çıkmaya hiç niyeti olmayan yeni sahiplerinin” işgal ettiği ya da harabeye dönmüş evlerine dönenler;

4. İstisnai olarak mallarının mülkiyetini geri “kazanan”lar; [bilahare onlar da kaçırtılacaklardır−Ş.Ç.]

5. Dönüp mallarını, mülklerini, evlerini geri alamayınca “güvenlikleri”nin sağlanabileceğine inandıkları yerlere yığılanlar;

6. Doğdukları topraklara geri dönebilme imkânı kalmamış olanlar...

* Zinhar “soykırım” demeyelim! Haşa!..Peki, ne diyelim? “Kökünü Kazımak” nasıl?.. Tarihsel, sosyal ve sosyo-ekonomik koşullarını, maddi temelini ortaya koyamadığımız sürece, hiçbir “travma”dan kurtulamayız! “Hayaleti” hep peşimizden gelir! Yüzleşemediğimiz geçmiş, “geçmiş” olmaz! Çocuklarımıza bu “utancı” miras bırakırız!..

* Bu “olup-bitenler”e, alışılageldik klişe deyimiyle, Tarih “hükmünü” verecektir! Ancak ne var ki  hüküm verecek olan Tarih diye bir “özne yoktur!.. Sosyal şartlar, sınıfsal ilişkiler, toplumun ve sosyal bilincin eriştiği düzey belirler “Tarihin hükmü”nü!.. Ve hangi sınıf “objektif hakikatler”den yana ise o, “maddi gerçeklik”in açığa çıkmasını sağlar!..

Bundan da maksat, İmparatorluğun çöküşünü hızlandıran, savaşa girmekle düpedüz “ipini çeken”, ülkeyi yıkıma sürükleyen ve imparatorluk ahalisinin  bir kısmını yok eden, kalanını perişan eden, malını mülkünü yağmalayan, Türk burjuvazisi adına ve yerine hareket eden bir “oligarşik klik” elini yıkamasın!

***

Benim belgem senin belgeni döver!” Bu bakış açısı sosyal bilimlerde külliyen yanlıştır! Doğa bilimlerinde… vd. ise zaten böyle bir sorun yoktur. Ya ampirik veyahut teorik ve de kanıtlanmış bilgiye dayanırlar! Bir bilimsel disiplin olan tarihte de böyle bir şey yoktur! Eğer “üretilmiş”, “fabrikasyon”  değil de, sahih belgeler söz konusu ise, tüm belgeler, tıpkı bir “puzzle”ın parçaları gibi birbirini tamamlar. Birbirini “nakzeden” belge yoktur! Hepsi değerlendirmeyi gerektirir. En ufak ayrıntı, en küçük ihtimal bile ihmal edilmeden dikkate alınmayı hak eder, sosyal bilimlerde... Diğer disiplinlerde ise aksine, ayrıntılar elimine edilerek, küçük ihtimaller ihmal edilerek, tali unsurlardan soyutlanarak ilerler bilim. Hiç kimse, eğer çok spesifik bir durum söz konusu değilse, 200 basamaklı pi sayısıyla yapmaz hesaplamalarını; çoğu defa 3,14 yeterli olur.

Belirtmemiz gereken bir başka önemli husus ise, Tarih, bütün bir hipotezi “ispat eden” veyahut da “çürüten”, “şok!”, “sansasyonel!”, “flaş!” belge “avı” değildir! “Aha, işte belgesini buldum” bir fasaryadır! Çünkü böyle bir vesika yoktur; hiçbir “belge” tek başına bunu başaramaz! “Belge tokuşturma” işi de değildir (pişti mi bu?); “Belgeler savaşı” da değildir!.. Tarih esas olarak bir süreci anlama, analiz edebilme ve açıklayabilme bilimidir. “Süreci açıklayabilmek” ise, olayların akışında kendini “tekrar eden” pratikleri saptayabilme, sürecin genel eğilimlerini, yönelimlerini ve karakterini açığa çıkarabilmektir! Sistematik bir uygulama şeklinde, belirgin bir “pattern” izlemesi, kendini çok çeşitli başka belgelerde göstermesi, ifade etmesiyle ancak bir hipotez kanıtlanır, doğrulanır; süreç de açıklığa kavuşmuş olur!..

***

İnsanlığın “suç” saydığı bir fiili devlet işlemiş midir? İşlememiş midir? Bu “fiil”e maruz kalan “kurbanlar”, her ne “suç(!)” işlemiş olurlarsa olsunlar, tecziyeleri topyekûn fizikî imha, “kökünün kazınması”, mallarına-mülklerine el konması, servetlerinin talan edilmesi, varlıklarının yağmalanması,  çocuklarının zorla kopartılması, “temsîl” edilmesi, kadınlarının haremlere kapatılması, satılması; canlarına kıymaya sürüklenmesi, “zorla asimilasyon”, “ihtida etmeye tehditle zorlama”, temerküz kamplarında ölümü bekleme; hülasa “jenosid” mi olmalı?.. Bütün bu uygulamaların herhangi bir “meşruiyeti” var mıdır? “Mazuriyeti” var mıdır? sorusunun sorulmaması; ancak aklın, izanın, vicdanın rehnedilmesi ile mümkündür… İnsan önce kendini kandırır: Hem de kolaylıkla!

Zaman kavramı ve boyutundan arî bir tarih konsepti! Ve bir “ucuzluk”… tarihin derinliklerine gömmek istediğiniz utanç kaynakları..!

Oysa unutmak istesen de unutamıyorsun, silemiyorsun ki geçmişi.. kopartıp atmanın mümkünatı yok!..

* Bu “ırkçı”, “sömürgeci”, “soykırımcı”, “faşizan” devlet, hafızasını kendi toplumsal hafızası imiş gibi kabul etmeye, resmi tarihe ve söyleme inanmaya ve baskıyla dayatılan, kendisinden uzak bir yalanı  kendi gerçeği imiş gibi sahiplenmeye zorlar insanı!.. İtaatini insanın, ödüllendirir! Düşüncesini cezalandırır! Ve hak talebinin ve talep edenin iflahını keser!..

***

Meseleyi daha iyi anlayabilmek için II. Mahmut dönemine dek gitmek ve Kürtleri “ıslah” ve “iskân” etme amaçlı aşiret yapısını kırma, Kürtlerin emirlikleri dağıtılıp da dolaysız merkezî feodal yapıya bağlanan bir eyalet sistemine geçme girişimini göz önüne almak, göçer Kürt aşiretlerinin Ermeni topraklarına “iskân” edilmelerini incelemek ve Avrupa’da kapitalizmin evrildiği emperyalizm aşamasını dikkate almak gerekir.

Aslında 1915’e dek (olabildiği kadarıyla) Kürt-Ermeni “ortak yaşam coğrafyası” denebilecek bir “hinterland”dan söz edilebilir. Bu hinterland iki ayrı etnik kökene, iki ayrı dile, iki ayrı dine mensup Anadolu’nun iki kadim halkının iyi-kötü bir “ortak yaşam” sürdürmeye çalıştığı bir kozmopolitizme sahiptir. Bu hinterland Osmanlı-Rus, Rus-İran savaşları yüzünden, “savaş artığı” bir bölge haline geldiğinde kriz belirtisi de göstermeye başlamıştır. Bu kaotik yapı kısa sürede uluslararası sömürgecilik siyasetinin de gündemine girecektir. Nitekim o günden itibaren “ıslahat”, “yeniden düzenleme” ve “reform” terimleri, 1830’lu yılarla beraber Osmanlının Kürt ve Ermeni bölgelerinde yaşadığı sorunlarla ilgili olarak hem Osmanlı ve hem de Avrupa devletleri tarafından dile getirilen temel kavramlar oldular.

1877-1878 (93 Harbi), Osmanlı-Rus savaşını Kürt-Ermeni ilişkilerinde sonun başlangıcı olarak görmek pek çok açıdan mümkün ve isabetlidir. Kürt-Ermeni ortak yaşamının sona erme emarelerini gösterdiği tarih hiç kuşkusuz 93 Harbi ve “artçı sarsıntıları”dır. Bu tarihten itibaren temel anlaşmazlık konusu bu coğrafyada mukim iki halkın bir arada yaşayıp yaşayamama meselesiydi. Karşılıklı gerilim ve çatışmalar, 1915’teki trajik sonu aslında bu tarihten itibaren görünür kılmıştı.

93 Harbi akabinde Osmanlı askerî elitinde, bu toprakların “Ermenisizleştirilmesi” fikri filizlenmiş ve Osmanlı bürokrasisi de bu fikrin peşi sıra gider olmuştu. “Devlet sınıfı” buna ikna olmuştu! Ermenilerin topraklarından edilmesi, mülksüzleştirilmesi ve böylece “tenkil”i, her şeyden evvel bir askeri strateji gereğiydi. Arazi meselesi tam da bu nedenle, 93 Harbi sonrası Kürt-Ermeni ilişkilerini 1915 soykırımına dek belirleyen temel olgu olacaktı. Bu coğrafyada toprağın mülkiyetine sahip olan egemenlik ilişkilerini de ele geçirecekti. Ermeni-Kürt meselesi de esas olarak toprak üzerinde şekillenen bir mülkiyet ve hâkimiyet sorunsalıydı. Artık daha fazla Ermeni öldürmek, daha fazla toprağa, daha fazla iktidara sahip olmak demekti.

1880-1915 yılları arasında Kürdistan-Ermenistan bölgelerinde meydana gelen ve “proto-genocide” olarak adlandırılabilecek pogromlara sadece Hamidiye Kürtlerinin dahli olduğunu belirtmek yetersiz ve yanıltıcı olur. Bölgeyi bir açık mezbahaya çeviren şiddet sahnelerine dikkatleri yöneltmek, şiddetin şizofrence icra edilmesi hakkında bir fikir verebilir. Sıradan Kürtlerin icra ettiği, vahşetin doruklarında kitlesel bir cinnet halidir. Mesele, salt asal özne olan Hamidiye Alaylarının ya da birkaç taşeron aşiretin üstüne yıkılamayacak denli derin, komplike ve girifttir.

Kürt-Ermeni Hinterlandı 1915’teki “nihai çözüm(!)”ün icrasıyla da artık tümüyle Ermenisizleştirilmiştir! Kürtlerin önemli bir bölümü, yığınsal olarak, 1880’den başlayarak Ermenilerin kitlesel imhasında hayati rol oynadı. 1880-1915 sürecinde Kürt iştiraki olmasaydı, Ermenilerin bu hinterlanddan silinmesi bu kadar kolay olamazdı. Velhasıl  bu coğrafyada 1915’in meşum ayak sesleri 1880’den beri duyulmaktaydı!..

* Hülasa, başlangıcı olarak da ister II. Abdülhamid’in 1895-96 ve 1903 Hamidiye Alayları eliyle işlediği kitle kırımlarını alırsınız (ki toplam olarak 300 bin Ermeni’nin katledildiğinden söz edilir); ister “Hamidvari” bir operasyon ve provokasyon görüntüsü veren ama İTC’nin de −“Hareket Ordusu”nun bizzat katıldığı katliamlar ve Jöntürk Kulüplerinin oynadığı rollerle− dahlinin olduğu 1909 Kilikya Kıyımını (Mahkeme kayıtlarına giren 20 bin 200 “taktil”)... Taşra eşrafı ve ulema zaten “hürriyet” nosyonundan ve bütün “milliyetlerin eşitliği” fikrinden hiç hoşlanmamışlardı. Ancak mesele yukarıda değinildiği üzere, kriminal bir vakıanın ötesinde bir emperyal proje, bir “milliyetçi ideoloji”, bir “ulus oluşturma/inşa süreci” doktrini, planlaması, sistematik bir “temizlik” ve “steril”, homojen bir Anadolu, bir Türk yurdu yaratma ve kapitalist sermayenin el değiştirmesiyle “Türkleştirilmesi”; “Milli İktisat Programı” ve projesidir! Ve diğer etnik unsurlar, milliyetler de (Ege kıyı yerleşimleri Rumları; 1914, Pontus Rumları; 1912-23, Süryaniler/ Asuriler, Keldaniler, Ezidiler, Nasturiler de) Bir takım deportasyonlar, “tenkiller”, kıyımlar, kırımlar, imhalar, suikastler, komplolar, provokasyonlarla ilerleyen “süreç”ten herkes nasibini almıştır!.. Tekraren vurgulamayı yararlı görmekteyim…

***

“Çeşitli milletlerin hak iddiaları bizler için ciddi bir sıkıntı kaynağıdır. Dile, tarihe ve etnisiteye dayalı emeller canımızı sıkıyor. Bütün gruplar yok olmak zorundadır. Topraklarımızda tek ulus −Osmanlı Ulusu− ve tek dil −Türkçe− olmalıdır. Bizler için can alıcı bir zorunluluk olan bu durumu Rumların ve Bulgarların kabul etmesi kolay olmayacaktır. Onlara bu acı reçeteyi yutturmak için Arnavutlarla başlamamız gerekiyor. Yenilmez olduklarını düşünen bu dağlılara boyun eğdirdiğimiz zaman gerisi kendiliğinden gelecektir. Arnavutları topa tuttuktan, Müslüman kanı döktükten sonra artık gâvurlar dikkatli olsunlar. Kılını kıpırdatan ilk Hıristiyan, ailesinin, evinin ve köyünün yerle bir edildiğini görecektir. İlk kurşunu Müslüman Arnavutlara sıktığımız için Avrupa sesini yükseltmeye ya da bizi Hıristiyanlara işkence etmekle suçlamaya cesaret edemeyecektir!”…

Balkanlardaki provokasyonun fitilini ateşleyen fecî sözler olduğu kadar bunlar, aynı zamanda da İTC’nin geleceğe ilişkin bütün stratejisi ve emelleri özetlenir, adeta… Bu itiraf gibi açıklamalar, şekillenmiş olan İttihatçılığın ideolojisinin temel unsurlarını da içerir. Bu tespitler açıkça Sosyal Darwinizmin de işaretleridir! Türklüğün ulvî menfaatleri adına…

Peki, kime ait bu sözler? Askerî Tıbbiye’den sonra, tıp eğitimini Paris’te sürdüren ve Jön Türkler arasında sivrilerek Osmanlı İttihat Cemiyeti’nde Ahmet Rıza’nın yardımcısı pozisyonuna dek yükselen ve daha sonra Dr. Bahaettin Şakir’in Paris’e gelmesiyle birlikte Cemiyet’in bütün iplerini ellerine alan iki askerî doktordan biri, sonraları Selanik merkezli Osmanlı Hürriyet Cemiyeti ile birleşip, bilinen, (İTC)  adıyla faaliyetine devam edecek olan ve böylelikle aralarına bir “üçüncü” olarak telgraf memuru Mehmet Talat (Paşa)’ı alarak adeta bir nevi “troyka” oluşturan, ama hiçbir zaman “ön plana” çıkmayıp  “gölgede oynamayı” yeğleyen, geriden işleri “idare etmek”ten yana olan, “ilginç” bir karakter: Dr. Nâzım (Mehmet, Selanikli)’ın (Journal de Salonique, sayı 39, Şubat 1913, s. 21)’de yer alan bir mülâkatından alıntı… yukarıda tırnak içinde verilen… Balkan Savaşları öncesi…

Bir dip not olarak şunu da ekleyelim; Dr. Mehmet Nâzım, İTC’nin 1918’de kendini feshetmesiyle Merkez Komite evrakını bilinmeyen bir yere “kaçıran” kişidir! Daha sonra kaçtığı yurtdışında diğer hempaları gibi suikaste de uğramamış ama tarihin garip bir “cilvesi” olarak, döndükten sonra “İzmir Suikasti” (1926) davasının ikinci ayağı olan İstiklal Mahkemeleri Ankara yargılamalarında idam cezasına çarptırılıp cezası infaz edilmiştir!.. Böylelikle Kemalist Burjuvazi İTC’nin bütün önde gelen kadrolarından 3-4 yıl içinde −“bir şekilde”−  kurtulmuş oluyordu!

* Hangi kavramla, hangi terimle adlandırılırsa adlandırılsın büyük bir "insanlık suçu"yla karşı karşıya olduğumuz ve kurbanların da büyük bir "insanlık trajedisi" yaşadıkları açıktır! Ve tek bir terime sığdırmaya çalışırsak; “soykırım”dır! Ya da daha açıklayıcı bir ifadeyle, “imha politikası olarak tehcir”!

***

O dönem 4. Orduda görevli genç bir zabit olmasının yanı sıra, daha önce Dâhiliye Nazırı Talat’ın Özel Kaleminde kâtip olarak bulunan Falih Rıfkı Atay, Cemal Paşa’nın isteği üzerine, “Lübnan’ı Konyalaştırmak(!)” amacıyla Türk okulları kurmak ve Ermeni “eytam” için Halide Edip’i Şam’a götürmektedir;

“Adana’dan ileride bir istasyonda kompartımana rahmetli Bahaddin Şakir geldi. Halide Hanım’a takdim ettim. Bahaddin Şakir’in ismini ve ehemmiyetini biliyordu ama Ermeni politikasında rolünün ne olduğunun o güne kadar farkında değilmiş. Bahaddin Şakir ise gene o güne kadar bu işte kendisi gibi düşünmeyecek bir Türk milliyetçisine rastgeleceğini hatırına bile getirmemişti. Uzun bir konuşmadan sonra Bahaddin Şakir trenden indi. Halide Hanım beni alıkoyarak: ‘Bana bilmeyerek bir katilin elini sıktırdınız’ dedi. Aşağıda vedalaştığımız Bahaddin Şakir ise kulağıma eğilerek: ‘Senin gibi yetişecek kıymetli gençleri bu kadınla temas etmekten men etmeli’ diyordu” (Falih Rıfkı Atay, Zeytindağı.)

“Kendisi de İttihatçı ve Türk milliyetçisi, Jön Türklerin ‘ilham perilerinden’ olan Halide Edip için, Bahaddin Şakir’in elini sıkmaktan bile hicap duyulan ‘katil’liği, kişisel bir pozisyon değil, gerçekte o sırada hayata geçirilen İTC Genel Merkez politikasıydı. BahaddinŞakir ise, bu politikayı sahada uygulayan merkez yöneticisiydi.” (Aydın, 2015.)

F. R. Atay Çankaya isimli kitabının 1958 yılı ilk baskısında “İzmir Yangını - 1922”den bahisle “Ermeni Tehciri”nden de söz eder. MAH şeflerinden, İTC MK üyesi Dr. Nazım’la olan görüşmesinden de “katiller ordusu” deyimini kullanarak bahseder. Talat Paşa ise F.R. Atay’a göre, “ne yalanı, ne de zulmü ahlâksızlık sayan” biridir; yabancı misyon temsilciliklerinin gözünü boyamak üzere yazdırdığı resmi bir teli, şifreli ikinci bir emirle geçersiz saydırmanın Talat’ın olağan işleri arasında olduğunu, davranış mantığı bakımından önemli bulduğunu Zeytindağı kitabında aktarır. Ve aynı F.R. Atay 1968 yılında, Dünya Gazetesindeki bir makalesinde “...bu bir jenositti!” der.

Halide Edip ise “olayın mahiyetini” gayet isabetle teşhis etmiştir. 1926 tarihli, Birleşik Krallık’ta İngilizce yayınlanan “Anılar”ında, meselenin sermayenin “Türkleştirilmesi” ve Ermenilerin ellerindeki pazarların, zor yoluyla, Almanların “eline geçmesi” olduğunu belirtir. Ve örneğin Ateşten Gömlek romanında; “Ermeni kırımını yapan ve medeniyet düşmanı Almanlarla işbirliği eden bizdik” diye yazar. (Ancak ne ki Halide Edip, “Ermeni Meselesi”nde epeyce zikzak çizmiş, pek çok fikir değiştirmiştir. Soykırım konusundaki tutumu kararsızlıklarla, tutarsızlıklarla örülüdür.)

Tarihçi, Osmanlı Tarih Encümeni üyeliği, Türk Tarihi encümeni başkanlığında bulunmuş, İ.Ü. öğretim üyelerinden, Türkiye Tarihi müderrisi,  Prof. Dr. Ahmet Refik Altınay, “tehcir”in canlı tanıklarındandır. İki Komite İki Kıtal adlı kitabında Eskişehir’in “soykırım”daki manzarasını anlatır;

Ermenilerin en ziyade korktukları Pozantı idi. Orada, çetelerin hücumu kalplerini titretiyordu. Bunlar hangi çetelerdi? İttihat Hükümetinin Turan siyaseti, İslam ittihadı namına Kafkasya’ya gönderdiği çetelerdi.”  … ve devamla;

Almanya isteseydi bu kıtâle mani olurdu. Said Halim Paşa (Sadrazam) İttihad’ın kör bir aletiydi. Enver ve Talat Almanya’nın sözünden bir adım çıkmazlardı, bu cinayetleri kuvvetlerine güvenerek icra etmeleri imkân haricinde idi. Hiç şüphesiz Almanya’nın zaferine güveniyorlar, bu muazzam faciayı Almanya’nın kuvvetiyle, bu masumlar feryadını Almanların zafer teraneleriyle bastırmak ümidinde bulunuyorlardı. Almanya Anadolu’da kazanacağı menfaatlerle sermest, kurun-u vusta’da (orta çağda) bile görülmeyen bu cinayetlere; samit (sessiz) ve lakayt, seyirci vaziyetini takınıyordu.”      

* Zaten “bidayette”, Alman Başbakanı Bismarck’ın Osmanlı’dan elde ettiği olağanüstü imtiyazlar karşılığında II. Abdülhamid’in Ermeni politikasını kollar bir çizgi izlemesi de sorunun derinleşmesinin dışsal nedeni olmuştu. Öyle ki Bismarck, Avrupa’nın büyük güçlerinin Ermeni reformunun yapılması doğrultusundaki basınç ve baskısını on yıl boyunca engelleyecektir.

Kayzer II. Wilhelm ise 22 Mayıs 1885’te “Berlin Kongresi bir hatadır ve ağır sonuçlar doğurmuştur. İkinci bir kongre toplanmasına asla izin vermem” diyerek Ermeni sorununda Bismarckçı tutumu onaylıyordu.

Wilhelm’in 1894-96 katliamlarının ardından da Abdülhamid’e payanda oluşu devam edecekti. Bu dönemde Dışişleri Bakanı Yakındoğu İşleri Başdanışmanı A.M. von Schwarzenstein’in 12 sayfalık raporu, Ermeni sorununa emperyalist çıkarlar penceresinden bakıldığının tipik bir göstergesidir:

1) Kurnaz ve fesat bir ırk olan Ermeniler, kendi ulusal varlıklarının tehlikeye düştüğü duygusu yaşayan Türkleri kışkırttılar, 2) Almanya’nın mutlak olarak hiçbir çıkarı olmayan bir ırkın lehine duruma müdahale etmesi için hiçbir nedeni yoktur, 3) Türkiye’deki çok sayıda Alman’ın ekonomik çıkarları düşünülürse, ne kadar üzücü olursa olsun Ermenistan’daki kıyımlar genel tablo içindeki küçük kötülükler olarak görülmelidir”…

Tehcir-Soykırım” sürecinde, 19 Aralık 1915 tarihli Deutsche Tageszeitung’da Kont E. R. Rowentlow imzalı bir makalede ise; “Kana susamış Ermenileri cezalandırmak Türkiye’nin sadece hakkı değil aynı zamanda göreviydi de… sadık müttefikimiz Türkiye için ciddi bir tehlike oluşturan ve can düşmanlarımız İngiltere ve Rusya’nın maşası olan Ermeni devrimcileri ve tefecilerinin kaderine yanmanın bizim vazifemiz olmadığını ne zaman anlayacağız… Bu nedenle biz Almanlar bu Ermeni sorununu sadece Türkiye’yi değil onun bütün müttefiklerini de ilgilendiren bir sorun olarak görmeli ve Türkiye’yi dış saldırılara karşı korumalıyız.” …

“Gerçekten de bu dönemde Hamid, demiryolları ihalelerinden bankacılığa,  çeşitli maden sahaları ruhsatlarına, ordunun yeniden yapılandırılmasından silah alımlarına kadar her alanda Alman ekonomisi ve genişleme, yayılma hayallerini imtiyazlarla besliyordu. Ermeni sorununu çözümsüz bırakma ve Osmanlının demokratikleşmesine karşı despotizmi sürdürme iradesinin bedeli Osmanlı halklarına patlayacak, bu bağlamda Osmanlı yeni emperyalist Almanya’nın sağmal ineği haline getirilecektir.” (Aydın, 2015.)

* İTC 1914 yılı ve sonrasında, Almanya’nın müttefiki olarak “I. Emperyalist Paylaşım Savaşı”na katılmakla kalmadı, başlattığı dâhili harbin de tarafı oldu. İttihat ve Terakki iktidarının imzaladığı sadece bir ittifak antlaşması değildi. İmza karşılığında Osmanlı askerini Alman/Prusya generaline ve maliyesini de Deutsche Mark’a teslim etti. İttihatçı hükümet savaşı Alman Markı ile finanse etti. Maliye Nazırı Cavid, (1914-Mart 1918) döneminde alınan 201,2 milyon liralık dış borcun 199 lirasının Almanya’ya ait olduğunu açıkladı. Bu dönemde harbin Osmanlıya maliyetiyse 225 milyon liradır.

* Tuğgeneral Bronsart von Schellendorf, Osmanlı’nın genelkurmay başkanı olmakla, başkomutan padişah olduğu için aslında askerî hiyerarşide 2. sırada yer alması gerekiyordu. Zevahiri kurtarmak adına Harbiye Nazırı Enver’e “başkomutan vekilliği” gibi bir makam ihdas edilerek bir formül icat edildi.

Alman ve Osmanlı askeri personeli o denli iç-içedir ki, Alman subaylara Müslüman isimleriyle birer kod adı verilerek cephe görevlerine gönderilmişlerdir. En çarpıcı örneklerinden biri, Teşkilatı Mahsusa komutanlarından “İbrahim” kod adıyla bilinen Alman yüzbaşı Strange’dir!

İttihatçıların, ipleri Alman militarizminin eline nasıl verdiklerinin pek çok örneği mevcut. Daha önce bahsettik ancak tekrarlamakta fayda var; Balkan Savaşı ve hezimeti ve travması sonrasında 14 Ekim 1913’te Osmanlı Hükümeti’yle Almanya arasında gizli bir ittifak imzalanır. Her iki devlet de savaş halinde birlikte davranmaya karar verirler. Daha doğrusu, Almanya savaşa girdiği takdirde Osmanlı da onun yanında savaşa katılmayı taahhüt eder. Almanya Gen. Kur. Bşk. Moltke ertesi ay General Liman von Sanders’i ve yardımcısı General Bronsart’ı kalabalık bir askerî heyetle ıslahat yapmak gerekçisiyle İstanbul’a gönderir. “Liman Paşa” ve –Harbiye Nazırı ve Erkân-ı Harbiye Reisi Enver Paşa’nın yanına verilen– “Bronsart Paşa” aracılığıyla Osmanlı Hariciyesi ve Genel Kurmayı tamamen Alman Genel Kurmayı’nın emrine girer. Almanya Türkçü Osmanlı hükümetine, “Birlikte harbetmemiz için ‘arkanı temizlemen’ lazım, Batı’yı Rumlardan, Doğu’yu Ermenilerden temizle,” diyecekti. Yukarıda zikrettik. Yunanistan’ın Britanya’ya yakınlığı nedeniyle Anadolu Rumlarını Britanya’nın, Doğu’daki Ermenileri ise Rusya’nın müttefiki sayıyordu. Kısacası, çıkacak savaştaki taraflar (İtilaf ve İttifak saflaşması) bir yıl öncesinden bu kadar kesindi.

Alman Genelkurmayı’nın istediği etnik temizlik İttihatçı hükümetin planlarına uyuyordu. Yukarıda anlattığımız gibi, Ege ve Trakya Rumlarının göçtürülmesi 1914’te (harp patlak vermeden önce) başlamıştı. Onu 1915’te Ermeni Tehciri izledi. Savaşın bitimiyle de Mübadele geldi. Sonuç olarak, Prusya militarizminin 1913’te kendi emperyal (sömürge paylaşımı) emelleri için öngördüğü Ermeni ve Rum temizliği 10 yıl sonra Türkiye’nin millî devlet kurması için tamamlanmış oluyordu. Gerisi Türk ırkçılığıyla gelecekti…

* Evet! Bu bir “suç ortaklığı” idi! “Tehcir”in ve onun mütemmim cüzü, “Soykırım”ın kurmay planlaması, harekete geçirilmesindeki “timing” ve Osmanlı ordusunun komuta kademesindeki askerî ağırlığı da göz önüne alındığında ve Alman emperyalizminin ”jeopolitik” anlayışına uygun agresif yayılmacı uygulamaları, kör gözlere bile bu parmak izini gösteriyor. Ne var ki bütün bunlar “tevsik” edilip de [örn. Alman Tümgeneral Hans von Seeckt’in (Friedrich −Fritz− Bronsart von Schellendorf’un yerine, 1917’den 1918’e, Mondros Mütarekesi’ne dek Osmanlı Genelkurmay Başkanlığı yaptı.) Berlin’e kaçırdığı evrak] Almanya emperyal devleti sanık sandalyesine oturtulamadığı müddetçe, vicdanlarda mahkûm edilse bile, kanaat olarak, “lafız” olarak kalıyor. Mevcut genel kanıysa, en azından “azmettirici” olduğu yönünde… Ceza hukukunda azmettirici de cürmün öngördüğü cezayla tecziye edilir; aslî fail kadar cezaya çarptırılır! Bir tek istisna ile: “Fail”in bu fiilinden dolayı bir menfaati hasıl oluyorsa, azmettirenin cezası belli bir oranda düşürülür. Cürmü işleyen bir çıkar elde etmiştir çünkü...“Suç ortaklığı”nı oluşturansa “çıkar ortaklığı”ydı!..

* Ve son kertede asıl belirleyici temel dinamik, Küçük Asya’da tek bir iç pazar bütünlüğünün sağlanmasıyla, tek bir ulusun egemenliğinde, tek bir kapitalist ulusal ekonominin kurulması ve bu ekonomiyi yönetecek hegemon burjuva devletinin oluşması zorunluluğu idi! Yoksa ne İTC ideologlarının da kafalarında ve hedeflerinde, ne de akıldaneleri Alman emperyalistlerinin telkin ve yönlendirmelerinde “çok etnili”, “çok uluslu”, “ulusların eşitliği”ne dayalı bir devlet fikri mevcuttur: Çok milliyetli, ama Türk “milleti hâkime” boyunduruğundaki merkezî bir feodaliteden dönüşecek kapitalist-ulus devlet hedefine “kilitlenmiş”  bir üniter yapı…

“Ulusal Egemenliğin”, sadece Türk ulusu için gerçekleşmesi isteniyordu. Bağımsız bir ulusal devletin oluşumu anlamında olumlu karakteri bulunan bu süreç, Türk ulusallığına mutlak devlet egemenliği sağlayıp, diğer ortakları olacak halk topluluklarını “ezilen ulus” konumuna iterken şoven ve gerici yanını da açığa vuruyordu. Nitekim daha sonra gayr-i müslimlerden arınmış “steril” ve “homojen” bir “Türk Yurdu”nun kuruluşu tamamlanacaktır; öte yandan Kürt ulusallığınaysa tutulmayacak sözler verilmiş olmasına rağmen!..

Kitlesel imhalarla Osmanlı döneminde başlatılmış olan “süreç”, 1930’lu yıllarda “Ne Mutlu Türküm Diyene!” sembolizmiyle, “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyalarıyla ve Türk Tarih Tezi’yle dünyada herkesin ve Anadolu’da Etilerle ve Mezopotamya’da Sümerlerin özbeöz Türk olduğunun ve Güneş-Dil Teorisi’yle de yeryüzündeki bütün dilleri Türkçenin var ettiği tezleriyle ve nihayet TC vatandaşı herkesin TÜRK ve dilinin de TÜRKÇE olacağı dayatması ve politikasıyla da şahikasına çıktı.

***

Dikkate değer farklılıklar olsa da Holokost (Yahudi Soykırımı) ile 1915 Ermeni Soykırımını politik psikoloji düzleminde karşılaştırmak önemli bir anlama, kavrama, bilince çıkarma; bir “içgörü” sağlayabilir. Temel soru şudur: Nasıl oldu da böyle büyük bir katliamlar toplamı olağan karşılanabildi?

1915, belki kişiliklere, kişilik farklılıklarına bağlanabilir. Tipik bir “Dr. Jeykll/Mr. Hyde” kişilik bozukluğudur, belki de... “İş(!)”teki kişiliğiyle sosyal hayattaki kişiliği ayrıdır; “kişilik bölünmesi”ne uğramış, “ikili” bir yaşam sürdürmektedir…

* Bu sürece dahil olanlar, korku ile karışık pişmanlık duyguları içinde bulurlar kendilerini ve bu duygu bir daha onların peşlerini bırakmaz. Zaman zaman da “bu bir savaş idi; savaş olmasaydı eğer, yaptıklarımız olağan sayılmazdı” tesellisine sığınırlar.

* Sosyal psikolojiye dayanan görüş ise katliamları kişiliğe bağlayan açıklamaları yetersiz bulur; “ortam dönüştürür” der. Grup dinamikleri rol oynamaktadır. 1915’te yaşananların “olağan” addedilmesinin nedeni savaş koşulları olabilir. Ancak bu yaklaşım “savaş koşulları” diyerek katliamları meşrulaştırmamakta, bunun yerine “gerçekleşme koşulları”na dikkat çekmektedir. Katliamlar yapılırken devletin “destek” olması, hatta bizzat “kendi eliyle” gerçekleştirmesi, topluma o dönem için “olağan” davranışın ne olduğunu bazen örtük ve çoğunlukla da açık açık iletmektedir! Katillerin cezasız kalması, hatta ödüllendirilmesi, ortamın “normal” olanı belirleme işlevi ve belleme edimine güç katmakta olduğu aşikârdır. Kişilik özellikleri ve bireyin kişisel davranışlarını gözden kaçırmamak kaydıyla, 1915’in temelindeki belli başlı politik psikolojik etmenler olarak, “suça yatkın” (örn. daha önce de suça bulaşmış kriminaller), otoriteryen karakter, sosyal dinamikler (örn. savaş şartları) ve 1915 öncesinden tevarüs eden koşullar (örn. cezasızlık) olarak sıralanabilir.  II. Abdülhamid döneminin Hamidiye Alayları eliyle uygulanan 1894-96 ve 1903 katliamları ile 1909 Kilikya Kırımı “cezasız” kaldığı veya hafif cezalarla geçiştirildiği için ödüllendirilmiş sayılmalıdır.

Ve ne yazık ki bu etmenler Türkiye için her dönem, her daim geçerli olmuştur. Düşmanlığı özendiren, destekleyen ya da doğrudan gerçekleştiren, yerleştiren devlet anlayışı, hukuk sistemi, medya araçları, eğitim sistemi, bir koşullandırma yapılanması olarak askerlik, aile… vb. kurumlar, değişmeden yerli yerinde duruyor, hatta sürekli düşmanlaştırmayla besleniyor, yüz küsûr yıldır… Ermeniler öldürüldüğünde cezayı alt sınırından veren yargı erki ya da “devlet sırrı” vb. gibi mülahazalarla yargılamada yol alamayan, işlemeyen adalet çarkı, Ermenileri −ve bütün gayr-i Türk unsurları− aşağılayan ifadeler kullanan “xenofobik” bir medya, Ermenileri −ve yedi düveli− kendilerine içkin bir kötülük ve düşmanlıkla ilişkilendiren ders kitapları, Ermeni −ve diğer Lozan azınlıkları− okullarının yaşadığı zorluklar, askerlikleriyle ilintili uygulamalar… vb. değişmedikçe, “gelecek kuşaklara ‘ağır’ bagajları ağzına dek tıka-basa dolu bir ülke bırakacağımızdan” kimsenin kuşkusu olmamalıdır! 

* Soykırım ve etnik temizlik gibi kitlesel imha eylemlerinin, “merkezî” olarak ve yalnızca devletin şiddet aygıtları aracılığıyla kuvveden fiile çıkarılması oldukça güçtür. Sözünü ettiğimiz türden devasa şiddet eylemleri toplumsal rızaya ve en azından toplumun bir kısmının desteğine ihtiyaç duyar. Aksini ileri sürmek, bu tür eylemlerin altında yatan toplumsal motifleri ve bu eylemlerin “toplumsallığı”nı göz ardı etmek anlamına gelir. Zira devletin ve/veya merkezi otoriteyi elinde tutan siyasi aktörlerin belirgin bir toplumsal zemin, taban, destek, devşirilmiş meşruiyet ve rıza mekanizmaları olmadan toplumun bir kesimini başka bir kesime kırdırması nerdeyse imkânsız gibidir!

1915 Katliamlarını gerçekleştirmesi beklenen sıradan ahali, ev ev, sokak sokak ya da köy köy erişilebilir değildir. İstanbul’dan gelen telgraflar kitle iletişim aracı değildir; işlevi de o değildir. Mülki amirlere gönderilmiş, “şifreli” telgraflardır. Devletin iplerini ele geçirmiş olanların, Hitler misali, yığınları galeyana getirecek Ermenilere yönelik mitingler yapmaları da söz konusu değildir. Yani şunun altını kuvvetle çizmek; 1915’te devletin çok daha ağır sorumluluğu bulunduğunu belirtmek gerekir. Katliamları gerçekleştirmekte suça iştirak etmiş olan “sivil” unsurlar, onların mazur görülmesini isteyenlerin dediği gibi “galeyana” gelmemişler, bizzat devletin özendirmesiyle hareket etmişlerdir. Somut hedefleri Ermenilerin “varlıkları”dır; onları elde etmektir. Belki de komşularıdır; komşunun evidir, çocukları, genç kızlarıdır!

Hiç değilse bu “suç ortaklığı”, inşa edilmesi tahayyül edilen yekpare “kimliğe” (bu ulus-kimlik veya etno-dinsel bir kimlik de olabilir) ve/veya “kutsal amaca” hizmet etmek isteyen toplumsal gruplara, aynı zamanda bu yapıya entegre olma ve muayyen bir aidiyet hissine sahip olma “şansı” da verir. Kendi kimlik krizini çözme adına aşırı ölçüde uygulanan kolektif şiddet, makbul ve üzerinde konsensüs sağlanmış bir yönteme, bir uygulamaya dönüşür. Önce, ulusal ve etno-dinsel homojenleşme projesi kapsamında çoğunluk tarafından etnik/ dinsel azınlık “stigmatize” edilir ve daha sonra da çeşitli etnik ve demografik toplumsal mühendislik operasyonlarıyla ortadan kaldırılır. Veyahut da söz konusu çoğunluğun “bekası” uğruna ve geleceği için “tehdit” teşkil edemeyeceği bir sayıya ve/veya “şekle” indirgenir!..

* Günümüzdeyse… bizler için çok acıtıcı bir noktaya, geçmişin işlenmesiyle ilişkili olarak “kendi ulusunun cürümlerine dair bilginin yarattığı incinme”nin hem “anıyı hatırlatanlara” hem de hatırlamanın kendisine yöneltildiğine şahit olunuyor çoğunlukla… “incinme”nin yarattığı öfke incinmenin nedenine değil, hatırlatmayı yapanlara yönelmektedir somutta... Ne var ki onları suçlamak suçun acı hatırasını ortadan kaldırmaz; bizatihi hatırlamanın, yani belleğin yok edilmesini gerektirir.

Bir kültürel duyarlık olan “hatıra” edinilmiştir;  oysa “hatırlama yetisi” biyolojik (nörofizyolojik) bir özelliktir, insan denilen canlıda… Tabii ömür yerine bir “hafıza kaybı” yaşamıyorsa!..

* “Bizim atalarımız öyle şeyler yapmaz” demek, bu sorumluluğu ortadan kaldırmıyor. Biliyoruz ki her milletin ataları, utanılacak çok şey yaptı.

* Ve öte yandan “toplumsal gerçeklikler” var… Patriyarkal toplumda babaya karşı “tanıklık” şiddetle kınanan bir şey. Babanız çünkü, kan bağınız; “patrimonial” anlayış gereği... Peki ama babanız işkenceci, tecavüzcü, soykırımcı, katil ya da gaspçıysa, hırsızsa? Ya da dedeniz? Hiç bir şey söylemeyecek misiniz?.. “Biz soykırım faillerinin ahfadı, akrabalarıyız” diyebiliyor musunuz?

***

Dünya, “insanlaşmış” insanların dünyası olacaksa eğer; bugün için mesele Tarihle olduğu kadar bugünle de yüzleşebilmektir!..

* “Utanma ve onur” insanlık tarihinin önemli iki kavramı… Kapitalist “değerler” arasında hızla gerilere düşüp git gide buharlaşmış olsa da tarihî olarak, süzülegelen adetler için de önemli toplumsal bir role sahip olan bu iki kelime bireyin yaşam alanını belirlemiş; insanî hasletler olarak insan psikolojisinin içine işlemiştir…

Ve hâlâ bir değer ifade ediyorlarsa eğer;

Kendimi ait hissettiğim bu topraklar… yaşanan acıların kovaladığı geçmişiyle… ve şimdinin bitmez kör nefreti, bitmez lanet kiniyle… kendilerine empoze edilen “madde”nin etkisinde gerçeklik algısını yitirmiş bir toplumda… ben bu utanma duygusuyla, bu vicdan azabıyla başa çıkamıyorum...

* Almanca’da, belki de başka hiçbir dilde olmayan bir terim; bir “anlam”a karşılık geliyor… Fremdscham: Utanmasını bilmeyenlerin yerine duyulan utanç! Bunu “bizler” için türetmişler sanki, herhalde diye düşünmeden edemiyor insan!

* “Geçmiş”le esaslı bir şekilde yüzleşmez isek “geçmiş” olmuyor!.. Ve “Tarihle uğraşmak”, aslında “bugünle boğuşmaktır”!..  “24.Nisan” maziye değil, bugüne ait..! 

O kadar “uzağa” gitmeye, o denli “eşinme”ye de hacet yok!..

Ermeni sorunu bir tarih sorunu yahut tarihî bir sorun değildir. Evet, toplumsal gelişmenin kanuniyetlerini, sosyal hareketin diyalektikçe koşullanmış kurallarını ve elbette “Tarihî Materyalizm”i yakından ilgilendiriyor. Ama Ermeni sorunu, aynı zamanda “antropolojik” bir sorundur da…

Yani Ermeni sorunu, geçmişle ve belgeyle vs. ilgili bir sorun değil, yaşayan ve bellekle ilgili bir sorundur. Bugün bizimle olan ve bizimle ilgili bir sorundur.

Bizim insanlığımızla, vicdanımızla, ahlâkımızla ilgili bir sorundur!

Tarih hatırlatır! Tarih yaradır..!

Tarih, bugünden çıkar. Tarih, ‘üretilir’. Ve tarih üretmek için ‘geçmiş’e bakıp onu okumaya çalışanlar, yaşamakta oldukları ‘bugün’ tarafından koşullandırılırlar. Değerler, ideolojik bakış açıları, kültürel ön kabuller burada devreye girer. Kısaca günün sosyal bilinç formudur.

***

Şimdi bu satırları yazarken haber portallarından “son dakika” bilgileri geçiyor… Hrant Dink Davası’nda karar açıklanmış… Ne ki Hrant Dink, o kaldırımda yatıyor hâlâ… öylece… yüzüstü… tabanı delik ayakkabılarıyla… boylu boyunca…

Failin kim olduğunu hâlâ bilmeyen kalmış mıdır? Ama cevabı duymak istemeyeceksiniz! Aynaya bakmadan da göremeyeceksiniz!..

Çünkü “onların yaşama ihtimalini bir asır önce öldürdünüz”..!

* Ve… hiçbir ABD Başkanı, herhangi bir kelimeyi kullanmamakla MAH kasaplarının, İttihat Terakki şeflerinin, ideologlarının ve onların tilmizi, ardılı, halefi, savunucusu hiçbir Türk’ün ve de onların şeriki, “azmettiricisi” hiçbir emperyalistin elinin kanını temizleyemez..!

KAYNAKÇA

Akçam, Taner (2013) ‘Ermeni Meselesi Hallolunmuştur’ Osmanlı Belgelerine Göre Savaş Yıllarında Ermenilere Yönelik Politikalar (6. Baskı). İletişim Yayınları.

Akçam, Taner (2014) Ermenilerin Zorla Müslümanlaştırılması. Sessizlik, İnkâr ve Asimilasyon. İletişim Yayınları.

Akçam, Taner (2015) 1915 Yazıları (3.baskı). İletişim Yayınları.

Aydın, Erdoğan (2015) Ermeniler Ne Yaşadı? Sorumluluğu Nerede Aramalı? Aydın Çubukçu, Nevzat Onaran, C. Hakkı Zariç ve Onur Öztürk (Der.), Utanç ve Onur içinde, Evrensel Basım Yayın.

Aydınkaya, Fırat (2015) 1880’den 1915’e Kürt-Ermeni Hinterlandındaki Kısmî Soykırım ve Soykırımdaki Kürt İştiraki. Aydın Çubukçu, Nevzat Onaran, C. Hakkı Zariç ve Onur Öztürk (Der.), Utanç ve Onur içinde, Evrensel Basım Yayın.

Birdal, Sinan (2015) Yüzleşme Siyaseti Üzerine. Aydın Çubukçu, Nevzat Onaran, C. Hakkı Zariç ve Onur Öztürk (Der.), Utanç ve Onur içinde, Evrensel Basım Yayın.

Çetin, Fethiye (2015) Hukuk İçinde Yerleşmiş Bir Olgu Olarak Soykırım. Aydın Çubukçu, Nevzat Onaran, C. Hakkı Zariç ve Onur Öztürk (Der.), Utanç ve Onur içinde, Evrensel Basım Yayın.

Danzikyan, Yetvart (2015) “1915, sol için piyasası olan bir mesele değildi”. (Zakarya Mildanoğlu, Masis Kürkçügil ve Pakrat Estukyan ile söyleşi.) Agos web sitesi, 2 Mayıs 2015.

Gezgin, Ulaş Başar (2015) Ermeni’siz Yüzyılın Politik Psikolojisi: Politik Psikoloji Açısından 1915-2015 Parantezi. Aydın Çubukçu, Nevzat Onaran, C. Hakkı Zariç ve Onur Öztürk (Der.), Utanç ve Onur içinde, Evrensel Basım Yayın.

Hasançebi, Hüseyin (2010) Osmanlı Ermeni Olayı. Sahne-i Fecai. Pencere Yayınları.

Kévorkian , Raymond (2015) Ermeni Soykırımı. İletişim Yayınları.

Kurt, Ümit (2015) İnkâr Siyasetinin Toplumsal Boyutları ve Yansımaları. Aydın Çubukçu, Nevzat Onaran, C. Hakkı Zariç ve Onur Öztürk (Der.), Utanç ve Onur içinde, Evrensel Basım Yayın.

Onaran, Nevzat (2015) “1915’te Benimdi!..” Aydın Çubukçu, Nevzat Onaran, C. Hakkı Zariç ve Onur Öztürk (Der.), Utanç ve Onur içinde, Evrensel Basım Yayın.

Yusufoğlu, Yalçın (2009) Kurucu İrade ve Tek'lik manisi. Kızılcık, Sayı 35.