* ”Nasıl Darwin organik doğanın gelişme kanununu keşfettiyse, Marx da insanlık tarihinin gelişme kanununu keşfetti; şimdiye kadar ideolojinin kalın örtüsü altında saklı kalan basit bir olguydu bu; insanoğlu siyasetle, bilimle, sanatla, dinle vb. uğraşabilmek için her şeyden önce yemek, içmek, barınmak ve giyinmek zorundadır; bu nedenle, acil maddi yaşama araçlarının üretimi ve dolayısıyla belli bir halkın ulaştığı ya da belli bir çağda ulaşılan ekonomik gelişme düzeyi, o halkın devlet kurumlarının, hukuk kavramlarının, sanatının, hatta dinle ilgili fikirlerinin üzerinde geliştiği temeli oluştururlar ve bunun içindir ki bütün bunlar, şimdiye kadar olduğunun tam tersine, bu temelin ışığında açıklanmalıdırlar.
Dahası var. Marx ayrıca, bugünkü kapitalist üretim tarzını ve bu üretim tarzının yarattığı burjuva toplumunu yöneten özel hareket kanununu da keşfetti. Artı-değerin keşfi, gerek burjuva iktisatçıların, gerekse sosyalist eleştirmenlerin daha önceki bütün araştırmalarında karanlıkta el yordamıyla çözmeye uğraştıkları soruna ansızın ışık tuttu.
Böylesi iki keşfi birden bir tek hayat süresine sığdırmak meseledir. Birini bile yapabilmek her insana nasip olmaz.” (F. Engels, “Karl Marx’ın Mezarı Başında Konuşma”, 17 Mart 1883, Londra.)
* Bugüne gelecek olursak… sağda-solda Marx’ın “aşıldığı”, Marksizmin “eskidiği”, “çağ-dışı kaldığı”, “demode olduğu” vb. şeklindeki söylemlerle Marksizme kara çalındığına, dahası “çürütüldüğü(!)”ne, özellikle de şu son otuz küsur yıllık dünyada pek sık şahit olmaktayız… Böylece emperyalizmin baştan beri diline doladığı anti-komünist propaganda, “sosyalizm hepten iflas etti” motifiyle de “zenginleştirilerek”, insanlara daha “inandırıcı” bir şekilde işlenmeye, empoze edilmeye, endoktrine edilmeye −bu koroya eski “solcu”ların da iştirakiyle− mangalda kül bırakmamacasına devam ediyor... Engels’in “konuşması”nda işaret ettiği, “İnsanlık Tarihinin Gelişme Kanunu” şayet geçerliyse hâlâ; söz konusu bu “zırvalar”ın tamamını çürütür! Yok değilse eğer, bunun açıkça ortaya konmasını gerektirir bu mesele..! Matematik kesinlikle ispatlanmasını zorunlu kılar! Bir zamanlar Marksizmle bir “ilişkileri“ bulunmuş olanların da, hiç değilse bir “ilişik kesme tutanağı” düzenlemeleri icap eder..!
Bu yazının konusu da, maksadı da vaktiyle “bilinen”, ama artık “her nasılsa(!)” unutulmuş veyahut önemini “yitirmiş(!)”, genel geçer bilimsel doğruları duygusuzca, kupkuru bir tonda peş peşe sıralamak değil!.. “Duygusal” olmanın, tutkuyla yazılmanın ötesinde “ikna” etmeyi amaçlıyor… Marksizmin, yakın sayılabilecek bir zamana değin hemen hepimizin gurur duyarak benimsediği bir dünya görüşünün, bugün de tek doğru dünya görüşü olduğu gerçeğini ve bir süre daha bu “yegâne”liğini koruyacağını, tüm heyecanıyla duyurmayı amaçlıyor. Üzerinde yaşamakta olduğumuz bu gezegenin, hayatın ve insanın gizemini harikulade bir zarafetle çözerken içimizi ürperten, yüreğimizi titreten ama aynı zamanda beynimizin algılayabileceği bir “çözüm” olduğuna da kolayca ikna eden bir kuram bu..! Hiç değilse aklımızı ve yüreğimizi “nereye koyduğumuzu” biliyoruz!
“Çözebilmeye” muktedir, bilinen yegâne bütünlüklü kuram..! Ama Marksizmin bu “çözümü” ve “çözümlemesi” hususunda herhangi bir açıklaması olmayan, sadece Marksizmin artık “iyi” bir açıklama olmadığına kanaat getirmişlerin “doyurucu bir açıklama” yapma borçları bulunduğunu biliyorum..!
Enzo Traverso’ya göre devrimci deneyim bir nesilden diğerine tam da yenilgiler aracılığıyla aktarılıyor. Büyük hayal kırıklıklarından doğan ve tüm bir nesli etkileyen melankoli, hem yas tutmanın hem de yeni bir başlangıç için hazırlanmanın zorunlu bir öncülü haline geliyor.
“Yenilgi yılları en iyi okuldur” der Lenin de…
“Marksizm ölmedi! Güncel tarihe içkin bir dünya görüşü olarak da, bilimsel ve felsefesel bir girişim olarak da, daha uzun bir zaman yaşayacak gibi görünüyor.” (Kenan Somer, “Hiç bir devrim kendi çağını aşamaz“, Kızılcık, sayı 28, Kasım/Aralık 2006.)
* Bu konuda, “O”nun en yakın düşünce ve “mesai” arkadaşı Engels ile yetinmeyip −tahammülleri zorlamak pahasına− başka görüşlere de yer vermek uygun olacak herhalde; hani ortada bir “dost kayırması(!)” filan varsa diye... İşte kendi çağınınkine olduğu kadar geçmiş yüzyılların tarih, bilim ve kültürüne de müstesna derinlikle vakıf bir başka deha, V. İ. Lenin’in takriben 30 yıl sonra söyledikleri;
“Onun tarihsel maddeciliği bilimsel düşüncenin dev bir başarısıdır. Ondan önce tarih ve politika üstüne sürüp giden kargaşa ve keyfiliğin yerini tam anlamıyla bütünsel ve uyumlu bir bilimsel teori aldı. Bu teori, üretici güçlerin gelişmesi sonucunda toplumsal yaşamın bir sistemden daha yüksek bir başka sisteme doğru nasıl geliştiğini −örneğin, kapitalizmin nasıl feodalizmin bağrında geliştiğini− gösterir.
İnsanın bilgisinin kendinden bağımsız olarak var olan doğayı (yani gelişen maddeyi) yansıtması gibi, insanın toplumsal bilgisi (yani felsefi, dini, politik vb. çeşitli görüş ve öğretileri) de toplumun ekonomik sistemini yansıtır. Politik kurumlar, ekonomik temel üzerinde bir üst-yapıdırlar.”
“Ekonomik sistemin, politik üstyapının üzerinde yükseldiği temel olduğunu gören Marx, en büyük dikkatini bu ekonomik sistemi incelemeye yöneltti.” (V.İ. Lenin, “Marksizmin Üç Kaynağı ve Üç Öğesi”, Mart 1913.)
Bir de kendi söylemiyle, ilk ağızdan ne denmektedir; ona bakalım. Bilindiği üzere “Önsöz”, yaygın bir kanıya göre, Marksizmin, Marx’ın kendi ağzından vâz’edilmiş en veciz ifadesidir;
“Vardığım genel sonuç (ki bir kere elde edildikten sonra çalışmalarımda bana hep yol gösterici olmuştur) kısaca şöyle ifade edilebilir. Yaşamak için sürdürdükleri toplumsal üretimde insanlar, kendi iradeleri dışında, zorunlu ve belirli birtakım ilişkiler kurarlar. Bu üretim ilişkileri onların maddi üretim güçlerinin belli bir aşamasına tekabül eder. Üretim ilişkilerinin bütünü, toplumun ekonomik yapısını, gerçek temeli teşkil eder. Bu temel üzerinde bir hukuki ve siyasi üstyapı yükselir; bu üstyapıya da belirli sosyal bilinç biçimleri tekabül eder. Maddi hayatın üretim tarzı genellikle sosyal, siyasi ve fikri hayat süreçlerini belirler.” (K. Marx, ”Önsöz”, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, 1859.)
Ve “çalışmaları[n]da hep yol gösterici olmuş [olan] vardığı genel sonucu”, burjuva toplumunun ruşeymi, embriyon hücresi dediği kapitalist meta üretiminin analizine uygulamakla başlar;
“Ödenmemiş artı-emeğin doğrudan üreticilerin elinden alındığı, özgül ekonomik biçim, doğrudan üretimden doğar ve üretim üzerinde etkide bulunurken egemenlik ve bağımlılık ilişkisini de belirler.” (Kapital, cilt 3, II. Kitap.)
“(…) dönüşüm sürecinin avantajlarından yararlanan ve bunları tekelleri altında tutan büyük sermaye babalarının sayıları durmadan azalırken sefalet, baskı, kölelik, soysuzlaşma, sömürü alabildiğine artar; ama aynı zamanda da sayıca gittikçe artan bir sınıfın, kapitalist üretim sürecinin bizzat kendi mekanizmasıyla eğitilen, birleşen ve örgütlenen işçi sınıfının başkaldırdığı görülür. Sermaye tekeli, kendisiyle birlikte ve kendisinin hükmü altında gelişen üretim biçiminin ayak-bağı olur. Üretim araçlarının merkezileşmesi ve emeğin sosyalleşmesi, sonunda bunların kapitalist kabuklarıyla uyuşamadıkları bir noktaya gelir, dayanır. Kabuk kırılır. Kapitalist özel mülkiyetin saati çalmıştır. Mülksüzleştirenler mülksüzleştirilirler.”
“Kapitalist üretim biçiminin ürünü olan kapitalist mülk edinme biçimi ve dolayısıyla kapitalist özel mülkiyet, kişinin kendi emeği ile meydana gelen özel mülkiyetin ilk ‘inkârı’dır. Ne var ki, kapitalist üretim, adeta bir doğa kanununun şaşmaz zorunluluğu ile kendi yadsımasını doğurur. Bu ‘inkârın inkârı’dır.” (Kapital, cilt 1, II. Kitap.)
Ve Marx, “Kapitalist Birikimin Genel Kanunu”nda burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki antagonist çelişkinin nasıl çözüme doğru ilerleyeceğini gösterir. Sosyalizme geçişte işçilerin tayin edici bir role sahip olmaları, onların toplumsal konumları nedeniyledir. Marx’ın amacı felsefesinin “maddi taşıyıcısı”nı arayıp bulmaktı... Marx bunu proletaryada bulur.
Marx’ı, Marksizmi “aşan”lar gerçi, proletaryayı da “aşıyor” ya! Tüm ervahına “rahmet” okutup da..!
Oysa… “Marx’a göre ‘işçi’yi işçi olmaktan, yine işçinin kendisi, ama nesnesi olduğu bir süreçte değil, kendini sınıf, devlet, toplum ve estetik-sanatsal boyutları dâhil bütün DÜNYA ve HAYAT olarak örgütlediği bir sürecin sonunda çıkaracaktı. İşçinin işçi olmaktan kendini kurtardığı durum, salt özgürlük açısından bile komünizm olacaktı. (…) Bu da işçinin kendi sınıfını sınıf olarak ortadan kaldırmak için başlattığı tarihsel hareketin sonucunda olacaktı. (…) Marksist kuramı tamı tamına özgürleşme kuramı düzeyine yükselten özelliği de öznesinin özelliğidir” (H. Hasançebi, “Kenan Somer’e”, Kızılcık, sayı 37, Yaz-Güz 2009.)
Bu konu etrafında dönen tartışmalar zaman zaman alevlenmiş, çoğu zaman “fırtınalar” koparmış ve “sol”un hep gündeminde kalan bir “mesele” olagelmiştir… “İktidar sorunu”dur asıl mesele!.. “Barışçı geçiş”i prensip olarak reddetmeyen Marksizme rağmen, tartışmalar hemen her zaman “proletarya diktatörlüğü”nde düğümlenmiştir. “Literatür”de de ciddi bir ağırlık teşkil etmektedir. Ama Marksizm “aşıldıysa” şayet, bu tartışma da “kadük” olmuştur muhakkak..!
Marx “Gotha Programı’nın Eleştirisi”nde; “Devlet işçi sınıfının devrimci iktidarında somutlanır.” der. Lenin ise bu saptamanın “O’nun tüm devrimci doktrinini özetlediği”ni söyler…
”Burjuva tarihçileri sınıf mücadelelerinin tarihsel gelişimini ve burjuva ekonomistleri onların anatomilerini benden önce tasvir etmişlerdi. Benim yeni olarak yaptığım şey şunu tanıtlamaktı:
1. Sınıfların varlığının üretimin gelişiminin belirli tarihi evrelere bağlı olduğu;
2. Sınıf mücadelelerinin zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne vardığı;
3. Bu diktatörlüğün kendisinin bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız topluma geçişten başka bir şey olmadığını göstermek olmuştur…” (K. Marx, “Weydemeyer’e Mektup”, 5 Mart 1852.)
Bu öz aşılmadan Marksizm aşılamaz!.. (Dikkat; “öz” deniyor… “biçim” uyumlu olmak kaydıyla “değişebilir”. Yeter ki “mazruf”un sığabileceği bir “zarf” olsun!..)
“İşçi demokrasisi”nin devlet olarak kendini örgütlemiş biçimi, proletarya diktatörlüğünün diğer adı değil miydi, zaten? ”Çoğunluk için demokrasi, sömürücü azınlık üzerinde baskı” formülasyonu yani…
Tarihî zemini görmek ve kavramaya çalışmak yerine… sınıf siyaseti üretmek yerine… sınıf mücadelesini ikame eden abuk-sabuk “sol” teoriler, “alâmünit” kof varsayımlar, kerameti kendinden menkul spekülasyonlar, şıpınişi “demokratik” gelişme konseptleri vb. türetilmekte ve Marksizmin “bu gelişme”yi göremediği ve dolayısıyla “geçersizleştiği” söylenmektedir epeydir. Hem zaten Ekim de “Tarihin yanılgısı” idi..!
“Globalization” ile beraber kapitalizm yepyeni bir aşamaya yükseliyor; “emperyalizm” falan, “kriz” filan historia (“historia” yazılır, “hikâye” olarak okunur) oluyor… Kapitalizm, “kapitalizm” olmaktan çıkıp “dönüşüm”e uğruyor… kapitalizme “alternatif” oluşturan sosyalizme, sosyalist mücadeleye, tarihi tezlerine emperyalizmin bu “yepyeni” aşamasında, evrimleşmiş “varyantı”nda gerek kalmıyor... hiç sağa-sola “sapmadan”, kendi doğal mecrasında gelişerek doğrudan doğruya “sınıfsız topluma” duhûl ediyordu. O takdirde “anti-kapitalist” mücadeleler de nafile israf oluyor; hatta zarar yazıyordu.
Ama hem “sol” olarak kalıp ve hem de “liberal” olunabiliyordu. Üstelik “demokrasi” dillerden düşürülmüyor; ancak “sınıf”a gelince işler değişiyor diller lâl oluyor, hele “sınıf mücadelesi” lafzıyla bile “lâl-ü ebkem“ oluyordu..! Hem zaten Marksist “sol” da sınıftan ve hayattan dışlanıp likidasyona uğramamış mıydı?!.
Küreselleşme süreci, özellikle de sosyalist sistemin çökmesinden sonra hızlanarak “yerküre”nin dört bir yanına yayıldı. En ücra coğrafyalar bile global kapitalist pazara katıldı. Ama bunu sömürü mekanizmalarını yoğunlaştırarak, hızlandırarak, çoğu zaman düpedüz hırsızlığa, arsızlığa başvurarak ve elbette global pazarı deregüle ederek, kural tanımaksızın, zorbalıkla “işgal” ederek, yeryüzünde gittiği her yerde haydutluğu ele alarak, haydutluğun “ekonomi politiği” mucibince gerçekleştirdi… gerçekleştiriyor… İşte “pandemiye bağlı demokratik gerileme”; kamu sağlığını bahane ederek… “göç” bahane edilerek… “savaş” bahanesiyle… “olağanüstü koşullar” öne sürülerek sermayeye olağanüstü kaynak transferleri… halk sınıfları üzerindeyse, misli görülmemiş baskı ve tahakküm ve sömürü çarklarının son hızda dönmesiyle artan açlık ve mutlak yoksullaşma… velakin “günün sonunda”… neoliberal küreselleşmenin tökezlediğinin, çözüldüğünün, dahası iflâsının açık göstergeleri olarak “globalizasyon budalaları”nın hüsranını da teşkil etti… Burada özne küreselleşme değil elbette; o bir kavram, bir olgu, bir süreç, hatta “velûd” bir akım ve hatta kimi budalalarca “kurtarıcı” gözüyle bakılıp fetişleştirdikleri bir “fenomen”; “özne”siyse tekelci sermaye, daha doğrusu emperyalist burjuvazidir!
Üstelik de kapitalizmin “devri” krizleri kesilmek ne kelime; aynen berdevam..! Öyle “model kriz” olarak tarihe geçmiş 1929’un 25 Ekim, Cuma günü patlak veren “Black Friday”e filan gitmeye hacet yok! Hatta “globalleşme” başlangıcına 1980’lere de değil; “duvarın yıkılması”ndan itibaren zuhur edenlere baktığımızda bile apaçık görüyoruz. 2008’de ABD’de patlak veren kriz hangi safhasındadır bilemem ama katlanarak, çeşitlenerek, evrilerek sürdüğünü, hâlâ da çıkılamadığını biliyorum. Hatırlanacağı gibi “mortgage balonu”nun patlamasıyla başlayan finans krizi, −“türev kâğıtlar” vasıtasıyla bilhassa− Avrupa’ya “plase” edilmiş, “karayel fırtınası”na yakalanan banka ve reel sektörü iflaslarla karşı karşıya bırakmış, tam teşekküllü bir “iktisadi buhran”a dönüşmüş; “çöküntü” başlamıştı… “bedbaht” ulus devletler −gûya− o çok tûkaka ettikleri “himayeciliğe”geri dönmüşlerdi; düpedüz “clientelism”e … bu “mükemmel fırtına” giderek sosyal boyut kazanmış, siyasi krizlere yol açmış, sınıf mücadeleleri sertleşmiş, proletarya kendi sınıf doğasını bir kez daha keşfetmiş ve nihayet, özellikle periferilerde devletler sallanmaya başlamıştı… Halen kapitalist dünya ve yerli ortakları −salt “mali sermaye” hareketleriyle değil aynı zamanda arz şokları ve maliyet artışlarıyla kendini gösteren “enerji temini”ndeki güçlüklerle, tedarik zincirlerindeki kopukluklarla, lojistik sıkıntıları, gıda ve hammadde fiyatları ve pazar daralmalarıyla “küresel” ticaret hızla gerilerken− biçare burjuvazi topyekûn, bütün bir sınıf halinde (kapitalizmin kronik yapısal genel krizinin yanı sıra) akut bir vak’a halinde de “krizde”dir… adeta “paralize” olmuş, “çoklu organ yetmezliği”yle malûl; öngördüğü ekonomik model “enkaz”dan, politika uygulamaları encamı “malûm” süreğen girdaptan ibaret… kâh “kontollü” darbeler, kâh “kontrolsüz” enflasyonist süreçlerde kendi “kaderi”ne ilişkin boğuntularla −örn. stagflasyon “belası”yla− boğuşmaktadır… “Kritik eşik”te kaçınılmaz tarihî hesaplaşmanın “saati çalmak” üzeredir..!
“Küreselleşme denen şeye hâlâ nesnel ekonomik gelişme diye bakan evrensel salaklık Türkiye’de de pek makbûl sayılmaktadır.” (Ömer Bedri Canatan, “Başka Kapitalizm Yok!”, Kızılcık, sayı 33.)
Yani “küreselleşme havarileri”nin aksine küreselleşmenin tanrısı, “BT devrim”, “bilgi (malumat) toplumu” vs. paradigmalarına kulak asmıyor, “sanayi toplumu”nun katı gerçekliklerini dayatıyor, buyuruyor hâlâ da..! “Demokratik gelişme varyantı”ndan da bîhaber, “kara cahil”..!
Ve bugün kapitalist üretim tarzının kriz dinamikleri çalışıyor; artı-değerin kendini gösterme “biçimleri” ve pazarda “gerçekleşme” şartları, “yapısal ve bütünlüklü” süfli bir uygarlık krizine işaret ediyor.
Bu kapitalist “gelişme”ye topyekûn karşı çıkmak yerine kapitalizmi kapitalizm olmaktan çıkaracak bir özel “gelişme varyantı” tahayyül etmenin, tasavvur etmenin “abuklukötesi” olduğu bugün daha iyi anlaşılmış olsa gerektir. Bir totolojik türetmeyle; bir “acayip ucube” ve de bir “tuhfetül tuhafiye”…
Oysa hayatta zamanına göre, öyle doğru, haklı, kaçınılmaz davalar vardır ki, onlar için mücadelenin şartları zaten mevcut demektir.
“[Ö]zgürleşme ideali en ileri somut ifadesine sosyalizm düşüncesinde kavuşmaktadır. Dünyanın geleceğini sosyalizmde görmek ve kapitalizme karşı bugünkü mücadele platformunda gelişen her türden muhalefeti bu geleceğe bağlamak …”
”Sosyalist güçlerin iktidarı toplumdaki sosyalizme yönelik tüm dinamikleri özgürleştiren, bunun engellerini belli bir süreç dâhilinde ortadan kaldıran, demokratik, çoğulcu, insancıl ve barışçı, gücünü halk çoğunluğunun bilinçli ve örgütlü gücü olarak temellendiren bir siyasi iktidar biçimi olacaktır.
“(…) hem siyasal, hem sivil, hem de bunların sentezi olarak bütün bilinçlilik formlarında sosyalist düşüncenin ve bu düşünceyi temsil eden güçlerin ortak egemenliği…
Ve “Herşeyden önce sosyalizm ancak yeterli bir tarihsel birikim ve sosyal olgunlaşma zemini üzerine inşa edilebilir.” (Hüseyin Hasançebi, Görüş, Ekim 1990, sayı 47.)
Ve kaçınılmaz olarak da diyalektiğin evrensel yasaları işleyecektir;
“Bütün uluslar sosyalizme varacaklardır. Kaçınılmaz bir şeydir bu. Ancak sosyalizme tamamen aynı biçimde varmayacaklar, her biri şu ya da bu demokrasi biçimiyle, şu ya da bu proletarya diktatörlüğü çeşidiyle, toplumsal yaşamın çeşitli yönlerdeki sosyalist dönüşümlerin şu ya da bu hızda gerçekleşmesiyle bu sürece kendi özgünlüklerini katacaklardır.”
“Kapitalizmden komünizme geçişin son derece çeşitli bir siyasal biçimler bolluğu göstermekten geri kalmayacağı[nı]… ama bütün bu geçici biçimlerin özü aynı bir proletarya diktatörlüğü olacağı[nı]...” (V. İ. Lenin, “Marksizmin Bir Karikatürü ve Emperyalist Ekonomizm”, 1916.)
“(…) proletarya önce burjuvaziyi alaşağı etmeli ve devlet gücünü kendisi için kazanmalı ve sonra bu devlet gücünü, yani proletarya diktatörlüğünü, emekçi halkın çoğunluğunun sempatisini kazanmak amacıyla sınıfının bir aracı olarak kullanmalıdır.”
“Küçük burjuva önyargılarıyla dolu, Marx’ın öğretisinde devlet konusundaki en önemli şeyi unutan II. Enternasyonal’in ‘sosyalistler’i, devlet iktidarını kutsal bir şey, bir put ya da biçimsel oylamanın ‘tutarlı demokrasisi’nin (ya da bu zırvaya ne ad verirlerse versinler) mutlak sonucu olarak görürler. Bunlar, devlet gücünün yalnızca farklı sınıfların kendi sınıf amaçları için kullanabildikleri ve kullanmak (ve nasıl kullanılacağını bilmek) zorunda oldukları bir araç olduğunu göremiyorlar.”
“… II. Enternasyonal’in hainleri, taşkafalıları ve bilginleri böylesine bir diyalektiği hiçbir zaman anlayamazlardı; eğer nüfusun çoğunluğunu kendi yanına kazanmazsa proletarya, zaferi kazanamaz. Ama kazanmayı burjuvazinin yönetimi altıdaki bir seçimde bir oy çoğunluğu sağlamak ya da bunu, kazanmanın bir koşulu yapmakla sınırlamak en kabasından bir dangalaklık ya da işçileri aldatmaktan başka bir şey değildir.” (V. İ. Lenin, “Kurucu Meclis Seçimleri ve Proletarya Diktatörlüğü”, 1919.)
“[N]üfusun çoğunluğunu kendi yanına kazanması proletarya”nın ise “sivil toplumda” ideolojik hegemonya ile olur.
* Marksizm hem Bilim, hem felsefe, hem dünya görüşü (ideoloji) ve hem de “eylem kılavuzu”dur! Dolayısıyla onu “çürütmeyi” göze alanlar, bütün bu disiplinlerde argümanlarını ortaya koymalıdırlar!.. Eksiklerinin ve hatta “yanlışları”nın olması, öğretisinin Bilimselliğinin kanıtıdır! Ölü bir dogma olmadığının göstergesidir! Bu yeni felsefenin ucu açıktı; kapalı ve tamamlanmış bir “Marksist sistem” yanılgısına düşenler, onu “dogmatik ve kesin bir sonsuz doğrular sistemi” derekesine düşürüyor veyahut da “geçersizleştiği” anlamında “aşıldığı”nı ileri sürüyorlar. Oysa Marx sadece, Marksistlerin ileri götürmekle yükümlü oldukları bir bilimin temellerini atmıştı!..
Ezcümle Marksizm, dünyaya gelmesine yol açan koşullar aşılınca aşılacaktır!.. Sınıflı toplumla sınırlı… “Bir tarih ve siyaset teorisi olarak, gelişmiş sınıfsız toplumda aşılacaktır.” (K. Somer, “Hiç bir devrim kendi çağını aşamaz”, Kızılcık, sayı 28, Kasım/Aralık 2006.)
* ”Sınıfsız topluma geçişe tekabül edecek bir sosyo-ekonomik yapının oluşup gelişmesine, kök salıp ayakta kalmasına ‘değiştiği’ söylenen dünyanın ‘nesnel’ koşulları elverişli olmayabilir; (…) değiştiği söylenen dünyada sosyalizm için mücadelenin de mi önü nesnel koşullarca kesilmiştir? (…) Ucu sınıfsız topluma açılan sosyalizm için mücadele iradesi… Bu irade bir süredir kırılmıştır. Tamirinin imkânsız olduğu, çünkü nesnelliğe aykırı düştüğü iddia ediliyor. Sosyalizm mücadelesinin, mücadele olarak, sökmeyeceği, geçmeyeceği, beyhude olduğu zihinlere kazınmak isteniyor. Sınıf mücadelesinin adı hiç anılmıyor. ‘Sınıf’tan söz etmenin tutuculuk, gericilik, düpedüz enayilik olduğu her fırsatta, her zeminde eski yeni kuşakların bilincine ve vicdanına aşılanıyor. Bu yolda her habaset mubah.”
“Nesnelliği Bolşevikçe algılamada yaya kalanlar ya da yorulanlar, dünyayı değiştirme işine boş verip kendileri değiştiler. Dünyayı olduğu ve olmakta olduğu gibi değil, kendilerine gösterildiği gibi görmeyi seçtiler. Büyülendiler.
Kriz budur.”
“‘Küreselleşme’ dedikleri yeni bir şey mi? Değil. Dünya üzerinde sermaye akışının hızlanıp yaygınlaşmasının yeni bir aşaması. En yetkin, kalıcı tarifi 150 yıl önce Komünist Manifestosu’nda yapılmıştı.
Sermayenin girdiği her yerde sermayeye karşı etkin, sonuç alıcı mücadele koşulları vardır. O koşullarda mücadeleye yatkın yöntem ve biçimleri bulmak, yaratmak, geliştirip onlardan sonuç alabilmek, mücadeleye niyetli olanların işidir. İşlerini görmek onlara düşer.”
“Krizi aşarsınız. Yeter ki krizin mevcut potansiyeller ve dinamiklerle aşılmaya hazır olduğunu kavrayın. İstediğinizi (sömürüsüz, sınıfsız dünyayı) KAZANMADAN elde edemeyeceksiniz. Kazanacağınızın garantisi yoktur ama, siz kavganın içindeyseniz eğer ve olduğunuz sürece, hiç değilse ‘kriz’ atlatılmış demektir.” (Tektaş Ağaoğlu, “‘Sosyalizmin Krizi’ Dünyada ve Türkiye’de İrade Krizidir”, Kızılcık, 22 Ocak 2021; ilk yayın: Yeniden Kuruluş İçin Forum, Kitap 1, Sayı 1, Ekim 2006.)
Ama ondan önce ve her şeyden evvel, “sosyo-politik amnezi”ye dûçar olmuş olanların sosyalizmi “toptan reddedilmiş” bir mücadele, geride bırakılmış bir “enkaz” ya da mazide kalmış bir nostaljik “şey” değil, önümüzde duran bir hedef olduğunu hatırlamaları beklenir, tez elden..!
* “Teorik yenilenme” adına Marksizm’den uzaklaşmaları tanıyabilmek içinse teorik yenilenmeye ihtiyaç olduğu açıktır. Pratikte “keşfedilen” yeni bir rengi tanımlamak ve yeni bir renge isim bulmak için de…
* Gelişme konusundaki en kapsamlı ve en derin öğreti olan …”[D]iyalektik Materyalizm sadece bir yöntem değil, aynı zamanda bir teoridir. Doğanın, toplumun ve düşüncenin en genel gelişme yasalarının teorisidir. Çünkü hakikatin kendisi hem maddi ve hem de diyalektik karakterdedir.” (Ş. Çelikyapı, “’Yaşasın emojiler’…“, Kızılcık, 23 Haziran 2021.)
”Diyalektiğin en yetkin yöntem olması, özneye karmaşık rastlantıların ve zıtlıkların içinden özü bulup çıkarma yetkinliği vermesi, aklı kavrayabilir kılmasındadır. (…) Diyalektiği günümüz gerçeğini kavramamıza yetip yetmeyeceği açısından tartışacaksak, ondan daha gelişkin bir açıklama yöntemi bulmuşçasına, diyalektiği reddeden eğilimlerden başlamak gerekiyor.” (Hüseyin Hasançebi.)
“Marx-Engels, diyalektik materyalist dünya görüşünü ortaya koydukları, maddeciliği diyalektik materyalizme dönüştürdükleri, maddi süreçlerin içindeki diyalektik gelişmeleri ve bunun bilgi edinme sürecindeki yansısını açıkladıkları için felsefede bir devrim gerçekleştirmişlerdir. Ve Marksist felsefe için hiçbir şey nihai, kesin, mutlak ve kutsal değildir: Her şeyin geçici olduğunu ve her şeydeki geçiciliği gösterir.” (Ş. Çelikyapı, “’Yaşasın emojiler’…“)
Bu felsefi devrimin en önemli yönlerinden biri de, materyalist tarih anlayışının (Tarihsel Maddeciliğin) ortaya konması, yani materyalizmin toplumsal yaşamın kavranmasını da kapsayacak şekilde genişletilmesidir.
“Marksizmin tarihsel maddeciliği… üretici güçlerin gelişmesi sonucunda toplumsal yaşamın bir sistemden daha yüksek bir başka sisteme doğru nasıl geliştiğini” gözler önüne seren şaşılacak derecede “bütünsel ve uyumlu bilimsel bir teori[dir].” (V.İ. Lenin, “Marksizmin Üç Kaynağı”.)
“Geçmişteki filozofların ortaya attıkları, ancak bir cevap verilememiş sorulara cevap bulmaktaki asıl adımların ilki, politik ve teorik faaliyetin doğru başlangıç noktasını bulmaktı. Marx-Engels için doğru başlangıç noktası, insanın insanı sömürmesinin her türlüsüne, toplumsal baskının ve eşitsizliğin politik ve ekonomik temellerine karşı mücadeleydi!..” (Ş. Çelikyapı, “’Yaşasın emojiler’…“)
Ve Marksizmin bir bilim olarak tanımına en başta bir “ahlâk ilkesi” olduğu eklenmelidir: İnsanın insanı sömürmesinin gayrı ahlaki olduğu..!
Materyalist toplum anlayışının özü, insanların yaşam tarzlarının uzun vadede (son kertede/tahlilde) nasıl toplumsal üretimin gelişimine bağlı olduğunu göstermesinde yatar. Toplumsal üretimle hayat tarzı arasındaki bu bağıntının bulunması ve araştırılması, yani emeğin insanlık tarihindeki rolünün açıklanması, tarihsel materyalizmin çıkış noktasıdır.
* Düşüncenin nesnel gerçeği kavrayabilip kavrayamayabileceğiyse teorik değil, pratik bir sorundur.
“Bütün toplumsal hayat esas olarak pratiktir. Teoriyi mistisizme götüren bütün sırların akılcı çözümü insan pratiğinde ve bu pratiğin anlaşılmasında yatmaktadır.” (K. Marx-F. Engels, “Alman İdeolojisi”.)
“(…) hukuki ilişkiler ve devlet biçimleri ne kendi başlarına anlaşılabilir, ne de insan aklının genel ilerleyişi denen şeyle açıklanabilirler; bunların kökleri Hegel’in 18. y.y. İngiliz ve Fransız yazarlarının izlediği modaya uyarak ‘sivil toplum’ adı altında özetlediği hayatın maddi şartlarında bulunmaktadır. Ve sivil toplumun anatomisi ekonomi politikte aranmalıdır.” (K. Marx, “Felsefe İncelemeleri”.)
* Kapitalizmin daha gelişkin bir aşamaya “evrildiği”ni farzetsek bile, bu durum artı-değer sömürüsünün sona erdiğini göstermez! Sömürülenlerin bu sömürüden kurtulma isteğinin ve mücadelesinin sona erdiğini de kanıtlamaz!
Ve sınıf mücadelesi düşüncesini saf-dışı bırakmak içinse, kapitalist gelişimin genel kanunlarının −ki Marx tarafından keşfedilmişlerdir− artık “işlemediği”nin gösterilmesi gerekmektedir!..
Sınıf mücadelesinin siyasi ve ideolojik mücadele boyutu bilinçli bir mücadeledir. Bilinçli mücadeleyse düşünülmüş ve amaca yönelik bir faaliyettir. Böyle bir faaliyet ise toplumsal gelişmenin kanunlarının bilinmesini gerektirir. Bilinçli mücadele bu kanunları bilen ve bunların doğrultusunda pratikte gerekli tedbirleri alabilen bir mücadeledir. Bu ise Bilimsel bir Dünya Görüşüne sahip olmayı öngerektirir.
Marksizm bir dünya görüşü; hem de bilimsel olmak iddiasındaki bir dünya görüşü. Dolayısıyla her bilim gibi Marksizmin de bir disiplini, bir bütünselliği, belirli normları var. Marksizmin temeli onun bilimselliğidir! Marx’ın “farkı” ve “özgün”lüğü yeni bir bilim yaratmış oluşundadır: “Toplumbilim”!..
“Marx’ın düşünce sisteminin entelektüel kökeni, insanlığın verili bütün düşüncesini içerir. Marx dünyanın değiştirilmesinden, verili maddi yaşam tarzının ve oluşmuş bütün insanlık bilincinin dönüştürülmesini anlar. Bilincin dönüşmesi bilincin dönüştürmesidir Marx’ta.” (Ömer B. Canatan, “Marx Keşke Yanılmasaydı”, Görüş, sayı 26, Ocak 1989.)
“Bugün ‘O’nun işçi sınıfının ve özgürlükçü güçlerin, hatta bizzat insanın kendisinin tarihsel performansı konusunda aşırı iyimser olduğu söylenebilir ama kapitalizmden yana yanıldığı söylenebilir mi?” (H. Hasançebi, “İnsan ‘hayvan’ değilse işçiler haklıdır”, Kızılcık, sayı 2, Nisan 2000.)
Şayet hayatın kendisi Marksizmi doğruluyorsa mesele yok!..
* ”Ancak hiç bir tarihsel zorunluluk, yol açtığı hiçbir girişimin başarısını güvence altına alamıyor. Çünkü başarı da, başarısızlık da, sonunda insanlara bağlı. Sovyet deneyiminin başarısızlıkla sonuçlanmasından Marksist kuramı sorumlu tutmaksa, Hiroşima’da patlatılan atom bombasından Madame Curie’yi sorumlu tutmaktan farksız.”(K. Somer, “Hiçbir devrim…”.)
Engels’in “Mezar Başı Konuşması”ndan bir ibareyle bitirelim bahsi;
“Zamanının en sevilmeyen ve en çok kara çalınan adamı oldu. Mutlakîyetçi olduğu kadar cumhuriyetçi hükümetler de kovdular onu; tutucu burjuvalar ve aşırı demokratlar onu karaçalma ve kargışlara (beddua) boğmakta birbirleriyle yarışıyorlardı…”
Aslında “bu durum” salt kendi döneminin değil, bütün dönemlerin Marx ve üzerinde en çok fırtınalar koparılan Marksizm açısından “makûs talihi” oldu..!
Lenin’in “tanıklığı” da aynı doğrultuda; “(…) Bin defa ‘çürütüldüğü’nü ilan ettikleri halde, bin birinci defa ‘çürütmeyi’ sürdürüyorlar.”
“Ama magma tabakası bu kadar negatifi kaldıramıyor..!”
* Ve zamane “melametolog” ve “sosyo-politiko-paleontolog”larına göreyse “dinozorlar”ın payına düşen;
Devran dönmüş, “devir” değişmiştir; “onlar”a yer yoktur artık. Artık onlar gibi “asri zamanlar”a ayak uyduramayan (daha doğrusu kafa yatıramayan) “eski kafalılar”a düşen, dünyadan elini eteğini çekip kendi içine kapanmaktan, geçmiş yenilgilerinin yasını tutmaktan, sessizce ölümü beklemekten ibaret melankolik bir varoluştur..! Öyle mi..?
N’edersek edelim, bütün bir tarihi “sahne”ye davet etsek bile, Hüseyin Hasançebi’nin söylemiyle; “kaçınılmaz olarak Marx’ın analitik, Lenin’in siyasi dehasına geri dönüyoruz.” Tarihin sunduğu zamanlara… “Kendi Tarihimiz”i geri almak üzere..! Bir “beklenti” ufkunu yeniden inşa etmek ve “gelecek” nosyonunu yeniden keşfetmek için..! Hiç değilse “bunda” direnmek adına..!
“İsyan etmek” bazen terk edip gitmektir… bazen de kalmak..!
“yeterince büyük bir düşünüz varsa ‘umutsuz’ olamazsınız! Hakkınız yok!..”
Hakkımız Yok!..
“Sosyalizm ereğinin tarihsel dayanakları yerli yerinde duruyor!..
Ve topyekûn kurtuluşunun henüz şafağındadır insanlık..!“