“kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya, manâya varmaya; dilin bilincini yaşatan ve taşıyan”
söze vakıf olup manâya inemeyenler, sözü de manâyı da anlayamazlar… İnsan, gerçekliği “anlam”larla yaşar… gerçekliğin karşımıza çıkardıklarına anlamlar vererek yaşarız…
* Anlam: Konuşma dilindeki biçimiyle herhangi bir eşyanın (şeylerin), fenomenin vb. anlamı, genel olarak onun bir sistemin öğesi olarak işlevi, toplumdaki ve özellikle insanın pratik faaliyetindeki rolüdür. Bilgi Teorisi alanındaysa anlam, dil terimlerinin bir özelliğidir, doğal ve yapay dil terimlerinin, cümlelerin, kelimelerin vb. anlamı, söz konusu dilsel işaretler içinde kendi maddi varlık biçimlerine kavuşan nesnel gerçekteki eşyalar, süreçler, özellikler ve ilişkiler, ilintiler vb. hakkındaki enformasyondur. Bu anlam kelimede olduğu gibi bir kavram, cümlede olduğu gibi bir önerme (hüküm), cümle sistemlerinde olduğu gibi bir teori olabileceği gibi, insanların davranışlarına ilişkin direktifler, istekler de olabilir. Dilsel işaretlerin anlamı, nesnel gerçeğin insan bilincine yansımasına hizmet eder.
* Bir bilimin ilgilendiği temel soruyu bilmek, o bilimin neyle uğraştığını bilmek demektir.
Engels, bilincin maddi dünyayı doğru olarak yansıtmaya muktedir olup olmadığı sorusunu içerdiğini de görerek, bilincin maddi dünya ile ilişkisi sorusunun bir bütün olarak felsefenin temel sorusu olduğunu belirtmişti.
* Bir problemin ortaya konması ve analiz edilmesi için, hazırlanan önermelerin sınanması için, objektif doğruluğu (sahihliği) önceden kesinlikle kanıtlanmış bilgiye ihtiyaç vardır.
Bilgi objektif dünyanın yasalarının insan bilincinde etkin bir şekilde yansımasıdır. Bilginin kaynağı dış dünyadır. İnsanın bilgilenmesi, öznenin nesneyi tanıma eylemi demektir.
”Bilgi hazır ve değişmez bir şey değildir. Bilgi bilgisizlikten doğar. Eksik, hatalı bilgi süreç içinde daha tam ve daha doğru bir hale gelir.” (V. İ. Lenin, Materyalizm ve Ampriokritisizm.)
İnsan bilgisi ile bir nesneyi teorik düzeyde özümler ve onu bir dönüşüme uğratarak zihnine mal eder. Kendi dışındaki nesneye göre bilgi, “düşüncel/zihinsel” düzeyde bulunur. Bilgi, bilgisi edinilen nesnenin, fenomenin, sürecin veya özelliğin “tıpkısının aynısı” olmayıp, nesnel gerçeğin insan tarafından özümsenmesinin bir biçimidir. İnsan bir yandan düşüncesinde, amaçlarında ve isteklerinde nesneleri ve süreçleri yeniden üretebilme, diğer yandan da bu nesne ve süreçlerin imgeleri (imajları) ve kavramlarıyla işlem yapabilme yeteneğindedir.
* Bilgiyle nesnel gerçek arasındaki ilişki yansıma kavramında ifadesini bulur. Bütün maddeler duyuma benzer bir özellik taşır; buna yansıma deniliyor. Maddenin nitelikçe çeşitliliğinde sonsuz ölçüde, sayılamayacak kadar çok yansıtma biçimleri mevcuttur. Cansız doğada yansıtma −dış etkimelere maruz kalan maddi oluşumun iç durumunun değişmesiyle çakışan− fiziksel ya da kimyasal bir tepkime biçimini alır. Canlı organizmaların −ki bunlardan metabolizma canlılığın zorunlu bir şartıdır− ortaya çıkışıyla, yansıtmanın karakteri değişikliğe uğrar. Yansıtma biyolojik karakter alır. Zihinsel yansıtma ise yüksek canlı türlerine özgüdür.
Bilgilenme daima dış dünyadaki bir nesnenin duyu organları vasıtasıyla algılanması olarak başlar. Duyumların bilgilenme sürecindeki büyük önemi, nesneyi somut olarak kavramamız için gerekli verileri bize sağlamasındadır. Objektif dünyanın sübjektif bir imgesidir (imajıdır) duyumlar…
Duyumlar akıldan (düşünce/bilinç/zihin/irade/ruh… vb.) bağımsız olarak ortaya çıkar; bağımsız olarak yok olur. Kavramlarsa iradî olarak aklımıza gelir ve kaybolurlar.
* ”Duyum, bilinçlilik ile dış dünya arasındaki doğrudan bağıntıdır.” (V. İ. Lenin.)
Duyum, olgunun nesnesi (simgesi), özgül (spesifik) tek bir şeydir; somuttur. Öte yandan düşüncenin nesnesi ise, soyut bir kavramla ifade edilen, genel, temel, ortak ilkesel özelliklerin bütünüdür; özüdür.
Nesnenin duyumsal bütünlüğünü, yüzeysel görünümlerinin ve özelliklerinin bütününü yansıtansa algılardır. Algılayan ise duyu organları değil, duyu organları vasıtasıyla insandır!
Duyu organları vasıtasıyla yaratılan algı, tam olmaktan uzak ve sınırlıdır. Ancak şeylerin belli dış görünümleri hakkında bilgi verir. İç yapısını, özünü, yasalarını kavramaya yeterli değildir.
Duyu organlarına yapılan uyarı, yalnızca duyumu doğurur; bu ancak beyne ulaştığı zaman bilincin bir olgusu haline gelir. Beyin kabuğundaki fizyolojik, nörolojik yahut nöro-fizyolojik süreçler, zihinsel yansıtma faaliyetinin, bilince ilişkin fenomenlerin zorunlu maddi mekanizmalarıdır.
Nesnenin, örneğin gözün ağ tabakasındaki imajı (imgesi) −ağ tabakadaki model− nesnenin psişik (zihinsel) imajı (imgesi) ile aynı şey değildir.
”Madde duyu organlarını etkileyerek duyumu doğurur. Duyum beyne, sinirlere, retinaya… vb. yani belli bir şekilde organlaşmış maddeye tabidir.” (V. İ. Lenin.)
* Kavram ise, mantıklı bilgilenmenin, soyut düşünmenin temel biçimidir. Nesnelerin tüm yönlerini değil ama talî, ikincil karakterlerini saf-dışı bırakarak, onlardan soyutlayarak temel, genel özelliklerini yansıtır. Kavramlar insan zihninin genelleştirici eyleminin, duyumlarla edinilen bilginin “ayıklanması”nın sonucudur; ta baştan itibaren, binlerce yıldır…
* Duyumlarla edinilen bilgi ve/veya soyut düşünce bir tek şeyi meydana getirirler: Maddi dünyayı yansıtırlar. Ortak temelleriyse pratik’tir. Sinir sistemi, ortak fizyolojik kaynağı teşkil eder. Kavramların oluşumunda duyu organlarından gelen veriler, soyut düşüncenin de yegâne kaynağıdır. İnsan düşüncesinde duyu organlarıyla iletilmemiş hiçbir şey yoktur!
Duyum yoluyla bilgilenmeden soyut bilgiye geçiş, bilgilenme sürecinde bilgilenmenin basitten karmaşığa doğru gelişiminde diyalektik bir sıçramadır. Özü insan zihninin fenomen bilgisinden, iç yapılarının −işleyişlerinin− aydınlatılmasına geçişte yatar. Pratik temelinde oluşur.
* İnsanın nesnel gerçeği −kendine faydalı kılma amaçlı olarak− dönüşüme uğratmaya yönelik maddi faaliyetine pratik denir. Ve en geniş anlamda insan faaliyetinin nesnel biçimlerinin tamamını kapsar; insanın sosyal varlığının tüm yönlerini kucaklar. Ve yaşama araçlarının üretimi bakımından insan varlığının ilk şartıdır.
Pratik insanın doğayı ve toplumu dönüştürme doğrultusunda etkin bir faaliyetidir. Ve bilginin hem temeli ve hem de kriteridir! Pratik, aynı zamanda bilginin amacıdır da… Bilginin pratiğe bağımlı oluşu, onun sosyal ve tarihsel bir mahiyet taşıdığını gösterir.
* Bilgilenme, insan eyleminin bilgi edinme süreci, insanın teorik faaliyetidir. Teori dünyayı yansıtır, insanlığın deneyini genelleştirerek, geliştirerek pratik üzerine etki yapar ve pratiğin evrimine katkıda bulunur.
Nesnel hakikate götüren teorik düşüncenin biçimlerinin ve yöntemlerinin incelenmesi felsefenin çatısı altında gelişti. Bu gelişim çizgisini devam ettiren Diyalektik Materyalizm, hem bir Bilgi Teorisi ve hem de Diyalektik Mantık olarak ortaya çıktı.
Bilgi edinmenin iki ana öğesi genel olarak felsefe, özel olarak da epistemoloji tarafından ortaya konmuştur;
< Duyumsal Yan: { duyumlar
|algılar
|tasarımlar (tasavvurlar)}…
< Rasyonel Yan: { kavramlar
(düşünsel yan) |vargılar (neticeler)
|çıkarsamalar (çıkarımlar/inference conclusion)
|varsayımlar (hipotezler)
|teoriler}…
Vargılar, kavramlar ve çıkarsamalar birbirleriyle bağlamlıdırlar; yani biri değiştiğinde, kaçınılmaz olarak diğeri de değişir. Tüm bu öğeler −nispeten kendi içine kapalı, ama belli bir grup fenomeni tasvir, tarif eden ve açıklayan ve yeterli ölçüde geniş bir bilgi sistemi demek olan− bilimsel teoride ifadesini bulur:
Yargılar teorinin ilkelerini ve önermelerini oluştururken;
Kavramlar teorinin terimlerini ve/veya kategorilerini;
Çıkarsamalar da söz konusu bu teoriden tümdengelim yöntemiyle yeni bilgiler sağlar.
Teorinin işlevi, yalnızca bilgi edinme sürecinin sonuçlarını sistemleştirmek değil, aynı zamanda yeni bilgilere giden yolu göstermek, açmak, işaret etmektir.
Teori salt görüşler bütünü değil, özel surette düzenlenmiş birbiriyle ilintili bilimsel kanunlar sistemidir. Bilimsel kanunlar, olguların öznesi olduğu nesnel kanunların yansımasıdır. Söz konusu bu olgular bir teorinin temel bölümünü oluşturur.
Teori mutlak değildir; gelişim süreci içinde değişikliğe uğrayan, nispeten daha tam bir bilgi sistemidir. Her teori düzeltilebilir; ama sonradan getirilen bu “düzeltme”, “eski doğru”nun, “eski yanlış” olduğu anlamına gelmez! Yalnızca bilgi edinme sürecinin diyalektiğini verir… Teorilerin, pratiğin ve yeni deneyimin ve yeni bilginin ışığı altında “düzeltilmeleri”, “geliştirilmeleri” ve yeniden “formüle” edilmeleri gerekir. Fakat salt bu nedenden dolayı “yanlış” değillerdir. Kısmî, görece ve yaklaşık hakikatlerdir.
“Hakikat bir süreçtir; mutlak, değişmez, donmuş değildir; nihaî çözümler ve ebedî doğrular aranmaz; edinilen her bilgi, zorunlu olarak sınırlı bir nitelik taşır ve içinde elde edildiği şartlara bağlıdır.” (F. Engels.)
Hakikatin bu karakteristiği, −yani büyük bölümünün kısmî ve göreceli olması ve mutlak olmaması; yaklaşık olup kesin olmaması; nihaî olmayıp geçici olması− bilim tarafından esas dikkate alınan husustur. Ve zaten bilimin “mutlak hakikat”le hiçbir ilgisi yoktur! Olamaz da..! Herhangi bir “önerme” mutlak hakikat olarak ifade edildiyse eğer, yapılan bütün araştırmalar son bulur; daha fazla araştırmaya mahal yoktur!..
Diğer yandan, eğer herhangi bir teorinin nesnel doğruluğu bir kez kanıtlanmışsa, bu teori hiçbir iz bırakmadan kaybolup gitmez ve onu izleyen teori, yalnızca onun uygulama alanını sınırlar.
* Kavram-Duyum arasındaki bağ, teorik-ampirik bilgi edinmenin diyalektik ilişkisine tekabül eder.
Bilgi edinmenin ampirik düzeyi ile teorik düzeyi birbiriyle sıkı sıkıya bağlıdır. Teorik yapılar, gözlemleme ve deney yoluyla elde edilenler de dâhil olmak üzere, mevcut bilginin genelleştirilmesi temeli üzerinde yükselir. Bu elbette bütün teorilerin doğrudan doğruya herhangi bir çeşit deneyimden geldiğini göstermez. Bazı teorilerin hareket noktası, mevcut kavramlar ve teorilerdir.
Ancak bir bütün olarak teorik düzeyde bilginin, dolaylı ya da dolaysız bir şekilde ampirik düzeyde bilgiyle bağıntı halinde olduğu görülür. Bilimin hedefiyse asıl deney değil teoridir. Bilimin gelişmesi ampirik verilerin niceliğinden çok, doğru bir şekilde temellendirilmiş teorilere bağlıdır. Hiç bir bilim, ampirik olguların bir toplamı biçiminde kurulamaz; teoriden vazgeçemez. Esas itibariyle, teoriye dayanarak ancak yönünü saptayacağı ise açıktır.
Ampirik bilgi düzeyi, içeriği esas itibariyle tecrübeyle (gözlem ve/veya deney yoluyla) sağlanmış bulunan, belli ölçüde rasyonel işleme tabi olan, yani belli bir dille ifade edilmiş olan bilgidir. Ampirik bilgi düzeyinde bilgi edinmenin nesnesi duyumlarla kavranabilir özellikleriyle ve ilişkileriyle yansıtılır.
Teorik bilgi düzeyi, nesne salt deneyim yoluyla değil, aynı zamanda soyut düşünce yoluyla da keşfedilen bağları, bağıntılarıyla ve tabi olduğu yasalarla yansıtılır. Teorik bilginin görevi; “duyumlarla kavranabilen salt dışsal hareketi, doğru içsel hareket halinde analiz etmektir.” (K. Marx, Kapital.)
Teorik ve ampirik bilgi edinme süreçleri ve düzeyleri birbirini tamamlar ve ancak yakın beraberlikle objektif hakikatin gereklerini yerine getiren bir dış dünya simgesi oluştururlar; “olaydan soyut düşünceye ve oradan da pratiğe” (V. İ. Lenin.) formülü, bilgi edinme (kavrama) sürecinin spiral şeklindeki gelişimini, onun diyalektik niteliğini belirler.
İlke itibariyle bilgi somutlaştırılmayı; yani çok yanlı ve nesneyi bir bütün olarak kapsar hale getirilmeyi gerektirir… Ampirik düzeyde bilgi yalnızca nesnelerin dış ilişkilerini ve bağıntılarını kapsar; duyumsal bilgi düzeyindeki somutluk henüz ilk basamaktadır, bulanıktır. Nesneyi en derin bağıntılarıyla dile getiremediği gibi, bütünlüğü içinde de kavrayamaz.
Daha yüksek bir somutluk düzeyine çıkmak için ise nesneler, fenomenler veya süreçler, önce soyutlama yoluyla, diğerlerinden koparılıp, yalıtılıp özel bir açıdan ele alınmalıdır. Bu bağlamda düşünce, gerçeğin bilgisini soyutlama aracılığıyla edinme yöntemidir. Soyutlama faaliyeti, düşünme süreci boyunca bir nesnenin bilgisinin edinilmesinde çok önemli bir yöntemdir. Belirli bir bağıntıda aslî olanı ortaya çıkartır. Soyutlama sürecinde düşünce, kendini nesnelerin, fenomenlerin ve süreçlerin duyumlarla kavranabilir belli özellik ve bağıntılarının ortaya çıkarılması ve yalıtılması faaliyetiyle sınırlamayıp −böyle olsaydı soyutlama, duyumsal bilgi düzeyindeki somutluğun eksikliklerini aşamazdı− ampirik bilgi bakımından saklı kalmış ve ulaşılamaz olan bağıntıları açığa çıkarmaya uğraşır.
“somuttan soyuta yükselen düşünce −yanlışlığa düşmez ise− hakikatten uzaklaşmaz … tersine ona yaklaşır … bütün bilimsel soyutlamalar doğayı daha derin, daha doğru, daha eksiksiz yansıtırlar.” (V. İ. Lenin.)
İnsan düşüncesi soyutlama faaliyeti aracılığıyla nesnenin özgül özelliklerini ve tabi olduğu yasal düzenlilikleri bulup ortaya çıkarır. Modern bilim soyutlamanın, nesnelerin ve süreçlerin bilinmeyen yönlerine nüfûz etmede en temel aracı oluşturduğunu kanıtlamaktadır.
Hakikatin edinilmesi sürecinde, duyumsal bilgi düzeyinde somut olanın soyut basamağından geçerek düşüncede somuta doğru hareketi ile teorik bilginin gelişme ve ifade biçimleri itibariyle birbirinden farklı, nitelikçe birbirine benzemeyen aşamaları ayırdedilmelidir…
* Bilgi, gerçeğin duyumsal ve rasyonel düzeyde yansıtılmasının birlikteliği, bütünlüğüdür.
Bilgi edinme süreci yaşamla birlikte, gerçeğin duyumlarla kavranmasıyla başlar. İnsanın duyumlarla edindiği tecrübe (deneyimler, algılar, tasarımlar ya da imgeler) onu dış dünyaya bağlayan bilginin kaynağıdırlar. Ancak her bilgi edinme faaliyetinin deneyimle başladığı söylenemez. Çünkü bilgi, aynı zamanda kuşaktan kuşağa, çeşitli yollarla da aktarılır.
Bilginin, bilgi edinmenin diyalektik gelişiminin, en basit (elementer) basamaktan, duyumlardan -> en kompleks, komplike teorilere dek uzun bir süreç, bir yol olduğu görülür. İnsanın bilgi edinme sürecinin karmaşık, çelişkiler taşıyan ve diyalektik bir karaktere sahip bir süreç olduğu gerçeği açıktır. Bilgi edinme süreci düşüncenin farklı hareket biçimleri doğrultusunda gerçekleşir.
* Kavramlar olmadan bir insan duyumlarla edindiği deneyimi diliyle ifade edemez. Salt duyumlarla kavranmış bir nesne yoktur. Duyumlar düşünceyle her zaman bağıntılıdır. Aynı şekilde salt düşünce ürünü bir nesne de yoktur. Düşünce her zaman −hatta sadece imajlar ve işaretler biçimi altında bile olsa− duyumlarla edinilmiş malzemeyle bağlıdır.
Nesnelerin duyumlarımızda ortaya çıkmayan birçok niteliği vardır. Fakat nesnelerin belirli niteliklerine, şu ya da bu şekilde tekabül etmeyen hiçbir duyumumuz yoktur! Nesnelerin yine kavramlarımızda ortaya çıkmayan pek çok ilişkisi ve ortak niteliği vardır. Fakat biz kafamızda şu ya da bu şekilde nesnelerin bazı özelliklerini ya da ilişkilerini ortaya çıkarmayan hiçbir kavram meydana getiremeyiz.
* Canlılar sinir sistemini, merkezî sinir sistemi de beyni geliştirince, duyum üzerine merkezîleşen kafanın temel fonksiyonları ortaya çıktı. Giderek beynin gelişmesiyle, insanda görülen, beyin tabakası/zarı (cerebral cortex) ve onun üst merkezleriyle birlikte daha yüksek düşünce işlevleri, zihinsel işlevler ortaya çıktı.
Sadece duyumlarımız değil, bütün düşüncelerimiz ve fikirlerimiz, insanın tüm gelişimi ve aklî, ruhsal faaliyeti de insan organizmasının maddî süreçlerinden kaynaklanır. Kafa (ruh/akıl/zihin), hayatın evrimsel gelişiminin bir ürünüdür. Tüm zihinsel fonksiyonlar kendilerine uygun bedensel organlara bağımlıdırlar; onlar olmaksızın hiç bir şey yapamazlar. Beynin gelişmiş sinirsel (nörolojik) faaliyetiyle yönlendirilen insan organizmasının doğal ve sosyal çevreyle olan ilişkilerinden doğarlar.
Zihinsel işlevler son derece gelişmiş olan maddenin, yani beynin işlevleridir. Zihinsel süreçler, beynin süreçleri maddi, bedensel bir organın süreçleridir. Zihni süreçlerin temel niteliği, bu süreçlerle, bu süreçler yoluyla organizmanın çevresiyle sürekli olarak en karmaşık ve değişken ilişkileri kurmasıdır.
* Bilincin ortaya çıkışı sinir sisteminin, beynin gelişimiyle koşulludur. Bu “gelişim”le birlikte bilincin ortaya çıkması için gerekli olan şart, yeter şart olmaktan uzaktır. Bilincin ortaya çıkışı, yüksek derecede gelişmiş sinirsel faaliyetin fizyolojisi dışındaki etkenlerle bağıntılıdır; insan emeğinin, toplumsal gelişmenin sonucudur. Yüksek derecede organlaşmış bir maddenin özelliği, yüksek derecede gelişmiş bir sinir sisteminin varlığı, bilincin ortaya çıkışının somut imkânını, ön şartını teşkil eder. Ancak bunun gerçeğe dönüştürülmesi, toplumsal emeğin etkimesiyle psişik karakterli yansıtmanın bilince, gerçekliğin bilinçli yansıtmaya dönüştürülmesiyle olur. Hâsılı bilincin beyinde geçen bazı fizyolojik süreçlerle bağıntılı olduğu kuşku götürmez; fakat o süreçler bilincin doğuşunu sağlamaz. Bilincin ortaya çıkması için bir beyni olan varlığın, zorunlu olarak bir toplumsal ilişkiler sistemi içinde yer alması, diğer insanlarla birlikte ortaklaşa hareket etmesini gerektirir.
Bilincin kökenleri zihinsel faaliyetin biyolojik biçimlerine uzanıyor olsa da bilinç, doğanın bir ürünü değil, tarihî-sosyal bir fenomendir. İnsanların hangi duyumlara, düşüncelere ve duygulara sahip olacağını belirleyen beyin değildir! Beyin “doğanın kucağından” doğduğu haliyle düşünemez! Düşünmeyi ona toplum öğretir! İnsanın toplumsal yaşama katılmasıyla ancak, bir taraftan tarihî açıdan (ve halen de gelişmekte olan kültür ürünlerinin beyni beslemesiyle) evrimleşmiş, diğer taraftan onu sosyal hayatın gereklerinin belirlediği bir doğrultuda faaliyet göstermeye mecbur kılan ve nihayet gerek insan, gerekse toplum için ele alınması ve çözülmesi elzem olan sorunlara yönelten şartlarla karşı karşıya gelmesiyle beyin bilincin bir organı halini aldı.
Pavlov canlı beyni, “hayvanın dış dünya ile olan en karmaşık ilişkilerin organı” olarak tanımlamıştır. Ne ki “bilinçli” olan, gerçeğin bilincine varan beynin kendisi değil, −dönüştürme faaliyetinin öznesi olarak, tarihin yaratıcısı olarak hareket eden− insandır!
* “Bilinçlilik en başından itibaren bir toplumsal üründür ve insan var olduğu sürece de öyle kalacaktır.” (K. Marx-F. Engels.)
İnsan bilincinin ve davranışlarının “itici gücü”, gereksinimdir. Yani insanın dış dünyaya bağımlılığıdır. Yaşam faaliyeti için nesnel dünyadan öznel talepleridir insanın; kendi varlığını ve gelişmesini sürdürebilmek için gerekli olan temel nesnelere ve şartlara duyduğu ihtiyaçtır.
Biyolojik evrim bir kez insan beynini ve insan “eli”ni yarattıktan sonra insan kendine özgü yeni bir “evrim” başlatmıştır. “İnsanın evrimi” bu kez, biyolojik değil sosyolojiktir (toplumsaldır) artık… İnsanın toplumsal örgütlenmesi içinde geliştirdiği kültürü, bilgisi, teknikleri, kendisi ve doğa üzerindeki bilinçli hâkimiyetidir. Dolayısıyla insan ilk ortaya çıktığından bu yana gelişmiş olan şey beyin değil, insanın onu kullanma biçimidir. Beynin yeteneklerinin geliştirilmesidir.
Bilincin önemli bir yönü de bilinçliliktir! Hayat insanlardan yalnızca dış dünyayı değil, kendisini de tanımasını ister. İnsan nesnel gerçeği yansıtırken, sadece bu sürecin değil, aynı zamanda duyumlayan, düşünen bir varlık olarak kendisinin ideallerinin, çıkarlarının ve ahlakî yapısının da bilincine varır. Kendini çevresindeki dünyadan ayırdeder; dünya karşısındaki tutumunu, duygularını, düşüncelerini… vb. bilincine çıkarır. Kendi varlığının farkına varmış insan “bilinçli” insandır. Bu bilinçli olma hali, insanların davranışlarını denetlemelerini ve eylemlerinin sorumluluğunu taşımalarını gerektiren toplumsal yaşam tarzının etkisi altında olur.
Bilinç, gerçekliğin “bilinçli” bir yansıtılması, öznenin kendi varlığını ve çevresiyle olan ilişkisini anlama yeteneği olması, amaç saptama ile ve amaçları gerçekleştirmeye ve gerçekliği dönüşüme uğratmaya yönelik faaliyetle bağlantılı olması, yani bilincin yaratıcı faaliyetin zorunlu bir yanı ve zorunlu bir koşulu olmasında yatar. Bu özelliklerden hiçbiri insan bilincinden önceki alt-yansıtma biçimlerinde görülmez; yoktur.
“İnsan bilinci nesnel dünyayı yalnızca yansıtmakla kalmaz, onu yaratır da…” (V. İ. Lenin, Felsefe Defterleri.)
Bilinç yalnızca tek tek bireyler düzeyinde varolmaz. Bilimsel buluşlarda, sanat yapıtlarında, hukuk ve ahlâk normlarında… vb. nesneleşir ve bireyler-üstü bir varlığa bürünür. Toplumsal bilincin bütün bu dışavurma biçimleri kişisel, bireysel bilincin oluşmasının zorunlu bir şartıdır. Her insanın bilinci, içinde yaşadığı toplumsal çevrenin bilgilerini, kanaatlerini, inançlarını ve değerlerini kendine maleder.
İnsan sosyal bir varlıktır. Tarihî olarak oluşmuş bulunan düşünce kuralları, hukuk ve ahlâk normları, estetik beğenileri insanın davranışları ve düşüncelerini yoğurarak, onu belirli bir yaşam tarzının, belirli bir kültür düzeyinin ve anlayışının temsilcisi yapar. İnsanın zihinsel yetenekleri ve özellikleri, toplumsal yaşam sürecinde oluşur ve özgül sosyal koşullar tarafından belirlenir. İnsanın kendinin bilincine varması bile, her zaman diğer insanlarla olan sosyal ilişkileriyle şartlanmıştır
* “[D]aha başlangıçtan itibaren bir aslî günah bilincin ‘saflığı’nı bozmaktadır−kirletmektedir(!)… Bilinç bu ‘lanetlenmişlik’ten kurtulamaz! Hareket eden hava tabakaları ya da sesler şeklinde ortaya çıkan ‘madde’ ile ‘kirlenmek’ bahtsızlığıdır bu!” (K. Marx-F. Engels.)
İnsanın faaliyeti geliştikçe, çevresindeki dünya ile olan bağıntılarının zenginliği de gelişmiştir. İnsan hayvanlardan daha yüksek algılar, daha geniş bir algı boyutu ile somut duyum-algılardan, soyut genel fikirlere geçişi işaretleyen konuşmayı başarmıştır!
Beynin düşünme faaliyeti dış dünya ile bağlantıların kurulmasından başka bir şey değildir. Bu da dilden ayrı, dilden öncelikli bir şekilde olamaz; kesinlikle ve sadece “dil” yoluyla olur.
İnsan bir nesneyi algılar, kafasında tasarlar, bu nesne üzerinde düşünür ve o nesneyi, anlamı genel bir mahiyet taşıyan belirli bir adla ifade eder. Bu, insanların karşılıklı olarak anlaşması, iletişim kurması için olduğu kadar, insanın kendisini ve gerçeği kavraması için de kaçınılmaz bir zorunluluktur.
Bilgi zihinsel (düşüncel/aklî/manevî/ ruhsal… vb.) bir şeydir. Bununla birlikte gerçeklikte somut olarak var olabilmek için duyumlarla kavranabilir maddî bir biçime, dile bürünmek zorundadır. Bilgi, dil (duyumlarla kavranabilir bir nesnel işaretler sistemi demek olan dil) biçiminde somut hale geldiği ölçüde, insan o bilgiyle işlem yapabilir. Velhasıl bilgi, anlamları nesnel gerçekteki çeşitli süreçlerin ve fenomenlerin öğrenilmiş imgelerinde yatan dilsel işaretler biçiminde var olur.
Dilbilimdeki işaretler ya da kelimeler maddi olgulardır. Bunlar, konuşma esnasında işitme organını etkiler ve işitme duyumunu sağlarlar. Kelimeler tek başlarına değil toplumsal üretim, iletişim ve bilgi depolanmasında kullandıklarında değer taşırlar.
Dil… bilinç kadar eskidir. Dil olmaksızın bilinç de yoktur! Çünkü dil “başkaları için” varolan pratik bilinçtir! Ve dolayısıyla “bilinçli hale” gelen varlık için de mevcut olmaktadır. Dil “önceden” varolan bir bilincin sadece basit bir aracı/aleti değildir; bilincin hem doğal, hem de sosyal ortamıdır. Anlaşma ihtiyacıyla, insanlar arasında geniş anlamıyla “alış-veriş”le, sosyal ilişkiler ve maddi toplumsal üretimle doğar…
Dilin temel birimleri kelime ve cümledir. Kelime, anlam ile ses/sembol arasında bütünlük sağlar. Kelimenin maddi görünüşü (ses yahut yazı sembolü) bir nesneyi belirten işarettir. Kelimenin anlamı ise o nesneyi yansıtan duyumsal ya da düşünsel(zihinsel/ rasyonel) imgedir. Cümleyse nispeten tamamlanmış bir düşüncenin ya da yargının maddi bir biçimi, bir taşıyıcısıdır.
Bağlanabilirlik insan dilini hayvan seslerinden ayıran özelliktir. Değişik ses sinyallerinin (kelimeler) sonsuz sayıda cümleler haline getirilebilmesini mümkün kılan bağlanabilirlik, hayvanların “haberleşmesi”nde yoktur. Bu yüzden hayvanlar, insan zihni, zihinsel faaliyeti gibi bir olanağa sahip olup da onu yetkinleştiremezler; düşünce oluşturamazlar.
Dil düşüncenin maddi taşıyıcısı olduğu içindir ki haberleşme (iletişim) ve gerçeği bilme (bilgi edinme) aracı olma gibi iki yönlü bir rolü aynı zamanda yüklenebilmiştir.
* Bilgi nesnel gerçeğin insan tarafından zihinsel olarak özümlenmesidir; bu özümleme onun pratik faaliyeti açısından aslî bir önem taşır. Teoriler ve kavramlar, −yaratıcı hedeflere sahip ve nesnel dünyanın fenomenlerini, özelliklerini ve yasalarını aktif bir şekilde yansıtan ve gerçek varoluşunu dilsel bir sistem biçimi altında kazanan− bu özümleme sürecinde yaratılır.
* Düşünce, algıdan daha genel, daha soyut bir gerçek yansıması üretir. Objektif gerçek düşüncelerde önerme (hüküm) biçiminde yansır. Düşünceler, bir öznenin bir yüklemle birleştiği önermeler şeklinde ortaya çıkar. Oysa maddi dünya, öznelerle yüklemlerin birleştiği biçiminde var olmamaktadır. İşte bu birleştirme, konuşmanın, dilin, beynin düşünme faaliyetinin bir ürünüdür. Gerçek bu yoldan düşünceye yansır; maddi düşünce biçimlerine böyle çevrilir…
Düşünce, sadece duyum-algıdan doğar ve onun öncülüğünde ilerler. Dış dünya hakkında düşünebilmemiz için önce dünyayı algılamamız gerekir. Algıya oturmayan ve algı tarafından harekete geçirilmemiş hiçbir kavram meydana getiremeyiz. Düşüncenin işleyebileceği gerekli malzeme olan algılar olmaksızın hiçbir surette fikirler meydana getiremeyiz.
* Bilgi insanın pratik faaliyetinin temeli üzerinde doğup gelişir ve insanın ihtiyaç duyduğu ve yaratabileceği nesneler, süreçler için prototipler yarattığı ölçüde de pratik faaliyete yardımcı olur. Bu bakımdan bilgi son kertede, şu ya da bu yoldan, pratikte gerçekleştirilebilir (realize edilebilir) olmalıdır. Ancak bunun için uygun biçimde olmalı, yani fikir biçimini almalıdır.
Felsefî bakımdan fikir nesnelliğin, tamlığın ve somutluğun yüksek bir basamağına ulaşmış bulunan ve pratik bir amaca sahip olan düşüncedir.
* İnsanlar gibi hayvanlar da açlığa, soğuğa ve düşmanlarına karşı korunmak maksadıyla doğal çevreyi kullanmak ve etkilemek zorundadır. Ama bu davranışlar arasındaki temel fark; hayvan yaşamını idame ettirmek ve neslini sürdürmek için nesnelerle dolaysız olarak uğraşır, ama insan bu işi ürettiği araçların ve diğer insanlarla girdiği ilişkilerin yardımıyla, dolayımıyla gerçekleştirir. Ve bu ilişkiler insanın davranışlarını büyük ölçüde etkiler ve onu bir sosyal varlık olarak biçimlendirir. Ve böylelikle emek (iş/çalışma) insana zekâ kazandırmış ve onu ilkel bir sürü iken bilimi, sanatı, kültürü ve ahlâkı olan bir toplum haline getirmiştir. Bir başka ifadeyle insanı “insan” yapan emektir; insanın özüdür.
* Felsefe ise insanın dünyaya karşı pratik tavrının, dünya görüşünün açıklamasını verir. İnsan sosyal bir varlık olduğundan dünya görüşü de sosyal bir olgudur ve sınıflı toplumda belirli sınıfların çıkarlarını ifade eder.
Geçmişteki filozofların ortaya attıkları, ancak bir cevap verilememiş sorulara cevap bulmaktaki asıl adımların ilki, politik ve teorik faaliyetin doğru başlangıç noktasını bulmaktı. Marx-Engels için doğru başlangıç noktası, insanın insanı sömürmesinin her türlüsüne, toplumsal baskının ve eşitsizliğin politik ve ekonomik temellerine karşı mücadeleydi!..
Diyalektik Materyalizm, sadece bir yöntem değil, aynı zamanda bir teoridir. Doğanın, toplumun ve düşüncenin en genel gelişme yasalarının teorisidir. Çünkü hakikatin kendisi hem maddi ve hem de diyalektik karakterdedir. Marx-Engels, diyalektik materyalist dünya görüşünü ortaya koydukları, maddeciliği diyalektik materyalizme dönüştürdükleri, maddi süreçlerin içindeki diyalektik gelişmeleri ve bunun bilgi edinme sürecindeki yansısını açıkladıkları için felsefede bir devrim gerçekleştirmişlerdir. Ve Marksist felsefe için hiçbir şey nihai, kesin, mutlak ve kutsal değildir: Her şeyin geçici olduğunu ve her şeydeki geçiciliği gösterir.
* Ürettiğimiz şey bir hayat tarzıdır. Bu tarz her şeyden evvel bir ekonomik temel ve bu temelden kaynaklanan, bu temelle birlikte varolan çeşitli sosyal bilinç formlarının toplamı (icmali) olarak oluşmaktadır…
* İnsan yaşamının asıl anlamı özgür, yaratıcı faaliyetle dünyanın pratik yoluyla dönüşüme uğratılmasında yatar ve böyle bir çerçeve içinde bilgi, bu faaliyetin hedeflerine ulaşmasına ve görevlerini yerine getirmesine hizmet eder. Ne ki bilginin dünyanın dönüştürülmesinde bir araç olabilmesi için, somut gerçeğin objektif, aktif ve pratik tarafından yönlendirilmiş bir yansısı olması gerekir. Bilgi objektif olarak varolan gerçeğin özümlenmesidir, mahiyetinde gerçeği barındırır. Kendi dışında varolan fenomenlerin ve süreçlerin özelliklerini ve tabi oldukları kanuniyetlerini yansıtır.
* Gelişmenin genelgeçer diyalektik yasaları, hem varoluşun hem de bilginin yasalarıdır ve bunlar özleri bakımından bir bütünlük oluştururlar. Böyle bir bütünlük olmaksızın doğru bilgi ya da düşünce varolamaz. O halde diyalektik yalnızca varlığın gelişme yasalarına ilişkin bir teori değil, aynı zamanda bilgi teorisine, mantığa ilişkin bir öğretidir. Diyalektiğin yasaları hem nesnel bir içerik taşımakta, hem de bilgi edinme sürecinin basamaklarını, yani gerçeğin yansısının mantıkî biçimlerini oluşturmaktadır.
* İnsanların etrafını çevreleyen üretim süreci içinde, sürecin bizzat kendisi ve faaliyetleri ve sosyal ilişkileri içinde onları ilgilendiren maddi nesneler hakkındaki gerçek fikirleri de gelişir insanın… Çünkü üretimin ve üretimden doğan sosyal ilişkinin gelişmesi, nesneler hakkındaki gerçek fikirlerin, onların iç bağıntılarının, hareketlerinin, değişik insan faaliyetlerinin, ilişkilerinin ve pratiklerinin incelenmesini talep eder ve buna yol açar. Dolayısıyla üretirken ilişkiye girdikleri nesneler, kullandıkları malzeme ve teknik, yordam hakkında zorunlu olarak fikirler de oluşturur insan…
Bilmenin amacı, nesnenin düşüncede yeniden üretilmesi değildir yalnızca; iç yasalarının ve temel ilintileriyle ilişkilerinin de bilinmesidir. Ama bir nesnenin özü ve yasaları, olayların yüzeyinde dile gelmez; bunlar duyumlara kapalı olan ve duyumların ulaşamadığı gerçeklerdir. Bundan ötürü dış görünüşten öze ulaşmak, nesnenin özüne nüfûz etmeyi sağlayan teorik bir çaba harcamak ve kategorilerde varılmış olan bilme aşamasını gerçekleştirmek gerekir. Nesnel yasalar özlerin ilişkisini dile getirir. Bunlar düşüncede kategorilerin aracılığıyla dile getirilen bilim yasaları olarak yansır.
Maddeye ve maddenin varoluş biçimlerine ilişkin diyalektik materyalist teori, bilimsel araştırmalar için, bütünselliği olan bilimsel bir dünya görüşünün işlenmesi ve bilimsel buluşların gerçeğe uygun bir şekilde yorumlanması için metodolojik bir temel sağlar.
Bilim dünyayı, dünya-dışı varlıklara ya da doğaüstü güçlere ilişkin varsayımlara, tahminlere veya spekülasyonlara veyahut safsatalara başvurmadan, kendi kavramlarıyla açıklar;
Her şey sürekli hareket ve değişim halindedir. Bu genel yasaya tabi olmayan “özel” bir dünya yoktur.
Dünyada durağan ve değişmez bir şey bulunmadığını, herşeyin hareket halinde olduğunu ve bir biçimden diğerine geçtiğini görüyoruz. Tüm maddî nesneleri oluşturan elemanter tanecikler (atom-altı parçacıkları), atomlar, moleküller… vb. hareket halindedir. Ve bu etkileşim, şu ya da bu tarzdaki hareketin kendisini oluşturur.
Hareket, en genel anlamda değişme, bir durumdan ötekine her türlü geçiş anlamına gelir. Hareket maddenin en genel niteliği ve onun varoluş tarzıdır. Evrende hareketsiz madde olmadığı gibi maddesiz hareket de yoktur. Madde ile hareket arasında ayrılmaz bir bağıntı bulunduğuna ve maddenin kendisinde bir “içhareket” varolduğuna göre, onu harekete geçirebilmek için dış, “tanrısal” bir etkiye de gerek yoktur! Maddeyi harekete geçiren bir “ilk itki”ye de..!
“Bilimde bütün temelli düşünceler, gerçeklik ile onu anlama girişimlerimiz arasındaki dramatik bir çatışmadan doğmuştur.” (A. Einstein-L. İnfeld, Fiziğin Evrimi.)
İnsan bilgisinin “büyük dramı”, hakikatin çileli araştırılmasıdır; sürekli bir bilimsel araştırmadır; faktörleri her zaman bilimde mündemiç olmayan düşüncelerin amansız mücadelesidir…
* Bilimsel araştırma ve buluş sosyal pratikle, toplumsal üretim pratiğiyle ve sınıf mücadelesi pratiğiyle bağlıdır. Son kertede, daima pratiğin ihtiyaçlarından doğar ve pratik tarafından yönlendirilir. Ve pratiğin ihtiyaçlarını karşılayarak da pratiğe son derece hayatî bir katkıda bulunur.
Eğer dünya −Marksistlerin düşündüğü gibi− gelişen insan bilinci tarafından yansıtılan, öncesiz ve sonsuz olarak hareket eden ve değişen madde ise, bunun statik bir tarafı yoktur. Burada söz konusu olan şeylerin değişmez bir özü veya değişmez bir bilinç değil, doğayı yansıtan bilinçle, bilinç tarafından yansıtılan doğa arasındaki uygunluktur.
* Felsefenin dil ile çok özel bir ilişkisi vardır: Her insan etkinliğinin içinde yer alan dil, insanın en temel etkinliği olarak, felsefenin hem biricik aracı, hem birincil konusudur; hatta felsefenin ta kendisidir.
Dil her zaman kodlanmış bir iletişim aracı olarak işledi; ama bugün kodların içinden çıkılamayacak denli şifrelenmiş olduklarını gördüğümüzde, yara alan yer yine insanlığımız olmaktadır.
Velhasıl “amaç, ‘post-truth’ bir dünyada tüm çıplaklığıyla ‘truth’un, yani hakikatin izini süren… ve bulduğu ‘hakikati’ de dileyenle, isteyenle apaçık paylaşıyor olmak… olguların, süreçlerin, zamanların üzerine düşünmek, onları anlamak ve öyle davranmak olmalı…” (Kahrolsun Emojiler, Kızılcık, 17 Şubat 2021.)
O takdirde insan yeniden özneleşir; “kurtuluşu” kendinde, bu dünyada aramaya başlar. Ütopyalar da böyle dönemlerin ürünüdür zaten; bir yandan olmayan yerdir, bir yanıyla da olması arzu edilen yer… Ne adına olursa olsun, hangi rengi taşırsa taşısın bir “başka yer”e inanmak! Güzel günlerin geleceğine inanmak! Sosyalizmin insanlığa yeniden hatırlattığı, “yaşanabilir bir dünya” hayalini hediye ettiği bir dönem yaşanmıştı, örneğin… Bu umutla, bu tahayyülü diri tutmuş insanlığın en büyük düşünü canlandırmıştı!.. Muktedirlerin önüne geçemediği, toplumsal hafızalardan silemediği ta kadim çağlardan gelen bu “düş”ü, en nihayetinde dinler “cennet” olarak adlandırmış, “madde”den ve “masiva”dan arınmış, “steril”, sanal bir mefhum olarak yeryüzünden “semavata” taşımışlardı... Yani uhrevî, mistik bir havaya büründürerek, capcanlı hayattan ölüm sonrasına ertelediği, ötelediği, “kovaladığı” büyük ütopyası’ndan söz ediyoruz, insanın!..
* ”Devinimin [hareketin] özne tarafından gerçeğe en yakın kavrandığı durumda bile, kavranmış olduğundan farklı olması, gerçeğe ilişkin bilgimizi daima görece kılar; bundan ötürü nesnel diyalektik geçmişin somut, anın görece bilgisini verir ve geleceği ise sadece yasallık olarak kapsar. Diyalektiğe güven buradan, mutlaklık kavramından uzak durmasından kaynaklanır. Bundan başka bir güvenilir kaynak aramak, mutlaklığın kolayca kuruluverdiği metafizik alanına uygun düşer.” [vurgular benim] (…) “[D]iyalektiğin diyalektik olarak kavranması gerekiyor.” (Ö. B. Canatan, “Ölü Diyalektik”, Felsefe Dergisi, 88/2.)
* Dünyadaki her şey “madde”nin belli bir durumu, özelliği, hareket biçimi, tarihî gelişiminin ürünüdür; sonuçta maddi nedenlerle koşullanmıştır! Ve bilinen bütün maddi sistemlerin en kompleksi de insanın kendisidir!..

* Buraya kadar okuma sabrını gösterenler varsa eğer, bu denli “külliyetli” miktarda yazıyı, handiyse “külliyat” çapında aktarmaları neden yaptığımızı, yazdığımızı merak ediyorlardır. Tahammülleri zorlamak pahasına uzun uzadıya tanımlar yapmak, söylemimizin didaktik olma tehlikesine düşmesini göze almak, “Artık Kullanılmayan Bilgiler Ansiklopedisi” gibi bir metin ortaya çıkarmak, tarafımızca da tercih edilir değildir elbette! Bir nevi “aforizmalar” sıralamak maksadında da değiliz! Ama bazı terimlerin, kavramların, kelimelerin “anlamlar”ını bir kez daha belirtme, hatırlama ve hatırlatma gereği duyduk; bilgilerimizin tazelenmesine ihtiyaç olduğunu düşündük ki meramımızı daha iyi anlatabilelim…
Açıktır ki burada bu temel kavramlar üstüne “kusursuz” bir tanım getirmek söz konusu olamazdı elbette. Kaldı ki “bilimsel” olma iddiasındaki bir tanımın “kusursuz” olabileceğini öne sürmek de metafizikten öteye bir şey ifade etmez! İster istemez “devinim”i durduran, donduran, “o an”ın kesitini veren mutlak hükümlerdir tanımlar. Beraberinde akıl da, düşünce de “o an”da durur! Değişimi, dönüşümü, objektif olarak bir nevi zımnen “inkâr”, yani! Akan yaşamın “büyüsü”nün bozulmasıdır!..
Ve fakat yukarıdan beri söyleyegeldiklerimizin hepsini topladığımızda; bütün bunların içinden geçen de insandır sonuçta… tarihî gelişme süreçlerinden tamamen safdışı olmadıysa eğer..! Bunun altını çizmek istedik…
* Algoritmaların kurduğu bizi yönetecek bir “yapay zekâ” (artificial intelligence) dünyasının içine sokulmaya çalışılmakta değil miyiz? Sanki yeni bir “dünya”nın kapısından zorla içeri çekilmekte olduğumuzu görmekteyiz.
“İdealize edilmiş bir yaklaşıma göre yapay zekâ, insan zekâsına özgü olan, algılama, öğrenme, çoğul kavramları bağlama, düşünme, fikir yürütme, sorun çözme, iletişim kurma, çıkarımsama yapma ve karar verme gibi yüksek bilişsel fonksiyonları veya otonom davranışları sergilemesi beklenen yapay bir işletim sistemidir. Bu sistem aynı zamanda düşüncelerinden tepkiler üretebilmeli (eyleyici yapay zekâ) ve bu tepkileri fiziksel olarak dışa vurabilmelidir.” (Vikipedi.)
Ancak ne ki insan zekâsının “taklit” edilebilmesi için, bilincinin yapısının ve tüm işlevlerinin modelleştirilebilmesi için beynin yapısının yeniden üretilmesi yetmez! İnsanın düşünme yeteneği çünkü, sadece beynin yapısına dayanmamaktadır. Düşünme yeteneği her şeyden önce sosyal bir varlık olarak insanın tarihin akışı içinde biriktirilmiş kültür değerlerinin özümlenmesiyle, eğitim ve öğretim yoluyla, toplumun yarattığı araçların ve yöntemlerin yardımıyla gerçekleştirilen emekle gelmiş... ve herdaim bir sosyal ürün olagelmiştir!
Daha önce de bu konuya değinilmiş, bir başka açıdan irdelenmişti mesele; “Ve bir noktaya daha dikkat çekmek gerekiyor. İnsanların son zamanlarda ‘düşünce’yi ‘yapay zekâ’ ile özdeşleştirdiklerine, hatta sibernetik makinelerde gerçekleştirilen bilgi-işlem, bilgi verme süreçlerinin insan zekâsından ‘üstünlük’leri(!) gibi bir ‘hurafe’ye inanmaya başladıklarına tanık olunuyor. En kestirmeden verilecek cevap, aradaki farkın biyoloji ve sosyoloji’nin fizik’le olan mesafesinden temellendiği olmalı! Yapay zekânın, sibernetik makineler içindeki tüm süreçlerin fiziksel hareket biçimlerinin bir toplamı, elektronik/dijital bir sonucu olduğunun; oysa düşüncenin son derece kompleks biyolojik ve sosyal hareket biçimlerinin etkileşimine dayandığının ve toplumsal gelişmenin bir ürünü olduğunun bilinmesini öngerektiriyor! Maddenin daha üst hareket (biyolojik, toplumsal) biçiminin, daha alt hareket (fiziksel) biçimine özdeş kılınarak indirgenmesidir, bu hurafe! Hatta ‘alt’ın ‘üst’e galebe çalacağının varsayılması..! Maddenin hareketinde bir ‘alt-üst’lük yani!.. Engels’ten ödünç alarak söyleyecek olursak; materyalist diyalektik’ten gizlice ‘mal kaçırma’dır!..” (Kahrolsun Emojiler)
Yeni bir toplum modeli kurulduğu, yeni bir paradigma, yeni bir felsefe, bir teori olduğu öne sürülüyor olabilir. Ancak en "yeni" felsefe de iki bin küsur yıl önceki gibi yine "sınıfsal"dır! (H. Hasançebi.)
“Küreselleşme, internet ve dijital teknolojiler, gerçekle fiziksel ve ruhsal ilişkimizi dumura uğrattı.” (…) “Bugün ise teknolojinin belirleyici konumu, toplumsal ilişkilerin her dokusuna nüfûz ederek, bir sosyal ve kültürel fenomen haline geliyor! Kapitalizme kurban edilmiş olan insan ‘özne’ olmaktan uzaklaşıp, teknolojinin esiri olup, teknoloji-oburu olup ‘tekno-insan’a dönüşüyor!“ (…) “1990’lar-2000’lerden itibaren yeni (dijital) medya teknolojileriyle içine girdiğimiz, öncü karakter olarak da Bill Gates’i işaret edebileceğimiz ve hepimizi ‘siber-uzay’da ancak nefes alır hale getirmiş olan bir kültürel atmosfer oluştu…” (Kahrolsun Emojiler)
İnsanoğlu “bilimsel-teknik devrim sayesinde ‘köşeyi dönecek’”tir! “Böylece tarihe bugüne kadar yön vermiş ve gelişmenin sebebi olmuş her şey giderek önemini kaybedecek, tarihin çarkını bundan böyle başka bir enerji çevirecektir. … bu toplumda devlet, sınıflar, ideolojiler, siyaset belirleyici olamayacak, tam tersine bütün bunlar, … yeni toplum tarafından… aşılacaklar; bütün çağlar kapacak ve yeni bir çağ başlayacak…” (…)
“İnsanlar ne düşünür ve ne tavır alırlarsa alsınlar, bilimsel teknik devrim sözünü söyleyecek, kendi buyruğuna tabi olarak yolunda yürüyecektir.” (…) “Toplumsal gelişmenin bundan sonraki tarihine bilimse- teknolojik devrimin yön vereceğini ileri sürmek, yeni bir tarih kavrayışı ileri sürmekle aşağı-yukarı eş anlamlıdır. Bütün argümanlarını ekonomiden ve teknik gelişmenin yarattığı maddi sonuçlar arasından seçmiş olsa bile bu yorumun idealist bir yanı da var. Tarihin insan olarak saptanmış öznesinin yerine bilimi ikame etmekle felsefe, ileriye gitmiş olmak şöyle dursun, günümüzden en az yüz elli yıl geriye, insanı kendi eyleminin sonuçlarını kavrayıp denetlemekten uzak bulunduğu durumunda çözümlemiş olan felsefeye geri döner. … insanın kendisi ve toplumu hakkındaki bilgisinin idealist biçimi üzerinde seyrediyor, sadece aklın egemenliğinin yerine bilimin egemenliğini geçirmekle yetiniyor kalacaktık.” (Ö. B. Canatan, “Prometheus Öldü mü?”, Felsefe dergisi, 88/1.)
* Oysa insansoyunun en kadîm bilgisidir“ateş”i korumanın vazgeçilemez oluşu; Prometheus’ten tevarüs etmiş! Çünkü tarihi insanlar yazmaktadır; “tanrılar” değil!..
* İlk defa İsa’nın çağdaşı Phillon’un Platon’un (Eflatun) metafiziği ve bundan kaynaklı ahlâk felsefesine dayanarak, Tevrat’ı (Eski Ahit/Old Testament) yorumlamasıyla din felsefî düşünce alanına girdi! Ondan sonra önce Hıristiyanlık, daha sonra da İslamiyet, insanların “aciz” ve “yetersiz” olan akılları ile hakikate ulaşmak için boşuna çabaladıklarını, her şeyin sebebi, yaratıcısı ve düzenleyicisi olan “ilahî kudret”in bu “hakikati” hazır bir şekilde insana peygamberler aracılığıyla getirdiğini, insanların artık buna yalnızca “iman” etmeleri gerektiğini, aksinin “küfr” olacağını söyleyecektir. Böylece bu tek tanrılı (semavî) dinler insana, o ana dek “özgürce” ve “sınırsızca” kullandıkları düşünmeyi (ve tabii onun dayanağı akıl yürütme ve mantığı) bırakmalarını söylüyor ve onu sorgusuz-sualsiz “imana” davet etmiş oluyorlardı. Sonuçta “akıl” ile “inanç” karşı karşıya gelmişti!
Şimdi yapılan da budur; “hakikat”(gerçek) ve “akıl”, bugünkü durumun mahvetmekle tehdit ettiği şeyler arasında başta geliyor… “Bilgi”ye güvenmek giderek zorlaşıyor!..
Belirlenmiş bir yaşam tarzının ideolojik bazda yeniden üretiminin koşullarını oluşturma, egemen ideolojinin “kitle kültürü”, “popüler kültür”..vb. kisvesi altında, gündelik yaşamın kültürü olarak yaygınlaşıp benimsenmesini sağlamanın yollarının döşenmesidir, yapılan!
Zamanımız, geçmişe göre, en azından son elli yıldır daha fazla “kurgulanan” hakikate uyarlanmış bir ortama dönüşmüş durumda. “Gerçeğe” art arda eklenen bu kurgular sayesinde gerçekle olan ilişkimiz dönüştü, dönüşmekte… Bugün gelinen nokta, dünyanın sadece kavramsal anlamda değiştiği değil, bireylerde ve toplumlarda değerlerin daha derinden bulanıklaştığı yönündedir. “Post truth” söylem de bu yeni sürecin kavramlaştırmalarından biri.
“Bir bilgi, bir kültür endüstrisi oluştu! Bilginin üretim biçiminin denetimi ve yönlendirilmesi günümüzün en önemli olgularından biri haline geldi.” (Kahrolsun Emojiler)
“Şurada −internette− bilgi var; ona ‘iman’(!) ediniz” diyorlar, yeni düşünme ve davranış kalıpları edinmiş “dijital bağımlısı” insana… Hiçbir deneyim “zahmeti”ne girmeden ve dahası “sahihliği”ni sorgulama imkânı bulamadan, üzerinde “düşünemeden” alıp, hakikat olarak kabûl ediyor, o da..! “gerçekle olan ilişkimiz eğildi, büküldü, yamuldu… Maddi gerçek zihnimize ‘simülatif’ (türedi gerçek) bir halde, elektronik-sanal ortam dolayımıyla yansıyor” (Kahrolsun Emojiler)… Kaldı ki, eğer biz bir simülasyonun içindeysek, onun yaratıcısı değilizdir; dahası simülasyon içinde olduğumuzu da biliyor olmamız olası değildir..! Ve fakat, artık devasa bir bilgisayar simülasyonu içinde yaşadığımızı ve bir sanal dünyayı deneyimlediğimizi düşünmeye başlayacağız yavaş yavaş…
Öte yandan dayatılan bu hipergerçek (“hipogerçek” terimi daha uygun olurdu sanki) karşısında, “insanların artık buna yalnızca ‘iman’ etmeleri gerektiğini, aksinin ‘küfr’ olacağını söyleyecektir”, yeni internet dini ve sosyal medya peygamberleri! “boyun eğdirilmiş”, teknolojiye “tutsak” edilmiş “dijital küre”de yaşayan insana… (“Dinin en iyi tarafı, mütemadiyen ‘kâfirler’ üretmesidir” der E. Bloch. Bu saptama, bu “yeni” din için de geçerli..!) E, hikmetinden sual olunmaz..! Ancak bunu niçin ve nasıl “hak ettiğimiz” de meraka değer doğrusu..!
“[D]üşünme faaliyetinin biçimi değişiyor, zamanı kısalıyor. Nesneler arasındaki veya nesnenin kendi içindeki, her defasında yeniden düşünerek kavradığımız hareketli ilişkiler düşünülmeksizin kabul edilebilir veriler haline geliyor. Düşünme faaliyeti her zaman, hiç tanımadığı, bilmediği bir önceki düşünme sürecinin üstünde gerçekleşiyor. Bilgilenmenin sebep-sonuç zinciri ‘sebep’ yönünden ortadan kalkıyor, bilgi hiç düşünülmeksizin elde edilebilen bir sonuç haline geliyor. Bilgi, arada insan olmaksızın depolanabilir, alınıp satılabilir, gönderilebilir, kullanılabilir yönleriyle genelleşiyor. Bilgiyi kullanmak için onun bilgisine veya başka bir bilgiye gerek kalmıyor.” (Ö. B. Canatan, “Prometheus Öldü mü?”, Felsefe dergisi, 88/1.)
“Olayların, içinde olarak bilgisine varmakla, sonuçlarından çıkarak bilgisine varmak, biri ötekinden, hem amaç olarak farklı bilgilenme süreçleridirler, hem de, ilişkin oldukları olgunun farklı bilgisini verirler. … Gelişmenin doğrudan içindeyken ona ilişkin bilgimiz ise, insan faktörünün bu gelişme içindeki rolünü edilgin olmaktan kurtarmaya ve gelişimi, önceden tasarımlanabilen yönde biçimlendirmeye imkân sağlamasıyla dikkati çeker.” (Ö. B. Canatan, “Ölü Diyalektik”, Felsefe Dergisi, 88/2.)
Bilgi, fikirlerin gerçekle olan uygunluğu kanıtlandıktan ve denendikten sonra kazanılır! Ancak o takdirde o bilgiye sahip çıkılabilir. Bilgi, −varabilecekleri son nokta olan− nesnel gerçeğin doğru yansımaları olarak meydana getirilmiş, denenmiş kavramların, görüşlerin ve önermelerin bir icmalidir… Bir köken ya da bir gerçeklikten yoksun “gerçeğin” (“post-truth” olarak okuyunuz), modeller aracılığıyla türetilmesi değil! Ona “hipergerçek” deniyor (hipogerçek dense yeridir) ya da nam-ı diğer “simülasyon”!..
Bilime "özerk", dominant bir rol biçmek, insanı pasif, bağımlı bir konuma oturtmaktır. (Ö. B. Canatan.) Bilimsel-teknik devrimi insandan ‘bağımsız’ bir güç olarak gören bu anlayış, insan faktörünü hesaba katmayan bir görüştür.
“İnsan kişiliğinin yabancılaşıp sömürüldüğü, insanî değer ve amaçların kâr hırsına kurban edildiği bir toplumda bilimin insanlara faydalı olması gerektiğinden söz edilebilir mi?” (I. T. Frolow-G. L. Belkina, “Bilimsel-teknik gelişimin kültürel görünüşleri”, Felsefe dergisi, 88/1.)
* İnsan, toplum ve bilim “havasız” bir ortamda gelişemezler..!
* Sibernetik biliminin, robotik teknolojilerin, yapay zekâ algoritmalarının gelişmesiyle işçi sınıfına “gerek kalmadan” kapitalist üretimin süreceğini ileri sürmek ise, ya bir “şehir efsanesi” spekülasyonu veya bir “eçhel-i cühela” argümantasyonudur veyahut “yersen, dolapta dolma var” otomasyonu!.. İşçi sınıfının olmadığı şartlarda burjuvazi hiç yoktur! Yüz yetmiş küsur yıldır savunageldiğimiz de budur: Tüm sınıfların ortadan kalkacağı, insanın büyük ütopyası!
Veyahut da “proletaryasız” kapitalist meta üretiminin olabileceğini savunmak, ancak bir oksimoron “göz boyama”, hedef şaşırtma taktiği olabilir. İnsanı “zapturapt” altına almak olan asıl maksadın gizlenmesi. Çünkü sermayenin varlığı ancak “artı-değer” üretimiyle, artı-değere sermayedarlarca el konulmasıyla kaimdir. Sermaye birikiminin de en yaygın ve baskın yoludur. Artı-değer üretimi ise, kendi değerinden −kendi işgücünü yeniden üretebilmesi için gerekli olandan− daha fazlasını yaratan “metalaştırılmış” işgücünün satın alınmasıyla başlar… ödenmemiş emeğin gaspıyla biter... yeni çevrime dek…
Günümüz toplumlarını kapitalist toplumlar olarak gören bir kişi, eğer bir parça teorik tutarlılık gösteriyorsa, işçi sınıfı olmadan sermayenin olamayacağı gerçeğini görmezdan gelemez! Toplumun temel sınıflarının kökünün, toplumun üretim ve mülkiyet ilişkilerinde bulunduğu ve onun mevcut üretim ilişkileri çerçevesinde yok edilemez karşıtlığının temelinin yattığı maddi somutluk ise; köle olmaksızın kölelik, serf olmaksızın feodal mülkiyet, ücretli emek olmaksızın sermaye olamaz ibaresinde ifadesini bulur.
Kapitalizmin temel motivasyonu olan kâr ve birinci mottosu olan “kâr, daha fazla kâr”, şüphesiz ki ekonomi politiği mucibince bir mekanizmayı haiz… Bütün sistem ücretli-emeğe dayanıyor ve onunla işliyor. Ücretli-emeğin temel prensibiyse değişmez: İşgücünün belirli bir zaman dilimi için satılması. İşgücü metaının temel özelliğiyse kendi değerinden daha fazla bir değer üretebilme niteliğidir. Değer ve artı-değer sadece ve sadece o süreçte üretilir; başka bir şeyden değil! Kapitalizmde hiçbir “eşya”, makine, robot, “çakma zekâ” veyahut “sokma akıl”, “canlı emek” sarfedemeyeceği için “değer” yaratamaz; bu metaların kendilerini yaratmış, kendilerinde cisimleşmiş, billurlaşmış “geçmiş emek” de −ama şimdi “ölü emek”olan da− artı-değer üretemez!
“Sermaye ölü emektir ve tıpkı vampirler gibi ancak canlı emeğin kanını emerek canlanabilir; hayatı da, ne kadar çok emerse o kadar şenlenir” (K. Marx.)
Tarihî Materyalizmin temel önermelerinden birine göre, belirli bir sınıf yapısı belirli üretim ilişkilerinden türer ve dolayısıyla bu ilişkilere tekabül eder. Sınıflı toplumlardaki çeşitli üretim ilişkileri ise dolaysız üreticiler tarafından yaratılan artı-ürüne el koymanın farklı mekanizmalarıyla tanımlanır ve birbirinden ayrılır. Artığa el koymanın ilk kertesi, temel (birincil) bölüşüm ilişkilerini oluşturur. Ve “artığı yaratan” ile “artığa el koyan” iki temel sınıfın dolaysız karşıtlığı söz konusudur!..
“Sermaye, ancak üretim ve yaşama araçlarının sahibi, pazarda işgücünü satmakta olan ‘özgür’ emekçiyle karşılaştığı zaman ortaya çıkar. Ve bu tek tarihi şart bütün bir tarihi dönemi içine alır. Bundan dolayı sermaye, daha ilk gününden başlayarak, toplumsal üretim süreci içinde yeni bir çağı haber verir.” (K. Marx, Kapital.)
“Ödenmemiş artı-emeğin doğrudan üreticilerin elinden alındığı, özgül ekonomik biçim, doğrudan üretimden doğar ve üretim üzerinde etkide bulunurken egemenlik ve bağımlılık ilişkisini de belirler.” (K. Marx, Kapital 3-II.)
Tükenmiş uygarlıkların egemen sınıfları, çürümüşlükleriyle ve aptallıklarıyla da kendilerini belli ederler! Yıllardır doğayı, insanı, insan enerjisini sömürerek, kültürleri çözerek, bu sömürünün ihtiyaçlarına göre yeniden şekillendirilen kâr makinesini beslemek için sağlık sistemini, sosyal hizmetleri ve eğitim sektörlerini “aç bırakmak” da bu çürümüşlüğün ve aptallığın sonucuydu… kibir küpü “androposantrizm”ine eşlik eden, ormanları kesmek, toprakları altüst etmek, ekosistemleri yıkmak pahasına küresel çapta tedarik zincirleri kurmak ve küresel ısınmayı artırma pahasına ucuz ulaşım ağları oluşturmak da... İşgününü ve çalışma şartlarını emekçinin fizik sınırlarını aşacak şekilde düzenlemek beyinsizliği sonucu, işgücünün çöküşüne, üretici güçlerin akamete uğratılmasına yol açtığı sayısız örnek vardır, sermayenin tarihinde … ve nihayet hepsinin üstüne tüy diken; “benden sonra tufan” diyerek, insan faktörünü hiç hesaba katmayan, gözünü bürüyen kâr hırsından başkasını görmeyen sermaye ve onun devletinin yediği son “herzeler”, tipik bir “Leviathan” örneği teşkil etmekte… yani yukarıdan beri sıraladıklarımız..! İşte en son yaşadığımız Marmara’daki ağır müsilaj sorunu ve altta yatan “bir denizin eko-sistemi nasıl tahrip edilerek çökertilir” bahsi..! Çünkü bilinir, bir yanda doğa, canlılar, insanlar, insanlık, insani değerler “taammüden” cinayetlere kurban giderken kapitalizm, dünyanın en rezil anlarında en çok parayı kazanır!..
Hasılı burjuva toplumunda proletaryanın, yerini robotlara bırakarak, “yok olmakta”olduğu safsatası bir yana, asıl “taammüden” cinayete kurban gitmekte olan insandır; insanlığımızdır!..
Ama beri taraftan “hem nalına hem mıhına vurmak” gerekirse; insanların iradelerini, dahası git gide kişiliklerini, başkalarının akılsızlıklarına “rehnetmesi” kabul edilebilir bir tutum mudur? Halbuki iyimser olmanın bönlükle, budalalıkla eşanlamlı olduğu günlerdeyiz…
* Üstelik Koronavirüs krizinin tarihi bir ekonomik krize dönüşeceğinin işaretleri verilerle desteklenmeye devam ederken, “Salgın” sonrası, kapitalist devletlerin korku iklimi yayarak günlük yaşantımıza müdahale etmeyi meşrulaştıran otoriter bir stratejiyi yaygınlaştırmaya yöneldiklerini −kaldı ki− görmek için müneccim olmaya da gerek yok! Fiziksel ve psikolojik baskının ve tahakkümün, hem nesnesine hem de imgesine dönüşen “pandemi yasakları”nı adımbaşı deneyimlemiyor muyuz? Zaten uzunca bir süredenberi metalaştırılan sağlık sisteminin şimdi de “araçsallaştırılarak”, insanları dijital araçlarla izleme, “veri noktalarına” indirgeme gayretleri… Bir aşı, hatta bir maske temini söz konusu olduğunda bile insanlardan “ruhunu” satmalarının istenmesi… Pandeminin salt bir “sağlık sorunu” olmadığı, insanların sağlığını ve yaşamını tehdit eden bir virüs üzerinden mevcut düzenin, insan türü açısından da artık sürdürülemez olduğu birçok kesim tarafından fark edilmeye başlandı.Teselli bulduğumuz bir diğer husus ise, Koronavirüs musibeti, eşitsizlik ve sömürü düzeninin din örtüsü altına saklanamaz hale gelmesini de sağlamış oldu!..
Akıldan çıkarılmaması gereken husus, kapitalizmin şu ya da bu “kötü niyetli” hükümetten ya da “acımasız” kapitalistlerden dolayı değil, bizatihi kendi “özü”nden, temel karakteristiğinden dolayı insana karşı olduğudur!
Zaten egemenlerin endoktrine etme empozasyonları son sürat devam etmekte! “Yeni”paradigmaya biat etmeyi sağlayacak,“gerçeğin artık kalmadığı”nı vazeden “post truth” varyantlar… sanki aklımızı ve bedenimizi “ödünç” almışız gibi..!
Gündelik hayatımızın içine çöreklenmiş “gözetim devleti” uygulamaları ve sermaye elinde şekillenmiş yapay zekâ.. vd. teknolojik yenilikler, “dışında kalarak” uzaktan bakacağımız tasarruflar olmaktan çoktan çıktı artık! Susmak bir opsiyon değil! Bu teknolojiyle ilgili “sağlığa zararlı” gelişmelere, “geç” olmadan “müdahil” olunması gerekmiyor mu? Yapay zekânın insan aklını tümüyle taklit edip edemeyeceği değil asıl mesele; zira çok daha fazla önem arzediyor! Eğer birey değil de, birer işlenmesi ve izlenmesi gereken “dijital veri noktası” olmayı kabullenmiyor isek! Bunun insanlık için korkunç bir tehdit oluşturmakta olduğunun farkında isek eğer!..
Dört başı mamur bir “distopya” kurulmakta, insanın gündelik yaşamındaki her işlemin “çip”li elektronik kartlarla gerçekleştirildiği “akıllı şehir” teknolojisi oluşturulmakta; özellikli sensörler ve yüksek çözünürlüklü kameralar yardımıyla da git gide tüm ülke sathı ve hatta tekmil yeryüzü bir “nezarethane”ye dönüştürülecek ve bilgi (enformasyon) tekeline, yüksek veri tekeline sahip merkezî bir “sunucu”da çalışan yapay zekâ algoritmalarını haiz dijital platformlar ise “büyük veri”yi işleyip “büyük gözaltı” sürecini kontrol edecek, yönetecekler. “Şirketler” bunun hazırlıklarını tamamlamaya uğraşıyorlar. Dünya ölçeğinde bir elin parmaklarını bile bulmayacak sayıda elektronik bilişim tekeli, örneğin “cloud computing” (bulut bilişim teknolojisi olarak çevrildi) adını verdikleri imkânlarla, devletlerden daha güçlü devasa birer sunucu tekeli haline geldiler; internet üzerinden muazzam bilgi işlem servisleri, depolama kapasiteleri, yüksek boyutta veri tabanları, dünyanın pekçok noktasında kurdukları veri merkezleri, “network” imkânlarıyla “elektronik ağlarla ördüler yerküreyi dört baştan!”
Bu bir yandan söz konusu tekelcileri birer güç odağı haline getirir, onlara iktidar odağı olma imkânı bahşederken diğer yandan da internet üzerinden erişilen bu servislerin sağladığı avantajlarla “dijital bağımlılığı” artırdı. Yatırımları tetikledi. İnternet hızları daha da yükseltildi. 4G/5G teknolojileri… vs. .. Böylelikle süreç, neden-sonuç ilişkileriyle, birbirini “besleyen” bir helezona evrildi!.. Ve tekelcilerin kârlarına kâr, tekelci devletlerin “hegemonizmlerine hegemonizm” katmış oldu!..
Kimliğini yitirmiş, manevî zenginlikleri kalmamış, toplumsal üretimdeki otomasyona bağlı olarak kendisi de “otomatlaşmış”, yani “birey” olmaktan çıkmış insanlardan müteşekkil bir topluluk amaçlanıyor.
Ve bu “amaçlara” uygun olarak da, insanların beyinleri, merkez sinir sistemleri artık anti-depresif ilaç, uyuşturucu ya da alkol almadan, günlük yaşamın sorunlarının altından kalkamaz duruma geldi. İnsanlar sokaklara çıkacaklarına, isyan bayrağı açacaklarına “monad”(atom)’laşıp, toplum içinde bir “atom” gibi “yalnız” bırakılıp odalarının bir köşesine saklanıyorlar… giderek daha fazla kendi içlerinde kapsülleşiyorlar… sosyal medyalarda, mecralarda “dijitalize” oluyorlar, birer “müptela” halinde… “Krizalit”lerine kapanıyorlar; pandeminin de bu süreci ağırlaştırması ve hızlandırmasıyla…
* “21. yüzyılın en büyük yanılgısı, faşizmin tekrar Nazi üniformasıyla geleceğinin sanılmasıdır”der, Umberto Eco…
* “Kapitalist devlet, egemen sınıfın bir “sopası” (iktidarının ifadesi) olmanın çok ötesinde sınıfsal çıkar, sınıfsal motivasyon, sınıf tavrı ve kültür ve ideolojiyle birbirine bağlanmış güç / iktidar merkezlerinin varoluş alanı, bazen genişleyen bazen daralan bir örüntüsüdür.”
Tarihi karanlık dehlizlerle dolu ve şimdi de yapay zekâ algoritmalarıyla donanmış devlet tarafından insanların hayatı didik didik ediliyor; kişisel bilgileri, sağlık bilgileri… sosyal güvenlik, siyasal eğilim, özel hayat, ulaşım ağları ve pratikleri… vb. gibi “enformasyonlar” büyük veri’de işleniyor; herkesin her hareketi devlet kontrolünde toplanıp denetim altına alınıyor, izleniyor!..
* Tarihin öznesi olma fonksiyonunu ya da toplumsal (maddi/manevî) üretimi, her şeyi ama her şeyi “eşya”ya, makineye, BT devrime, “yapay zeka”ya −en hafif deyimiyle− delege edeceğiz; öyle mi? Serol Teber’in Felsefe dergisi, 89/2 sayısındaki makalesinin başlığını teşkil eden ibareyle, biz de soralım, haklı olarak: “Homo Sapiens Ne Oldu Sana?” (Malûm “sapiens”, Latince “zekâ”dan türetilmiştir)…
* Peki yanlışlık neredeydi? Bizde mi, Tarihte mi? Praxiste mi? Hem belki de “yanlışlık” filan yoktu! Rastlantıyla zorunluğun çelişkisiydi; diyalektik karşıt-çift teşkiliydi bütün mesele! Kimbilir?.. Belki de neden, “nedenselliği” bir kez daha sınamak gafletiydi..! Ne bileyim?..
* Peki bu “insansızlığa” karşı durmak gerekmez mi? Egemen sınıfların kontrol-denetleme-gözetleme mekanizmalarına direnme, gelişen teknolojinin hegemonik ilişkilerle insanı birer dijital veri noktasına indirgeme tahakkümüne ve egemen ideolojinin insan üzerindeki tahribatına, “akültürizasyonu”na karşı insanı ve insanî değerleri savunma, koruma ve geliştirme ödevi yok mu, insanın? Toplumsal meşruiyetle,“insanlığı”ndan aldığı hak ve yetkiyle hareket edip de itiraz etmenin, isyan etmenin momentinde değil miyiz?..
Bazen insanı kendisiyle “baş başa”, daha doğrusu “karşı karşıya” bırakan anlar yaşanır; çok sık olmasa da… Çağları aşan bir kararın, bir tek takvime sıkıştırıldığı trajik ve “kader” belirleyici anlara, insanların yaşamında ve tarihin akışı içinde çok ender rastlanır. O momentteyiz sanki, bugün..!
“Bugün” artık bitsin!.. Ve “yeni gün”de yerçekiminden kurtulmuşçasına yeğinlikte bir atmosferde, yeniden yürekte hiç bitmeyen bir hasret ve hiç sönmeyecek bir kor ateşle ve belki de her zaman yakalanamayan hayatın o ender anlarından biri içimizi ısıtıyor olacaktır! Kimbilir…
Kuşkusuz Marksizm bir “kutsal” kurtuluş reçetesi sunmaz kimseye! Bizim yaptığımız da distopik bir gelecek perspektifi çizmek değil! Teolojik kıyamet safsatalarını klerikalizme bırakıp işimize bakalım diyoruz. “İşimiz” ise, tarihsel süreçlerin öznesi olarak insanın rolünü hatırlatmak! Sınıf mücadelesinin yükseltildiği şartlarda başarı şansı vardır! Aksi takdirde toplum gerisin geri “barbarlığa” döner! Yeni bir şey de değil söylediğimiz; 173 yıl önce söylenmişti!..
Ve hiçbir “truth” (gerçek), omuzlarına yüklediği bu Tarihî rolünü insanın, “yerin” ya da “yenin darlığı” bahaneleriyle oynamaktan kaçınamayacağı “gerçeği”nden ve bu “isyan”ın kaçınılmazlığından daha “gerçek” değildir artık!..

“Yapay Zekâ”lı Van Gogh, “otoportre”
* “Bir araba yükü lâf ettin ama ‘başlık’la alâkalı tek lâkırdı sarfetmedin” diyerek sual olunacaksa; cevabı başlığın “anlamı”nda mündemiç: “Bana dokunmayan emoji bin yaşasın!”
* Bazen böyle “ufak” şeyleri kafaya taktığım ve taktığıma memnun olmasam da takmaya devam ettiğim oluyor…
Okuma Önerileri:
Felsefe dergisi, 88/1, Özel Bölüm, “Bilimsel Teknik Devrim ve Felsefe”, s. 57-120;
Felsefe dergisi, 88/2, Özel Bölüm, “Diyalektik”, s. 34-138;
Felsefe dergisi, 90/2-3, Özel Bölüm, “Dil ve Felsefe”, s. 85-212;
“Kahrolsun emojiler..!”, Kızılcık, 17 Şubat 2021.