Her kavram, her kelime kültüre bir pencere açar…
“Şirazesi kaymış” bir zamanın içindeyiz yahut “askıda zaman”ın… Geçmişin bütün büyük kültür, sanat mirası ve birikimi dimdik ayakta duruyor ama içinde bulunduğumuz zaman yok; boş! zaman, özellikle son zamanlarda, “kurgulanan” hakikate uyarlanmış bir görünüme bürünmüş durumda. Bu kurgulamalar yüzünden gerçekle olan ilişkimiz eğildi, büküldü, yamuldu. Küreselleşme, internet ve dijital teknolojiler, gerçekle fiziksel ve ruhsal ilişkimizi dumura uğrattı. Maddi gerçek zihnimize “simülatif” (türedi gerçek) bir halde, elektronik-sanal ortam dolayımıyla yansıyor.
Bu tabii ki beraberinde “gerçekliğin kaybı”na ve “gerçeklik gösterisi”nin gerçeğin yerini almasına dair irkiltici bir tablo oluşturuyor… Türlü-çeşitli manipülasyonlarla beraber, gerçeğin yerine algısı kaygan bir zeminde sörf yapıyor, serseri mayın gibi dolaşıyor. Zaman alacakaranlığa doğru hızlanmışken bu “gerçeklik gösterisi” (reality show) adeta bir “kültürel norm”, hatta “yaşam kuralı” haline gelmiş bulunuyor… Bütün düzenlemeler ve empoze etmelerle küresel kapitalizm sınıfsal çıkarına uygun yeni zeminler bulmuş, toplumun ezici çoğunluğunun hilafına rıza üretimini had safhaya çıkarmış durumda! Nihayetinde boyun eğdirme sıradan uygulamalardan sayılıyor artık; “Prokrustes yatağı” misali dar kalıplara sıkıştırıldığı, dört koldan cendereye alındığı aşikâr toplumun... Ve bugün gelinen nokta, dünyanın sadece kavramsal anlamda değiştiği değil, bireylerde ve toplumlarda insanî hasletlerin hızla yok olduğu, değerlerin ve erdemlerin daha derinden aşındırıldığı yönündedir. Post-truth söylem de bu yeni sürecin kavramlaştırmalarından biri. Zihni itinayla körkütük bulanıklaştıran titiz bir algoritma(syon)!.. Artık “gerçeğin kalmadığı”nı söylüyor..!
Bir bilgi, bir kültür endüstrisi oluştu! Bilginin üretim biçiminin denetimi ve yönlendirilmesi günümüzün en önemli olgularından biri haline geldi. Bilgi politik bir meseledir. Neyin bilindiği ya da öğretildiği politiktir. Neyin “bilinmediği” ya da öğretilmediği de... Bilinmesi istenmeyenlerin neler olduğu ve egemen sınıfların obskürantizm (bilmesinlercilik) tercihi de… Ne konuşulduğu, en çok da nerelerde susulduğuysa tabii ki, politiktir. Ve bilgi, sadece iktidarı meşrulaştıran araçlardan biri değil aynı zamanda iktidar kuran da bir güçtür!
***
“Emojiler” hızla kayıyor…
Ellerdeki ekranlarda da hızlıca bir akış… göz bile unutuyor parmakların değmediği şeyleri… Hayata “mobil” ile doğmuş; salt görsellik evreninde nefes alıp-veren; kitap okumak yerine kitabın kapağının fotoğrafını cep telefonuyla çekip “paylaşan” bir kuşak… Bencileyin “T” (tarihî) ya da “A” (asar-ı atika) veyahut “D” (dinozor) kuşağının anlamasına imkân, ihtimal yok!.. “Z kuşağı”; öyle adlandırılıyor ya! Milenyuma (2000’li yıllara) doğmuş olmakla bu sıfatı hak ediyorlar. Sanırım geriye bu kuşağı bağımlı hale getirip kendine bağlayarak tüketmeye hazırlanan sömürü çarkının gözünü bürümüş olan kâr hırsı kalıyor! Kâr makinesinin fazla mesaisiyle kotarılan, yoğun ve biteviye bir aşırı tüketim baskısıyla bir çılgınlık, bir hedonik tüketim manisi sardı tüm toplumları… Suni, manipüle edilmiş, bir sosyal ihtiyacı karşılamaktan uzak, “sahici” olmayan, “kullanım değeri” pek bulunmayan ihtiyaçlar(!) doğrultusundadır bu tüketim eğilimi. Pompalanan budur..!
Aslında gençler, özellikle de öğrenci gençler kapitalist üretim ilişkilerinin “odağı”nda yer almadıkları, dolaysız olarak “içinde” olmadıkları için yerleşik değerlerini belki de en son değiştirenlerdir. Ama yine de aynı toplumun bir kesimi olarak, genel eğilimlerden sıyıramıyorlar kendilerini. Özellikle de kendilerine yönelik “tüketim araçları”nın manipülatif pazarlama yöntemlerinin “nesnesi” olmaktan kurtaramıyorlar kendilerini…
Maymun iştihalı ve moda akımlarına “yazgılı” bir tüketim bu… Böyle olunca da hayat bir süreklilikten, bir ilintiler ve ilişkiler kompozisyonundan çok, birbirinden kopuk “trend”ler, birbiriyle alâkasız yeni modalardan, “yeni zamanlar”dan oluşuyor…
Karşı çıktığı, eleştirdiği, sorguladığı sosyal pratiği ve o pratiği var eden tekno-kültürel “pattern”i (örüntüyü), onun verdiği tüm hasarlara rağmen yine de takip ediyor… Twitter, Facebook, Instagram, Youtube… vs.vs. gibi platformların veya Google vb. gibi “ücretsiz” arama motorları ya da servis sağlayıcıların çekim gücü artıyor. Oysa meta “biz” olduğumuz için bedava, bu platformlar! “Ödemelerimiz”i verilerimizle yapıyoruz! Üstelik “verilerimiz” salt reklam amaçlı “kullanılmıyor”! (Kaldı ki hiç de yabana atılamayacak büyüklükteki bir “pasta”dan, 227 milyar $’lık bir pazardan söz ediyoruz.) Ancak “veri güvenliği”nin hiçe sayıldığının çok daha vahim örneklerini pandemi günlerinde bizzat deneyimlemişler olarak hegemonların insanları zapt-u rapt altına almak uğruna salgını “allahın bir lütfu” addettiğini gözlemlemedik mi? Ya da Capitol baskınındaki kimliklerin tespitinin “bu yolla” yapıldığını işitmiyor muyuz? Ellerinde tuttukları endoktrinasyon aygıtları ve medyanın, enformasyon tekelinin bugün ulaştığı seviyede, kolaylıkla bir şiddet ve denetim aygıtına dönüştürdükleri teknolojinin yardımıyla, bütün cihanda insanların hayatları üzerinde her zamankinden fazla iddia ve denetim sahibi olmuş, dayatmaları ile insanı bir araca ve basit bir “işlev”e dönüştürme doğrultusunda büyük bir mesafe katetmişlerdir.
Aslında “hadise” yeni de değildir. Bilimsel-teknik devrimle ve bilimin bizatihi üretici güçler arasına kategorik olarak dâhil olmasıyla, üretimin otomasyonuyla başlamış, sibernetik bilimindeki ve robotik teknolojilerindeki gelişmelerle emekçi, emeğine daha da yabancılaşır olmuş; üretim sürecinin “dış mandalı” derekesine konmuştur. Kimileri de, bunun üzerine proletaryaya erken “veda” edip, ruhuna rahmet okumuştu, hatta… Kimi yerlerdeyse hatta emeği emekçiden “yalıtmak” maksadıyla daha “kozmetik”, daha “pudralanmış” ama daha kapsamlı, daha yaygın olarak ve katlanarak sürdürülüyordu, tüm çabalar! Bugün ise teknolojinin belirleyici konumu, toplumsal ilişkilerin her dokusuna nüfuz ederek, bir sosyal ve kültürel fenomen haline geliyor! Kapitalizme kurban edilmiş olan insan “özne” olmaktan uzaklaşıp, teknolojinin esiri olup, teknoloji-oburu olup “tekno-insan”a dönüşüyor! “Toptan” ve “seri üretilmiş” hayatlar yaşanmaya başlıyor! Bu hızlı, sarsıcı ve ürkütücü değişim karşısındaysa herkesin eli-kolu bağlı…
Bir “akıllı” telefon ya da PC ile odanızdan bile çıkmadan bütün bir ömrü yaşayabilirsiniz! Her şeyi “orada” bulduğunuza ve bulacağınıza, her şeyi bildiğinize ve bileceğinize inanmaya başlıyorsunuz, yavaş yavaş…
Bahse konu bu “dijitalize kuşaklar”, elektronik teknolojiler, akıllı telefonlar, sosyal medya olmayan bir dünya bilmiyorlar; realiteyle dijital teknolojiler aracılığıyla ilişki kuruyorlar. Ortalama dikkat yoğunlaştırma süreleri 8 ila 12 saniye dolayında; hayatı “cep-telefonu”yla, yani “mobil” yaşayan, yazılı-sözlü kelimelerden çok resimleri seven, ama en çok “like”lara bayılan… öyleyse bunlara kapitalizmin “cici” metaları kısa sloganlar ve imajlar ile dijital platformlar aracılığıyla ulaşmalıdır [memler, emojiler, GIF’ler… vs. vs.’ler önemlidir(!) ama hiçbiriyle benim “yakınlığım” yok; çoğunu tanımıyorum bile]..! Bu saptamalar doğruysa, “Z kuşağı”, −yahut “Y”, veyahut “X” kuşakları da− her biri kısa sloganlardan, imajlardan oluşan −bir tanıma göre− “dijital küre” içinde yaşayan gençlerden oluşuyor. Malûm yerkürenin katmanları var; barisfer (çekirdek, ağır küre), pirosfer (magma tabakası, ateş küre), litosfer (yer kabuğu, taş küre), hidrosfer (su katmanı, su küre), atmosfer(gaz katmanı, hava küre). Buna kimileri “biyosfer”i (canlı küre) de ilâve eder; demek bir de bu “dijital küre” eklendi şimdi…
Sosyal medya düzenlemeleri ile muktedirlerin, muhalif söylemlere erişimlerini engellemeye uğraştığı kesim yaklaşık 16 milyon genç ve “dijital muhacir” olarak tanımlanan −hâlâ biraz delişmen kalabilmiş yaşam tutkularıyla− orta yaşlıları kapsıyor… Bu pandemide ve “usûl-ü tahaffuz” (karantina) günlerinde, kısıtlar sebebiyle “oda sıcaklığında muhafaza edilenler” olarak sayımız epeyce arttı. Hatta geriye, “normal(!)”e dönüş umudu taşıyanlarımız, “dijital mülteci” sayılanlar da eklenmeli bu nüfusa... (“Dijital” terimiyse bize çift anlamlı uygulanıyor. Analogtan dijitale geçenleri nitelediği gibi bir tıbbi terim olarak kalp yetmezliğinin medikal tedavilerini de kapsıyor.) Hem üstelik merak etmiyor, yeni şeyler öğrenmiyorsa, keşfetmiyorsa “ihtiyar”dır zaten…
16 milyonluk genç nüfustan 6,4 milyonu ilk oylarını 2023 seçimlerinde kullanacak olan gençler (Z nesli denilen). Onun dışında da oy kullanmış ama hâlâ Z ya da kısmen Y nesli olarak tanımlanan bir 10 milyona yakın kesim var. Ayrıca belirttiğimiz gibi, interneti hayatlarının ortasına koymuş olan “dijital muhacir”, orta yaş grubu var. Hepsine birden dijital nesiller diyebiliriz.
Bütün bu kuşak katmanları, toplumsal düzlemler şaşmaz bir sınıfsallıkla ve her zaman dik olmasa da belirli bir açıyla kesilir! Nasıl yaşıyorsa öyle düşünür insanlar çünkü son kertede…
Ama yine de bunlar farklı bir kültür yaşamaya başladılar bile; haklarını arayan insanlar, sorguluyorlar, paylaşımcı ve hayvanlara, diğer insanlara, doğaya saygılı, özgürlükçü. İnternet sayesinde neyi, nasıl yapacaklarını tespit edip, harekete geçiyorlar. Hayatla hesaplarını öyle görüyorlar!“Gezi”de de onlar vardı; bugün “Boğaziçi”nde de… ve önceki yıllarda “ODTÜ”de de…
Ve Gogol’ün “Palto”sundan değil ama “Google’ın Android’inden çıktık!” diyebilirler. E, herkesten de Dostoyevski olmasını bekleyemeyiz ki!
Oysa insani özelliklerimiz ve sözcüklerimizin anlamları giderek silikleşiyor; gitgide daha sonra bütünüyle silinecek belki de… kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya... dilin bilincini yaşatan ve taşıyan manaya varmaya… Ve tapon mallar gibi “işporta”ya düşürülen semantik’in içler acısı hali yüreğimizi burkuyor!
Hatırlanmaya değer bir şeyler yapamadığımız için mi hızlanıyoruz; daha kolay unutabilmek maksadıyla? Teknik “devrim”in insana armağan ettiği bir sarhoşluk biçimidir hız… ve hız iptilâsı…
Meramımızı anlatmakta ya da karşımızdakinin meramını anlamakta neden bu kadar 'fakiriz'? Meramını anlatmak için emojilere sığınanlar, bir şeyler yazmaya üşenenler bir gün doğru-düzgün konuşmayı da unutacaklar! Unutuyorlar… hatta unuttular bile…
***
“Duygu dünyası”nı düşünceden ayıran, kanımca, en önemli farklardan biri kelimelerdir. Kelimeler aracılığıyla düşünürüz; ama kelimelerle hissetmeyiz!
Hayvanlar dile dayalı kavramsal düşünme yeteneğinden yoksundurlar. Algıları insanınki kadar geniş değildir. Faaliyetleri ve merakları da öyle... Ki bu da faaliyet ve algılarını geliştiremediğini gösterir. Maddi dünyanın zihinlerindeki yansımalarını, psişik faaliyetleri içinde, amaca uygun olarak bir araya getirme yeteneğinden, üretken muhayyileden yoksundurlar. Çevrelerine karşı takındıkları tutumun farkına varamazlar. Ayrıca iletişim ihtiyaçları “yok” denecek kadar da azdır. Daha gelişkin, daha üst bir “sinyalizasyon sistemi” de demek olan söze ve bunun fizyolojik mekanizmalarına ve nöro-fizyolojik ve zihinsel süreçlerin cereyan ettiği beynin konuşma merkezine ihtiyaçları yoktur. “Sosyal emek” aracılığıyla doğal nesneleri kendine yararlı hale getirerek dönüştürmesi ve bu emek sürecinde bir sosyal varlık olarak belirli ilişkiler kurması ve bunu da dil aracılığıyla gerçekleştirmesi mümkün değildir. Metabolizmasının ve türünün “idamesi” için gerekli olan enformasyonu saklama ve aktarma aracı olarak dilden yoksun olmaları sebebiyle “bilgi”yi, bir psişik yansıtma şekli olarak, şartlı refleks halinde edinmek, hayati önem taşıyanları gitgide kendine mal ederek refleks olarak biriktirmek, saklamak ve kalıtım yoluyla içgüdüler şeklinde −ahfadına elbette− aktarabilmek durumundadır, ancak!
Burada Pavlov’a kulak verelim (“dikkatimizi verelim” demek istedim); “Gelişen hayvan dünyası insan aşamasına ulaştığı zaman, gelişmiş zihinsel faaliyetin mekanizmasına son derece önemli bir ekleme yapılmıştır: Konuşma..!”
Velhasıl dil, düşüncenin maddi aracıdır! Düşüncenin dolaysız “gerçekleşmesi”dir! Düşünce ve duygu yahut bilinç nesnel gerçeğin bir türevidir; bizatihi bir madde olan beynin bir işlevidir! Düşünce ve duygular, ancak konuşma/dil aracılığıyla kavranabilir bir biçime bürünürler. Dilin dışında bilinç ya da soyut düşünce yoktur; olamaz! Kelimeler, dil anlamı bozulmadan düşüncelerin aktarılmasını sağlar. Sadece bir aktarma, saklama ve iletişim aracı da değildir dil. Kendi kendine düşünürken bile insan, kavramların, anlamların, tasarımların ve onların işaretleri, sembolleri olan kelimelerin aracılığına ihtiyaç duyar!
Duygularsa nesnel gerçeğin insan zihnine yansımasının özel bir biçimi; insan soyunun dış dünya ve kendisi karşısındaki duruşunun ifadesi; insanların diğer insanlarla ve nesnel gerçeğin diğer olguları ve süreçleriyle, aynı zamanda da başka düşünceler, fikirler, duygular ve görüşlerle olan ilişkilerini, çeşitli biçimlerde yansıtan “öznel tepkisi”dir! İnsan “ruhu”nun önemli bir öğesini oluşturur ve zihinsel faaliyetin diğer biçimleriyle, özellikle de düşüncelerle bağlantı içinde bulunurlar. İnsanların davranışlarında, pratik ve teorik öğrenme, estetik ve sanatsal faaliyet… ve ilh. vb. diğer uğraşlarında önemli rol oynarlar. Duygular olmasaydı eğer insanların“hakikat”i aramaları söz konusu bile olamazdı!
***
Düşünmek biraz yüzmeye benzer; derine inmek için gayret sarfetmek gerekir!
“Maddi” olanın “ruhsal” olana dönüşmesi sürecinde nesnel gerçeklik insan zihnine yansırken, zihinsel faaliyetin çeşitli “yol alış” prizmalarından geçer. Bu “prizmalar” gerçekliği az ya da çok “aslına uygun” olarak yansıtan, bu sebeple de, “doğru” veya “yanlış”, “eksik” veyahut “ tam” olabilen yansımanın öğrenme ve düşünme biçimlerine yol açarlar… Duyu organları aracılığıyla gelen “enformasyonlar”ı, “duyu algıları”nın öğelerini zihin, ilk duyumsal imajlardaki bağlanım ve düzenlemeden farklı şekillerde bağlama, düzenleme, ayrıştırma ve birleştirme yeteneğine sahiptir. Psişik faaliyetin en yüksek, en yetkin biçimi olan “düşünce”, ilk aşamada anlamlı imajları soyut belirlemeler halinde “silikleştirir”; ikinci işlemdeyse akıl yürütme yoluyla, soyut belirlenimlerden somut durumun “yeniden” üretilmesine doğru yol alır. Zihnin bu yeteneği olmasaydı, maddi dünyadaki eşyaların, olguların, süreçlerin duyu organlarımız aracılığıyla edinilmiş “enformasyonları” ile yetinmek zorunda kalır, özlerine nüfuz edebilmek ve ilişkilerini, bağlantılarını öğrenebilmekten yoksun olurduk! İşte duyumsal imajların üzerinde yükselen tasarım, kavram, çıkarsama, yargı, akıl yürütme, önerme… ve ilh. …giderek teori, bilim vb. gibi “rasyonel (düşünsel) imajlar” zihnin bu yetisi sayesindedir… Ve bütün bu rasyonel imajların oluşabilmesi için de dile ihtiyaç vardır!
Objektif realitenin insan zihnine yansıması sürecinde düşünceler daima dile ihtiyaç duymuşlardır. Oysa duyguların, kavranmak ve aktarılmak durumunda ancak, buna ihtiyaçları vardır. Aynı yansıyana −objektif realite− ve aynı maddi temele −beyin ve onun fizyolojik, nörofizyolojik süreçleri− ve aynı maddi iletim aracına −dil− sahip oldukları halde, düşünceler kelimelerle yol alırken, duygular başta hemen buna gereksinmezler. “Yollarının kesişmesi” duyguların bilinç alanına girmeleriyle olur. Kuşkusuz aslolan, istenir olan insan faaliyetinde, “praxis”te duygu-düşünce-davranış birlikteliğinin ve tutarlılığının sağlanabilmesidir!
***
Başta söylediğimizi yineleyecek olursak; “kelimelerle düşünüyoruz ama kelimelerle hissetmiyoruz!”
Böyle bakınca da ne hissettiğini kelimelere dökmek “zor zenaat!”elbet… O yüzden değil midir şairler, ozanlar yüzlerce yıldır “duygu dünyası”nı anlatmak, aktarmak için çırpınıp dururlar?
Şimdi de gelelim asıl konuya: “Dil” meselesine… “Konuşulan dil” insanlıkla yaşıttır. “Doğal dil” adı da verilmektedir. Ve insan toplumunun iş, emek sürecinde, çalışma faaliyetinde sosyal emek sarfı sırasında düşünceyle birlikte ortaya çıkmıştır. Pratik bilinçtir. Dilin ortaya çıkmasının insan beyninin gelişiminde, hatta maymun beyninden evrilmesinde büyük rol oynadığı bilimsel kesinlikle ortaya konmuştur. Kolaylıkla anlaşılabileceği üzere haberleşme ihtiyacından, iletişim zorunluğundan doğmuştur. Çünkü hayvanlardan farklı olarak insan bir “sosyal varlık”tır ve hayatını sürdürebilmesi için, toplumdan ayrı bireyin tek başına başaramayacağı bir eylem olarak, “toplumsal üretim” yapmak mecburiyetindedir. İnsanlar bu süreçte, birbirleriyle nesnelerin özellikleri ve bu özelliklerin pratikteki kullanımları hakkında iletişimde bulunmak zorundadırlar. Bu da iletişimi hayati bir faktör olarak toplumsal yaşama dâhil etmektedir. Bilgi, duyumlarla kavranabilir bir nesnel işaretler sistemi demek olan dil biçiminde somutlaştığı ölçüde, insan o bilgiyle işlem yapabilir. Toplumsal üretim sürecinde aletlerin ve gereçlerin kullanılması −ve tabii ki imali− ise, sarfedilen sosyal emeğin konuşma ve düşüncenin zorunlu olarak doğmasına yol açtığını ve onların yardımı olmaksızın neden gelişemiyeceğini de açıklar! Anlaşma ihtiyacıyla önceleri tek heceli “uyarı nidaları” şeklinde, ancak giderek “bilgi”yi diğerlerine aktarma gereksinimine cevap verecek ölçüde anlamlı kelimeler olarak konuşma hayatımıza girmiştir. Ve duyumlardan fikirlere yapılan ilerlemeye işaret eder…
Düşüncenin gelişmesi ve gücü, konuşmanın gelişmesinden ve gücünden ayrılmaz; ona bağlıdır. Konuşma ilk olarak sosyal emeğin bir ürünü ve aracı olarak insanın toplumsal pratiğinden doğar. Bir topluluk, bir sosyal grup için ortak olan bir dil’in ortaya çıkmasıyla, birbiriyle iletişimde bulunmak maksadıyla, grup olarak bir dil’i bilip kullanırlar!..
Dille ifade edilen düşüncelerin mantığa, nesnel gerçeğin bir yansıması olarak düşünce yasalarına bağlı olmaları gerektiğiyse açıktır! Aynı şekilde mantığın yardımıyla tahlil edilen ve dille ifade edilen toplumsal görüşler, insanın üretim ilişkileri’nin ve sosyal sınıfların faaliyetleri, çıkarları ve mücadeleleri temelinde değişir.
Kelimelerin çok çok önemli bir özelliği daha var: Sonsuz olarak birbirine bağlanabilme, eklenebilme, eklemlenebilme özelliği!.. Bu da anlaşılır, açık, net, kesin ibareler, cümleler olarak “bilgi”nin saklanabilmesini ve aktarılabilmesini sağlama olanağı, −yegâne olanağı− demektir.
Dahası salt bilgi değil, duygu ve düşünceler de kelimeler olmaksızın “ete-kemiğe” bürünemez! Kendi kendimize düşünürken bile kelimelerle düşünürüz!.. Rüyalarımızı bile hangi dilde düşünüyor isek onun kelimeleriyle görürüz!..
İnsanın “insan” olma macerasına dalmasından itibaren dil, binlerce yıldır, toplumsal hayatımızın ve toplum biçimlenmemizin önemli bir unsuru olagelmiştir. Kendi kurallarınca işler ve gelişir.
Bir de “doğal dil”in dışında “yapay dil”ler var. Farklı bilimsel disiplinlerin (doğa ve beşeri bilimler), insanın farklı faaliyet alanlarındaki uğraşlarının kendine özgü, “konu”ya özgü dilleri var. Bu söz konusu “konu dilleri”ne vakıf olanlar, “doğal dil” ile ifade edilen uzun uzadıya uzayan görüşlerden “tasarruf” eder, zaman kazanır, sonuca çabuk ulaşırlar. Somutlayacak olursak, sözgelimi bir hastaya konsültasyon yapan farklı uzmanlık alanları olan tıp doktorları kendi aralarında kendi “konu dilleri”yle gayet güzel anlaşırlar; biz pek anlamasak da… Ya da otomobilimizi tamire götürdüğümüz ustanın her söylediğini anlayamayız ve/veya otomobilimizin sorunuyla ilgili tarifimizi usta pek anlamayabilir. Oysa otomotiv alanında formasyonu olan bir teknik eleman isek “şıp” diye ustayla iletişim kurabiliriz.
Bir de çeşitli alanlarda kullanılan “işaret” dilleri var. Sağır ve dilsizlerin, farklı öğeleri birlikte kullandığı işaret dili. Ya da havacılıkta, denizcilikte uygulanan flamalar yardımıyla iletişim sağlayan işaret dili veyahut izcilikte kullanılan…
Kimi disiplinlerin de konu dilleri salt “semboller”den ibaret. Örneğin matematiğin, fiziğin alt branşları, simgesel (modern) mantık, vb. gibi… Bilişim alanının, elektronik, dijital iletişim dallarının da, çoğu simgelerle ifade edilen “dilleri” var.
Bunların arasında daha önceleri pek de dikkatimi çekmeyen, ama WhatsApp’la birlikte gündemime “çöreklenen” emojiler var! Öncülü ”smiley”… “Emoji” Japonca kökenli bir kelime; “e” resim, “moji” ise karakter demekmiş. Daha ziyade duygu, duygulanım veya duygudurum kavramlarını sembollerle ifade eden bir çeşit “vinyetler”, “ideografiler”… Hayatın hızla aktığı sürat çağında iletişim de nasibini alıp, tempoya ayak uyduruyor! Kuşkusuz bir “tasarruf” sağlıyor… “Hız” kazanılıyor…
Ancak burada şöyle bir zorluk var: “Duygu dünyası” konuştuğumuz, doğal dille bile ifade edilebilmesi bir hayli müşkül bir alandır. Çünkü, “kelimelerle düşünürüz ama kelimelerle hissetmeyiz!” Emojilerle ise hiçbirini beceremeyiz! Hiç kimse aşkını emojilerle ilân edemez! Kelimelerin yerine ikame edilemez emojiler… Resimlerle görüş ifadesineyse hiç rastlanmamıştır! İzafiyet Teorisini veya Evrim Kuramını veyahut Artı Değer Teorisini “Abidin” bile resmedemez! Ayrıca “duman”la veyahut “tamtam”larla da aktarılamaz fikirler!
E, böyle bir alanda sembollerle ifade −hele o semboller, kelimelerde olduğu gibi “bağlanabilen”, “eklemlenebilen” nitelikte değilse− emojiler ne denli sıraya dizilse de, kifayetsiz kalır! İster soldan sağa, ister yukarıdan aşağıya vinyetlerle, emoji sembolleriyle donatsak etrafı, anlamlı bir ifade oluşturamayız! Zaten yapay dillerin −“yapay dil”/ “doğal dil” ayrımı bilimsel bir ifade. Asla küçümseme, aşağılama ifade etmiyor. Dillerin yapılış şeklini niteliyor− belirli kapasiteleri, kullanımlarında belirli kısıtlar var. En nihayetinde, en genelleştirilmiş haliyle ifade edilebilmesi −örn. yasa ya da teori vb.− için de doğal dile ihtiyaçları var, mutlaka!.. Nihayetinde formülasyon gereği için konuşulan lisana başvuruluyor…
Sonuç olarak, kimi kavramları simgeleştiren emojileri öğrenmeye; sınırlı olarak, kelimelerin, ifadelerin anlamlarını pekiştirmeye, vurgulamaya ve bazen de “şirinlik” veya mizah katmaya yönelik kullanılmasına karşı değilim: İşlevlerinin ne olması gerektiği hususunda bilinçli davranmak kaydıyla… Şu riski de göz önünde bulundurarak ama: Defalarca ve uzun süre tekrar edildiğinde çoğumuzda desensitizasyon, etkisizleşme, hissizleşme yaratıyor…
***
Dünyanıza girmeyegörsün kitaplar, artık insan olmanın, bu dünyada olmanın, yaşamın ağırlığını taşır durursunuz.
3 Şubat; Avrupa’da 15’inci yüzyılda matbaa makinesini kitlelerin hizmetine sokan Gutenberg’in 1468 yılında öldüğü gündü...
Basılı eserlerin yaygınlaşmasıyla “insan”ı, gündelik hayatı yazılı kültürle yoğrulan, okur-yazar olmanın ötesinde, “okumadan duramayan insan” olarak tanımlamak mümkün; hayatının merkezinde kitabın, daha geniş anlamda “matbuat”ın yer aldığı insan olarak… Bu, artık hayatın dünyevîleşmesinin, yani sekülerleşme/laikleşmenin de önünü açan bir işlerlikti...
1950’lerden itibaren ise televizüel görsel medyanın insan yaşamının önemli bir parçası olmaya başlaması “Gutenberg Galaksisi”ni sarsıntıya uğratmakla birlikte yine de bir müddet daha ömür sürdü “basılı” kültür… Fakat 1990’lar-2000’lerden itibaren yeni (dijital) medya teknolojileriyle içine girdiğimiz, öncü karakter olarak da Bill Gates’i işaret edebileceğimiz ve hepimizi “siber-uzay”da ancak nefes alır hale getirmiş olan bir kültürel atmosfer oluştu… ve şimdi;
Artık yazının yerini “yazılım”ın aldığı bir dünya var!..
Sahi internetten önce “hayat” var mıydı..?
Şimdi görselliğin, seyrin, görünme-seyretme refleksinin öne çıktığı evrede de yazılı kültürle, kâğıt-kalemle, kitap-gazete ile hayatını geçirmiş insanlar için sorunlu, sıkıntılı bir tablo var ortada.
Hiçbir şey eskisi gibi değil. Günde 6 saat internette, 3-4 saat televizyon ekranı karşısında vakit geçirirken sadece birkaç dakika kitap okuyan −okursa o da− bir insanlık çıktı ortaya.
Evet, Gutenberg öldü… 1468 yılının bir şubat günü…
Peki, ama “yaşasın Bill Gates”... diyebiliyor musunuz, bugün?..
Aksine “Yazmanın bir değeri yok! Okunmuyor çünkü!” diyoruz…
***
Ve bir noktaya daha dikkat çekmek gerekiyor. İnsanların son zamanlarda “düşünce”yi “yapay zekâ” ile özdeşleştirdiklerine, hatta sibernetik makinelerde gerçekleştirilen bilgi-işlem, bilgi verme süreçlerinin insan zekâsından “üstünlük”leri(!) gibi bir “hurafe”ye inanmaya başladıklarına tanık olunuyor. En kestirmeden verilecek cevap, aradaki farkın biyoloji ve sosyoloji’nin fizik’le olan mesafesinden temellendiği olmalı! Yapay zekânın sibernetik makineler içindeki tüm süreçlerin fiziksel hareket biçimlerinin bir toplamı, elektronik/dijital bir sonucu olduğunun; oysa düşüncenin son derece kompleks biyolojik ve sosyal hareket biçimlerinin etkileşimine dayandığının ve toplumsal gelişmenin bir ürünü olduğunun bilinmesini öngerektiriyor! Maddenin daha üst hareket (biyolojik, toplumsal) biçiminin, daha alt hareket (fiziksel) biçimine özdeş kılınarak indirgenmesidir, bu hurafe! Hatta “alt”ın “üst”e galebe çalacağının varsayılması..! Maddenin hareketinde bir “alt-üst”lük yani!.. Engels’ten ödünç alarak söyleyecek olursak; materyalist diyalektik’ten gizlice “mal kaçırma”dır!..
Bir hususun daha altını çizelim. İnsanın algılama faaliyetiyle “akıllı” makinelerin tanıma işlemleri arasındaki temel fark, insandaki algının nesnenin sübjektif bir imajı olması, makinedeyse belli işlemlerin gerçekleşebilmesi için gerekli olan nesnenin çeşitli özelliklerinin bir kodu’nun önceden makineye yüklenmiş olması gereğidir.
Velhasıl amaç, “post-truth” bir dünyada tüm çıplaklığıyla “truth”un, yani hakikatin izini süren… ve bulduğu “hakikati” de dileyenle, isteyenle apaçık paylaşıyor olmak… olguların, süreçlerin, zamanların üzerine düşünmek ve onları anlamak olmalı…
“… o, bir müthiş bahtiyarlık,
anlamak gideni ve gelmekte olanı.”
* Bu bir “kahrolsun emojiler” yazısı değildir!
Not: Bu metinde çok çeşitli −adlarını sayamayacağım kadar çok çeşitli− yazıdan, makaleden ve notlarımdan yararlandım; hatta bazılarını da kendi sözlerimmiş gibi kendime malettim! İntihal eşiğine dek mahzuru yok, bence! Zaten “görüşlerimiz”in pek çoğu başkalarınındır; başkalarından alınmadır! Sadece kendi kelimelerimizle ifade ettiğimiz için onları, “kendi icadımız” zannederiz! Ama en çok Prof. Dr. Tayfun Atay’ın çeşitli makalelerinden, “Felsefe dergisi”nin ilgili sayılarından ve Maurice Cornforth’un “Bilgi Teorisi” kitabından yararlandım.