- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 53 (Mart-Nisan 2013)
“Özgürlüklerinizin yok olmasına seyirci kalmayın. Direnin. Edilgen olmayın.
Kaderiniz kendi ellerinizdedir. İnsanlık tarihi, kaderini değiştirmek
sorumluluğunu göstermiş yurttaşların eseridir”
20. yüzyılın seçkin aydınlarından, özgürlük ve insan hakları düşünürü ve eylemcisi Stéphane Frédéric Hessel geçtiğimiz Şubat ayı sonunda Paris'te öldü.
Babası Franz Hessel Polonya'dan Almanya'ya göçmüş, Protestanlığa geçmiş bir Yahudi ailesindendi, annesi Helen Grund Alman ve Hıristiyan'dı.
Annesi ressam ve gazeteci, babası yazar ve çevirmendi, Frankfurt Okulu düşünürlerinden Walter Benjamin'in yakın arkadaşıydı ve Marcel Proust gibi dili ağır bir yazarı Benjamin'le birlikte Almancaya çevirmişlerdi.
1917'de Berlin'de doğdu. 1924'te aile Paris'e göçtü. Kısa zamanda aydın bir çevre edindiler. Marc Chagall, Pablo Picasso, Marcel Duchamp evin daimi konukları arasındaydı. 15 yaşında bakaloryasını alarak orta öğrenimin tamamladı. Sonra Fransa'nın ünlü yüksek öğrenim kurumlarından Ècole Normale Supérieure'e kabul edildi. Hocaları arasında en çok Sartre'dan etkilendi. Mezuniyetten sonra aynı okulda Felsefe dalında lisansüstü çalışması yaptı. 1939'da Fransa yurttaşı oldu, Aynı yıl Rus mültecisi Hukuk profesörünün kızı olan Vitia Guetzevich ile evlendi, üç çocukları oldu.
1940'te savaş başlayınca askere alındı. Fakat Fransız ordusu teslim olunca savaş esiri olarak yakalandıysa da kaçtı. Önce Portekiz'e, oradan Casablanca'ya geçti, bir gemiyle Britanya'da Bristol'e ulaştı. İngilizler onu casus sandılarsa da, General de Gaule'le yediği bir öğle yeme- ğinden sonra Britanya'da eğitilmekte olan Özgür Fransa Hava Kuvvetleri pilotlarına katıldı.
1944'te görevle Fransa'ya gönderildiğinde Paris'te annesine ulaşmaya çalıştı. Normandiya Çıkartmasından üç gün sonra Gestapo tarafından yakalanarak 37 direnişçiyle birlikte trenle Almanya'ya Buchenwald Toplama Kampı'na götürüldü. Gruptakilerden bazıları Müttefiklerin hava saldırında öldüler, bazıları kurşuna dizildiler. Hessel Aşağı Saksonya'daki bir çalışma kampına sevkedildi.
Oradan yer altında V1 ve V2 füzelerinin imal edilmekte olduğu Dora merkezine nakledildi. Sovyet Orduları yaklaşırken Dora tahliye edildi, çalışan esirler trenle Belsen'e nakledilirlerken Hessel kaçmayı başardı ve 160 km. kadar yürüyerek Hannover'a vardı, ABD askerlerine ulaştı, ama yorgun düşmüş uyurken ABD birliği yer değiştirince, Hessel gelen Alman askerlerinin eline düştü.
Alman ordusu panik hainde olduğundan birlik komutanı Hessel'i ne yapacağını bilemedi, o ve kendisi gibi 14 esir birlikte yola koyuldular, bir başka ABD birliğine rastlayana kadar yürüdüler.
Paris'e döndükten sonra Dışişleri Bakanlığının sınavlarına girdi ve kazandı. Hariciyeci oldu. Önce Çin'e yolladılar, sonra dayeni kurulan Birleşmiş Milletler sosyal işler ve insan hakları direktörlüğüne tayin ettiler.
Böylece Stéphane Hessel İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'ni yazan kurulda çalıştı ve ölmeden önce o heyetin hayattaki tek üyesiydi.
1954'te Sosyalist Pierre Mendès France Başbakan olunca onu yanına aldı, Hessel Başbakanın konuşmalarını yazan sağ kolu oldu, fakat hükümet düşünce Saigon'a gönderildi, o sırada Fransa Vietnam'dan çekiliyordu. 1957'de de Gaulle 5. Cumhuriyeti kurmadan önce Fransa'ya döndü, o sırada gündemde olan Cezayir Savaşı’nda Cezayir'in bağımsızlığını savundu. Sol kanat politikacılardan Jacques Delors ve Michel Rocard ile birlikte çalıştı.
1962'te Unesco Başkanı onu Afrika ülkelerine yolladı. Kaldığı dokuz ülkede Afrika halkları nın ne halde bulunduklarını tanıdı. Ertesi yıl Eğitim Bakanının yardımcısı oldu, Fransızlar Cezayir'den çekildikten sonra, Cezayir'de kalan Fransızların eğitimlerinin ne olacağı konusunda görev aldı, Cezayir'e gitti. Sonraki çalışmaları Üçüncü Dünyada sürdü.
1990'lı yıllarda Fransa'da iltica arayan Afrikalıların haklarını savundu, sınır dışı edilmelerine karşı çıktı. Başbakan ve Cumhurbaşkanıyla pazarlıklar yaptı, kamuoyu yaratılması için uğraştı.
Daha sonraki yıllarını yazmakla ve konferanslar vermekle geçirdi. Önemli yaklaşımlarından birisi İsrail devletinin Filistin politikalarını eleştirmek oldu.
İki ulusun birlikte yaşamasını, ama İsrail'in asla barışçı olmadığını, Arap topraklarında kurduğu yerleşim bölgelerini boşaltmadığını söylüyordu.
Hessel son atağını 2010'da yaptı ve “Indignez vous” (Öfkelenin) diye bir kitapçık yazdı. Fransızların tıpkı Rezistans yıllarındaki gibi öfkelenmeleri gerektiğini, zenginle yoksul arasındaki uçurumun büyüdüğünü buna karşı öfkelenmek gerektiğini, özgür bir basın oluşturma zorunluluğunu, çevreyi korumak gerektiğini, Filistinlileri savunmak gerektiğini söylüyor, insanlara öfkelenip, finans kapitale karşı –şiddete başvurmadan– baş kaldırmaları, mücadele etmeleri çağrısında bulunuyordu.
“Bu, genç ve yaşlı bütün vatandaşlara yapılan bir çağrıdır, sorumluluk alma zamanı geldi” diyordu . 32 sayfalık bir broşür tekelci sermayeye ne mi yazar mı? Yazar.
Şöyle ki: Kitap ilk iki ayda Fransa'da 1,5 milyon satıldı, bugüne değin dünyada Türkçe dâhil pek çok dile çevrildi ve 4,5 milyon adet basıldı. Hessel bütün telif hakkı gelirlerini uluslararası sivil toplum kuruluşlarına bağışladı.
O kadar da değil: İspanya'daki protestocu kitleler kendilerine “Los Indignados” (Öfkeliler) adını verdiler. Sonra çağrı Wall Street işgalcilerinin amentüsü, Yunanistan, Britanya, fiili, İsrail, Meksika'da protesto gösterilerinin bayrağı oldu.
“Öfkelenin” özellikle burjuvaziyi öfkelendirdi. Fransa'da o zamanki sağcı C. Başkanı Sarkozy ve Miili Cephe Başkanı Marine Le Pen hemen Hessel'i hedef aldılar.
Stéphane Frédéric Hessel'in yaşam öyküsü bize çok şeyi öğretiyor. Bütün bir hayatın insanlık hizmetinde nasıl değer ve anlam kazanabileceğini gösteriyor.
Ve 2010'da 93 yaşındaki bir insanın nasıl da dipdiri bir ruha sahip olabileceğini gösteriyor.
Hessel o çağrısıyla sadece gençlere mesaj vermedi, kapitalizmi tarihin sonu ilan eden şarlatanlara, küreselleşme çığırtkanlarına, dünya değişiyor buldumcuklarına da yanıt verdi.
- Ayrıntılar
- Yalçın Yusufoğlu
- Sayı 53 (Mart-Nisan 2013)
Medyada konuşan, yazan kimi şahıslar Kürt meselesinin çok konuşulması karşısında ciddi bir “Türk Sorunu” olduğunu söylemeye başladılar.“Kürtlere o kadar taviz veriliyor ki, Türkler tepki duyuyorlar, şimdi artık Kürt sorunu yok, Türk sorunu var” diyorlar, hatta “yarın kötü olaylar çıkar” gibilerinden linç tehdidine kadar işi vardıranlar var.
Bunlar sadece MHP’lilerden, kendilerine “ulusalcı” diyen kişilerden ibaret değiller.
Doğrudur, Türkiye’de bir “Türk sorunu vardır. Yüzyıla yaklaşan Devlet politikaları ve Türk milliyetçiliğinin koşullandırması sonucu olarak vardır. Bu ülkede yaşayan herkes için vardır, hatta bizzat Türkün kendisi için de vardır.
İmparatorluğun dağılma süreci aynı zamanda değişik milliyetlerin uluslaşmasını ve ayrılma isteklerini de beraberinde getiriyordu. Onlar varlıklarını Türklükten ayırırlarken, kendisini Türk saymayan Türkleri “etrak-i biidrak” sayan Osmanlı Sarayına karşı İttihatçılar Türklük güttüler.
Doğrusunu isterseniz, Batı Avrupa’da ve Mısır’da, Lübnan’da yaşayan birinci ve ikinci kuşak Genç Osmanlılara Türklüğü yakıştıran, onlara “Genç Türkler” adını takan da Batı’ydı. Hatta “Türkiye” adını bile Batı koymuştur. Türk’lü ülkelere bakınız: Türkistan vardır, Türkmenistan vardır, ama “Türkiye” diye bir kelime yoktur.
1992’de C. Başkanı Turgut Özal Türk Dili Konuşan Ülkeler Devler Başkanları Zirvesi diye bir topluluk icat etmişti. Zirve 2010’a kadar 10 kez toplandı, 5’inde ev sahibi Türkiye idi.
O ülkeler: Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türkmenistan’dır.
Zaten bazı Batı dillerinde “ia” ile biten Türkçe transkripsiyonda “ya” diye yazılan ülke adları Türkçe dilinin üreme kurallarına uymaz. O adlar Türkçeye tercüme edilmişlerdir: Rusya, Romanya, İtalya, Avusturya, Finlandiya, Makedonya, Slovenya, Libya, Slovakya, Endonezya ilh…
Türkçe’de milliyetten ülke adı yapmak için yaygınca gelen kelime eki “istan”dır. Hindistan, Arabistan, Bulgaristan, Yunanistan, Macaristan, Sırbistan, Yukarıda andığımız “ya” bitenler ise Batı dillerinden tercümedir.
"Türkiye" kelimesi da İtalyanca “Turchia”dan gelmektedir. Cumhuriyeti kuranlar ölünceye değin “Türkiye” değil “Türkiya” demişlerdi. Kemal Atatürk, İsmet İnönü, Celal Bayar’ın konuşma bantlarını dinleyiniz, hepsi “Türkiya” derler.
Cumhuriyet kurulduktan sonra “Türk”lük fikrini de getiren Kafkas göçmeni aydınlardı. Onların Türklüğünü benimseyen Diyarbakır’lı bir Kürt aydını da Türkçülüğün fikriyatını, zikriyatını, edebiyatını yapmıştır.
25 Nisan 1920’de kurulan ve Saray’ın dışında, geçici devrim hükümeti niteliğinde olan kurumun adı da Büyük Millet Meclisi’dir. Bu isimde Türkiye kelimesi başlangıçta yoktur. Kurul ülkedeki toplulukları “Türkler” olarak tarif etmez “Anasır-ı İslam” (İslam Unsurları) diye tanımlar.
Savaşın hezimetle bitmesi İstanbul’un ve bazı Anadolu bölgelerinin işgal edilmesi, Yunan Ordularının Ege’ye çıkmasına rağmen Türklük öğesi ağır basmamış, İslamiyet ağır basmıştır. Yunan Ordularına karşı verilen savaşa toplumun geniş kesimleri “Gâvur-Müslüman Harbi” olarak bakmışlardır.
Tenkil ve tehcirle Ermenileri Rumları, Lozan Mübadelesiyle daha fazla Rumu göndermişlerdir.
Fakat Cumhuriyeti kuranlar siyasi yapıyı (yeni devleti) konsolide etmek, devlet otoritesini tesis ve tahkim eylemek için yoğun bir Türklük ve Türkçülük propagandasına girişmişlerdir. Başlangıçta belki “gayrimüslim ekalliyet” denilen azınlıkları kaçırmak, kaçmayanları sindirmek için sürdürülen Türkçülük, Kürtler başta olmak üzere değişik etnilere mensup insanları Türkleştirmek, asimile etmek üzere sürdürülmüştür.
Bu baskılar 1925 Kürt ayaklanmasından sonra daha da artmıştır. O ayaklanmayı çeşitli yerel isyanlar izlemiş, 1937 Dersim katliamına kadar tırmanmıştır.1925’ten sonra Başvekil İsmet Paşa’nın adıyla anılan Vilayet-i Şarkiye Islahat Kanunu’yla yapılan toplu sürgün ve mecburi iskânları, müstemleke valisi gibi atanmış Umumi Müfettişleri de saymak gerekir.
1921 ila 1937 arasında 19 adet Kürt tenkili var. Genel Kurmay kayıtları onlara “tedip harekâtı” diyor. 1943’te Qerqeli’de (Özalp) 32 Kürt köylüsünün Milli Şefin verdiği yetki ve General Muğlalı’nın verdiği emirle kurşuna dizilmesi var. Aralık 1974’te Veranşer’de (Viranşehir) 9 Kürt köylüsünün kaçakçı diye öldürülmesi var.
Yani Roboski ilk değil.
VARLIĞIM TÜRK VARLIĞINA…
Çocuklardan başlayarak her yaştan insana Türklük aşılanması için her sabah çocuklara “Türküm, Doğruyum” diye başlayan, “Varlığım Türk varlığına armağan olsun” diye biten tekerlemeler tekrarlatılmıştır.
Bu koşullandırmalarla “Vatandaş Türkçe konuş” kampanyaları, 1934 Trakya Yahudi tehciri, 1943 Varlık Vergisi ve Aşkale deportasyonu, 6-7 Eylül 1955 pogromu, 1964 Başbakan İsmet İnönü kararnamesi.
Yani Türklük ve Türkçülük “milli birlik ve beraberlik” lafları etnik farklılıklara karşı kullanılırken, 1960’lar sonrasında yükselmeye başlayan sola ve emekçi sınıflar mücadelesine de karşı ideolojik silah yapılmıştır.
Devletin gizli açık mihrakları sola karşı bazen İslamcıları (16 Şubat 1968 Kanlı Pazar), İmam Hatiplileri çıkarmıştır, ama sürekli kullandıkları sokak faşistleri olmuştur. Komando kamplarında subaylar ve emekli subaylar tarafından eğitilen faşistler solun üstüne salınmıştır. Kendilerine komando diyen, Orta ve Güney Amerika’da ve Güneydoğu Asya’da sola karşı kullanılan güruhların Türkiye kolu esas olarak Türkçüdürler. Ama aynı zamanda dindardırlar. Kendilerini “Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslüman” ilan etmişlerdir.
1970’li yıllardaki Elazığ, Erzincan, Malatya, K. Maraş, Sivas, Çorum saldırıları, 1993’teki Madımak, 1995’teki İstanbul Gazi Mah. katliamı Türkçü-İslamcı, Türk bayraklı ve paralel devlet tertipli hadiselerdi.
Kemal Paşa’nın 1933’teki Onuncu Yıl Nutku’nun sonunda söylediği “Ne Mutlu Türküm diyene” sözü hâlâ milyonlarca Türk’ün gururudur. Dağda taşta, okullarda, caddelerde, devlet dairelerinde yazılıdır. Çocuklara ısrarla “Türk, övün, çalış, güven” dedirmişlerdir.
Türklüğünle övün, hak istemeden çalış, devletine güven. Bu Hitler Almanyası’ndan, Mussolini İtalyası’ndan kopya edilmiş ezberlerdir. Oralarda Nazizm, faşizm kalmadı, bizde sloganları kaldı.15 bine yakın kent, kasaba, köy, mezra, akarsu adı Türkçeleştirilmiştir. Oysa İstanbul kelimesi bile Rumcadır. “Stan+polis” (Şehre Doğru) demektir.
Bu kadar endoktrinasyondan sonra nasıl Türk sorunu olmasın?
Bu yaklaşımın uygarlıkla, çağdaşlıkla ilgisi yoktur. Halen Birleşmiş Milletler’e kayıtlı 193 devlet vardır, bunlardan 133’ünün sistemi federatiftir veya özerk yapılardadır. Ama bizde, bırakınız ayrılma hakkına, özerklik talebine bile tahammül yoktur. Oysa ayrılma hakkı, 1918’de kurulan Milletler Birliği’nden (Cemiyet-i Akvam’dan) bu yana evrensel bir kabuldür.
Evet, “Türk Sorunu” vardır, o kadar keskin şovenizmle donanmış Türk kitlelerinin şoven zihniyeti demokrasinin önünde sorundur.
Türk sorunu demek Türklüğün ve Türkçülüğün her türlü siyasal ve sosyal ilerlemenin önüne çıkarılması demektir.
Türk Sorunu sadece Kürtlere, Ermenilere, Yahudilere, Süryanilere, Rumlara karşı yoktur, Türk Sorunu bizzat Türklere karşı da vardır.
Çünkü Türk Sorunu Türkçü kalıpların, klişelerin özgür düşüncenin üstünü örtmesi demektir.
Türk sorunu grev yapan işçiye, haklarını arayan memura, akademik özgürlük ve sosyal haklar isteyen öğrenciye, toprak, su, ucuz tohum, gübre isteyen köylüye de karşıdır.
Daima sola bayrakla karşı çıkmaları işte o Türklük sorununun simgesidir.
O kadar da değil: Her darbe olduğunda devlet radyoları askeri marşlar ve “kahramanlık türküleri” çalardı.
Asildir, kahramandır, üç kıtada at koşturmuştur
Adı “türkü” de olsa o türkülerin çoğunun Türklükçülükle ilgisi yoktu. Mesela en çok çalınanlardan Estergon Kalesi'ni alalım. Macaristan’da, Tuna kıyısındaki kaleyi Osmanlılar II. Süleyman devrinde 1543’te almışlardı. 1595’te Nemçe Prensi Mansfeld komutasındaki Haçlı orduları 1 aylık bir kuşatmadan sonra kaleyi geri aldılar. İçindeki Osmanlı kumandanı Lala Mehmed Paşa teslim şartlarında anlaşarak kaleyi verdi, karşılığında içindeki herkes mallarını ve silahlarını yanına alacak, Nemçe gemileri onları bir Türk kalesine kadar taşıyacaktı.
Yani darbe sabahları çalınan bir mağlubiyet marşıydı, daha da önemlisi aşk türküsüydü:
Estergon Kalesi, subaşı durak,
Kemirir içimi bir sinsi firak.
Gönül yâr peşinde, yâr andan ırak.
Akma Tuna, akma, ben bir dertliyim
Yâr peşinde koşar kara bahtlıyım.
Şu halde Estergon Kalesinde Türklük de yoktur, zafer de. Ama Türk milliyetçiği ondan faydalanır.
Savaş “Küffara” karşıdır, muzaffer kılınan ise İslam’dır, Cenk Türklük adına değil, Allah adınadır. Fakat Estergon Kalesi marşını veya Türküsünü çalan görevli de, çaldıran subay da, hatta belki parçayı söyleyen türkücü de bunu bilmez.
1980 darbesi diktatörünün ve söylemini esas vasfı sola ve emekçi sınıflara karşı Türklüğü kullanmasıydı. Kenan Evren ve cuntası sık sık “memleket sağ-sol diye bölünmüştü, biz milli birliği ve beraberliği sağladık” deyip dururlardı.
Nasıl sağlamışlardı? Silah zoruyla. İdamlarla, işkencelerle, Yarım milyondan fazla insanı nezarethanelerden, işkencehanelerden, hapishanelerden geçirerek, siyasi partileri, sendikaları, dernekleri kapatarak, örgütlenmeyi yasaklayarak.
Bugün başımızda Kenan Evren yok, ama onun Türkçülüğü bütün devlet partilerinde var.
Öte yandan Türkçülük, Türkiye’deki bütün etnik grupları küçümser: Ermeni Rum, Yahudi ve Süryanilerden asla hoşlanmaz, onları daima tehlike görür. “Gâvur” kelimesi en sıradan küfürdür. “Çıfıt” da öyle Birbirleriyle arası iyi olmamaya “papaz olmak” der. Bu söz TV dizilerinde de sık sık tekrarlanır. Kimse de çıkıp eleştirmez.
Türkçülüğün bir yanı Çetin Altan’ın söylediği “Türke Türklük” propagandasının sonucu olarak böbürlenmekse, öbür yanı Türk olmayanları küçümsemektir.
Türk herkesi dışarılar: Çerkez der, Laz der, Gürcü der, Abaza der, Boşnak der, Pomak der, Tatar der, Acem der, Muhacir diyerek Balkan göçmenlerini kasteder. Onlar sarışın veya kumral oldukları için Türkün gözünde “tüyü bozuk”turlar, “sarı çiyan”dırlar. Kürtleri, Zazaları hiç sormayın, vahşi yaratıklardır, hatta kuyrukludurlar. Kürtlere yakıştırılan meslekler hamallıktır, çöpçülüktür, zerzevatçılıktır.
“Kıbrıs, Kıbrıs” dediğine bakmayın, Türkiye Türkü Kıbrıs Türkünü de sevmez.
Peki, “sen nesin, kimsin” diyecek olsan, kendisini Türkoğlu Türk, "sapına kadar Türk" sayan o şahsın soyunda bugün küçümsediği, hatta sövüp saydığı kim bilir kimler, hangi etnik gruplar vardır.
Türkün sevdiği, küçümsemediği hangi ulus vardır, merak ediyorum. Onu arkadan vurduğuna inandığı Araplar başta olmak üzere başka milliyetleri küçümser ve sevmez. Ruslara zaten düşmandır. Olsa olsa 1950’lerden beri yukarıdan gelen söylemle “Dost ve Kardeş Pakistanlı” aleyhine konuşmaz, ama hayatında Pakistanlı tanımamıştır, tanımışsa, mesela ucuz işgücü emekçisi olarak gelen Pakistanlıları, Afganistanlıları, Bangladeşlileri dövmeye bile kalkar.
Başkalarını bu kadar aşağılama kanımızca kendi benliğindeki aşağılık duygusunu dengeleme güdüsünün ruhsal bir sonucudur. Bu bakımdan Türklük bizzat öyle olmakla övünen Türkün kendisi için de sorundur.
Başkalarını “Türk değil” diye Bu kadar reddiye, bu kadar küçümseme ancak psikolojik deformasyonla izah edilebilir.
Hiçbir Türk de çıkıp Türklere bunu söylemez. “Ey Türk titre de, kendine gel” demez.
- Ayrıntılar
- Hüseyin Hasançebi
- Sayı 53 (Mart-Nisan 2013)
“AKP kemalist cumhuriyeti yıktı, yerine ılımlı islam cumhuriyetini kurdu. Solcular bu durumdan hangi siyasal vazifeyi çıkarmalıdır?”
Bu konuda bir panel yapıldı; Yurt Gazetesi genel yayın yönetmeni Merdan Yanardağ, Cumhuriyet Gazetesi yazarı Ergin Yıldızoğlu, CHP milletvekili İlhan Cihaner ve BDP milletvekili Sebahat Tuncel katıldı. Şu eksen konuşuldu: AKP 1. cumhuriyeti yıkmış, yerine 2. cumhuriyeti kurmuştur. Kurulan, ılımlı islam cumhuriyetidir. Yapılacak iş basittir. Türkiye'de AKP'ye karşı yükselen iki siyasal güç vardır. Biri “sol ulusalcılık”, diğeri de PKK veya BDP'de ifadesini bulan Kürt ulusalcılığıdır. Yükselen bu iki siyasi güç AKP'ye karşı bir koalisyon kurmalıdır. Kurulacak bu koalisyon 2. cumhuriyeti yıkıp yerine 3. cumhuriyeti kurmalıdır. Kurulacak olan 3. cumhuriyet her halükârda laik, demokratik ve sosyal bir cumhuriyet olacak, bu arada Kürtlere de haklarını verecektir. Bu koalisyon eğer 3. cumhuriyeti kuramazsa, en azından kemalist bir yeniden restorasyon gerçekleşmiş olacak, yıkılan 1. cumhuriyet islami gericiliğin ve emperyalizmin elinden geri alınacak...
Katılanların siyasal kimliğinden ve söylediklerinden anlaşıldığı şekliyle anti-AKP koalisyonda Türkiye'nin en büyük ulusalcı siyasi gücü CHP olacaktır. CHP'nin dışında veya kenarında çok sayıda ulusalcı aydın, sanatçı, öğrenci var, bunlar olacaktır. Birgün, Sol Gazete, Cumhuriyet, Yurt gazetelerinin ifade ettiği siyasi potansiyel var, bu potansiyel de koalisyona kazanılacaktır. “Ulusalcı” yakıştırmasına maruz kalan ÖDP, TKP, Halkevleri gibi siyasi partiler ve hareketler de koalisyondaki yerlerini almaya çağrılmışlardır.
“Ulusalcılık” denilen şey hem Türkiye için, hem de Türkiye solu için yeni bir şey değildir. Buna “milliyetçilik”, “cumhuriyetçilik” veya “yurtseverlik” deseniz de durum değişmez; çünkü hepsi aynı –veya benzer– somut çıkarların soyut ifadesidirler. Çıkar değiştikçe, şu-bu yönde esnedikçe kavramların içeriği de değişmiş olur. Sola, sosyalistlere, komünistlere bulaştığında ortaya rengini solculuktan alan yeni bir ideoloji veya siyaset çıkmış olmaz; örnekleri Türkiye'de çokça yaşanmıştır. Türkiye'nin en büyük ulusalcı gücü CHP'dir ve ulusalcılığa bulaşan solcu, sosyalist ve komünistlerin “son durak” yeri her zaman CHP olmuştur. Baykal'ın söylediği de budur zaten; “Ulusalcı olmayan CHP'li olamaz”.
Demek ki önce ulusalcı olacaksın, bilahare CHP'li. CHP'nin geleneğinde solcularla, sosyalistlerle, komünistlerle işbirliği yapmak diye bir şey yoktur. CHP 1965'ten buyana kendini “sol”da tanımlamıştır fakat bu tanımın dahi temelinde sola ve solculara düşmanlık yatar. CHP kendinden solda olanı devlet düşmanı sayar ve yok edilmesi gereken bir zararlı olarak görür. Sola en çok açıldığı dönemlerde bile bu değişmemiştir. Solculara karşı siyaseti, “madem ki sizler de 'ulusalcı' oldunuz, CHP'li olabilirsiniz” lütfundan ibarettir. Seçim işbirliği teklifiyle giden Behice Boran'a bile bunu söyleyebilmiştir. Başka bir şey söylediğine de rastlanmamıştır. CHP'nin içinde işçi sınıfına dayalı gerçek bir sosyal demokrat mayalanma olacağını düşünen “samimi” safdiller –tek tük de olsa– Abdullah Baştürk gibileri çıkmıştır, fakat bunlar kapı dışarı edilmişlerdir. Bu nedenle Türkiye'de solun içinde kurulan 'ulusalcı' tezgahlar daima CHP kokusu verir ve son tahlilde CHP destekçiliğine dönüşür.
Fakat her şeye rağmen “ulusalcı solcu” olan veya böyledir denilenlerin başlattıkları tartışmaları ciddiye almak ve solun kendi iç tartışmasına dönüştürmek yararlı olacaktır.
Kemalizmin kurduğu 1. Cumhuriyet yıkıldı, 2. Ilımlı Türk-İslam Cumhuriyeti kuruldu tezi solun tartışacağı bir konudur. AKP'ye –veya 'AKP devleti'ne– karşı Kürt siyasi hareketi ile ittifak meselesi de bütün boyutlarıyla tartışılmalıdır. Çünkü her iki konuda da Türkiye solu içinde, yeterince ciddiye alınıp tartışılmadığı için gri kalmış alanlar pek çoktur.
Önce şu; “AKP 1. Cumhuriyeti yıktı, 2. Cumhuriyeti (ılımlı islam karakterli) kurdu tezine, sonra da bu “ulusalcılık” denilen ŞEY ile Kürtlerin AKP'ye karşı koalisyon oluşturması fikir ve siyasetine bakalım.
AKP'nin yıktığı söylenen 1. Cumhuriyet, zaten kuruluşuna temel teşkil eden ideoloji “Anadolu'da müslüman bir Türk kalesi kurmak” olduğu için bir “Türk- İslam devleti” olarak kurulmuş, “dininin islam olduğunu” da kuruluş belgelerine yazmıştı.
1. Cumhuriyetin bu ideolojik temeli 1890'lı yılların ikinci yarısından itibaren şekillenmiş, Balkan savaşlarıyla da kudurmuştu. AKP, kendisini de üstelik bir parlamenter sistem içinde iktidara taşıyan bu Türk-Müslüman Cumhuriyet'in nesini beğenmemiş ki değiştirsin. Solcu ulusalcıların veya ulusalcı töhmetine maruz solcuların anlaşılmak diye bir dertleri varsa, “laiklik” edebiyatına hiç başvurmadan bu noktaya bir açıklık kazandırmaları gerekmektedir. Söylenecek olanı terim cambazlığından ve demagojiden arındırıp söylersek şudur: Türk devletini Türk devletinden başkası değiştiremez. Ayrıca parlamenter sistem devlet yıkmakla-kurmakla bağdaşmaz. Devlette bazı rötuşların gerekli olduğu zamanlar olmuştur ve bu amaçla parlamenter sistem dışına çıkılmıştır. Türkiye'de 1960'ta ve 1980'de devlet kendini bu şekilde değiştirmek istemiştir.
Parlamenter sistem içinde de devlet değiştirmek mümkündür tezinin argümanı 1950 veya 1971 olamaz. 1950'ye, devlet kendini iyice bir değiştirdikten sonra gelinmiştir. Köy enstitülerinin kaldırılması, ABD ile gizli anlaşmalar, soğuk savaş politikasına geçiş, NATO üyeliğine müracaat, islamcı gelenekten birinin (Günaltay) başbakan yapılması vb. gibi. O günün solcularının çoğu bu değişimi DP yaptı ve bir “Ak Devrim” ile yaptı zannederek Menderes'i desteklemişlerse de devletin değişmediğini, bir yıl sonra başlarına devlet balyozu iner inmez görmüşler, Menderes hareketinin savaştan sonra kurulan iki sistemli dünyanın Batı yakasında tutunabilmek için, bir kısım ittihatçıların yerine diğer bir kısım, “ağız değiştirmiş” ittihatçıların geçirilmesinden başka bir şey olmadığını anlamışlardır. 1971'de de devlet kendinde bazı yeni düzenlemelere gitmiş, ama bunu parlamentoyu bir kenara iterek yapmıştır. Hitler ve başkaları da, parlamenter sistemi ilga etmeden devlet değiştirmişlerdir. Bütün bu örneklerde devletin değiştirilmesi parlamenter sistemle değil, sistem dışı güçlerin devreye sokulmasıyla başarılmıştır. Ayrıca Türk devletine, ancak ve sadece ikame edilebilir türden bir ideolojik devlet olduğunu unutmadan bakmak gerekir.
Türkiye'deki bugünkü durumu anlamak ve anlatmak için devletin yıkılıp yerine yeni bir devletin kurulduğunun söylenmesine sadece yanlış olduğu için değil, bir çok şeyi gizlediği için de itiraz edilmelidir. Ama AKP'nin devleti “ele geçirdiği” söylenebilir. İşte bu doğrudur ve birincisinden farkı, gerçeği göstermesidir; çünkü düpedüz, devletin AKP'yi ele geçirdiğinin söylenmesidir. Bunu diyen AKP'nin değiştiğini de söylemiş olur. Devlet aynı devlettir, sadece Tayyipleşmiştir. Geçmişte de Menderesleşmiş, Demirelleşmiş, Özallaşmıştır.
Devletin değiştiği ileri sürülünce bunu hangi sınıf, hangi çıkarı ve hesabı için yaptı sorusu gelir. Hemen soralım: Hem AKP kim oluyor da, TÜSİAD'a sormadan devlet yıkıyor ve yeni bir devlet kuruyor. Yağma mı var? Onu oraya TÜSİAD koydu. Vazgeçerse, TÜSİAD vazgeçer. AKP'nin işi bittiyse, atar çöpe. Erbakan'ı atmadı mı? Arkasında AB ve ABD durduktan sonra TÜSİAD'ın yapmayacağı mı vardır? Türkiye kapitalizmi TÜSİAD'ın kapitalizmidir. 'AKP TÜSİAD'a karşıymış!' çünkü 'tekel dışı sermayenin –Anadolu sermayesi– siyasi iktidarıymış' der ve bırakırsan, bu zevzeklik olur. Anadolu sermayesi, cılız bir çevre gücü iken zaman içinde büyüdü, AKP ile birlikte geldi Türk kapitalizminin merkezine oturdu' dersen bu yalan olur.
TÜSİAD-AKP ilişkisinden hiç bahsedilmiyor. AKP'ye karşı ol fakat TÜSİAD'a olma. Bu olmaz. AKP'nin ne olduğunu bize ancak TÜSİAD açıklar. AKP TÜSİAD'dan koparılıp suçlanınca TÜSİAD aklanmış olur. “Anadolu sermayesi”-“İslami sermaye” çatışması gibi uydurmalar buna hizmet eder.
“a) AKP Anadolu sermayesinin siyasetidir, b) TÜSİAD Cumhuriyetin sermayesidir, AKP TÜ- SİAD'a karşıdır” gibi bir sınıfsal denklem geçerli olsaydı AKP Türkiye'de bir gün bile iktidarda kalamazdı. Oysa AKP'ye, –eğer başına bir 'kaza' gelmezse– TÜSİAD'ın ömrü kadar ömür biçenler bile var. AKP-TÜSİAD karşıtlığından bahsedenler ne TÜSİAD'ı biliyordur, ne de kapitalizmi. “Anadolu sermayesi”ni de bilmiyordur. Ama bazıları, TÜSİAD AKP'den vazgeçsin, tehlikeyi görsün, tıpkı 1979-1980'de Ecevit iktidarına yaptığını bu kez AKP'ye yapsın hevesiyle aklına geleni –veya sığanı– döktürüyor. Örneğin CHP'li prof. Fuat Keyman gibileri. Güya sermaye-siyaset analizi yaptığı bir yazısında Keyman, Anadolu sermayesinin AKP döneminde çok güçlendiğini, hatta 2013'te TÜSİAD'ın yönetimine girip bir denge oluşturacak güce ulaştığını, Türkiye'de siyasetin bu denge üzerinde oluşmaya başladığını söylüyor.
Buradan şu çıkar: TÜSİAD (tekelci sermaye) AKP döneminde engelli koştu, Anadolu sermayesi (KOBİ'ler) ise engelsiz ve hatta dopingli. 1. Cumhuriyet'in oluşturduğu aradaki muazzam fark kapandı. Yani AKP'nin mağdur ettiği sadece işçi ve emekçiler değildir; TÜSİAD da AKP mağdurlarındandır!...
Kızılcık terbiyesi dışına çıkıp “Ne mağduriyeti ulann!” dememek için biraz daha ilerleyelim. AKP tekelci sermayenin (TÜSİAD'çıların) 'öz örgütü'dür. Güçlenerek bir yerden bir yere gelmiş ve TÜSİAD'çıların ortağı olmuş “Anadolu sermayesi” diye bir şey yoktur. Türkiye'nin ekonomisi de, siyaseti de TÜSİAD'ın avuçlarının içindedir. Aksini düşünen eğer solcu veya sosyalist ise Kapital'de bulduğu kapitalizm hakkındaki bir kaç özetleme ve soyutlamayla yetiniyor demektir.
Kimmiş bu Anadolu sermayesi? Temsili manada Türkiye'de iki sermaye örgütlenmesi var; biri genel sermaye örgütü olarak TOBB'dir, diğeri onun içinden güçlenerek –ve iyice tekelcileşerek– çıkmış ve kendini ayrıca ve tepede örgütlemiş bulunan TÜSİAD. TOBB tekelci olmayan sermayeyi temsil eder, TÜSİAD tekelci sermayeyi. Bu nettir. TOBB Türkiye'de, ister sağ olsun ister “sol!”, bütün siyasi iktidarların üretildiği, onandığı veya reddedildiği geniş bir sermaye düzlemini ifade ediyor; bu anlamda TÜSİAD'ı da kapsıyor. TÜSİAD'ın kendini bu geniş sermaye düzleminin dışında, “tekelci sermaye örgütü” olarak bir kere daha örgütleme ihtiyacını duymuş olması, tekel olgusunun ekonomide ve siyasetteki düzenleyici rolünü daha bir etkinleştirmek, “görünür” kılmak içindir. Niçin “görünür”? Elbette siyaset yapanların gözüne sokmak için. Tekelci sermaye ile tekel dışı sermayenin sınıf içi çatışması TOBB-TÜSİAD ikilisinde ve ilişkisinde gözükmez. Pazar ve kâr paylaşımı TÜSİAD'ın belirlediği genel çerçeve içinde gerçekleşir, sermaye içindeki sürtüşme ve çatışmalar da bu genel çerçeve içinde tutularak çözülür. Petkim özelleştirmesinde bu çatışmayı gördük ve çözüldü. Sermaye gruplarının, ancak TÜSİAD –tekel– egemenliğine boyun eğmekle mümkün “bütünlüğünü”nü AKP koruyor ki, 11 yıldır iktidardadır.
Bu tekel egemen kapitalist bütünlüğü ıskalayan bütün AKP tanımları şapa oturdu, oturacaktır. “AKP MÜSİAD-TUSKON-TÜRKONFED gibi örgütlerde konumlanan kendi yandaşı tekel dışı sermaye gruplarını, İstanbul tekelci (TÜSİAD) sermayesine karşı korudu ve güçlendirdi; ekonomik yapıda merkez-çevre ters döndü” diyenlerin sonuncusu da yanıldığını anlayacaktır.
Merkez-çevre ilişkileri bağlamında siyasi, ideolojik, sosyolojik ve hatta kültürel çerçevede bu görüşü solcuların “liberal” denilen kesimi, ekonomide ise “ulusalcı” veya “cumhuriyetçi” kesimi dile getiriyor(du). Liberaller “Çevrenin –(AKP'nin)– yükselişi”ni demokratikleşme süreci diye yorumladılar. Ulusalcılar ise aynı şeyi tersinden yaparak, merkezi işgal eden çevreyi “gerici”, işgal edilen merkezi ise (1. Cumhuriyeti) ilerici gördüler. Bu boş tartışmanın sürüp gittiği on yılda ise sermayenin yapısı hiç değişmedi.
Somut bilgiyle bakalım: Türkiye'de 2 milyona yakın 'kapitalist' işletme var. Bunların, 950'si sanayici BÜYÜK, 1050'si finansal-ticari-rantiyer BÜYÜK olmak üzere, 2000’i 'BÜYÜK' tekelci işletmedir. Kalanı da tekelci olmayan (Küçük ve Orta Boy-KOBİ)'dır. AB kapitalizminin kriterlerini –Almanya hariç– esas alırsak 1 ila 250 işçi çalıştıran işletmelere KOBİ deniyor. Bunların 1-9 arası işçi çalıştıranı “Mikro”, 10-49 arası işçi çalıştıranı “Küçük”, 50-249 arası işçi çalıştıranı de “Orta Boy” KOBİ oluyor. BÜYÜK'lerle birlikte hepsine birden "sermaye" adını veriyoruz.
Sermaye deyip geçmek olmaz. Çünkü Ticari, Sınai, Mali sermaye türleri olarak ayrışma netlik kazanmıştır. Döviz büroları, leasing veya faktoring şirketleri, aracı sermaye kuruluşları ve küçük ölçekli bazı fonlar KOBİ ölçeğinde olabilirler ama bunlar finansal alanda olsalar da finansal (mali) sermaye değildirler. Türkiye'de KOBİ ölçeğinde finansal sermaye bulunmamaktadır. Finansal sermaye Türkiye'de tümüyle tekelleşmiştir, TÜSİAD'ın elindedir ve sermayenin bütün diğer alanlarını ve menkul-gayrimenkul bütün araçlarını denetimi altında tutmaktadır.
Tekelci olmayan 2 milyon KOBİ'den sadece 265 bin kadarı, fason da olsa belli bir üretim programına sahip sınai (imalatçı) işletme durumundadır. Diğerleri tarım işletmeleri, hizmet işletmeleri (zincirler hariç) veya ticari işletme (gene zincirler hariç) niteliğindedir.
Geliyoruz AKP'nin sermaye tabanı ve dayanağı olduğu söylenen Anadolu Kaplanlarına(!): 265 bin adet sınai ve sınai-ticari (karma) özellikteki KOBİ'lerden 28-30 bin kadarı son 10 yıl içinde dikkat çekici bir gelişme ve büyüme gösterebilmiştir. Bunların 7 bin kadarı Balkan, Kafkas, Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerine ve Türkî cumhuriyetlere sermaye ihracı yoluyla, 450 kadarı ise bazı stratejik sektörlerde uluslararası sermayenin yan sanayisi pozisyonuyla, diğerleri de Kuzey Afrika, Kuzey Irak ve son olarak da Orta Afrika ile ticarette büyümüşlerdir. İstisnaları hariç, büyüme hızları anormal olmamıştır. Hacim olarak Türkiye'nin dış ticaretinin büyüdüğü oranda büyümüşlerdir. Katma değer üretimi yönünden gelişmeleri ise yok mertebesindedir. Onlara büyüme imkânını AKP, sağladığı müthiş “emek verimliliği!” ortamı ile sunmuştur. Unutulmamalı ki son 10 yılda dikkat çekici gelişme gösteren KOBİ'lerin çoğunun doğuşu, ithal ikameci büyüme modelinin başlangıcına (1960) dayanmaktadır. Planlı sanayileşmenin de başlangıcı olan bu süreç bugün sayıları 275'e ulaşan Organize Sanayi Bölgeleri ve Küçük Sanayi Siteleri aracılığıyla Anadoluya yayılarak birikmiş, harfiyyen ölçülebilir bir süreçtir. "Anadolu kaplanları" vesaire denilen, "yeşil" sayılan ve AKP'nin sermaye gücü olarak nitelendirilen KOBİ'ler bunlardır. Bunların ağırlıklı imalâtçı olanları MÜSİAD'ı kurmuşlar, ağırlıklı ticaret yapanları da MÜSİAD'dan ayrılarak TUSKON'u oluşturmuşlardır. MÜSİAD'çılar AKP'li, TUSKON'cular "Gülenci" olarak anılırlar fakat bunun da aslı biraz var, biraz yoktur.
AKP'nin iktidar döneminde KOBİ'leri gözeten, onları "Büyük"lere, yani tekelci sermayeye karşı koruyan ve güçlendiren tek bir politika, hatta tek bir küçük adım bile görülmemiştir. İş Bankası, Akbank, Garanti Bankası bunlarla zaten ilgilenmez, Halk Bankası ilgilenirdi, o da son otuz yılda KOBİ'lerden vazgeçmiştir, desteği göstermeliktir. TÜSİAD başka türlü olmasına izin vermez. Dahası, Dünya Ticaret Örgütüne üyelik ve AB aday üyeliği ile birlikte KOBİ'lerin arkasındaki kamu desteği ve siyasi destek tamamen çekilmiştir. Gelişen, büyüyen, güçlenen az sayıda KOBİ ise tekelci sermayenin organik bir uzantısıdır ve onun belirlediği çerçeve içinde birikim sağlamıştır. Sonucu formülleştirelim: Son on yılda MÜSİAD'çılar da, TÜSİAD'çılar da “eşit” büyümüşlerdir. Yani tekelci olmayan sermaye (MÜSİAD-TUSKON'cular) “10”dan “100”e büyürken tekelci sermaye (TÜSİAD'çılar) “100”den “1000”e büyümüştür. Aradaki fark ise on yıl önce 90'dı, on yıl sonra 900'e çıkmıştır.
Ama Türkiye'de kapitalizmin gerçekliği bu olduğu halde bu gerçeğin siyasi yorumunda çuvallamalara çok sık rastlanır. Örneğin geçmişte Nihat Erim ve bir ara Bülent Ecevit, birincisi Mesut Erez'i kabinesine aldı, ikincisi de buğday taban fiyatını belirlerken Eskişehir Sanayi Odası'ndan (Zeytinoğlu-TÖBANK) görüş istedi diye bazıları Eskişehirli sanayiciyi “milli burjuva!” yapmış ve bunun üzerinden politika geliştirmeyi dahi denemişlerdi.
AKP'nin zenginleştirdiği ve kendine ait sınıf tabanı haline getirdiği kesimler ise bu tablonun tamamen dışında, Türkiye'nin son otuz yılda yaşadığı başdöndürücü kentleşme sürecinin ve şimdi de kentsel dönüşüm sürecinin içindedir. Yani Rant gelirleri alanındadır. En tepeden en aşağıdaki ilçe örgütüne kadar tüm partilerde siyaset bu alandan finanse edilmektedir. Çok eskiden elbette böyle değildi. Vehbi Koç Demokrat Partiye de, CHP'ye de paralar aktarırdı. Bu göze batan bir finansörlüktü. Şimdi öyle değil. CHP'nin sınıf tabanı da buradadır. CHP de örgüt olarak bu alandan nasiplenmektedir. CHP'nin tepesinden başlayıp ilçe örgütlerine kadar inen kavgalar ideolojik kavgalar değildir, buralarda ideolojinin zerresi yoktur; tümü birden rant paylaşım kavgalarıdır. İstanbul'a kim belediye başkanı olacak kavgasının iki yıl önceden başlamış olması bir İstanbul sevgisi midir yoksa!...
TÜSİAD ise bütün bu ekonomik faaliyet alanlarını ve siyaset alanını, elbette aynı zamanda ideoloji ve kültür alanlarını tanzim eden tek güçtür. AKP ile ne yaşadık ve yaşıyorsak TÜSİAD'dan sorulmalıdır. Tayyip'in TÜSİAD'la bir çelişkisi yoktur, "Bitaraf olursanız bertaraf olursunuz," demişse demiş bunu destek dilenmek için söylemiştir. AKP kimdir ve arkasındaki sermaye kim oluyormuş ki TÜSİAD'ı tehdit edecek. Gidin Erdoğan'ı şikayet edin TÜSİAD'a, size diyecektir ki; “Boş ver alt tarafı bir başbakan, –ya da bakan–, büyütme”!
Siyasal güç kimde diye bakacaksan önce ekonomik güç kimde diye bakacaksın. Sabit sermaye yatırımında “Aslan KOBİ”lerin payı sadece yüzde 6'dır. Sanayide üretilen 300 milyar katma değerin 81 milyar TL'sini 264 bin KOBİ, gerisini de yüzde 30'u KOBİ olan büyük 1000 şirket üretmektedir. Buna mukabil sanayi istihdamının yüzde 74'ü KOBİ'lerdedir kalanı “Büyük”lerde; bu da bize yüksek teknoloji ve kalifiye işgücünün kimin elinde yoğunlaştığını göstermektedir. KOBİ'lerin yüzde 90'ı geçen yüzyıldan kalma teknolojiyi, yüzde 9,8'i orta ve orta alt, yüzde 0,2'si ise orta üst teknolojiyi ve buna denk düşen işgücünü kullanmaktadır. 500 En Büyük, toplam sanayi ürünleri üretiminin yüzde 63'ünü üretmekte, sanayi malları ihracatının yüzde 98'ini elinde tutmaktadır. Bir kısmı 500 büyük içine girenleri de dahil KOBİ'ler ise toplam sanayi üretiminin yüzde 40'ını fakat ağırlıklı olarak iç piyasaya dönük üretmekte ihracat payı yüzde 8 seviyesinde seyretmektedir. Krizlerde TÜSİAD saldırganlaşırken TOBB bir KOBİ örgütü ve ticaret sermayesini temsilen "Sen de bir sakız çiğne!" kampanyalarına sığınmaktadır.
İMKB100'ün tamamı TÜSİAD'çılardadır. Türkiye'nin toplam dış borcunun 195 milyar doları TÜSİAD'çıların borcudur. Mali sermaye TÜSİAD'ın elinde olduğu için AKP iktidarı da, politikası da, Türkiye'nin varı yoğu da TÜSİAD'ındır. Bir şey istiyorsan eğer bu Tekelci Sermaye'nin duvarına başını vuracaksın. Bu duvarı yıktığın gün kurtuluşun olur.
Siyasi dengeleri de belirleyen gerçek sınıf güçlerinden bağımsızmış gibi gözüken bir alanda, ha babam sürdürdüğümüz bir tartışma içinde her şey boğulur, sol da. “Sol ulusalcılık” dediğimiz de buradan bir yakıştırma olarak çıkıyor ama somut mu somut sonuçları oluyor; DİSK başkanının “gerekirse TÜSİAD için sokaklara dökülürüz” demesinde olduğu gibi. O halde bir sol siyasi pozisyona, aslı astarı yokken “ulusalcı” yakıştırması yapılmaz. Herkesin bilip ama unuttuğu bazı gerçekleri hatırlayalım.
“Ulus”, “millet” ve “milliyet” gibi olgular temelinde üretilmiş “milli çıkar”, “ulusal çıkar” gibi şeyler işçi ve emekçi sınıfların dışlandığı “merkez”de kurulur. “Devrim” gibi, iktidar –egemen– olmak gibi büyük sınıfsal amaçlar bakımından elbette öyledir ama güncel sınıf çıkarları için de, bir şeyler kazanabilmek için mücadele ederken de böyledir. İşçi ve emekçilerin kendi çıkarlarının bilincine varmaları, başka bir ifadeyle “sınıf” haline gelmeleri, somut çıkarlarını merkezde kurulmuş çıkar tanımlarından ayrıştırmaları ile mümkündür. Deneylerin bu konuda tek bir sözü vardır: “Merkez”e yaklaşan işçi ve emekçi sınıf hareketleri elini vermiş, kolunu kaptırmıştır. “Merkez”de kimin bulunduğu sonucu değiştirmemiştir. Çünkü belirleyici olan “Merkez”de hangi sınıfın bulunduğudur, hangi siyasetin bulunduğu değil. Devrimci siyasetin karakteristik özelliği “merkez”den, ulus, millet, milliyet kılıfına sokulmuş çıkarlardan uzak durmasıdır. İşçi ve emekçi sınıf hareketleri merkezden uzağa gittikçe devrimci karakter kazanır ve gücü artar. Herhangi bir sınıfsal proje veya bir sınıfsal tahayyül bir başka sınıfın proje, program veya tahayyülüne, ondan daha küçük veya büyük olduğu için değil, bambaşka bir dokuda olduğu için sığmaz. “Ulusal çıkar” ve bu çıkar ekseninde kurulan her şeye temayül, merkezle bütünleşmeye temayüllü olmaktır. “Türkiye” denildiğinde bu denilmiş olur. Çıkar tanımlarında “biz” olmaz, “ben” olur. Uzlaşmalar bu temelde, bazı çıkarların görünmeze itildiği ve arka planda bir hakim çıkarın hükmünü yürüttüğü biçimler altında değil, bütün çıkarların apaçık, elle tutulur şekilde gözüktüğü düzlemlerde yapılır. Ulus, millet veya milliyet, bu düzlemlerden herhangi biri olamaz. Emekçi sınıf çıkarından ve mücadelesinden söz edildiği yerde bu kural bir amentüdür. Sosyal demokrasi dedikleri şey emekçilere ait bir şeydir ve “merkez”den kopamadığı için emekçilerin çıkarını satmış –ve satan– bir şeydir. Sınıf bilinci sosyal demokrasiye hiç bir zaman “aptal”, “akılsız”, “bilgisiz” dememiş, ama “hain!” demiştir, sebebi de işte bu “merkez”le ilişkiler meselesidir.
“Ulusalcı” yakıştırmasına maruz kalan ve bu yakıştırmayı ayrıca hak etmiş olan sol cenahın, AKP'ye karşı bir koalisyonda Kürt siyasi hareketi ile (BDP-PKK) buluşma yönelimine girmesi ve bunun için çağrılar yayınlaması elbette olumlu bir gelişmedir. Ama çağrılar kimedir? Eğer Kürt hareketinin kendisine ise bu açıkça “siyasi oportünizm”dir. Hele Kürt hareketine işbirliği çağrıları, o “yükselen bir hareket” olduğu ve AKP iktidarını sarsacak bir pozisyona ulaştığı için yapılıyorsa –çağrılarda bu böyle konuluyor– oportünizmden de daha kötü, hatta komik olur. Kürt siyasetinin AKP ile uzlaşarak bir “çözüm” aramasına “gericilik”, ulusalcılarla uzlaşarak çözüm aramasına “ilericilik” diye bakmak ise Kürt meselesine şaşı bakmak veya ona, onda olmayan misyonlar yüklemek demektir. Açarsak şudur: Kürt meselesine “sol”dan bakıyorsak onun ortaya koyduğu ve mücadelesini verdiği “çıkar”la birleştirilecek herhangi bir sol çıkar bulunmamaktadır. Kendine devlet, bağımsızlık, özerklik ve otonomi isteyen bir hareketle dünyayı değiştirmek isteyen bir hareketin (sol) bir alıp-vereceği yoktur. Söz konusu olan, sadece bir millet veya milliyetin özgürleşmesidir. BDP-PKK, verdikleri mücadeleyle sadece Kürt dünyasını değiştiriyorlar. Bu da onların ana sütü kadar helâl hakkıdır. Siz sadece bu hakkı tanımakta ve desteklemektesiniz. Bundan daha ileri anlamlar yükleyerek Kürt siyasi hareketini destekleyen ve işbirliği yapan solcular ve komünistler, sonuçta Kürt hareketine ve çözüme herhangi bir katkı sağlamış olmazlar, sadece kendilerini “demokratlaştırmış” olurlar. Kürt hareketinin emekçi bir sınıf tabanı tarafından taşınıyor olması durumu değiştirmez, çünkü taşıyanların kimler olduğu değil, taşıdığıdır esas olan.
O halde “ulusalcı sol” hareketler ve kişiler Kürt hareketine koalisyon çağrıları yapmakla aslında kendilerini yeni bir yere çağırmış oluyorlar. Bu yeni yer, Sezar’ın hakkı Sezar'a bir yer olacak ve kendileri de “ulusalcılık” töhmetinden kurtulacaklardır.
Kürt hareketiyle, ona onda olmayan, olması da mümkün olmayan anlamlar yükleyerek ilişki kuran solun konumu ise tartışmamız gereken ayrı bir konudur.
- Ayrıntılar
- İ. Barut
- Sayı 53 (Mart-Nisan 2013)
Kendimizden başlayalım. Biz solcular, pek çoğumuz ulusal sorun gündeme geldiğinde genellikle "ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı" üzerinden düşünmeye başlarız. Konuyla ilgili tezlerin hiçbirini yeterince incelememiş olsak da bir kitap ismine atfettiğimiz şeylerin tutum almamıza yeteceğini düşünürüz. Solcu olarak beklenenden farklı konuştuğumuz anda zaten birileri tarafında hemen Lenin'in aynı isimle yazdıkları hatırlatılarak bu söze sahip çıkılması gerektiği vaaz edilir. İşin ilginci bu vaaz edenler Lenin'i gerçekte hiç ama hiç sevmezler. Biz solcular da "ne yani, sen şimdi ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını savunmuyor musun? Lenin öyle demiyor ama" dendiğinde hemen tartışmadan ve de bu sözün neyi içerdiğini sorgulamadan bu söze sahip çıkarak her şart ve ahval içerisinde ulusların kendi kaderini tayin hakkını savunma gayretiyle Barış ve Demokrasi Partisini destekler pozisyonunda buluruz. Bugün sen Lenin'e karşı mı çıkıyorsun sorusu “müzakere süreci” ile birlikte “sen analar ağlamaya devam etsin mi istiyorsun?” şeklinde sorulmaya başlamıştır.
Türkiye'de her hangi bir konuda çok konuşulduğuna bakarak belirli bir tartışma kültürü ve olgunluğu olduğu zannedilmesin. En sol, en eleştiriye açık kesimler bile bazı tartışmaları yapamazlar. Mesela Marksist olduğunu söyleyen çevrelerde ciddi ve bilimsel temelli bir Marks eleştirisi pek yapılmaz. Aynı şekilde Leninistler de Lenin eleştirisi yapmazlar. Oysa diyalektiğin babası Hegel "artık Hegelci olunamaz" derken tarihsel materyalizmi savunan birinin olayların tarihsel bağlamdan kopuk yorumunu yapması biraz tuhaf olmaz mı? Nitekim Lenin Marks'la ilgili bir eleştirisinde Marks'ın söylediği şeylerin her zaman için geçerli olmayabileceğini örneğin Marks'ın Polonya ile ilgili tutumunun 1860'larda doğru olmakla birlikte 20. yy da artık doğru olmadığını söylüyor. Polonya sosyalist partisi'ni eleştirirken "Marks'ın bu konudaki başka bir çağa ait görüşünü sonsuzluğa kadar 'saptamaya' kalkışması, marksizmin metnini Marksizm'in, ruhuna karşı kullanma yolunda bir çabadır" demektedir. Bu konu bu yazının konusu değil ama bir kaç söz söylemeden de geçmemek lâzım. Solun tartışmamasının nedeni özgüven eksikliğidir. Türk solcusu 1980 sonrası liberallerden ölesiye korkmaya başlamıştır. Bu bir çeşit hegemonya sorunudur. Sol hegemonyası nı daha doğrusu entellektüel hegemonyasını kaybetmiştir. Sol özellikle liberallerden gelen her türlü akıl verme girişimine karşı dirençsizleşmiştir. Kendine güvenin en çok zorlandığı alanda ise ulusal mesele durmaktadır. İşte bu yüzden bu gün bu konuyla ilgi olarak ortada iki eyleyen AKP ve BDP ve bir söyleyen yani liberaller vardır. Söyleyen her seferinde sola nasıl davranması gerektiğini hatırlatmaktadır. Burada tuhaf bir paradoks bulunmaktadır. Bir liberal neden kendi doğrusunu sola onaylatmak ihtiyacı duyar? Savunduğu şeyin solun da zaten savunması gereken şey olduğunu ısrarla vurgular? Çünkü doğrunun ne olduğunu dikte etmeye çalışan liberaller, sol bunu bir biçimiyle onaylamazsa yeterli toplumsal meşruiyet elde edemeyeceklerini pekâlâ bilirler ya da bilinç altlarının bir yerinde solun halâ vicdan olduğuna dair bir bilgi onlara bu gerçeği bir biçimiyle gösterir. Sol tarafından savunulmayacak bir düşünce tüm toplumun faydasına değildir. Kimse de bunun toplumun yararına olduğunu iddia edemez.
Yazıda tartışacağız... Ancak sonda söylenecek şeyi en başta söyleyelim. Artık BDP'nin bugünkü çizgisine karşı ya da en azından ondan farklı bir tutum alma becerisinden ve cesaretinden yoksun bir sol yok olmaya mahkumdur.
Bugün Kürt hareketinin geldiği yer solun kendisini yeniden sorgulamak için bir fırsat doğurmuştur. Bu fırsat solu değiştirme potansiyeli taşıdığı kadar Kürt hareketini de değiştirme potansiyeli taşımaktadır. Solun kabul etmediği hiç bir şeyin gerçekte bir toplumsal meşruiyeti yoktur. Bu söze gelecek itirazlar belli. “birileri kabul etmese de biz meşruiyetimizi haklılığımızdan alırız” filan gibi sözler söylenecektir. Bunları söyleyenler de aslında inanmıyorlar. BDP iki dönemdir seçimlere meclise giriyor ve kiminle ittifak yapıyor? Neden seçimlerde “sosyalist” olduğu varsayılan kişileri aynı listeden meclise yolluyorlar? Onlar bilmiyorlar mı bu ittifak ile gelen oy sayısı hiç bir milletvekilini yollamak için yetmez ve aslında kendi oyları ile bir kaç solcuyu meclise yolluyorlar. Seçimlerde bir ili mahalle mahalle farklı adaylara oy vermek üzere doğru biçimde bölümleyebilen, dolayısıyla oylarının bu kadar farkında olan bir parti bunun mu farkında değil? Bu bir tek şey için yapılır. O da meşruiyet içindir. Türkiye partisi olma lafı da doğru değil. Yalnızca bir meşruiyet peşindeler. Öyle solcu bir parti oldukları için değil. Bu yüzden BDP'yi kınadığım filan yok. Eleştirim sola. Bunun farkına kendi işlevlerinin ve cürümlerinden büyük güçlerinin farkına varamayan sola. Ama bakarsınız sol bunun farkına varmadan BDP Mehmet Metiner'in sözünü dinleyerek AKP'den aldığı güçle solla ilişkisini keser.
Meseleye tekrar döneceğiz. Şimdi biraz Lenin neler demiş nasıl demiş ona bakalım.
“Kapitalizm, gelişmesi sırasında, ulusal sorun konusunda iki tarihsel eğilim gösterir. Birincisi, ulusal yaşamın ve ulusal hareketlerin uyanışıdır, her türlü ulusal baskıya karşı savaşım, ulusal devletlerin yaratılmasıdır. İkincisi, uluslar arasında her türlü ilişkilerin gelişmesi ve çoğalmasıdır, ulusal çitlerin yıkılması ve sermayenin, genel olarak iktisadi yaşamın, siyasetin, bilimin vb. enternasyonal birliğinin yaratılmasıdır.” Lenin böyle derken E.H. Carr ulusların üç hatta dört döneminden bahseder. İlk iki dönem Lenin'in de bildiği dönemlerken üçüncüsü Carr'a göre Lenin'in kısmen tanık olduğu, ana özellikleri ile 1870 sonrası biçimlenmeye başlamakla birlikte en üst noktasına 1914 ile 1939 yılları arasında ulaşmış bir dönemdir. İkinci dünya savaşı ile birlikte acaba dördüncü dönem mi diye sorduğu dönemde milliyetçilik aslında gerilemeye başlamıştır. Biz bugün baktığımızda Sovyetler Birliğinin dağılması ile birlikte beşinci bir dönemden de söz edebiliriz.
Lenin yukarıda Marks eleştirisinde olduğu gibi ulusal sorunla ilgili tüm tartışmalarında iki şeyi sürekli göz önünde tutmaya çalışmıştır. Onlar da tarihsellik ve sınıfsallıktır. Roza Lüksemburg ile olan tartışmalarında muğlak olduğu, pratik formüller üretmediği yönündeki eleştirilere, bu konuyla ilgili her dönem ve koşulda geçerli formüllerin olamayacağını dolayısıyla her ulusal sorunu kendi başına ele almak gerektiğini söylemiştir. Bu genel ilkeler olmadığı anlamına gelmez ama bu genel ilkelerin farklı koşullarda farklı görüngüleri olduğu anlamına gelir.
Lenin örneğin ulusal hareketlerin tarihsel haklılığını kesin olarak kabul ederken, bu kabul edişin, milliyetçiliği savunma biçimini almaması için, o, ulusal hareketlerde ilerici ne varsa ancak onu desteklemekle yetinmek gerektiğini ifade etmiş ve proleter bilincin burjuva ideolojisi tarafından karartılmış olmasına dikkat çekmiştir. “Ulusal boyunduruğa karşı savaşım mı? Evet, elbette. Her türlü ulusal gelişme için, genel olarak 'ulusal kültür' için savaşım mı? Elbette hayır.”
Bugün kaç kişi BDP'nin Şeyh Sait ve Saidi Nursi ile ilgili açıklamalarına karşı bir tutum ifade etti? Ya da BDP'nin ABD, Avrupa Birliği, özelleştirmeler, sağlık sistemi vs ile ilgili hangi yaklaşımı eleştiriye tabi tutuldu? “Kürtler ne eylerse iyi eyler”, ya da “şimdi sırası değil, önce ulusal mesele” mi diyeceğiz? Oysa Lenin diyor ki: “Her ulusta yaşam koşulları zorunlu olarak demokratik ve sosyalist bir ideolojiyi doğuran sömürülen bir emekçi yığını vardır. Ama her ulusta, aynı zamanda (çoğunlukla aşırı gerici ve yobaz nitelikte olan) bir burjuva kültür de vardır ve bu ulusal kültürün bir ögesi biçimini almaz egemen kültürdür. Böylelikle ulusal kültür genel olarak büyük toprak sahiplerinin, papazların ve burjuvazinin kültürüdür. "Demokratizmin ve dünya işçi hareketinin enternasyonal kültürü" sloganını ileri sürerken, biz, her ulusal kültürden yalnızca demokratik ve sosyalist öğeleri alıyoruz ve bunları, yalnızca ve kesin olarak burjuva kültürüne, her ulusun burjuva milliyetçiliğine karşı olduğumuz için alıyoruz.” Peki Kürt hareketine egemen olan kültür hangisidir? Proleter kültürü müdür? Yoksa Kürtler sınıfsız bir topluluk mudur? Solda bu açılardan BDP ya da Kürt hareketinin tarşıldığına pek tanık olmadım. Kimi eleştirel yaklaşımlar da hem liberal anlayışın ideolojik hegemonyası hem de Kürt hareketinin zoru karşısında netlikten ve açıklıktan uzak bir hale bürünmüşlerdir. Soruya dönelim. Eğer Kürt hareketinde egemen olan kültür proleter kültür değil ise Lenin'in de ifade ettiği gibi diğerlerinin, yani, aşiret reislerinin (büyük toprak sahiplerinin), tarikat şeyhlerinin (Lenin'in bahsettiği papazların bizdeki karşılığı) ve burjuvazinin kültürüdür sonucu çıkıyor. Biliyorum, pek çok solcu bu çıkarımı çok acımasız bulacaktır. O zaman bunun bilimsel bir açıklamasını yapmak durumundadırlar. Biz yine Lenin ile devam edelim. “Burjuva milliyetçiliğinin ilkesi, genel olarak, milliyetin gelişmesidir, burjuva milliyetçiliğinin tekelci niteliği buradan gelir, sonu olmayan ulusal kavgalar buradan doğar. Proletarya ise herhangi bir ulusun ulusal gelişmesini desteklemek şöyle dursun, yığınları bu gibi hayallere karşı uyandırır ve zorla özümleme ya da ayrıcalıklara dayalı özümleme dışında, ulusları n özümlenmesini olumlu karşılar. Proletarya, milliyetçiliğin gelişmesine destek olamaz, tersine, o, ulusal farkların silinmesine ve uluslararası engellerin yıkılmasına, milliyetler arasındaki bağları sağlamlaştıran her şeye, ulusların birbirleriyle kaynaşmasına yardım eden her şeye destek olur. Türkiye'de sol kendine sormalıdır. Acaba milliyetçiliğin gelişmesine mi destek olunmuştur, yoksa ulusal farkların silinmesine, milliyetler arası bağların sağlamlaşmasına mı hizmet edilmiştir? Niyetlerden söz etmiyorum, yapılanlardan söz ediyorum. Ben bu konuda da solun yeterince tartışma yapmadığını düşünmekteyim.
Lenin'in söyledikleri ilginç şekilde konuya sığ yaklaşanlar için karşıtlık içermektedir. Bundan dolayı tartışanlardan büyük çoğunluk yalnızca bir tarafını öne çıkartıp diğer tarafına hiç bakmamaktadır. Lenin ulusal kültür sloganına karşı çıkarken ayrılma hakkına evet demektedir. Bakın nasıl söylüyor: “Kim ulusal kültür sloganını savunuyorsa onun yeri küçük burjuva milliyetçilerinin arasındadır. (…) İşçi demokrasisinin sloganı "ulusal kültür" değildir. Demokratizmin ve dünya işçi hareketinin uluslararası kültürüdür. (…) Ayrılma hakkına evet, ulusal kültürel özerkliğe hayır! Bu eğitimin milliyetlere göre bölünmesi ve işçilerin yozlaştırılmasıdır. Ulusların kaderinin tayin hakkının tanınması ne ayrılmaya karşı propaganda ve ajitasyona ne de burjuva milliyetçiliğinin suçlanmasına engel değildir”. Şimdi durup düşünelim. Sol olarak hangi pozisyondayız. Karşımızda ayrılmaktan söz eden kimse yok. O halde ayrılma hakkına evet demenin şu an pratik bir karşılığı yok. Ne yapıyoruz o zaman, Kürt hareketine borçlu hissettiğimiz bu krediyi (çünkü onlar ayrılmak istemiyor), onlara başka alanlarda destek olmak biçiminde kullanıyoruz. Kürtler ayrı bir devlet kurmak istemiyorlarsa ne istiyorlar ve bu istekleri hangi kategoriye giriyor? Hoş ayrılmak isteselerdi biz ne yapacaktık? Biz buna destek mi olacaktık yoksa ayrılığa karşı birlikte kalma doğrultusunda mı propaganda yapacaktık? Lenin'in ısrarla ayrılma hakları vardır demesi ile ayrılmaları iyi olur aynı anlama gelmemektedir. Üstelik Lenin ayrılma hakkını birleştirici bir öge olduğu için savunmaktadır: “ulusların ayrılma hakkının tanınması 'devletin çözülüp dağıtma' tehlikesini azaltır. Ukrayna ulusal-topluluğunun herhangi belirli bir ülkede ne kadar özgürlükten yararlanırsa o ülkeye o ölçüde bağlanacağı besbelli değil midir? Ve bir ulusal-topluluk için, ayrılma özgürlüğünden, bağımsız bir ulusal devlet kurma özgürlüğünden büyük özgürlük olur mu?” Bununla birlikte bu en büyük özgürlük olarak adlandırılan şey savunulurken ezilen ulusların tüm isteklerine olumlu bakmaz. “Sosyal demokratlar ezilen ulusların (Türk Kürt ilişkisi bir ezen ulus, ezilen ulus bağlamında mı ele alınmalıdır sorusu da tartışmalı olmakla birlikte bu kavram kullanılabilir) ayrılma hakkını reddederlerse, ya da ezilen ulusların burjuvazisinin bütün ulusal istemlerini desteklerlerse, proletaryanın siyasal çizgisine karşı gelmiş olurlar ve işçileri burjuvazinin siyasetine boyun eğmeye yöneltirler. Ücretli işçinin, Büyük-Rus olmayan burjuvazi değil de başlıca Büyük-Rus burjuvazisi zaafından sömürülmesi, ya da Yahudi burjuvazisi değil de Polonya burjuvazisi tarafından sömürülmesi vb. hiç de önemli değildir. Sınıf çıkarlarını anlayan ücretli işçi, Büyük-Rus kapitalistlerinin devlet ayrıcalıklarına olduğu kadar Polonyalı ya da Ukraynalı kapitalistlerin devlet ayrıcalıklarına kavuştukları zaman, dünya yüzünde cennet kuracakları yolunda vaatleri karşısında da kayıtsızdırlar”.
Tüm bunlardan anladığımız Lenin'in meseleye bakışında sınıf çıkarları her zaman için belirleyicidir. Ulusal sorunla ilgili tüm tartışmalarında sınıf çıkarları ile ezilen ulusun çıkarları arasında bir karşıtlık olmadığını, hatta ezen ulusun çıkarlarıyla da bir karşıtlık olmadığı varsayımını bizatihi savunur. İşin ilginç yanı Lenin ulusal çıkar ve sınıf çıkarları kavramlarının karşıtlığını söylerken bile söylemsel düzlemdeki karşıtlıkların gerçekte bir karşıtlık oluşturmayacağının farkındadır. Bir başka ulusu ezen ulusun özgür olamayacağı ifadesi bundan başka bir şey anlatmaz. Lenin'in ulusal çıkar doğrultusunda yapılan mücadeleye olan eleştirisi aslında ulusal referanslı söylemlerin eleştirisi ve bunların deşifrasyonudur.
Türkiye'deki tartışmaların ve son dönem açlık grevlerinin en önemli ögesi olan dil meselesi ile ilgili de Lenin'in yaklaşımlarının tartışıldığına tanık olmadım. Lenin'in çok dilli bir ülke için şu söyledikleri ne anlam taşımaktadır bir bakalım: “ (…) Ticari ilişkilerin gereği çoğunluğun ülkenin hangi dilini konuşacağını belirleyecek olan iktisadi zorunluluklar olacaktır. Ve ortak dil saptaması, ayrı ayrı uluslardan meydana gelen ülkenin nüfusu tarafından serbestçe kabul edildiği ölçüde sağlam olacaktır.” Lenin burada açıkça dilden vazgeçilebileceğini ifade etmiyor mu? Ortak dil saptanabilir demek ayrı ayrı ulusların biri ya da birkaçının ana dilinden vazgeçebileceği demek değil midir? Ancak Lenin'in burada dikkat çektiği nokta bunun serbestçe kabul edilmesidir. Lenin'e göre tüm diller eşittir ve aynı ölçüde vazgeçilebilirdir. “Ulusların ve dillerin tam eşitliği propagandası, her ulusta demokratik ilkelerin tutarlı olarak uygulanmasından yana olan ögeleri onların ulusal-topluluklara göre değil devletin genel yapısında derin ve ciddi olumlu değişiklikleri gerçekleştirme özlemlerinden ötürü birleştirerek toplu hale getirir. Buna karşı "ulusal kültür özerkliği" propagandası, bazı grupların ve kişilerin dileklerine karşı ulusları böler ve gerçekte bir ulusun işçilerini kendi burjuvalarına yaklaştırır.
Kim ulusların ve dillerin eşitliğini tanımıyor ve savunmuyorsa, kim her türlü ulusal baskı ya da eşitsizliğe karşı savaşmıyorsa o, Marksist değildir. Bundan hiç kimsenin kuşkusu yoktur. Ama şundan da hiç kimsenin kuşkusu olmaması gerekir ki, başka bir ulusun marksistini "ulusal özümleme" fikrine sahip çıkmakla suçlayan sözde-marksist de, gerçekte basit küçük-burjuva milliyetçisinden başka bir şey değildir”. Türkiye'de ben bugün Lenin'i referans gösteren bir solcunun çıkıp Türkiye'deki insanlar ülkede hangi dilin kullanılacağını özgürce belirlemelidir dediğini duymadım. Evet bu Lenin'in sözünü Lenin'in ruhuna karşı kullanmak olabilir belki ama bunun hiç bir şekilde tartışılmaması ne oluyor? Bu yaklaşımın bir oylama sırasında azınlık olan Kürtler aleyhine sonuçlanması kaçınılmazdır, dolayısıyla çoğunluğun dilinin dayatılmasından başka bir şey olmadığı söylenecektir. Ne yani Lenin'in yaşadığı dönemde de aynı şey geçerli değil miydi? Farklılık nereden kaynaklanmaktadır. Lenin o zaman yanlış şeyler mi söylüyordu, yoksa tarihsel dönem farklı lığından dolayı bugün bu savunulamaz mı? O halde tarihin değiştirdiği şey nedir, yani tarih neyi değiştirmiştir ki bugün bu söz geçerli olmasın? Lenin'in gerek dil gerekse 'ulusal özümleme' ile ilgili görüşlerinde ABD'nin tarihi sanı rım etkili olmuştur. Verdiği kimi örneklerden bunu çıkartmak mümkündür: “İleri kapitalizmin bugünkü çerçevesi içinde ulusların benzeşmeleri sürecinin genel gidişi hakkında bir fikir edinebilmek için ABD'ne yapılan göçlere ilişkin, sayılara bakılabilir. 78 bin Avusturyalının, 136 bin İngilizin, 20 bin Fransızın, 37 bir Macarın, 480 bin Almanın, 425 bin İrlandalının, 182 bin İtalyanın, 70 bin Polonyalının, 166 bin Rusyalının (çoğunluğu Yahudi) 43 bin İsveçlinin vb. yaşadığı New York eyaleti ulusal farkları öğüten bir değirmene benzemektedir. Ve New York'ta olan geniş uluslararası ölçülerde her kentte ve her sanayi merkezinde meydana gelmektedir. Milliyetçi önyargılara saplanmamış herkes kapitalizmin bu ulusları özümleme sürecini, büyük bir tarihsel ilerleme, örneğin Rusya benzeri geri ülkelerde olduğu gibi, dünyanın unutulmuş kovuklarında ulusal alışkanlıkların yıkılması olarak görür”. Lenin ulusların ve dillerin eşitliğinin hemen yanına bunların kaynaşmasını ve tekleşmesini koymuştur. Aksi yaklaşımların proletaryayı bölmek anlamına geldiğini ve ulusal kültürleri karşı karşıya getiren ve ayrıştıran davranışların burjuva milliyetçiliğinden esinlendiğini ve bunlara karşı amansızca mücadele edilmesi gerektiğini söyler.
Yukarıdaki ABD örneği uluslar açısından bir ezen ezilen ilişkisi taşımıyor oysa Türkiye özelinde Kürt meselesi böyle bir ilişki taşımaktadır itirazlarını hiç tartışmadan kabul etsek bile Lenin'in söylediklerini hatırlamakta yarar vardır. “Ezilen ulusların burjuvazisi istemlerinin 'pratik' olduğu iddiasıyla, proletaryayı, özlemlerini kayıtsız şartsız desteklemeye çağıracaktır.(...) Proletarya bu tür pratikliğin karşısındadır. Proletarya eşitliği ve ulusal devlet kurma hakkı eşitliğini tanırken bütün ulusların proleterlerinin birliğine pek büyük değer verir, ve her ulusal istemi, her ulusun ayrılma hakkını', işçilerin sınıf savaşımı açısından değerlendirir. Pratikliğe çağrı, burjuva özlemlerin kayıtsız şartsız kabulüne çağrıdan başka bir şey değildir. (…) Eğer ezilen ulusun burjuvazisi ezen burjuvaziye karşı savaşırsa, biz, her zaman ve her durumda herkesten daha kararlı olarak bu savaştan yanayız. (....) Ama, ezilen ulusun burjuvazisi, kendi öz burjuva milliyetçiliğinin çıkarlarını savunuyorsa, biz ona karşıyız. Ezen ulusun ayrıcalıklarına ve zulmüne karşı savaşırız, ama ezilen ulusun kendisi için ayrıcalıklar sağlama yolunda çabalarına destek olmayız”. Mesele bu açıdan en azından Lenin için nettir. Peki bizler için durum nedir?
Kürt hareketi için bugün için ne diyebiliriz? Kürt hareketi Türk burjuvazisine karşı mı savaşmaktadır yoksa onun bir kliğine mi savaş açmıştır? Yoksa mücadelesini onunla ortak olmaya ve kendisi için bazı ayrıcalıklar sağlamaya mı yöneltmiştir. Ahmet Türk'ün Türklerin Kürtlerle ittifakı sonucu büyük güç olma fırsatı ile ilgili sözlerinin anlamı nedir? Kime söylüyor bunu, halklara mı? AKP'yi halkın temsilcisi mi görüyor? AKP yoksa sınıflar üstü bir iktidar mı? Tek özelliği dindar müslüman kişilerin (bildiğimiz gibi %99'u müslüman bir ülkede yaşıyoruz!) haklarını savunan devrimci ve halkçı bir kişi midir RTE. Elitist Kemalist rejimi yıkmış bir halk kahramanı!
Bir siyasi harekete akıl vermek işimiz değildir. Kürt siyasi hareketi ne istiyorsa onu savunsun. Ama biz sol olarak ne yapmamız gerektiğini pekâlâ tartışabilir ve tarihin bu uğrağında emek ve sermaye arasındaki büyük kavgada emeğin genel çıkarlarına –ki bunlar Marksist yaklaşımla insanlığın genel ve evrensel çıkarlarını ifade etmektedir– uygun tutumun ne olduğunu belirleyebiliriz. Bu doğrultuda Türk ve Kürt emekçilerine ve yoksullarına politikalarımızı aktarabiliriz.
Kimlikler ve roller tartışmasına tekrar girmeyeceğiz. İnsanların siyasi kararlarında sınıf kimliği ya da etnik kimliği neden ve nasıl sahiplendiklerini de tartışmayacağız. Özellikle ulusal kimlik meselesinin ne olduğu ciddi anlamda tartışılmaya muhtaç olmakla birlikte bunun siyasi sonuçları bugün daha yakıcı bir tartışma konusu olduğundan buna yani siyasi sonuçlara etki edecek siyasi tutumları ifade etmekle yetineceğiz. Siyasi sonuçlar tartışılacaksa bu tartışmanın Büyük Ortadoğu Projesi'nden ayrı yapılamayacağı ortadadır. Bugün Ortadoğu'da saflar bir şekilde netleşmeye başlarken Emperyalist dizayndan çıkar umanlar ve buna karşı olanlar ayrışmasının belirdiği ortadadır. Buna karşı gelenlerin bir kısmının eski ayrıcalıklı konumlarını kaybetmemek için mücadele etmeleri ve en küçük bir uzlaşma ümidinde dahi mücadeleden vazgeçebilecekleri gerçeği bizi tutumumuzu değiştirmeye yöneltmemelidir. Aynı biçimde Kürt hareketinin sermayenin ortadoğusu planına angaje olmasının karşısına çıkma doğrultusunda gerekli gücü oluşturmak için Türklük hassasiyetinden yararlanma politikasına da düşemeyiz. Çağrı belki öncelikle Türkiye'deki halka yurtlarına sahip çıkma yani onu sermayenin boyunduruğundan kurtarma ve bunun ötesinde sermayenin ortadoğusuna karşı emeğin ve emekçi halkların ortadoğusu sloganını savunma doğrultusunda yapılmalıdır. Bunun günlük siyasetteki en kritik adımı da AKP anayasasına karşı çıkılmasıdır. Sol AKP anayasası tartışmasına BDP üzerinden dahi katılmamalıdır. Topluma kendi gelecek projesini sunmalı bunun anayasasını ortaya koymalı, Türk ve Kürt herkese de bu doğrultuda mücadele çağrısı yapmalıdır. BDP-AKP ittifakının Ortadoğuda daha kanlı bir geleceğin temellerini atmakta olduğunu görmek gerekmektedir.
BDP tercihini yapmaktadır. Yarın tercihi değişir mi bilemeyiz. Ama her ne olursa olsun sol kendi tarihsel rolünü oynamak için bağımsız siyasi çizgisini ve yeni bir dünyanın kurulması doğrultusundaki tutumunu ortaya koymalıdır. Aksi durumda söylenecek söz bir çeşit “ya sosyalizm ya barbarlık” ikilemidir.
- Ayrıntılar
- Sema Erder
- Sayı 53 (Mart-Nisan 2013)
Her yerelleşme federasyona gidiş mi?
Türkiye'de yerelleşme talepleri, öteden beri “Kürt sorunu” ile ilişkilendirilerek, ulusal bütünlüğü bozacak bir teşebbüs olarak görülmüş, “federasyona” geçişin ve sonuçta bölünmenin işaretleri olarak yorumlanmıştır. Bu algı, demokratikleşme yanlısı olmayan iktidarlar tarafından da her zaman beslenmiştir. Kasım ayında çıkarılan yeni Büyükşehir Yasası da kamuoyunun bir kesiminde, özellikle muhalefet çevrelerinde endişeyle karşılanmış; Kürt sorunu ve “İmralı” süreciyle ilişkilendirilerek yorumlanmaya çalışılmıştır. Kürt sorununun bugün geldiği aşamanın, aynı zamanda merkezdeki iktidarın el değiştirdiği süreçle çakışması tartışmaları daha da hararetli hale getirmiştir. Bu sisli siyasal ortamda, soğukkanlı değerlendirme yapmanın imkansız olduğu açıktır. Sayısız projenin de boy gösterdiği bu ortamda, hangi adımın, hangi projenin bir parçası olduğunu anlamak da, yorumlamak da kolay olmamaktadır. Son Büyük Şehir Yasasının, bu konuda çalışan akademisyen ve teknokratları şaşırtacak bir biçimde, alelacele ve bugüne kadar yapılmış olan öneri ve eleştirileri hiç dikkate almadan çıkarılmış olması da, ister istemez, her gün bir yenisiyle karşılaştığımız komplolardan biri olarak yorumlanmıştır. Bu yasanın çıkarılmasının arkasındaki asıl güdüyü bilmemiz mümkün değil. Bunu ancak, diğer yasal ve kurumsal düzenlemeleri bütünsel olarak değerlendirdiğimizde, ve belki de yıllar sonra, şimdi görev yapan siyasetçilerin, ya da bürokratların tanıklıklarından öğrenebileceğiz.
Bu yazıda, bir zihin okuması yapmaktan çok, bu yasayı temel niteliklerini dikkate alarak değerlendirmeye çalışacağız. Bu değerlendirmeyi yaparken, Türkiye'deki yerelleşme tartışmalarından ve özellikle, bu yasanın temelini oluşturan ve 1984'ten bu yana uygulanmakta olan “büyük şehir” modeli hakkında yapılmış olan araştırmalardan yararlanacağız.
Türkiye'deki devlet yönetiminin merkeze bağlı olduğu ve mevcut kurumların Cumhuriyetin kuruluş döneminde oluşturulan kurumlar olduğu bilinmektedir. O dönemdeki, Cumhuriyet yönetimi, Osmanlı'dan miras aldığı kurumları yeniden düzenleyerek, köylülerin çoğunlukta olduğu bir toplumdan, ortak kurumlara ve değerlere sahip bir ulus devlet oluşturmayı amaçlamıştı. Bu dönemdeki kurumlar, 10-13 milyon nüfuslu ve yüzde 80'i köyde yaşayan bir toplumu yönetebilmiş ve sonuçta toplumu bugünlere kadar getirmiştir. Ancak 1960'lı yıllardan sonra, toplumdaki yapısal değişme, nüfus baskısı ve hızlı kentleşme olarak kendini göstermiş ve kamu yönetimi sisteminde reformlar yapılması gereğini gündeme getirmiştir. Türkiye'de bugün artık, köyler de, kentler de değişmiş, güç ilişkileri ve sınıfsal yapı da değişime uğramıştır. Nüfusunun yaklaşık yüzde 75'i kentlerde yaşayan ve mevcut kırsal alanları da büyük ölçüde kentle yoğun ilişkide olduğu, köylü-kentli ayrımının gün geçtikçe azaldığı bugünün Türkiye'sinde, devlet-toplum ilişkilerinin de değişmesi kaçınılmazdır.
Türkiye'de devlet-toplum ilişkileri, ulusal bütünlüğün sağlanması kaygısıyla merkeziyetçi ve vesayetçi geleneğin yerleşmesine neden olmuştur. Bu gelenek, sadece kamunun kurumsal yapı sına değil, aynı zamanda kamuoyunun algısına da nüfuz etmiştir. Bu nedenle, etkin bir kamu yönetimi için gerekli yerelleşme talepleri bile tepkiyle ve kuşkuyla karşılanmaktadır.
Dünya'daki yerelleşme deneyimine bakıldığında, “ulusal bütünlüğünü koruyabilen” (!) birçok ulus devlette, birbirinden niteliksel olarak farklı yerinden yönetim (decentralization) uygulamaları olduğunu gözlemleyebiliyoruz. Bu uygulamaları, merkeze ait bazı yetkilerin yönetimsel sorumluluğ unun merkezi hükümetin bürokratik yapısının dışındaki birimlere devredildiği “yetki devri” (delegation); merkezi hükümetin yetkilerinden bir kesiminin bürokrasinin yereldeki birimlerine devredildiği “merkezin yerinden yönetimi” (deconcentration) ya da yönetimin ulus-altı birimlere dayandığı ve belirli dereceye kadar özerkliğin kabul edildiği “yerel yerinden yönetim” (devolution) olarak özetleyebiliriz. Türkçesi üzerinde bile henüz uzlaşamadığımız, bu farklı yerinden yönetim biçimleri arasında, yerel yönetime en fazla olanak verilen yönetim türünün “yerel yerinden yönetim” (devolution) olduğunu tahmin etmek güç değildir.
Diğer taraftan, dünyadaki uygulamalar, yerinden yönetimin siyasal gücünün üç farklı boyutu olduğunu göstermektedir. Bunlar, yönetimsel, mali ve siyasal boyutlardır. Yönetimsel boyut, yönetimle ilgili bazı yetkilerin devri; mali boyut, bu yetkilerin yapılabilmesini sağlayacak mali kaynakların devri (ya da yeni kaynak yaratma için yetki devri); siyasal boyut ise, seçim sisteminde, siyasal parti mevzuatında ve siyasal kurumlarda yapılacak diğer düzenlemelerle siyasal gücün seçilmiş yerel hükümetlere, devri anlamına gelmektedir. Özerklikten, devredilen yetkilerin bu üç farklı boyutunun da güçlü olması halinde söz edilebilir. Bugün hemen bütün ulus devletlerde, farklı konularda, farklı yetki devri türlerinin bileşimini görmek mümkündür. Birçok ulus devlette, hizmetlerin etkin görülebilmesi için yerinden yönetim kaçınılmaz olarak uygulanmaktadır. Federasyon ise devredilen siyasal gücün niteliğine ve yoğunluğuna bağlı olarak değişen biçimler alabilen bir yönetim biçimidir.
Her yerelleşme talebinin bölünmeye ya da federasyona dönüşeceği korkusunun yaşandığı Türkiye'de federasyon konusundaki bilgi eksikliğinin boyutları şaşırtıcıdır. Bu nedenle, bu yazı da, federasyon konusunda yetkin bir anayasa hukukçusu olan Oktay Uygun'un “Federal Devlet” adlı kitabına değinmekte yarar görüyorum (Uygun: 2007).
Türkiye'de, sıkı merkeziyetçi ve vesayetçi devlet uygulamalarının bir nebze olsun gevşetilmesi amacını güden taleplerin bile tepki ve kuşkuyla karşılanması ilgi çekicidir. Bu kaygının, tarihsel, kültürel ve sosyal psikolojik nedenlerini araştırmak bu yazının amacını aşmaktadır. Bu yazıda, sadece yeni düzenlemenin niteliklerini anlayabilmek için, halen uygulanmakta olan ve yeni yasayla yaygınlaştırılan büyük şehir modeli üzerinde kısaca durulacaktır.
Büyük Şehir Modeli Demokratik mi, Etkin mi?
1970'lerden bu yana, İstanbul gibi nüfusu artan kentlerin sorunları her zaman özel bir gündem maddesi olmuştur. İstanbul'un, diğer büyük şehirlerden farklı olarak, New York, Paris, Tokyo ya da Kahire gibi sadece nüfusu kalabalık değil, ama yapısı da farklı özel bir kent türü olduğu bilinmektedir. İstanbul üzerinde çalışan uzmanlar, bu kent için, tıpkı dünyadaki diğer benzerleri gibi, özel bir yönetim modelinin geliştirilmesi düşüncesini sürekli olarak tartışmışlar ve öneriler geliştirmişlerdir. Ancak, 1982 Anayasasına kadar, gerek anayasal kurallar, gerekse siyasal ortam özel bir yönetim türünün getirilmesine imkân vermemiştir. 12 Eylül Askeri yönetimi, büyük şehirlerdeki “kaos” ortamını denetleyebilmek için yeni Anayasa'ya yeni bir hüküm koymuşlar ve böylece 1984 yılında, İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük şehirler için “Büyük Şehir Yönetim Modeli” oluşturulmuştur.
Dalan'ın İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı olmasıyla başlayan süreç içinde bu yönetim modeli, İstanbul'un ve diğer büyük kentlerinin yeniden yapılanmasında etkili olmuştur. Bu modelin bir başka özelliği de, Türkiye'nin siyasal tarihinde ilk kez bir Belediye Başkanı'nın, Recep Tayyip Erdoğan'ın, siyasal başarı kazanmasına vesile olması ve İstanbul'da kazandığı popülaritenin onun Başbakan olmasını sağlamasıdır. Bu modelin 1984 yılından bu yana uygulanan ve yönetimler tarafından da benimsenmiş olan bir model olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim, bu model yönetimlerce sürekli olarak desteklenmiş ve büyük şehir modelinin uygulandığı şehir sayısı süreç içinde üçten, on altıya çıkarılmıştır. 2012 yılı sonunda getirilen 6360 sayılı yeni yasayla, bu model 13 ile daha yaygınlaştırılmış, daha da önemlisi sadece şehirleri değil, köyleri de kapsayan bir yönetim biçimi haline getirilmiştir. Bugün Türkiye'deki nüfusun yüzde 75'ini oluşturan illerin şehir, kasaba ya da köylerinde yaşayanlar, bu yeni yasayla yönetileceklerdir. Bu nedenle bu yasa, nüfusun çoğunluğunu ilgilendiren çok önemli bir düzenlemedir. Bir bakıma, başlangıçta sadece büyük şehirler için tasarlanmış olan bu model, artık, özel bir yönetim biçimi olmaktan çıkarılmış, içi boşaltılmış, bütün aksaklıkları göz ardı edilerek, her yerde uygulanacak yeni bir yönetim modeli haline dönüştürülmüştür.
Bu modeli, yönetimlerin niçin sevdiğini anlayabilmek için, bu model hakkında yapılmış olan araştırmaların sonuçlarına kısaca göz atılmasında yarar görülmektedir. Nihal İncioğlu ile birlikte, Dalan döneminde, 1989 yerel seçimleriyle oluşturulmuş olan İstanbul Büyük Şehir Yönetiminin işleyişi ve yerel siyaset konusunda, yapmış olduğumuz araştırmada, “güçlü başkan” ve “zayıf meclis” olarak tanımladığımız modelin etkinlik ve demokratiklikle ilgili sorunları olduğunu saptamıştık (Erder ve İncioğlu: 2008). Daha sonra bu konuda yapılmış olan birçok araştırmada da bu model; “Başkanın” meclise göre güçlü olması, ilçe belediyelerini güçsüz bırakması, yerel düzeyde çoğunlukçu olmayışı, seçim sisteminden kaynaklanan siyasal temsil sorunlarının olması, yönetsel ve mali vesayetin devam etmesi, merkeze bağımlılığın devam etmesi gibi birçok yönden eleştirilmiştir.
1984 yılından bu yana uygulanan bu modelin aksaklıklarını gidermek ve İstanbul gibi büyük şehirlerde kamu hizmetlerinin daha etkin ve daha demokratik olarak nasıl sürdürülebileceği üzerinde akademik çevrelerde, bürokrasinin ilgili birimlerinde, düşünce kuruluşlarında çok sayı da çalışma yapılmış, raporlar hazırlanmıştır. Özellikle Avrupa Birliği'ne üyelik süreci çerçevesinde hazırlanan uyum ve reform önerileri, bazı AB fonlarıyla da desteklenmiştir. Bütün bu projelerde, yerelleşme, yerel düzeyde katılım, demokratiklik, şeffaflık, hesap verme gibi birçok ilkeye özen gösterilmesinin gereği vurgulanmaktaydı. Türkiye, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'nı ve Avrupa Kentsel Şartı'nı çekincelerle de olsa imzalamış olduğu için, bu projelerle geliştirilen reform önerileri uyum süreci için önemli girişimler olarak kabul edilmekteydi. Kamu yönetiminin de bu tasarıları desteklemesi beklenmekteydi.
Akademik dünyada, bürokraside ve sivil toplum örgütlerinde yapılan bütün bu çalışmalara karşın, mevcut büyük şehir modelinde, siyasal sistemin işleyişi ile ilgili mevzuatta ve diğer kamu kurumlarında köklü reform yapılmamıştır. Aksine, iktidarda olan siyasal parti tarafından benimsenen mevcut model, eleştiriler dikkate alınmadan, yaygınlaştırılmıştır. Bunda bu modelin, AKP'nin yerel siyasette başarı kazanmasına ve bu hareketi merkeze taşımış olmasına yardımcı olması etkili olmuş olabilir. Bu model, popülist siyasete uygun araçları sağlayarak, iktidarın kitlesel oy desteği almasına katkı vermiştir. Bu modelle, büyük şehirlerin özellikle gecekondu bölgelerinde, yıllardır çözülemeyen alt yapı sorunları, plansız da olsa çözülmeye başlamış, gecekondu bölgelerinde iyileştirmeler yapılmıştır. Bunun yanı sıra, yeni kentlileşmiş grupların ulaşım, konut, sağlık, eğitim gibi hizmetlerinin karşılanmaya başlaması da kitlesel desteğin artışında etkili olmuştur. Belediyelerin, büyük şehirlerde artan yoksulluğu, dayanışma ağları aracılığıyla toplanan ve dağıtılan sosyal yardımlarla görünür olmaktan çıkarması da kamuoyunda destek bulmuştur.
Bir anlamda, bu model, dönemin niteliklerine uygun yeni popülist politikaların uygulanmasına elverişli bir ortamı hazırlamıştır. Kitleler ise, acil sorunlarının çözülüyor olmasını ve popülist uygulamaları kendilerinin “dikkate alınması” ve hatta demokratikleşme olarak algılamış ve modelin hiyerarşik oluşuyla da, anti demokratik olmasıyla da pek ilgilenmemişlerdir. Kaldı ki, Sultan, Paşa, Reis, Başkan gibi otoriter liderlere alışık olan kitleler, şehirleri yöneten “Güçlü Başkan”ı da kolayca benimsemiş ve üstelik Başkan'ı oylarıyla seçme, destekleme ya da değiştirme olanağına kavuşmayı da demokrasi olarak kabul etmişlerdir.
Yeni yasa yerelleşme mi?
Bu açıdan bakıldığında mevcut modelin iktidara uygun olduğu, “uğurlu” geldiği ve iktidarı n da modeli yaygınlaştırarak başarılarını da yaygınlaştıracaklarına güven duydukları açıktır. Ancak, yeni yasanın getirdiği yeniliklerin, Türkiye'deki yerel siyasetin demokratikleşmesine katkı yapıp yapmayacağı sorusunun cevabı henüz belli değildir.
Bu yasanın önemli özelliklerinden biri, büyük şehirlerde ve kentsel alanlarda denenmiş olan modelin kentsel alanların dışındaki alanlara yaygınlaştırılmasıdır. Daha önce sadece nüfusu fazla kentsel alanlarda uygulanan bu model, yeni yasayla, birbiriyle organik bağı olmayan ve hatta kentsel niteliklere sahip olmayan, köy, belde ve kasaba gibi yerleşmeleri de kapsayacaktır. Bu nedenle, bu yasayla ilgilenenler artık, bu modeli “büyük şehir” modeli olarak adlandırmamakta, onun yerine “bütün şehir” kavramını kullanmaya başlamışlardır.
Bu yasanın bir başka özelliği ise, daha önce başka yerel yönetim birimleriyle birlikte çalışmak zorunda olan modelin, kapsadığı alandaki diğer yerel yönetimleri birimlerini eriterek yerini almasıdır. Bu yasa ile mevcutlara ek olarak 13 ilde yeni Büyük Şehir Belediyesi kurulmuş ve Büyük Şehir Belediyesi olan il sayısı 29'a yükselmiş ve bu illerde büyük şehir belediyesinin sınırları il sınırlarına dayandırılmıştır. Bu arada, Büyük Şehir Yönetiminin bulunduğu illerdeki İl Özel İdareleri kapatılmıştır. Yine aynı yasayla 1592 belde belediyesi ve 16.082 köy kaldırılmıştır. Büyük Şehir Yönetimi olan illerdeki ilçe belediyeleri mevcut yetkilerini kaybederek alt kademe belediyesi haline dönüşmüştür. Bir başka ifadeyle, il özel idarelerinin yüzde 36'sı, belediyelerin yüzde 53'ü ve köylerin yüzde 47'si kapatılmıştır. YAYED'in hesaplamaları- na göre AKP'nin iktidarda olduğu son on yıllık dönemde, belediye sayısı yüzde 60 azalmıştır. (YAYED: 2013).
Bu yasanın nüfusun yüzde 75'ini ilgilendiren bir yasa olması, kentsel alanlar dışındaki yerleşmeleri ve kırsal alanları da kapsaması, yerel temsili sağlayan küçük yerel yönetimleri kapatması, bazı il ve ilçelerde sınır değişiklikleri yapması önemini arttırmaktadır. Burada yasanın bütün nitelikleriyle ilgili bilgi vermemiz mümkün değildir. Ancak, bu yasanın yerel demokrasi açısından iki önemli radikal değişiklik yaptığını söyleyebiliriz. Bunlardan birinci değişiklik, tarihsel öneme sahip ve yerel demokrasi açısından büyük öneme sahip olan yerel yönetim kurumlarının bir çırpıda kaldırılmış olmasıdır. Bu yasayla, 250 yıllık bir kurum olan İl Özel İdareleri ile yerel demokrasi açısından önem taşıyan, Türkiye'ye özgü geleneksel bir kurum olan ve kendi kendisini yöneten köy muhtarlıkları kaldırılmıştır. Bu muhtarlıklar, yetkileri iyice kısıtlanmış mahalle muhtarlıklarına dönüştürülmüşlerdir. İkinci değişiklik ise, Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana yerelleşme konusunda büyük kazanım olarak kabul edilen, demokrasinin öğrenildiği, katılımın sağlandığı ve deneyimlendiği binlerce belediyenin orada yaşayanlara danışılmadan ortadan kaldırılmasıdır. Bu yasa, yerel demokrasi açısından önem taşıyan geleneksel ve tarihsel kurumları da, yakın dönemlerde kurulmuş olan belediyeleri de, hiç de demokratik olmayan bir biçimde silmektedir.
Getirilen yeni model il düzeyinde hiyerarşik bir yapı oluşturmakta, Başkan'ın konumunu ve çoğunluğun temsilini güçlendiren bir yerel yönetim modelidir. Model bu haliyle, il düzeyinde çoğulculuğu zorlaştırmakta; muhaliflerin, ya da azınlıkların görüşlerinin dikkate alınmasını engellemektedir. Modelin bu özelliği, yönetim tarafından, muhalefetin engellemelerinden kurtulma, etkin bir yönetime ya da iş bitirme olanağına kavuşma olarak sunulmaktadır. Bunun yerel demokrasiyle ilişkisi kuşkuludur.
Kapsadığı alanlarda, seçimle yönetilen birimleri ve seçilmiş yöneticilerin sayısını önemli ölçüde azaltan bu yasanın bu haliyle “yerelleşme” yönünde bir adım olarak kabul edilmesi mümkün değildir. İl düzeyinde seçilmiş Başkanların gücünü arttıran, alt birimlerin yetkisini ortadan kaldıran, binlerce belediyeyi ortadan kaldıran bu düzenleme, son dönemlerde ulusal düzlemde artan yeniden merkezileşme eğiliminin bir başka göstergesidir.
Bu yasaya yapılan eleştiriler incelendiğinde en yüksek sesle yapılan eleştirilerin yine Kürt sorunuyla ilişkili olduğu gözlenmektedir. Bu bağlamda, federasyona geçiş korkusu en çok dillendirilen korkudur. İfade edilen bir başka korku da, Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgedeki şehirlerin yönetimine gelecek siyasal partinin BDP olması ihtimalidir. Bu eleştirileri yapanlar, maalesef, gücün niteliğiyle ilgilenmekten gücü kullananın kimliği ile ilgilenerek ayrımcılık yaptıklarının farkında bile değildirler.
Bu yeni model, muhalif partilerin ya da bağımsız yerel grupların seçim kazandığı birçok küçük yerleşmelerdeki belediyeleri ortadan kaldırmıştır. Önümüzdeki yerel seçimlerle ilgili tahminler meclisteki bazı muhalefet partilerinin bile temsil edildiği yerel yönetim sayısının iyice azalacağı yönündedir. Muhalefetin taban kazandığı, yeni deneyimlerle demokrasiyi güçlendirdikleri, siyasal çeşitliği sağlayan, dinsel ya da kültürel bazı azınlık gruplarının kendi taleplerini gerçekleştirme imkânı buldukları küçük yerel yönetim birimlerinin ortadan kaldırılması çok önemli bir değişmedir. Son dönemlerde, sadece meclisteki muhalefet partileri değil, sesleri medyada duyulmayan, çevre hareketi gibi farklı eğilimleri temsil eden siyasal ve sosyal hareketler, belde belediyeleri ve köyler örgütlenmeye başlamışlar ve tepkilerini sosyal medya aracılığıyla ifade etmeye başlamışlardır.
Meclisteki ana muhalefet partisi olan CHP'nin Anayasa Mahkemesi'nde açtığı iptal davası dilekçesinde “üniter devlete” aykırılık, idarenin bütünlüğünün korunması ve federasyon korkusu gibi ifadeler yer alsa bile, yeni yasaya esas olarak, Avrupa Yerel Özerklik Şartına aykırılık, “yerel yönetim kültürünün” silinmesi, yerel demokrasinin zarar görmesi, yerinden yönetim ilkesine aykırılık gibi yönleriyle itiraz edildiği anlaşılmaktadır (CHP: 2013).
Bu yasaya bir başka önemli karşı çıkış, sınır değişiklikleri ve kırsal kentsel nüfusun karıştırılması yoluyla seçim coğrafyasıyla oynanması ve siyasal mühendislik uygulaması yapmasıdır. Bu uygulamanın, iktidara yakın olan partilere mensup olan belediye yönetimlerinin kaynak sıkıntısı çekmemesi ve adli baskıya maruz kalmama gibi avantajlarla birleştirildiğinde popülist siyasetin başarısını arttırabileceği düşünülmektedir. İktidarın “bütün şehirler benim olmalı” anlayışının gerçekleşip gerçekleşemeyeceğini ve bu modelin masa üstünde düşünüldüğü gibi işleyip işleyemeyeceğini önümüzdeki seçim sonuçlarıyla izleyebileceğiz. Yerel seçimler, bu nedenle, Türkiye'deki demokrasi geleneğinin sınanması anlamına geldiği için de özel önem taşımaktadır.
Kaynaklar:
Uygun, Oktay (2007): Federal Devlet: Temel İlkeleri, Başlıca Kurumları, Türkiye'de Uygulanabilirliği. On İki Levha Yayıncılık, İstanbul.
Erder, Sema ve Nihal İncioğlu (2008): Türkiye'de Yerel Politikanın Yükselişi: İstanbul Büyük Şehir Belediyesi Örneği, 1984-2004. İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul.
CHP 6360 İptal Başvurusu. www.chp.org.tr/wp-content/uploads/2013/01/Dava Dilekçesi.pdf. Erişim tarihi: 05.02.2013.
YAYED Büyükşehir Kanunu Ne Getirmektedir? www.yayed.org/id287-incelemeler/buyuksehir-kanunu-ne-getirmektedir.php. Erişim tarihi. 06/02/2013.
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 53 (Mart-Nisan 2013)
Tayyip Erdoğan Hükümetinin Suriye'deki iç savaşta taraf olduğunu bilmeyen kalmadı. Batı basını yazıyor, Orta Doğu gazeteleri yazıyor. Türk gazeteleri yazıyor.
Kamuoyuna yansıyan bazı olayları hatırlayalım:
* Bir F-16 uçağı düştü, Hükümet kaçak açıklamalarla olayı kapattı. Uçak Suriye hava sahasında düşmüştü, parçaları ve pilotların cesetleri deniz dibinden çıkarıldı, uçağın füzeyle düşürülmediği anlaşıldı. Türk Savaş uçağı orada ne arıyordu sorusu unutturuldu.
Silahlı eğitim
* Türkiye sığınmacı kamplardan bazılarını Hür Suriye Ordusuna mücahit yetiştirmek için eğitim amaçlı kullanıyor. 12 CHP'li milletvekili geçen yıl 25 Ağustos'ta Hatay'daki Apaydın kampına sokulmayınca olay kamuoyuna yansıdı. Heyetin başkanı olan Hurşit Güneş Validen izin alamadıklarını, kampların bağlı olduğu Başbakanlık Acil Durum Yönetimi Başkanlığı'nda (AFAD) telefon ettiğini, Reyhanlı'ya giderken Apaydın Kampına girmek istediklerini ama Başkanın 'Hepsi olur, Apaydın olmaz, orası özel, bilgi veremem' dediğini söyledi.
CHP Milletvekili Süleyman Çelebi şunları söyledi; "Orada kalan kişilerin, eğitildiği, bölge halkını tehdit ettikleri, 'Bir gün sıra buradaki Alevilere de gelecek' dedikleri iddiaları bize aktarıldı. Halk, bizden bu kampa gitmemizi istedi.(…) Orda yetkili olduğunu ve Suriye Ordusu'nda subay olduğunu söyleyen biri 'Ben burada eğitimdeyim, eğitim yaptırıyorum' dedi."
Apaydın kampı 4000 kişilik. Suriye ordusunu terketmiş 30 general, 500 farklı rütbede asker ve polis aileleriyle burada birlikte kalıyorlar. Kampta silahlı 200 kişinin bulunduğu söyleniyor. Dışişleri ve MİT mensupları da görev yapıyorlar. Bu kamp Karargâh gibi kullanılıyor, Silahlı eğitim yapılıyor, kamplardan Suriye'deki saldırılar yönetiliyor. Vurup tekrar Türkiye'ye dönüyorlar. 31 Temmuz 2012 tarihli Time Dergisi, Hür Suriye Ordusu'nda komutan rütbesine sahip Riyad Al Asaad'ın, yardımcısı Malek Al Kürdi ile General Mustafa Al Şeikh'in Apaydın Kampı'nda kaldığını bildirdi.
* Daily Telegraph Gazetesi'nden Michael Weiss, Hatay'da görüştüğü Suriyeli mültecilerin kendisine Türkiye'den silah aldıklarını söylediklerini yazdı. Weiss haberinde, mültecilerin ayrıca "Türkiye hafif silahlar temin etmekle kalmıyor, isyancılar arasından seçtikleri kumandanları İstanbul'da eğitiyor" dediklerini, AK-47 tipi silahların Türk ordusu tarafından sınırda isyancılara verildiğini, silahların Türkiye ve Lübnan üzerinden Şam'a aktarıldığını, silah nakliyatının ABD tarafından da kolaylaştırıldığını, ABD istihbaratının HSO ile iletişim halinde olduğunu belirtti.
* BBC Radyosunun Hür Suriye Ordusu'na yeni katıldığını söyleyen Suriyeli bir kadınla Türkiye'de yaptığı röportajda bu aynı konu dile getiriliyordu. Kimliği gizli tutulan bu kadın, Türkiye'nin Suriye muhaliflerini eğittiğini anlatıyordu. Adana'da gizli bir okulun olduğunu, çok sayı da militanın burada eğitildiğini aldıkları eğitimle Suriye içerisine saldırılar düzenlediklerini söylüyordu.
"Eğitim sağlayanın Türk ordusu olduğunu mu düşünüyorsunuz?" sorusuna "Evet Türk ordusu olduğunu düşünüyorum. Ben kişisel eğitimimi Türkiye'deki Hür Suriye Ordusu'ndan insanlarla birlikte aldım. Bize fiziki eğitim ve silah eğitimi veriyorlar.(…) Türkler bize gerçekten çok yardımcı oluyorlar, bu yüzden onlar hakkındaki bilgileri açıklamayı pek istemiyoruz." diyordu.
Sığınmacıların çapulculuk olayları basına yansıyor. Aşağıda okuyacağınız birkaç örnek bile muhalif mültecilerin Türk devletinden cesaret alan cüretkârlıklarını ve saldırganlıklarını göstermeye yetiyor. Örneğin Haber Türk Gazetesinden muhabirlerin verdikleri birkaç vakayı aktaralım:
* Hacı Baba Restaurant'ın sahibi Mehmet Gülen: "Çok farklı tipte insanlar lokantamıza gelmeye başladı. Gelip masayı donatıyorlar, her şeyi istiyor. Yemek yedikten sonra ise hesabı ödemeden çıkmaya çalışıyorlar. Hesabı istediğimizde ise 'Devlet ödesin, biz misafiriz' diyorlar."
* Adını vermeyen bir esnaf ile Suriyeli mülteci anlatıyor: "Muhalifler arabalarının içinde silahlarıyla gelip kent içinde dolaşabiliyorlar. Bunu sizin polisiniz, askeriniz görüyor ve sesini çıkarmıyor. Ben burada nasıl güvende olabilirim? O nedenle isim yok, görüntü yok. Muhalifler Alevileri öldürüp Sünnileri suçlayarak, Sünnileri öldürüp Alevileri suçlayarak mezhep çatışması çıkarmak istiyor" diyor. * Hatay'da Eski otogar bölgesinde et tavuk döner satan bir büfenin sahibi olan Ali Yıldız: Birkaçı hesap ödemek istemedi. Usulünce aldık paramızı. Yoksa burayı haraca bağlarlar. Bazı esnaf arkadaşlarımızı tehdit de ettiler. 'Esad Alevi, siz de Alevisiniz, hepinizi öldüreceğiz' dediler. Kavga gürültü çıktı." * 54 yaşındaki ayakkabı boyacısı Fatin Süzen gazeteci olduğumuzu anlar anlamaz yanımıza geldi. Bir çırpıda kolundaki yaraları gösterip derdini anlatmaya başladı: "Kolum yarıldı, hastaneye gittim, devletin hastanesine. Bana, 'şu an sana bakamayız, muhalifler geldi, onlarla ilgilenmek zorundayız' deyip başlarından savdılar. Suriyeliler mi bu ülkenin vatandaşı, yoksa biz mi? Polis benden kimlik soruyor, onlara soramıyor. İnanın huzurumuz kalmadı."
* Taksi şoförü olan Mustafa Demir ise yıllarca Suriye Hatay arasında otobüs şoförlüğü yaptığını anlattı: "Her gün kavga çıkıyor. Taksiye binenlerden bazıları inerken, git paranı Ziraat Bankasından çek dedi. Al başına bela. Suriyelilerin sanırım milletvekili dokunulmazlıkları var." (28.08.2012-Bülent Günal-Sedat Suna- Habertürk)
Cilvegözü olayı: HSO için patlayıcı imal ediliyor
Hükümetin halktan gizlediği bir başka olay da Cilvegözü Sınır Kapısında yaşandı.
11 Şubat 2013 günü Reyhanlı'ya yakın Cilvegözü Gümrük Kapısı'nda Suriye plakalı bir araçta meydana gelen patlama sonucunda 3'ü Türk, 11'i Suriyeli 14 kişi öldü, 28 kişi de yaralandı, çok sayıda araç da hasar gördü.
Patlamanın meydana geldiği aracın Suriye tarafına mı gittiği, yoksa Suriye'den Türkiye'ye giriş mi yaptığı konusunda çelişkili açıklamalar yapıldı. Başbakan gazetecilerin sorularına kaçamak yanıtlar verdi. İncelemeler bitince açıklama yapılacağını söyledi. Olay hakkında konuşan bazılarının kötü niyetli kimseler olduklarını ileri sürdü. Ama açıklama hiçbir zaman yapılmadı.
Görgü tanıkları aracın Türkiye'den Suriye'ye gittiğini bildirdiler.
Hatay milletvekili Refik Eryılmaz, Hatay'ın her tarafının bomba imalathanesi haline geldiğini belirtti, “Pek çok kez uyardık, ama dinletemedik. Güvenlik güçlerine talimat verildi ve terör gruplarına dokunmamaları istendi. Gümrük kapımız yolgeçen hanına döndü. Cilvegözü sınır kapısında sadece evrak kontrolü yapılıyor. Ne araçlar aranıyor, ne yük aranıyor. Kapının Suriye tarafı muhaliflerin elinde olduğu için Hür Suriye Ordusu mensuplarına Tayyip Erdoğan-Ahmet Davutoğlu hürriyeti var.
Daha önce de muhaliflerin kaldığı kamplarda ve evlerde patlamalar yaşandığını ifade eden Eryılmaz şöyle konuştu:
“Özellikle Suriye sınırına yakın bölgelerde kurulan kamplarda ve şehir merkezlerinde kiralanan evlerde bomba imalathaneleri kuruldu. Gaziantep, Kilis, Hatay'da çok sayıda patlama yaşanırken, patlamalar kamuoyundan gizlendi. Bizler birçok kez konuyu TBMM'ye taşımamıza rağmen hiçbir önlem alınmadı.”
Olayla ilgili kamera görüntüleri vardı, basına yayın yasağı konuldu. İnfilak eden oto, sınırın Türkiye tarafındaydı ve Suriye'ye yardım malzemeleri götüren araçların bulunduğu otoparktaydı.
Bildirildiğine göre halen Hatay ve G. Antep'te patlayıcı imal edilen 11 ev tespit edilmiş. 23 Ocak 2013'te Şahinbey ilçesinde bir ev infilakla havaya uçtu. Yaralı Suriyeliler ortadan kayboldu, olay örtüldü. Derken, Yayladağı ilçesine bağlı Gürışık köyünde bir evde de patlama oldu. Patlamalar Hatay'da iki evde daha yaşandı. Bu evlerde Suriyeliler tarafından üretilen patlayıcılar, Hatay ve çevresinden çalınan ve üzerine Suriye plakası takılan araçlarla Suriye'deki muhaliflere gönderiliyor.
Cilvegözü'ndeki araç da bu şekilde yüklendi ve intihar sevk edilmek için harekete geçerken sınır kapısında infilak etti.
Patlamada ölenlerin çoğu HSO mensupları..
Batı Kürdistan'a gözdağı
Osmanlı'yı ihya etmek Tayyip Erdoğan, Ahmet Davutoğlu ikilisi Suriye'de umduklarını bulamadı kları gibi Batı Kürdistan'daki siyasal gelişmeler karşısında şaşırıp kaldılar ve Rojava'ya karşı komplolara giriştiler.
Ankara Suriye Kürtlerini kendisi için tehdit olarak görüyor. Birleşik Arap Emirliklerinde bir foruma katılan Tayyip Erdoğan 25 Şubat günü dönerken uçakta verdiği mülakatta şunları söyledi:
“Suriye'nin kuzeyinde, otonom, legal, illegal bir oluşum bütünlüğü bozar. Biz bütünlüğü bozan herhangi bir oluşuma müsaade edemeyiz. O olduğu zaman farklı bir sıkıntı meydana gelir. Bizim, Kuzey Irak'taki sınırımızla burayı birbirine karıştırdığımız zaman burası 1'e 3. Tamamı PYD'nin sınırı değil, ama bunların içinde Arapların egemen olduğu bölge var, Türkmenlerin egemen olduğu bölge var. Kürtlerin içerisinde PYD yapısında olan da var, olmayan da var. Böyle bir yapı var, yeknesaklık yok. Orada çok ciddi sıkıntılar meydana geliyor."
Ahlul Beyt News Agency ABNA'nın (Ehlibeyt Haber Ajansı'nın) bildirdiğine göre, geçtiğimiz günlerde Kürt Yüksek Konseyine bağlı Asayiş birimlerinin yaptıkları çalışmalar sonucunda Kobani'de yaşayan Azadi Partisi üyesi Mahmut Kerho'nun ev ve iş yerinde yapılan aramada Türkiye'de 2012 yılı Aralık ayında yapı lan bir toplantıya ait belge bulundu. Batı Kürdistan'ı hedef alan bu toplantıya Suriye muhaliflerinden çeşitli silahlı gruplar ile bazı Kürt örgütleri katılmışlar.
Türkiye'nin tertiplediği Rojava (Batı Kürdistan) konulu "Urfa Toplantısı”nda bazı kararlar alındığı ortaya çıktı.
Uygulama Planı
Belgede yer alan bilgilere göre, yapılan tartışmalarda askeri, sağlık ve yardım komiteleri oluşturma kararı alındı. Bu komiteler için ayrıca bir uygulama planı çıkarılmış:
"Askeri komite kısa süre içinde Serêkaniyê'den Derik'e kadarki bölgeyi içine alan ve Cezire olarak adlandırılan bölge ile Afrin ve Kobani'de 18 tabur ve tugay oluşturulacak. Oluşturulan bu tabur ve tugaylar belirtilen alan içinde etkinliğini arttırmaya çalışacak. Etkinliğin kurulması için zaman geçirilmeden Afrin, Bab, Mumbic, Cerablus, Şêxler ve Cezire alanlarında komutanlıklarının oluşturulması planlanıyor. Bu komutanlıklar aynı zamanda bölgede oluşturulacak silahlı grupların silahlarını da temin etme görevi yapacak."
Bu kararın etkili uygulanabilmesi için Türkiye ile iletişimin sağlıklı bir şekilde yürütülmesi gerektiğine vurgu yapılıyor. Bunun için bölgede yararlanılan telefon baz istasyonlarının onarılmasıyla birlikte yeni baz istasyonlarının kurulması kararlaştırılıyor.
Sınır Kapıları ve Petrol
Toplantıya dair diğer önemli ve dikkat çekici bir nokta sınır kapılarını ilgilendiriyor: Tılabyad, Cerablus ve Kobani'deki sınır kapıları silahlı gruplara ve oluşturulacak tugay ve taburlara silahların ulaştırılması için açık tutulacak ve bu grupların denetiminde olacak. Bu kapılardan ayrıca silahlı grupların çatışmalar sırasındaki yaralıları veya cenazeleri de Türkiye'ye ulaştırılacak.
Belgede alınan başka bir karar bölgede çıkarılan ham petrolü konu alıyor. Bu petrolün işlenmesi için seyyar rafine merkezlerinin kurulması planlanıyor ama tasarının başarılamaması halinde petrolün işlenmesi için komşu ülkelere aktarılması sağlanacak.
Suudi Din Adamlarına Görev
Belgede, toplantıda yer alıp almadıkları belirtilmemekle birlikte, Suudi Arabistan din adamlarına da bazı görevler verildiği görülüyor. Suudi Arabistanlı bazı din adamlarına bölgedeki yetim, dul kadınlar ve sakatlara sahip çıkma görevi verilecek. O din adamları bölgede kuracakları bir komite ile bu görevlerini yerine getirecek.
Kerho'nun evindeki belgelerde, toplantıya Kobani'li Dr. Bahtiyar, Şeyh Ahmet Hemê, Mustafa Bekir Hesen, Alaaddin Ahmet Hamam'ın da katıldıkları ortaya çıktı.
Navaf Al Beşir
Navaf Al Beşir'in yaptığı bir konuşmaya da dikkat çekiliyor. Navaf Al Beşir, Kobani'den Derik'e kadarki alanların hepsinde gruplarının bulunduğunu belirtmişti. Kürt kaynakları, Navaf Al Beşir'in bu konuşmasının ardından, önce Derbisiyê'de, ardından geçtiğimiz günlerde Derik ve Gırkê Legê civarında bazı Kürt partileri tarafından peşmerge gücü ve birlik oluşturma adıyla yapılan çalışmalara dikkat çekiyor. Ele geçirilen belge ile birlikte söz konusu faaliyetlerin toplantının bir sonucu olduğu şeklinde değerlendiriliyor.
Toplantıdan sonra hız verilen örgütlenme çalışmalarıyla birlikte silahlı çete gruplarının üçüncü kez Türkiye'den Serêkaniyê'ye girerek halka saldırmalarının bu planın bir parçası olduğu ifade ediliyor.
Ankara'nın organize ettiği binlerce çete mensubu 16 Ocak 2013 günü ağır silah ve tanklarla Serêkaniyê'ye saldırıda bulunmuştu.
Temmuz 2012'de kurulan ve kısa bir süre önce ordulaşma kararı alan Halk Savunma Birlikleri (YPG) ile bu gruplar arasında 15 gün boyunca şiddetli çatışmalar yaşanmıştı. Bu çatışmalar sırasında YPG güçleri biri Fransız iki ambulans, çok sayıda silah ve diğer mühimmatlara el koymuştu. Ağır kayıplar vererek, Türkiye ile sıfır noktada bulunan mahallelere gerileyerek kuşatma altına alınan gruplar, ateşkes ve görüşme talebinde bulunmuşlardı.
Salih Müslim: Şiddetin tırmanmasından Türkiye sorumlu
Paris'te bir basın toplantısında konuşan Rojave Kurdistan Demokratik Birlik Partisi (PYD) Eşbaşkanı Salih Müslim, "Türkiye devrimi yolundan saptırdı, askerileşmesini sağladı. Cihatçı gruplara destek oldu" dedi.
Türkiye Cumhuriyeti'nin çok açık biçimde Suriye'nin içişlerine karıştığını belirten Müslim, "Kendi çıkarları doğrultusunda durum üzerine etkide bulunmaya çalışıyor. Ankara Suriye muhalefetine desteğini, Kürtlerin hareketten dışlanması şartına bağladı" diye ekledi.
Türkiye'nin kullandığı gruplar arasında cihatçı El Nusra'nın bulunduğuna işaret eden Müslim, bu grubun Türkiye'de eğitim üslerinin bulunduğuna dikkat çekti. Müslim, dış muhalefet olarak tanımladığı Suriye Ulusal Koalisyonu'nun "Türk rejimi ile geniş ilişkiler içinde olduğunu ve Kürt Yüksek Konseyi ile görüşmek istemediğini" söyledi.
Müslim ayrıca Başar Al Esad rejiminin düşmesi için Hür Suriye Ordusu ile koordinasyon içinde olacaklarını dile getirdi. Müslim, Suriye'deki sorunun askerileşmesine karşı olduklarını söylerken, "Bizim yaptığımız farklıdır, meşru savunmadır" dedi.
Kuzey Kürtleri Batı Kürdistan halkını yalnız bırakmıyor. Onlara yardım için geniş bir yardım kampanyası başlatıldı. Aşağıdaki kampanyayla ilgili verilen ayrıntılar, kanaatimizce gösterilen çabaların yaygınlığından çok Kuzey'deki toplumun örgütlülük düzeyini ve örgütlenme bilincini yansıttığı için önem taşıyor.
Sol'un eskiden beri önde gelen şiarlarından birisi örgütlenmedir. “ÖRGÜTSÜZ HALK KÖLE HALKTIR” sloganı temel sloganlarımızdan biridir.
İşte Kürt halkı da kölelikten kurtulma mücadelesinde örgütleniyor. Bu örgütlenme sadece siyasal alanda değil. Hayatın her alanında.
Bismil Belediye Bşk. Cemile Eminoğlu
K. Kürdistan'da “Gün aşımızı paylaşma günüdür” Rojava'ya yardım kampanyası açıldı.Bismil Belediyesi Rojava için yardım kampanyası başlattı. Kampanya kapsamında belediye önünde kurulan yardım standı önünde basın açıklaması yapıldı. Açıklamaya Bismil Belediye Başkanı Cemile Eminoğlu ve çok sayıda kişi katıldı. Basın açıklamasını okuyan Bismil Belediye Başkan Yardımcısı Songül Kaptan, Rojava'da devam eden savaş nedeniyle başta Kürtler olmak üzere halkların açlığa mahkûm edildiğini belirterek, "Bismil halkı olarak daha önce Van halkıyla yaptığımız yardım dayanışması gibi aynı duyarlılıkla Rojava halkı için yardımlarınızı ve desteklerinizi bekliyoruz" dedi.
Diyarbakır Büyükşehir, Bağlar, Sur, Yenişehir, Kayapınar, belediyelerinin başlatmış olduğu yardım kampanyasına Bismil Belediyesi olarak katıldıklarını ifade eden Songül Kaptan, "Başlatmış olduğumuz yardım kampanyasına herkesin desteklerini bekliyoruz. Yapılacak yardımlarınız Nusaybin Belediyesi aracılığıyla Afrîn, Qamışlo, Amûde, Serêkaniyê ve Halep'teki kardeşlerimize ulaştırılacaktır. Rojava'daki halkların aciliyet arz eden temel ihtiyaçları çocuk maması, kuru gıda (pirinç, bulgur, tuz, çay, şeker, makarna, nohut vs), çocuk bezi, kadın pedi. Herkesin desteklerini bekliyoruz" diye konuştu. Ardından burada söz alan Bismil Belediye Başkanı Cemile Eminoğlu, yardımların düzgün toparlanması için belediye bünyesinden bir komisyonun kurulduğunu kaydederek, yapılacak yardımların kayıt altına alınacağını belirtti.
Bingöl'de (asıl adı Ermenice Çapakçur) İHD şubesinde bir araya gelen demokratik kitle örgütleri Rojava halkı için yardım kampanyası başlattı. İHD Bingöl Şubesi'nde başlatılan kampanya için BDP Bingöl İl Örgütü, İHD Bingöl Şubesi, KESK bileşenleri, Makine Mühendisleri Odası Bingöl Temsilciliği, İnşaat Mühendisleri Odası Bingöl Temsilciliği, Bingöl Üniversitesi Öğrenci Derneği (BÜO-DER), MEYADER Bingöl Temsilciliği katıldı. Ortaklaşa düzenlenen toplantıda sivil toplum kuruluşları adına açıklama yapan İHD Bingöl Şube Başkanı Mehmet Can İnce, "Suriye'de hem insani hem de politik olarak büyük kayıplara yol açan savaş Suriye halklarını ciddi bir trajediye sürüklemiştir" diyerek, şöyle devam etti. "Suriye Kürt bölgesine insani yardım götürmek ve bunun önündeki engellerin kaldırılmasını talep etmek her şeyden önce insani bir tutumdur. Ortadoğu'da ikinci bir Gazze'ye kimsenin seyirci kalma lüksü yoktur. Biz sivil toplum örgütleri olarak bu yardım kampanyasını Bingöl'de de başlatmış bulunuyoruz. Öncelikli ihtiyaç malzemelerini kamuoyuyla paylaşmak istiyoruz; kuru bakliyat, un, pirinç, yağ, çay, şeker, çocuk bezi, çocuk maması, kadın ihtiyaç malzemeleri, ağrı kesici, antibiyotik gibi temel ihtiyaçlar önceliklidir."
Mardin'in Kızıltepe (Qoser) ilçesinde bir araya gelen BDP Kızıltepe İlçe Örgütü üyeleri, Eğitim Sen Kızıltepe Temsilcisi Baran İlhan, Kızıltepe Belediye Başkan Vekili Haşim Baday, Kızıltepe Belediye Başkan Yardımcısı Burhan Kurhan, Kızıltepe Ticaret Odası 2. Başkanı Beşir Dündar ve DİSK Genel-İş Sendikası Kızıltepe Temsilcisi Şakir Şahin'den oluşan heyet, esnafları dolaştı. Rojava halkı için devam eden yardım kampanyasını daha da genişletmek ve toplanan yardımları sağlıklı bir şekilde yerine ulaştırmak için aralıksız bir şekilde çalışmalar sürdürülüyor. Toplanan yardımlar her hafta Perşembe günü Nusaybin (Nisebin)den geçerek Qamişlo'ya ulaştırılıyor.
Diyarbakır'ın Kayapınar ilçesi Gaziler Mahallesi'ndeki Gaziler Halk Evi'nde (Mala Gazîlera) Rojava'daki savaşa dikkat çekmek ve yapılan yardım kampanyalarına destek vermek için basın açıklaması yapıldı ve Kuzey Kürtlerinin Batı Kürtlerine sahip çıktıkları belirtildi.
Siirt'te "Rojava halkına insani destek verelim, insanlığı yaşatalım" sloganıyla başlatılan ve kentteki 25 STK tarafından desteklenen kampanyaya ilişkin Belediye Başkanı Selim Sadak, BDP, İHD, Barış Anneleri İnisiyatifi, Siirt Barış Meclisi, HDK Siirt Meclisi, Siirt Tabip Odası, Siirt Barosu, MKM, TUHAD-DER, KESK bileşenleri, Esnaf ve Sanatkarlar Odası, Fıstık Üreticileri Birliği, Mahalle Muhtarları, Çiftçi Mallarını Koruma Derneği, Belediye-İş, İl Genel ve Belediye Meclis üyeleri katıldı.
Selim Sadak Rojava halkına dayanışma elini uzattıklarını söyledi. Sadak, özellikle Qamişlo, Afrin, Halep, Serêkaniye kentlerindeki halkın durumunun içler acısı olduğunu ifade ederek, yardımlar için tüm girişimlerde bulunacaklarını ve özellikle gıda malzemeleri, çocuk bezi ve çocuk maması gibi temel ihtiyaçlara dönük bir yardım kampanyası yürüttüklerini ifade etti. Sadak, yardımların belediye bünyesinde toplanacağını da sözlerine ekledi.
BDP Yüksekova (Gever) İlçe Örgütü binasında, Rojava'ya yapılacak yardımlara ilişkin toplantı gerçekleştirildi. Toplantıya; Yüksekova Belediye Başkan Vekili Mehmet Emin Seven, BDP İlçe Başkanı Nail Durmaz, BDP Esendere (Bajirge) Belde Örgütü yönetimi ve belediye meclis üyeleri, KURDİ-DER, Gever Kültür Merkezi, TUHAD-FED, KESK, DİSK, MEYADER temsilcileri, Şoförler Odası, Esnaf ve Sanatkarlar Odası, il genel meclisi üyeleri katıldı. Toplantı ya katılan kurum ve kuruluşlar adına .açıklama yapan Esnaf ve Sanatkâr Odası Başkanı İrfan Sarı, Rojava'da yaşayan halkın durumuna dikkat çekerek, "Bilindiği üzere 2 yıldan bu yana süren bir iç savaş var. Sürdürülen bu savaşın yeri Suriye'dir, yani Rojava'dır. Kural tanımayan bu savaşta ölen insanların sayısal çoğunluğu artık kamuoyu tarafından adeta kanıksanmaktadır. Oysa büyük bir insani trajedi yaşanıyor. Tüm dünyanın gözleri önünde sürdürülen bu savaşın görülmemesi ve bu savaşa duyarsız kalınması yaşanmakta olan trajedinin artmasına neden olmaktadır" dedi. "Yerinden yurdundan mülteci konuma düşmüş Suriye halkının, bu akıl almaz savaşta korunması tüm dünya halklarının asil görevidir" diyen Sarı, "Bu halk şu an açlık ile karşı karşıya kalmış durumdalar. Burada yaşayan halkımıza desteklerimizi yapmak bizim de asli görevlerimizin arasında bulunmaktadır" diye belirtti.
Sarı, şu çağrıda bulundu: "Sürdürülen savaşı n kışkırtıcılığını yapan ülkelerin kendine bu anlamda çeki düzen vermesi ve bu ülkenin iç işlerine müdahil olmaması gerektiğini hatırlamak gibi bir görevimiz de bulunmaktadır. Sürekli kan ve ölüm politikaları geliştirmekte dünyayı bir cihan harbi eşiğine getirmek gibi bir sonuca varılır ancak. Buradan dönmek ve Suriye halklarına yaşatılan bu zulümden uzak durmak gerekiyor. Bu vesileyle yereldeki bütün halkımıza, meslektaşımıza, esnaf ve zanaatkârlara, tüccar ve sanayicimize çağrı yapıyoruz. Orada mezalim altındaki halkımıza desteklerinizi esirgemeyiniz."
Belediye önünde çadır kuruldu. Kayıtla alınan yardımlar daha sonra Rojava'ya gönderiliyor.
Roboski köylülerinden Rojava’ya yardım
Kuzey’den Türkiye, Güneyden Suriye devleti ve İslamcı güçler tarafından kuşatılmış, tecrit edilmiş olan Batı Kürdistan halkına Kuzeyi kardeş halkınca başlatılan yardım kampanyasında Roboski ve Bijuh köylüleri de katıldılar. Köylerinde ürettikleri besin maddelerine ilaveten Uludere’den (Qılaban) satın aldıkları yiyecekleri Rojava’ya gönderilen yardım kamyonlarına teslim ettiler.
Yapılan açıklamada şöyle denildi: Kürt Rojava'da da kendi yaşamını kendisi yönetmeye başlamıştır. Bir kere daha Kürt halkı kimseye muhtaç olmadan kendi yaşamını örgütleyebileceğini göstermiştir. Fakat emperyalizm ve ortağı Türkiye, hatta sonra bu duruma Kürt Federe yönetimi de dahil olmuştur. Rojava’nın kendi yaşamını kurmasını engellemek için sınırları kapadılar. Bugün kardeşlerimizin karşısına çıkıp, "Siz özgür yaşam istiyorsanız, biz de sizi aç bırakır ve hastalıklarla sizi kırarız diyorlar."
Tüm bu saldırılara karşı, sınırların bir anlamı olmadığını vurguluyor ve birliktelik çağrısı yapıyoruz:
"Bugün her tarafta Rojava'ya dayanışma eli uzatılmış, dayanışma kampanyaları sınırlara inat başlatılmıştır. Bugün biz de Roboski'den Rojava'ya dayanışma elimizi uzatıyor ve dayanışma kampanyasını başlatıyoruz."
Roboski'li çocuklar bu dayanışmayı büyütmek için, en az büyükleri kadar çalıştılar. Kısa bir Şlm ile de bir taraftan yardım toplarken diğer taraftan bu dayanışmanın büyütülmesi için tüm kamuoyuna çağrıda bulundular. Çocuklar, "Biz de Roboski'li çocuklar olarak, dayanışma elimizi Rojava'ya uzatıyoruz" dediler.
Not: Yukarıda özetini okuduğunuz haber ve çağrı Roboskililer tarafından yazılmıştır. Anadillerini sadece konulan, anadilden okuyup yazma bilmeyen, çoğunun öğrenimi Türk ilkokulunu geçmemiş, geri kalan kısmı o kadarını da görmemiş köylülerin gençleri tarafından yazılmış metin dergimizin redaksiyonu tarafından yapılan ufak tefek dil değişikliklerine rağmen tamamen onlara aittir.
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 53 (Mart-Nisan 2013)
Gündem AKP hükümeti ile PKK Genel Başkanı arasındaki görüşmeler ekseni etrafında şekillenmeye devam edecek. PKK ile KCK üst yönetimleri, BDP ve Zübeyr Aydar'ın adıyla ifade edilen Avrupa Seksiyonu gibi yapıların konumları hepsi bu ilişkilere bağlı olacak.
Kısaca söylersek girilen evrede düğüm Tayyip Erdoğan ile Abdullah Öcalan arasındaki mutabakatta.
Düğümün çözülmemesi için ortada bir neden yok, ama o düğümün çözülmesi Kürdistan sorununun çözülmesi demek değil. Yani yaşanılana çözüm süreci diyebilmek için fazla iyimser olmak gerekiyor.
2013 Nevroz'unda çatışmasızlık (ateş kes) ilan edilecek, sonra Kuzey'deki HPG'liler 15 Ağustos'a kadar Güney'e geçecekler böylece silahlar susmuş olacak.
Bunlara kimsenin itirazı yok. Siyasi mücadelede silah fetişizminin ne kuramda, ne somut gerçeklikte yeri var. Bugüne değin 42 bin Kürt gerillası, 5 binden fazla güvenlik mensubu öldü. Faili meçhullerin sayısı ise bilinmiyor. Silahın aşılması, daha fazla insanın ölmemesi hepimizi ancak memnun eder.
Kuzey'deki özgürlük hareketinin dinamik ve yığınsal bir güce ulaştığı ve böyle bir etkinin artık sönümlenmeyecek, yenilmeyecek, tersine daha da genişleyecek çapta olduğu çok açık bir gerçek.
Kitlenin politikleşme düzeyi, hareketliliği ve mücadelenin uluslararası bağları silahı belirleyici bir unsur olmaktan çıkardı, nihai çözüme değin el altında tutulacak, ama esas olarak sivil siyasete, uluslararası bağlara yoğunlaşılacak bir aşamaya gelindi.
Gelgelelim “barış süreci” denilen çalışmalarda sorun silahların susmasında düğümlenmiyor. 15 Ağustos'a kadar devam edecek evrede sürecin asıl belirleyici noktası HPG'nin “silahları gömmesi” takviminin işlemesi değil, sürecin medyada öyle gösterilmesi tâli bir nokta.
Esas mesele bu süreçte yeni Anayasanın nasıl olacağıdır? [PKK Genel Başkanına giden - ve devlet yetkilileriyle ortak toplanan ikinci heyette partiler arası Anayasa Uzlaşma Komisyonundaki üç BDP'liden ikisinin bulunması rastlantı değildi.]
Anayasa konusunda aslolan sorun, söylem “Anayasal vatandaşlık” kavramı mı olsun, “Türklük” nereye, ne kadar konulsun sorusu da değil.
Bütün mesele Başkanlık sisteminin getirilmesinde.
Eğip, bükmeden ve sorunu “ateşkes ilan edilsin, HPG Güney'e çekilsin” gibi noktalara hapsetmeden konuşalım: Tayyip Erdoğan Başkan olmak için yanıp tutuşuyor, Başkanlık sistemini getirmek istiyor ve kaç zamandır bu noktada yoğunlaşıyor.
Öngördüğü çatıyı ancak yeni bir Anayasayla ya da hiç değilse Anayasa değişikliğiyle çatabilmesi ve tasarıyı referanduma götürebilmesi için Meclis'te asgari 330 oy gerekiyor. CHP ve MHP'den destek alamayacağına göre, BDP'nin Meclis oylarına ihtiyacı var.
Anayasa oylamaları gizli yapılıyor, Tayyip Erdoğan'ın kendi partisinden de fire vereceği belli. Mart 2014'teki Yerel Seçimleri 6 ay öne çekmek için getirdiği Anayasa değişikliğinde yeterli sayıyı bulamamıştı, Başkanlık Anayasasında hiç bulamaz. Bu nedenle BDP'nin 30 iskemlesine başvurmak tek seçenek.
BDP daha önceki açıklamalarında da, son yaklaşımlarında da Başkanlık sistemine yatkın sözler etmiştir. Asıl karar sahibi olan PKK Genel Başkanının izhar ettiği bazı tereddütlere rağmen, onunla belli bir mutabakat sağlanmış gözükmektedir. 3 Ocak ve 23 Şubat tarihleri arasında (iki BDP heyetinin Öcalan'a gitmesi arasında) geçen 50 günlük sürede bu zemin sağlanmış olmasaydı, Tayyip Erdoğan böyle rahat konuşamazdı. Zaten kamuoyuna yansıyan görüşme tutanaklarında Tayyip Erdoğan'ın başkanlığını desteklediğini açıkça belirtmiş.
Mevcut parlamentodan demokratik bir Anayasa bekleyenlerden değiliz. AKP'yi de, CHP'yi de, MHP'yi de demokrat görmeye olanak yok. AKP'nin getireceği bir Anayasanın demokrasi olacağını söylemek basiretsizliktir. AKP'lilerin ileri demokrasisi olsa olsa geriliktir.
AKP'nin taslağın içine koyacağı suyuna tirit birkaç lafı demokrasi sayacak olanlar saysınlar. Üstüne üstlük Başkana üstün yetkiler veren bir metinden demokrasi beklemek, bunu da o yetkileri kuşanacak Tayyip Erdoğan'dan ummak safdillik olur.
Tayyip Erdoğan kuvvetler ayırımını ayak bağı gördüğünü ilan etmiştir. Bu demektir ki, HSYK, Yargıtay, Danıştay aracılığıyla Yargıyı kontrolüne almış olması yetmemekte, Yargıdan daha daha çok tâbiyet ve siyasi otoriteye itaat istemektedir.
Yasama organına gelince: TBMM bir aksesuardan ibaret değilse bile, Tayyip Erdoğan'a bağlı bir bileşimden fazlası da değildir. 2015 Genel Seçimlerinde de durum değişmeyecektir. Ama bu kadar siyasi güç bile az geliyor ve daha fazlasını istiyor. Öngördüğü Başkanlık sistemi -vakit kaybı saydığı, zait gördüğü Meclis prosedürlerini bertaraf edecek, parlamentoyu devre dışı bırakacak bir siyasi yapılanmadır.
Bugün ABD'de ve demokratik Güney Amerika ülkeleri dahil hiçbir demokraside baştaki şahsın siyasi kudreti Tayyip Erdoğan'ınki kadar yoktur. Çok güçlü olduğu sanılan ABD Başkanına bile önemli parlamenter frenler vardır.
Başkanlık sistemi Türkiye'ye getirilirse, başa geçecek politikacının (bugün için Tayyip Erdoğan'ın) siyasi kuvveti, kudreti daha da artacaktır. Neredeyse bu güç, II. Dünya Savaşında demokratik ülkelerin “savaş kabinelerinin” başındaki kişilerinki kadar olacaktır.
“Zaten savaş var” denilecekse, yanıtımız “savaşı sona erdirmenin pazarlığı 'savaş kabinesi' kurmak üzerine mi yapılır?” olacak.
Yanlış anlaşılmasın: Başkanlık sistemine bu kadar kesin karşı çıkma gereği, o yetkileri Tayyip Erdoğan'ın kullanacak olmasından ileri gelmiyor. Tayyip Erdoğan bugün var, yarın yok. Bugün o, yarın bir başkası. Bu toplum çağdaş bir toplum olmadığı için, yeni putlar yaratmaya her zaman ihtiyacı olacaktır. Bu nedenle, öyle yetkiler hiç kimseye verilmemelidir.
Türkiye'de parlamentonun cılız olduğu, demokratik süpapların ve mekanizmaların bulunmadığı, var olanların da şu veya bu şekilde etkisiz kılındığı bir siyasi düzen vardır. Başkanlık sistemi, zaten işlevi sınırlı olan parlamentoyu iyice etkisiz kılacağı için, demokrasiyi ve demokratikleşmeyi savunanlar Turgut Özal'ın da, Süleyman Demirel'in de Başkanlık sistemi taleplerine şiddetle karşı çıkmışlardır.
O sistemi getirmeye onların güçleri yetmemişti, Tayyip Erdoğan'ın da yetmiyor. İşte bu nedenle PKK Genel Başkanına başvuruyor, mutabakat arıyor. Güttüğü politika barış için olsaydı, başımızın üstünde yeri vardı, ama kendisi a) Başkanlık sistemini getirmek, b) Çatışmasızlık ortamında 2014'te birinci turda Başkan seçilebilmek için böyle davranıyor.
Tayyip Erdoğan getirteceği Anayasa taslağını BDP'lilerle geçirirse, Referanduma götürecek ve % 50'yi aşarak onu T.C. Anayasası yapacaktır. 1980 Anayasasının bu toplumun başına 30 yılı aşkın zamandır bela olduğu yetmiyormuş gibi, şimdi de kim bilir kaç sene yeni Anayasayı kazımak ve demokratik bir Anayasa yapmak için uğraşıp durmak gerekecektir?
Bazı BDP'li hukukçuların “Başkanlık sistemi Merkezden değil, yerelden yönetmeye daha yatkın” demeleri zorlama gerekçeler oluyor., “Federatif yapılara Başkanlıklar uygundur” demenin yanıltıcı olduğunu geçen sayımızda yazmıştık.
Örneğin Britanya adı üstünde “Birleşik Krallık”tır. İngiltere, İskoçya, Galler ve K. İrlanda'dan oluşmuş bir yapıdır. Hepsinin ayrı parlamentosu, ayrı bayrağı, hatta ayrı milli futbol, rugby takımları bile vardır. İskoçya Parlamentosunda ve Birleşik Krallığın Avam Kamarası'nda bağımsızlığı savunan partiler ve milletvekilleri bile yer almaktadır.
İspanya'da 23 bölgeli bir yapı mevcut. Belçika Şaman, Valon ve Brüksel bölgelerinden oluşmuş bir başka federasyon. Federal Almanya da öyle. İtalya da. Saydıklarımızın hiç birisinde Başkanlık bulunmuyor. İsviçre'nin resmi adının Helvetya Konfederasyonu olduğunu da ekleyelim. Yani başkanlık sistemini savunmak için öyle gerekçeler getirmeye gerek yok.
Kaldı ki Tayyip Erdoğan 3 Şubat'ta Prag'a gitmeden önce yaptığı basın toplantısında “Güçlendirilmiş yerel yönetimler konusuna sıcak bakmıyorum, zaten güçlüler… Yerel yönetimler hiçbir dönemde olmadığı kadar güçlüdür. Belediye ile yakından uzaktan alakası olmayan tipler siyasi uzantının başkanlığında belediyeyi perde arkasından yönetmektedirler“ demiştir.
Valilerin seçimle geleceği iddiaları ise balondur. Ülke “Mülki idare” denilen hiyerarşi ile yönetilir. Valilikler İçişleri Bakanlığına bağlıdır, Emniyet birimleri ise mülki amirin emrindedir. Siz bugün Türkiye'de bir takım illerin CHP, başkalarnın MHP, daha başkalarının ise BDP tarafından yönetileceğine inanıyor musunuz?
Bir takım ilçelerle 13 yeni Büyükşehrin kurulmuş olması da ademi merkeziyetçilik değildir. Mevcutlar ademi merkeziyetçi mi ki, yenileri öyle olsun?
PKK Genel Başkanının bu konuda getirdiği talep Paris Şartı'ndaki Yerel Yönetimler maddesine konulmuş olan çekincenin kaldırılmasıdır. Ankara'nın o çekinceyi kaldırmasının bir anlamı olmaz. Çekinceyi kaldırır, ama bildiğini okumaya devam eder.
Pazarlıkta KCK vesaire bahanelerle içeri alınan siyasi kadroların salıverilmesi de var. 4. Yargı Paketi denilen tasarının onları da kapsaması bekleniyor. O tutukluların suçları belli değildir. Binlerce insan nahak yere yıllardır içeridedir. Durum aynen şudur: Önce kitle halinde denilecek kadar çok insan içeri alınmıştır, şimdi onların özgürlükleri rehine gibi pazarlık masasına sürülmektedir.
O tutukluların serbest bırakılmasının bedeli Başkanlığı Tayyip Erdoğan'a vermekse, onların ya da başka Kürt siyasetçilerinin tutuklanmayacaklarının güvencesi nedir? Köşe dönüldükten sonra tekrar aynı şeylerin yapılmayacağını kim temin edebilir?
Tayyip Erdoğan hem 2007'de, hem de 2011'de “Öcalan'ı siz asmadınız, biz olsak asardık” diyen adamdır. İçeridekiler gazeteci değil, teröristtir diyen de odur. Şimdi mi barışçı havarisi Sayın Başkan olacaktır?
Seçim barajının düşürülmesi pazarlıkta varsa Başkanlığı alma karşılığında baraj indirilecektir. Kendisine o yetkileri verdikten sonra BDP'nin milletvekili sayısının artması ne ifade eder.
Geriye kala kala PKK Genel Başkanı'nın serbest bırakılması kalıyor ki, pazarlıklarda bu hususun bulunmadığını iki taraf da vurguluyor. Öcalan “bu süreç tamamlandığında hepimiz özgür olacağız” demiştir.
Asıl önemli nokta şu: Tayyip Erdoğan on yılı aşkın zamandır iktidardır. Her hangi bir demokrasi ve barış planını getirmiş değildir. Şimdi ise barış”ı kendi siyasi kaderine ve emellerine bağlamaktadır.
“Kürdistan toplumu ayrı bir bütünlüktür, kendi yolunda yürürken Türk toplumunu beklemek zorunda değildir” saptaması doğrudur, ama Başkanlık sistemini getirmenin Kürt toplumunun özgürleşme sürecine ne gibi bir fayda getireceği bilinmemektedir. Daha da pekiştirilmiş bir Yürütme Kürt halkının karşısında engel değilse, nedir? Yargıyı daha da denetimine almış, olağanüstü yetkilerle donatılmış bir Başkan çoğulculuğun azalması ve devletin daha da güçlendirilmesi demektir. Bunun ceremesini dinamik Kürt toplumu daha çok çeker.
İçine girilmiş olan evrenin hiç mi yararlı yanı yok? Elbette var, örneğin silahların susması var. Her ne kadar Türk jetleri 7 saat Kandil'i bombaladıysa da, silahların karşılıklı olarak susacağını umalım. İkinci nokta PKK ve kurumları ve Genel Başkanı meşruiyet kazanmıştır. Üçüncü husus ise uluslararası kamuoyunun süreci dikkatle izliyor olmasıdır. Ama çözüm için alınacak çok yol vardır.
- Ayrıntılar
- Süreyya Öngen
- Sayı 53 (Mart-Nisan 2013)
Bu hıyaban ebediyet yoludur,
Gider Allah'a kadar buradan ucu;
Türkiye'de siyasetin kişiselleşmesinin çeşitli yansımaları var: Mahalli politikacılar mutlaka milletvekili olmak isterler. Milletvekili seçilmişlerse, mensup bulundukları parti tek başına veya başkalarıyla hükümeti kuracaklarsa çoğunun gönlünde bakanlık yatar. Milletvekilinin bakan olma tutkusu o denli belirgindir ki, hükümetlerin kurulma dönemlerine basın alaycı dille iddialı milletvekillerinin “lacivertlerini çektikleri”ni yazar.
Her ne kadar mahalli politikacı için belediye başkanı olmak da önemli bir hedef ise de, çoğu belediye başkanının gönlünde milletvekilliği yatar. Oysa belediye başkanlığının parasal avantajları milletvekilliğinden fazladır. Ama siyasi ihtiras o kişiyi mebus olmaya iter. Mebus seçildikten sonra elbette başka avantajlar çıkacaktır, Genel Başkanı n gözüne girmek ve siyasette yükselmek yolu açılacaktır, fakat öyle hayalleri olmasa bile milletvekilliği toplumda belediye başkanının üzerindeki bir statüdür.
Onların çok da kabahati yoktur. Çünkü milletvekilliği toplumun hemen hemen tamamının gözünde önemli bir statüdür. Bu konuda toplumda garip bir ikilem mevcuttur. Halk hem milletvekillerini “menfaatçi, paracı” diye küçümser, aldıkları aylıkları ve yollukları fazla bulur, Meclis lokantasındaki yemeklerin fiyat listesi arada bir gazetelerde yayınlandığında homurdanır durur, hem de o milletvekili kentin, kasabanın ana caddesinden geçerken dükkânından çıkıp hürmetle önünde eğilir, elini sıkmak için yarışır. “Günün birinde işim düşer” çıkarcılığıyla öyle yapmaz: Toplumda öylesine etkili bir milletvekilliği kültü vardır ki, kendisi de o kültün cazibesi altındadır.
Milletvekilliğini ve vekilin kendisini önemsemeyenler sadece devrimci gençlerdir. “Toplumdaki bu milletvekili takıntısına eskiden devrimci gençler çok kızarlardı, “Parlamento burjuvazinin ahırıdır” derlerdi. Şimdi ne diyorlar, bilmiyorum, ama toplumun gözünde milletvekilleri hem topluluk ve meslek olarak hakkında ileri geri konuşulan, hem de tek tek kişiler olarak itibar gören kişiler.
O politikacı da o toplumda yetişmiştir ve bir partiye yazılıp politikaya girdiği andan başlayarak ilk hedefi milletvekili olmaktır. Daha yükseklerde gözü olmayanlar, haddini bilip milletvekilliğiyle yetinenler için bile mebusluk adeta bir makamdır, şan-şeref, itibardır.
Milletvekili olmak takıntısının istisnaları da yok değil: Örneğin DİSK'in ilk Genel Başkanı Kemal Türkler'e seçilecek bir yerden milletvekili adaylığı teklif edildiğinde “Ben milletvekillerinin osuruk kokularını çekemem” demişti.
Milletvekili olma güdüsünün yaygınlığının yanında, çok daha tekil olan tutku da bazı başbakanların Cumhurbaşkanı olma arzusudur.
Başbakan olan kişinin gözünde Cumhurbaşkanlığı en üst makamdır. Oysa bu sadece protokolde böyledir. Asıl kudret sahibi olan kişi C. Başkanı değil, Başbakandır.
Eski C. Başkanlarından Fahri Korutürk bir başbakanlık görevini vermediği Süleyman Demirel'e “Ben Çankaya noteri değilim” demişti. Böyle demişti, ama atadığı Ecevit Hükümeti güvenoyu alamayınca, mecburen Demirel'e hükümet kurdurmuştu. Yani Çankaya Noteri olmuştu.
Temsili demokrasinin başının Başbakanla temsil edildiği demokrasilerin hepsinde Devlet başkanlığı manevi ve sembolik bir makamdır. O kişiler ya Kral'dır, Hükümdar Kraliçedir veya Cumhurbaşkanıdır.
Mesela Avrupa Birliği'nin en öndeki ülkesi Federal Almanya'nın Cumhurbaşkanının adını hangimiz biliriz. Ama sadece şimdiki Başbakan Angela Merkel'i değil, ondan önceki Schröder'i de biliriz, daha önceki Kohl'ün, geriye giderek Schmidt'in, Willy Brant'ın da isimleri belleğimizdedir. Neden? Asıl yöneticiler onlardı da ondan.
Bugün gündem Tayyip Erdoğan'ın Başkan olmasında kilitlenmiş durumda. Abdullah Öcalan'la varılan uzlaşma da bu merkezde. “Cumhurbaşkanı” değil, “Başkan.”
Tayyip Erdoğan Başkanlık sistemini getirmek istiyor. Oysa Başkanlık Türkiye'nin de, siyasi yapılanmanın da gereksinmesi değil. Asla değil. Tamamen kişisel.
Ve geçmiş yıllarda bir GSM reklamında Cem Yılmaz'ın söylediği, herkesin diline yerleşen sözdeki gibi “Tamamen duygusal.”
Cumhurbaşkanlığı, Başbakan olduktan sonra daha da yüksek makam sanılıyor.
Tayyip Erdoğan da oraya “çıkmak” istiyor. Çünkü toplumdaki koşullanma öyle. Oraya çıkmak istiyor, ama biliyor ki, Cumhurbaşkanı olunca elindeki yetkiler sembolik kalacak. Siyasi kudret ister istemez elinden çıkacak. Vakti elçi kabulleriyle, derneklerin ziyaretleriyle geçecek. Siyasete müdahalesi ayda bir MGK toplantısına başkanlık etmekle, haftada bir Başbakanı ve Genel Kurmay Başkanıyla görüşmekten ibaret olacak. Bugünkü sistemde uzaktan kumandayla Başbakanı idare etmek mümkün değil.
Turgut Özal'ın Çankaya'da ne hale düştüğünü hepimiz gördük. Kendisine en muti, en itaatkâr olacağını sandığı Yıldırım Akbulut bile velinimetini dinlememeğe başlamıştı, değiştirdi Mesut Yılmaz'ı atadı, Yılmaz ise hepten kendi politikasını güttü. O kadar ki, Özal ailesi Mesut Yılmaz'a hâlâ düşman.
Turgut Özal Kasım 1989'da Kenan Evren'den sonra Çankaya'ya çıkmadı, Çankaya'ya kaçtı. Çünkü oyları Mart 1989 yerel seçimlerinde % 22'ye kadar düşmüştü. Bir daha asla başbakan olamayacağını bildiği için kendisini ANAP çoğunluklu Meclis'ten C. Başkanı seçtirdi. Yani Turgut Özal'ın başka çaresi yoktu.
Fakat Tayyip Erdoğan'ın durumu farklı. Tayyip Erdoğan şu anda siyasi kudretinin zirvesinde. Talimat veriyor, her istediğini yaptırıyor, Heykel bile yıktırıyor, Taksim Parkına rezidans ve alışveriş merkezi yaptırma talimatını İl anıtlar Kurulu reddediyor, Başbakanlık o kararı bakanlıkta iptal ettiriyor, üstüne üstlük “yapılacak dedim, yapılacak” diye demeç veriyor.
Tayyip Erdoğan hem Cumhurbaşkanı olmak istiyor, hem de yetkilerle donatılmak. Bunun için de “Başkanlık” diyor. Başkanlık ile Cumhurbaşkanlığı kelimeleri ayrı anlamlarda kullanılır oldu. Batı dillerine, hatta Slav dillerine baktığımızda hepsi “President”. Ama Türkçe'de ABD sistemi gibi olursa “Başkan”, F. Almanya'ya gibi olursa “Cumhurbaşkanı” denilir oldu.
Bir de “yarı başkanlık” telaffuz ediliyor. Fransa örnek gösteriliyor.
Tekrar edelim Başbakan otoritesi sisteminden Başkanlık sistemine geçilmesinin Tayyip Erdoğan faktörü dışında hiçbir nedeni yok. Eğer siyasi yapı zorluyor olsaydı tartışırdık. Hayır, sadece ve sadece Tayyip Erdoğan istiyor diye yapı değiştirilecek.
1950'li yıllarda Fransa koalisyonlarla yönetiliyordu. Hükümetler sık sık değişiyordu. İstikrar isteyen burjuvazi Başkanlık sistemini getirdi, yeni Anayasa yaptı. Ve köyüne çekilmiş olan General de Gaulle'ü Paris'e getirip başa geçirdi.
1968 olaylarından bir yıl sonra de Gaulle yetkilerini attıran bir Anayasayı referanduma sundu: “Bu Anayasa kabul edilmezse istifa ederim” dedi. Toplum blöfünü görmedi. “Edeceksen et” dedi ve de Gaulle'ü köyüne gönderdi.
Sonra Pompidou, d'Estaing ve Mitterand Başkanlık yaptılar. Ne zamanki Sağ Kanattan Jacques Chirac parlamento seçimlerini kazandı, o zaman Başkan merkez sol, Başbakan merkez sağ olunca, sisteme “Yarı Başkanlık” diyenler çıktı. Fransız siyaseti bu duruma “co-habitation” (birlikte yaşamak) adını verdi.
Aynı durum daha sonraki yıllarda bu kez Chirac Başkan, Sosyalist Jospin Başbakan olunca –bu kez tersten– tekrarlandı. Ama daha sonraki Sarkozy ve şimdiki Hollande yönetimlerinde, Başkan ile parlamento çoğunluğu aynı partiden olunca, ülkeyi Başkan yönetiyor.
Burjuvazinin böyle bir talebi yok, halkın da yok. Kamuoyu yoklamaları hep % 40'lı destek rakamları veriyor. Ama sırf Tayyip Erdoğan Çankaya'ya çıkmak istiyor diye bu zorlama ve zortlatma yapılmakta.
Tayyip Erdoğan ya partisinin tüzüğünü değiştirip üç dönemden fazla seçilmeyi olanaklı kılsın ve kudretli Başbakanlığına devam etsin ya da şimdiki sistemdeki Cumhurbaşkanlığı yetkilerine razı olup, 2014'te Cumhurbaşkanı seçilsin.
***
Çankaya
Bu hıyaban ebediyet yoludur,
Gider Allah'a kadar buradan ucu;
Karşıdan bakma geçerken, yolcu!
Belki bir dert ile bağrın doludur.
Bu hıyaban avutur cümle yası,
Dinlen altında yeşil bir dalının;
O kızıl saçlı zafer kartalının
Bu hıyabanda kurulmuş yuvası!
Faruk Nafiz Çamlıbel
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 53 (Mart-Nisan 2013)
Her şey öyle şeffaf ki o kadar olur! O da ancak işte bu kadar fütursuz olmakla olur. “İki ay içinde ya anlaştık, ya anlaştık. Yoksa ben yapacağımı bilirim.”
Böyle dedi Başbakan. Yani, anayasayı ben tek başıma yaparım diyor AKP'nin başı, ülkenin başbakanı, geleceğin “Başkan Vatandaş”ı olmaya hazırlanan kişi. Fiilen yaptığı, beni BDP karşısında yalnız, onun eline muhtaç bırakmayın diyerek CHP'ye ve MHP'ye el uzatmak. Şantaj, yani.
Yoksa referanduma gider işi bitirirmiş.
Şu referandum lafı bıkkınlık vermedi mi artık? Parlamento rejimiyle yönetiliyoruz sözde. Parlamentonun bertaraf edilmek istendiğine daha kaç şahit gerekiyor?
Geçende, iki ay oluyor, Cemil Çiçek diyordu: “…Yepyeni bir anayasaya ihtiyacımız var. Şimdiki, özel girişimciliğin ve özelleştirmelerin önüne yerleştirilmiş tuzaklarla dolu.” Aynen bunu diyordu AKP'nin sözde akil adamı. Bir ara da Başbakan kendisi, “Yetti artık bu kuvvetler ayrılığı!” diye bir laf attı ortaya da niye acaba? Hastane yapmak istiyormuş ama yapamıyormuş!
Hastane? Yapamıyormuş?
Kimbilir hastane diye ne yapmak istiyordu da yapamadı… İstediği, her istediğini yapabilmek. Öyle bir anayasa istiyor. Tıpkı 12 Eylül'ün faşist generallerinin geçici anayasası gibi! Tabii, bunu memleket ve millet için, “halkı” için istiyor. Kendisi için istiyorsa namerttir!
Bir vakitler, “Burası aşiret değil, devlet!” tekerlemesi pek bir dolaşırdı ortalarda. Epeydir duyulmuyor… Bir anayasa nedir? Ne için yapılır? O halde nasıl yapılmalı? Vb… Geçelim şimdi bunları.
AKP devletinin bu başbakanı geçende Katar'a bir ziyaret fırsatı yarattı, o kadar işi arasında gitti Katar Şeyhi ile baş başa verip bundan sonra Suriye'de el ele ne yapacaklarını konuştular. O meyanda (Katar şeyhi bin… bilmem ne ile laflarken ülkesinin şu sıra biraz finansman zorluğu çekmekte olduğundan da söz etmiş midir TC Başbakanı, bilinmiyor) ülkenin güney sınır boyu sakinlerinin, oralarda Kürt PYD militanlarıyla onlara saldıran AKP devleti beslemesi Suriye'li mi, değil mi belli olmayan bir takım isyancı kılıklı karanlık elemanlar arasındaki vuruşmalar nedeniyle ölümcül taciz altında yaşamakta olduklarından da söz açılmıştır herhalde. Türkiye medyasında çıkan, çoğu dış kaynaklı haberlere göre iş o raddeye varmıştı ki, bir “kaza kurşunu'nun ya da top mermisinin bir veya birkaç yurtdaşı öldürmesi ya da ağır yaralaması gün, saat meselesiydi. Bu durum sürüyor.
Bu ne iştir diye ciddiyetle sorun eden var mı?
Nasıl?
Hani nerde… bir görsek demeye kalmadı, Reyhanlı Cilvegözü'nde bomba patladı, 15 kişi öldü. Kaçı Türkiyeli, tam belli olmadan yayın yasağı konuldu.
Böylesi bir Suriye politikasını, bu kadar sorumsuzca, acemice ve vurdumduymazca yürütülen bir politikayı ülke halkının başına musallat eden bir iktidara, Parlamento'da yüzde 10 seçim barajı sayesinde başka partilerden araklanmış oy çoğunluğu var diye kendi başına anayasa yapma hakkı bağışlanamaz.
Temsil yetkisini haiz bir meclisten yeterli mutabakatla geçmeden de referandum yoluyla anayasa yapılamaz. Otuz senedir faşist generallerin arkalarında bıraktığı 82 Anayasası ile yaşamaktan bıkan herkes o anayasadan kurtulmanın icabına bakmayı kendi üzerine vazife bilmeli…
Hakikaten bıktıysanız eğer.
Yoksa Midyat'a pirince giderken…
Yani beterin de beteri var.
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 53 (Mart-Nisan 2013)
Başbakan R. T. Erdoğan, PKK ile bir müzakere süreci başlattı. Süreç, aynı zamanda bir pazarlık. Erdoğan, yeni bir anayasa ile başkanlık sistemi kurmak istiyor. Bunun için mecliste ilâve bir oy desteğine ihtiyacı var. Bu desteğe karşılık PKK’nın taleplerini karşılayacak, PKK da silah bırakacak.
PKK Tayyip Erdoğan’a başkanlık sisteminin ve başkanlığın yolunu açarak talep ettiklerinin ne kadarını alacak? Bu bizi asla ilgilendirmiyor. PKK, silahlı mücadeleden vazgeçmek karşılığında taleplerini en aza indirmiş veya azamiye çıkarmış olabilir, kendi bileceği iştir. Türk solunun büyük çoğunluğu, komünistler, sosyalistler, hakiki demokratlar, hümanist liberaller, vb. PKK’nın meşru siyasetine destek vermekle, sadece Kürt halkının istediği biçimde yaşamasına ve varolmasına destek vermektedirler. Bu, nereden bakılırsa bakılsın, mükemmel bir duruştur, tutumdur ve siyasettir. Çünkü desteklenen Kürt halkının özgürleşmesidir.
PKK veya BDP, Erdoğan’la yürüttüğü müzakerede Kürt halkını özgürleştirecek olan azami taleplerini elde etsin isteriz. Buna karşılık PKK’nın Erdoğan’a verebileceği tek bir şey vardır; o da silahtan vazgeçmektir. Silaha Kürt halkının özgürleşmesi için başvurulmamış mıydı? BDP’ye verilen 3 milyon oy bunun için değil miydi?
Ama BDP Recep Tayyip Erdoğan’la, onun Başkanlık sistemi hayaline güç veren bir müzakere süreci yürütemez. Çünkü bu durumda Erdoğan BDP’nin karşısına pazarlık unsuru olarak Türk halkının kaderini koymuştur.
PKK-BDP’nin bu kapsamda bir müzakere yürütmesi Türk halkına ve onun kaderine açık bir “tecavüz!” anlamına gelir.
Kürt özgürleşme siyasetine destek veren Türk solunun büyük çoğunluğu, komünistler, sosyalistler, hakiki demokratlar, hümanist liberaller, vb. –her kimse bunlar–, bu desteği, karşılık beklemeksizin, bir dayanışma, bir jest veya belki bir vefa olsun diye verdiler, veriyorlar. Ama Türk halkının kaderine “tecavüz!” hakkını asla vermiyorlar.
Siyaset çok ama çok dikkat isteyen, yanlış yapmaya sadece bir kere imkân veren bir sanattır. Bizden hatırlatması.

Siyaset
Ekonomi
Dünya
Kültür-Anma