- Ayrıntılar
- Tektaş Ağaoğlu
- Sayı 50 (Eylül-Ekim 2012)
Sayısı nerdeyse on bini bulan KCK tutuklusuyla ülkenin Kürt sorununda ne gibi bir çözüm arayışı söz konusu olabilir? İ. Naim Şahin değil, adı bir süredir basında “güvercin”e çıkarılan Beşir Atalay, bu tutuklamaların AKP'nin “terörle mücadele” için öngördüğü dört başı mamur, kasıtlı bir politikanın gereği olduğunu söyleyip duruyor. Gerekçesi: KCK'nin bir “paralel devlet” örgütlenmesi olduğunun tespiti.
KCK dağda, belde, sokakta, dershanede her görüldüğü yerde kökü kazınması gereken böyle bir suç örgütlenmesiyse, siz kiminle, neyi ne için müzakare edeceksiniz? Ya kendi seçeceğiniz muhataplarınıza (kimlerse onlar) tuzak kuruyorsunuz demektir, ya da sahiden konuşulacak hiç bir şeyi konuşmadan anaların gözyaşlarının otuz yıldır her gün kana bulandığı bu ülkede “sizinle gurur duyan” kalabalıklar karşısında on yıldanberi ne yaptınızsa (ve sizden önceki on yıllarda ne yapılmışsa) aynısını yapmayı “siyaset” diye satıp durumu idare etmeye bakıyorsunuz. Yani çözümü çözümsüzlükte aramakta kararlı ve ısrarcısınız. Ne kadar aklınız varsa, buna işliyor…
KCK'li olduklarını söylediğiniz insanları cezalandırıp KCK'yi yok etmek için elden geleni geri komayarak Kürt sorununa çözüm arayışı çıkmaz yoldur. Çıkış yolunu baştan tıkamaktır. “Müzakere” stratejisiyle bağdaşmaz. Eğer müzakere olacaksa ve sahiden ve hakikaten müzakere olacaksa, müzakerenin konusu tam da sözü edilen o “paralel” siyasi örgütlenmeye, onun vüs'at ve şümulüne, üniter devlet yapısı içindeki karşılıklı işlevler ve yetki paylaşımına, vb… dair olmalıdır. Kürt sorununun kalbi orada atıyor çünkü. “Eşitlik” ve “özgürlük” ve de “statü” taleplerinin somutlandığı yer orası. Ana dilde eğitim talebinin ülkenin tarihsel ve sosyal somut koşulları bağlamında ayağı yere basar pratik karşılığının bulunabilmesinin tek ve yegâne zemini orası. Başka her türlü kültürel, demokratik haklar ve Kürt kimliğinin tanınmasına ve bihakkın yaşanabilmesine dair taleplerin karşılanmasını mümkün kılacak olan zemin de yine orası.
Bu noktanın müzakere edilebilir olduğunda şu ya da bu kadar bir uzlaşmaya ve karşılıklı anlayış sergilemeye hazır olunmadan, yani Kürt özgürlük hareketinin siyasal talepleri kriminalize edilerekten çözüm arayışında ısrar, sorunu çözümsüzlüğe mahkûm etmenin ta kendisidir. Müzakere seçeneği eğer salt göstermelik bir “siyaset” değilse, yalnız tek bir tarafın değil, iki tarafın da “kırmızı çizgileri” olduğunu kavramanın artık zamanıdır. Sözkonusu kırmızı çizgilerin bağdaştırılması da, eğer birlik ve kardeşlik esas ise, imkânsız değil, pekâlâ mümkündür. Bugüne kadarki gecikme en azından otuz bin cana mâlolmuştur. Kürtlerin nasıl yaşamak istiyorlarsa öyle yaşamalarını, dolayısıyla iki halkın gönüllü birlik içinde bir arada yaşamalarını öngören eşitlik talebi hulûsu kalple ve gözüpekçe gündeme alınmadığı ve müzakere masası üzerine doğrudan müzakere konusu olarak konulmadığı sürece çözüm arayışı bu güne kadar olduğu gibi havanda kan dövmekten öteye varmaz.
Kürt özgürlük hareketinin politik taleplerine kulaklarını kapayıp Kürt sorunu yok, Başbakan Erdoğan'ın Kürt vatandaşlarının demokratik, ekonomik, güncel sorunları var diyerek o talepleri bireysel demokratik talepler düzeyinde mütalâa etmek, müzakerenin asli içeriğinin doğru algılanmasını önleyerek çözümü çözümsüzlüğe sevkediyor. Sizin “paralel” devlet örgütlenmesi dediğinize Kürt siyası sözcüleri üniter devlet içinde demokratik özerklik diyorlar. Siz öyle bir örgütlenmenin siyasi kurucu unsurlarını –seçilmiş belediye başkanlarını, BDP'li örgüt temsilcisi siyasi aktörleri, sendika yöneticileri ve üyelerini, avukatları, doktorları, üniversite öğretim görevlileri ve öğrencileri ve hatta kimi seçilmiş milletvekillerini, vb…, vb…– kriminalize edip içeri tıkmakla müzakere kapısını Kürt tarafının yüzüne kapatıyorsunuz. Bu, bir kötü niyet beyanıdır. Bundan barış çıkmaz. Bununla hiç bir yere varılmaz. Akan kan da durmaz.
KCK davasının daha baştan Ana Dilde Savunma talebine çatıp savunma hakkı hiçe sayılmakla kilitlenmiş olması da mı size hiç bir şey söylemiyor? O anlayışsızlığın altından, Kürt halkını ve onun siyasi temsilcilerini ve acil taleplerini hiç kaâle almadan Kürt sorunu dediğiniz bir şeyi kendi başınıza, kendi bildiğiniz gibi, MHP'yi aratmayacak usûl ve araçlarla ve öyle bir akıl çarpılmasıyla “çözme" niyetiniz sırıtıyor.
Sorunun silahsız, barışcıl çözümü için iyi niyetle çalışılacaksa KCK operasyonları bir an önce son bulmalı, yürütülmekte olan KCK davaları tasfiye edilmelidir. Bir daha geri gelmemek üzere… ki gerçek, somut, müzakereye müzakere denilebilecek bir müzakere zemini oluşabilsin.
- Ayrıntılar
- Ömer Bedri Canatan
- Sayı 50 (Eylül-Ekim 2012)
Türkiye’de, "laiklik elden gidiyor!" feryatları ötesinde AKP eleştirisi, hiç yapılmadı. Yapıldı da "caminin eleştirisi" gibi yapıldı. Oysa eleştiri kapitalizmin eleştirisi olmak zorundaydı, kapitalizmin eleştirisi ise çoktan rafa kaldırılmıştı. Gecikmiş AKP eleştirisi asıl bundan sonra olacak. Eleştiri sanıldığının aksine halktan gelmeyecek, sandıkta somutlanmayacak. Yeni eleştiri rezilce bir hırsızlığa varan sömürüye karşı gittikçe köpüren öfkeden gelecek; tecellisi de sokakta olacak. İtibardan düştü sanılan eski devrimci kavramlara ilgi artacak, sandık muhalefete umut vermediği için 'siyasi çoğunluk' denilen aktif bir güç doğacak ve AKP iktidarını köşeye sıkıştıracak.
AKP’nin ne olup olmadığına dair uzun uzun analizlere boş verin; tümü fantazidir. Türkiye’de 10 yıl önce, sağ partilerin taşıyageldikleri klasik tekelci sermaye (TÜSİAD) varsayımı, küreselleşme denilen tek yanlı emperyalist basınç nedeniyle yıkılmıştı. Siyasette zaten ‘sol’ diye bir yer ve güç bulunmadığı için kimseye farkettirmeden merkez sağda çarçabuk bir yeni varsayım kurulmalıydı. Irak’a müdahale edilecekti, zaman yoktu. Türkiye’nin kendine varsayım kurabilen olgun homojen bir ‘millet’i hiç bir zaman bulunmadığı, için bu varsayımı –iğreti ve yakıştırma da olsa–, TÜSİAD ile birlikte 'başkaları' kuracaktı. Kurdular. AKP budur; çalakalem bir varsayımdır, ABD-AB-TÜSİAD ortak yapımıdır, bir toplum projesi değildir, ‘sonra bakarız’ denilerek aceleye getirilmiş, basireti bağlanmış bir toplumun kafasına geçirilmiş geçici bir siyasal projedir. Kapalı bir atölyede değil açık havada ve herkesin gözü önünde hazırlandığı için AKP’nin bu olduğu ve bundan başka bir şey olmadığı ‘herkes’ tarafından bilinmiştir.
Sorulabilir: ‘Herkes tarafından bilinmekteydi’ de, niçin on yıl önce Türkiye’nin Tayyip Erdoğan liderliğinde ve AKP ile AB üyeliğine ve ileri demokrasiye açılan yeni bir gelişme kulvarına girdiği biçimindeki aldatmaca gerçekmiş gibi algılanmıştı? Yanıtı basittir: Türkiye’ye Batı’dan zarar gelmez(!) ayrıca Türkiye’nin bizzat varlığı –kendisi– da bir Batı varsayımıdır.
AKP bir çuval misali Türkiye’nin başına geçirildiği gün hakiki bir TÜSİAD eleştirisi yapılabilseydi bu gerçek bir AKP eleştirisi olurdu ve bir kaç yıla varmaz, bu oyun bozulurdu. Eleştiri saçma kemalist tezler üzerine kurulunca geçici olan bu USA çuvalı 10 yıl Türkiye’nin başında kaldı.
AKP iktidarını getirenler onu nasıl yaşatacaklarını da planlamışlardı. Bunu yapmalarının biri kemalizm denilen devlet refleksi, diğerleri de ordu ve yargı olmak üzere üç vesayet engeli vardı. Kemalizmin adı gitmiş vahı kalmıştı, bir vuruşta çöktü. Yargı da zaten Türkiye’de, istiklal mahkemelerinden beri bildiğimiz gibi, kulağından tutup çekenin götürdüğü yere giderdi. Ordu ise NATO'nundu, NATO Erdoğan’ın arkasında olduğu sürece orduya karşı eline verilmiş her operasyonu kolayca yapardı. Geriye, her gün çıkıp ‘havada kuş var!’ diye bağıracak sağdan soldan, komünistlerden, faşistlerden, orta yolculardan liberal bir yığınak oluşturmak kalıyordu. Oyun alkışlarla başladı: Tayyip Erdoğan cesurdu, yiğitti, Kemalizmin bastırdığı tarihsel siyasi çizginin (İtilaf) uzantısıydı, Türkiye’yi maküs tarihinden koparıp Avrupa'ya ve demokratik bir yeni düzleme taşıyacaktı. TÜSİAD'ın AKP desteği de zaten bu perspektife destekti. Sunum böyle idi ve gelişmesinin ana doğrultusunu yitirmiş bir Türkiye’ye rüya gibi geldi. Alternatif bir çıkış yolu öneren de yoktu.
Türkiye 10 yıl boyunca bu TÜSİAD varsayımına hapsoldu. Herkes AKP’yi konuştu. İtiraz eden niye ve neye itiraz ettiğini bilmeden etti. Halkoyu desteği, bu desteği kılıç darbesiyle kesecek bir güç oluşmayınca da ilk hamlede yüzde 35’i, ikinci hamlede yüzde 45’i, üçüncü hamlede yüzde 50’yi aştı. “Halk” bu, ne yapacağını iyi bilirdi, artık ne Tayyip tutulabilirdi, ne de Türkiye.
On yıl uyutulduktan sonra şimdi nerdeyiz? “Tek devlet, tek millet ve tek din”deyiz. 90’larda, 80’lerde 50’lerdeyiz. Hatta “Döndük geldik mi yeniden 1930’lara”! (Ahmet Altan). Başlangıçta sadece diller magazinken on yılda beyinler de magazinleşti. Ciddiyetsizlik ve cibilliyetsizlik siyaseti, medyayı, sokağı kuşattı. Halk (sandık) bu olunca o da gider Suriye’ye bulaşır. Ecdat edebiyatına sarılır. Gazap saçar, NATO beni korur diye çalımlara girer... Hadi çık şimdi işin içinden.
Yakın zamanda AKP ile nasıl mücadele edilir, Türkiye AKP’den nasıl kurtulur soruları yoğunlaşacaktır. Tamam, AKP tüm angajmanlarını tüketmiş değildir, taşeron olarak yapacağı işler vardır. Ama artık bu iktidarın bir ‘bütün’ olarak Türkiye için bir felaket haline geliyor olması AKP'den kurtulmak için yabana atılır bir fırsat değildir. AKP’nin nasıl gönderileceğini bugünden tartışmaya başlamak aculluk olmaz.
Fakat ‘AKP’yi göndermek’ demek aynı zamanda ABD’yi, AB’yi, TÜSİAD’ı göndermek demektir. Çünkü AKP’nin temel dayanakları bunlardır. Erdoğan’a verilen yüksek oylar bu dayanaklarına verilmektedir. AKP’nin gönderilmesi aynı zamanda ABD’nin, AB’nin, TÜSİAD’ın gönderilmesi olunca, karşıt siyasi kurgunun da, –uğraklarından biri sandık olsa bile– devri sabık yaratmaya yönelik bir kurgu olması şart olur.
Buna da itiraz edilebilir, muhalefeti sandığın dışına çıkarmak tehlikelidir, denebilir. İyi ama, çivi çiviyi söker. Ne dedi Ahmet Şık mesela. ‘Beni içeri tıkan polisler, savcılar, hakimler hapse girecek’ dedi. Devri sabık yaratma yaklaşımı budur işte. Tamam, onunkisi sadece ‘kendisi’ için söylenmiştir, laftır ama herkes kendi alacağı için bu şekilde konuşmaya başlarsa... Böyle de olacak gibi. O zaman herkes hesabını kendi için yapsın. Uludere mi; Kürtler düşünsün. Çamlıca Tepesi’ne 6 minareli cami mi dikecek? İstemeyen ‘Sen yap, ben yıkacağım’ desin, hatta yetmezse ‘Yıkım masraflarını yaptırandan alıp bir emekçi fonuna yatıracağım’ diye eklesin. Suriye’ye savaşa mı sürecek seni, korkun o mudur? Elim titrer, 180 derece şaşarım de. İşçi, memur, açlık ve yoksulluk mu?... Vurgun ve talan mı?... Toksan tokum de açsan gereğini yap. İşçiyi işçi, köylüyü köylü düşünsün. Biber gazı mı? ‘Vız gelir!’... Gerçek bir AKP eleştirisi böyle olur.
‘Bu eskimiş lafları eski bir zamandan hatırlıyorum’ diyenler olacaktır. Doğru, işte aynen öyle olacak. Kafalar 20-30 yıldır, ‘geçmişten koparak’ ‘ileriye gidenlerin’ daha güzel bir dünya bulacaklarına şartlandığı için şimdi geriye dönmekten çok korkuluyor. Bu geri dönüş konusunu, ‘solculuğun esasları’nı hatırlatarak kurcalayalım.
‘Yeni söz’ler, ne işe yaradılar; somutta kime ne kazandırdılar? Bilimsel-teknik devrim ve demokrasi diye ileri sürülen yutturmacalarla kimin yaşamına ve özgürlüğüne en küçük bir şey eklenebildi? Eski tas, eski hamam. Hatta kötüleşme var. İleriye gittik sanılırken geriye düşme var. Yoksulları ve yoksulluğu boş verelim, yoksunlar daha yoksunlaştılar. Çalışanlar daha yoğun ve daha uzun çalışıyorlar. Emperyalizmin topunun tüfeğinin karşısına halkların dirgeni dikilirdi, artık savaşlar da savaş olmaktan çıktı. Öldürülenlerin her birine ve hepsine, –artık iş bilgisayar oyununa dönüştüğünden– bir fatiha bile fazla gelir oldu, tek fatiha milyonlarca ölüye kafi.
Akıllar öylesine dumura uğramıştı ki 90’lı yıllarda, artık emperyalistlerin ve kapitalistlerin emekçileri sömürmeye ihtiyacı kalmadığına inanılmıştı. Sistem olarak varlık koşulu olsa bile bir mucize olmuş, emek sermaye çelişkisi kapitalizmin bizzat kendisi tarafından çözülmüştü. Bütün dünya zenginliğini kendinde toplayarak kendine yeter hale gelen medeni dünya kendi cennetinin surlarının içine çekilecek, mazlum dünya insanlarının yakasından düşecekti. Aklı olan eşitlikle, özgürlükle, sosyalizm denilen saçma sapan şeylerle uğraşmak yerine bu cennete kapağı atmak için çalışırdı. Ama tam tersi oldu. Ortadan kalktı denilen bu emperyalizm bugün bütün dünyayı ev ev ele geçiriyor.
Bilinir, genişleyen her hegemonya merkezden sarsılmaya başlar. ‘Küreselleşen’ kapitalizm de merkezinden sarsıldı. Avrupa’ya bakan görür. Yunanistan, İtalya, İspanya, Portekiz'e de bakan görür. Bu ülkelerin işçilerinde ve halklarında, özellikle de 90’ların boş söylemine inanmış olanlarında müthiş bir hayal kırıklığı var. Bu halklar en zor günlerini yaşarken bile kendilerine sosyal devlet veya sosyal politikalar öneren bir siyaset yoktu, çünkü bunların kapitalistlere hitabı tükenmişti. O zaman boyun eğen bu toplumlar en alttan başlayan bir kabarmayla bugün en azından homurdanmaya başladılar. Müthiş bir pişmanlık duygusu ve öfke birikmiş, besbelli.
Nerden biliyoruz diye sorulabilir. Yunanistan ilk ve en küçük örnek. Emekçilerin ve iflahı kesilen orta sınıfların öfkesini seçim sandıkları bile örtemedi. Bu öfke siyasi karşılığını da buldu ama Yunanistan Komünist Partisi’nin fazla akıllıca fakat az inançlı bürokratik tavrı yüzünden bir sol iktidara, dönüştürülemedi. Hadi diyelim orası Yunanistan, emekçilerinin geçmişi var, mücadelesi var. Türkiye’deki emekçilerin geçmişi ve mücadelesi hiç mi yok? Bu geçmişe tükürenler için elbette yok ama destansı olmasa bile yiğitçe bir mücadelesi var. Ses çıkmadı ve çıkmıyor, niye? Yunan solu “yeni” olacağım diye geçmişine hiç sövmedi. Türkiye solunun ağırlıklı kesimi ise adına ‘yenileşme’ dedi ve 90’lı yılların başından beri kendi geçmişine küfrediyor. Kendi geçmişine küfreden bir solu da kimse ciddiye almıyor. Böyle rezalet mi olur deme, öyle işte.
Tamam, varsın “yeni” olsun, koy bakalım ortaya mücadeleni. Yok. O halde ne söylenip duruyorsun sol geçmişte çok hatalar yaptı, kendini şiddetten koparamadı, “Stalin vs.” diye. Türk solunun geçmişine eleştiri yapacaksan belki de en haklı olacağın noktalardan biri kemalizmin kuyruk sokumundan çıkamadığını, diğeri de şiddeti bilmediğini ve yeterince kullanamadığını söylemek olabilir. Bilenler böyle söylüyor. Hem hangi sol ne zaman ve nerde kendini şiddetten uzak tutarak şiddete maruz kalmaktan kurtulabilmiş ki! Böyle bir örnek yok.
Ortaya konuşursak söz şu olur: Sosyalizmden doğan boşluğu güya “demokratik kapitalizm”in versiyonlarından biri dolduracaktı. Bu varsayıma en çok sarılanlar da sosyal demokratlar oldu. Hepsi çuvalladı. Tekelci kapitalizm demokrasiyle ancak, demokrasiden başka çare kalmadığı takdirde yönetilebilirdi. Bugünkü anlamıyla demokrasi kapitalizmin işçi ve emekçi sınıfların ayaklanmalarına karşı icadıydı. Kapitalizm emek-sermaye kavgasının ‘vatandaş harbi’ne döneceğini anladığı yerde ancak “demokrasi!” diyordu. Demek ki demokrasiye giden yollar da şiddeti dışlamamıştı.
Bunlar bilinmedik şeyler değildir, unutulmuş şeylerdir. İster istemez hepsi yeniden hatırlanacaktır. Parti, sendika, örgüt, grev, siyasi grev, direniş, kalkışma vb... Bir bakalım. Kapitalistler eskiden kullandıkları örgütleri, araçları, yöntemleri aynen kullanıyorlar. Hatta kapitalist devletlerin uygulamalarında şiddet düne göre arttı bile. Dünyanın en büyük demokrasisinin en açık toplumunun en büyük başı olan Obama, Usame bin Ladin’i ve ailesini son derece gizli bir operasyonla öldürdü ve naklen seyretti, bu sadistlik kime ters geldi? İşte gizliliğin ve şiddetin başarısı. NATO’nun yirmi yıldır nerede hangi dolapları çevirdiğini biliyor muyuz? Şurada, burnumuzun dibinde, Suriye sınırında, Hükümet ne tezgahlar kuruyor, haberimiz yok. İşte sana gizli örgüt, şiddet ve kararlılık. Sınıf mücadelesi böyledir. İşine geliyor ve çıkarın buna bağlıysa, şiddeti zorunlu olarak sen de kullanırsın. Bugün emekçi sınıflar siyaseti açısından şiddet dünyanın her yerinde ve ülkesinde nefs-i müdafaa haline gelmiştir.
Şunu hemen ekleyelim: Solun ister istemez yeniden başvurmak zorunda kalacağı eski araç ve yöntemleri kapitalistlerin şiddetiyle karıştırmamak gerekir. Solun geçmişteki mücadele araçlarından şunu veya bunu geri çağırmıyoruz. Sözünü ettiğimiz, bütünlüğü olan bir ideolojik çerçeve içinde bunların tümünün birlikte geri gelmeleridir. Solun paramparça olması, temel varsayımının, –başka bir ifadeyle ideolojisinin– parçalanmış olması nedeniyledir. Bu parçaları birleştirmesi ve kendini yeniden inşa etmesi günümüzün en önemli sol siyasi faaliyet konusudur. İleriye gidilerek çözülecek bir sorun değildir bu, geriye dönülmelidir.
Geçmişi geri çağıran kimdir? Bu önemlidir. Çünkü bu geri çağırma işçilerin ve emekçilerin bilincinde şekillenmiyorsa boş bir gayrettir. İşçi ve emekçiler 50 yıl, 100 yıl önce olduğu gibi bugün de var. Hatta sayıları da 50 misli arttı. Değişen tek bir şey oldu sadece: Eskiden işçiler ve emekçiler kas ve akıl güçleriyle birlikte vardı, fakat bugün sadece, kapitalistten başkasına yaramayan kas güçleri kaldı. Akılları ile birlikte ideolojileri de dağılıp savruldu. Mücadele araçlarını yitirdiler. Böyle olunca da kendi güçlerine zerre kadar inançları kalmadı. Eski zamanda kendi güçlerine dayanarak iktidar mücadelesi vermekteydiler. İktidar mücadelesi, hangi sınıf için olursa olsun en yüksek siyasi bilinç düzeyidir, en kötüsü işçi ve emekçilerin iktidar bilinçleri köreldi. İşçilere tüm dünyada otuz yıldır, “iktidar kötü bir şeydir” nutukları atılıyor. İktidar için mücadele etmeyen işçinin demokrasi ve ekmek mücadelesi de sonuç vermez. Demokrasi 'uzlaşmadır' derler ama iktidar talep etmeyen hiç bir harekete “uzlaşma” önerisi yapan olmaz. Son otuz yılda işçi ve emekçi sınıflar iktidar mücadelesinden koptukları için demokratik hak ve özgürlükler bakımından da gerilediler. Bu diyalektik ilişkiyi gözden kaçıran işçi mücadeleleri hiç bir sonuç vermez. Kapitalistlerin dünyanın her yerinde tarihlerinde hiç görmedikleri bir ballı-börek çağını yaşadığını, bunun kendi sınıf miskinliklerinden kaynaklandığını sezmeye başladı işçiler, daha iyi bir kapitalizm isteriz demekten vazgeçiyorlar.
Emperyalist dünya gücünün dünyayı sosyalizmden arındırma operasyonlarına destek veren solcular buna, Marks’ı da şahit göstererek “Değişim!” dediler. Evet, Marks “esas olan değişimdir” demişti ama bunu dünyanın değiştirilemez olduğuna inanan miskinler için söylemişti. Kapitalizmin dayattığı bu ‘değişim’ ise işçi ve emekçilerle birlikte insanlığın hayatını berbat etti. Üstüne ‘küreselleşme” diye eleştirilemez bir zırh giydirdi ve herkesten bu puta tapmasını istedi. O halde bugün hakiki değişim, geriye gitmek ve sınıf mücadelesi bakımından filmi koptuğu yerden bağlamak anlamına gelir. Bu aynı zamanda dünya solunun son otuz yılda, çoğu fantazi kabilinden ürettiği saçma sapan görüşlerden de kendini arındırması demektir. Çünkü bu fantaziler kapitalizme yaramış, işçi ve emekçilerin “dar” sınıf çıkarlarından geçtik, insanlığın geneli için de hiç bir işe yaramamıştır.
İşçi ve emekçileri içine düştükleri ataletten kurtaracak olan siyaset onları sarsacak bir siyaset olabilir. Mao'nun böyle bir tıkanma noktasında komünistlere "parti binalarını topa tutun!" demesi isabetliydi. Bugün de yapılması gereken budur, eşiğine gelinmiştir. Herkes kendi kafasını topa tutmalıdır. Türkiye'den örnek verelim: Bugünkü sendikalarla işçiler ekmek mücadelesi veremiyor. Demek ki önce bu sendikaların işçiler tarafından topa tutulması gerekir. Peki 20 yıldır küreselleşme adı altında ileri sürülen yalanların örgütlenmesi demek olan "yenilikçi" sol siyasetler ne olacak? Onlar görülmese de olur, çünkü kendilerinden başka kimseye zararları yoktur. Biriken ve çok yakında volkan gibi patlaması beklenen sınıfsal öfkeyi başıboşluktan koruyup iktidar mecrasına akıtacak bir "öncü" sol siyasete ihtiyaç vardır. Bu da eskimemiş eski siyasettir. İhtiyaç bunadır. Bu ihtiyacı hissetmeyenlere ise kimsenin ihtiyacı yoktur.
- Ayrıntılar
- Süreyya Öngen
- Sayı 50 (Eylül-Ekim 2012)
Son ayların olayları “bu ülke en önemli sorunuyla daha ne kadar zaman birlikte yaşamaya devam edecek?” sorusunu hâlâ da Türk toplumuna sordurabilmiş değil. Toplum “Kahrolsun PKK”, “Şehitler Ölmez Vatan Bölünmez” tekerlemelerini aşamadı.
Aymazlığın esas nedeni Türklere devletin ve medyanın yukarıdan empoze ettiği Türk-merkezli zihniyettir. Sağcısıyla, ortacısıyla, hatta bir kısım solcusuyla geniş kesimler konuya dünyada çoktan kabul görmüş evrensel ilkelerle değil, salt Türk olarak bakmaktadırlar.
Öyle olunca da, bir Gaziantep olayı vuku bulduğunda hadise sorunun üstüne çıkarılmakta, devletin ve onu destekleyen medyanın korosu her sesi bastırmaktadır.
Oysa bırakalım 1921'de Koçgiri'den bu yana neler yaşandığı sorusunu, 15 Ağustos 1984'ten beri bu ülkede -Genel Kurmay'ın tarifiyle-“düşük yoğunluklu bir savaş” , eski deyişle “gayrinizami harp” en genel adlandırmayla bir “özel harp” vardır.
Salt kendi kamuoyuna dönük olmak
Yüksek askeri okullarda “Özel ve Psikolojik Harp” diye bir ders okutulur. Bu derste gerilla savaşı anlatılır, başlıca kuramcıları olan Mao ve Che'nin görüşleri, buna karşılık Güneydoğu Asya'daki, Orta ve Güney Amerika'daki Pentagon ve CIA merkezli anti-gerilla (ya da kontr-gerilla) operasyonları yer alır. Nazi işgali altındaki ülkelerdeki direniş mücadeleleri ve partizan savaşları da ders programına dâhildir.
Psikolojik harp konusunun özel harp konusuyla ikiz kardeş gibi birleştirilmiş olması onun ikincil önem taşıdığı anlamına gelmiyor, tersine psikolojik harp çoğu zaman özel harbin önüne geçmekte.
Bugün Türkiye'de yaşanmakta olan tam tamına böyledir. Kitle haberleşme araçlarının bu denli geliştiği günümüzde psikolojik harbin üstünlüğü hiç kuşkusuz Türk tarafının elinde. Ne var ki –ve aşağıda da değineceğimiz gibi– bu psikolojik gayretler hemen hemen sadece Türklere dönük sürmekte.
Yapılan, Çetin Altan'ın siyasi literatürümüze kattığı zeki bir nitelendirme olan “Türke Türklük propagandası”nın bir versiyonu olarak “Türke Kürt düşmanlığı propagandası”dır. Onca terör tekerlemelerinin Türk toplumuna yansıması Kürt düşmanlığıdır. Bu açıdan medya eliyle sürdürülen psikolojik savaş sadece kendi safınızdakileri ikna ediyor. Çünkü Kürde Kürt düşmanı siyasi propaganda yapamazsınız, ama onları ikna edecek araçlarınız da yok, çünkü onları kucaklayacak bir siyasal ve toplumsal karakteriniz yok.
On yıllar boyu “Kürt yoktur, siz dağ Türklerisiniz” dediniz, inandıramadınız, şimdi ise asimetrik diye nitelediğiniz bir savaş var, siz kendi cephe gerinize sesleniyorsunuz, karşı cepheye ve onun gerisine hemen yok mertebesinde tesir edebiliyorsunuz.
Önce psikolojik taarruzun Türk cephesine göz atalım: Bu kadar toz duman arasında, konu esasa ilişkin olarak konuşulamaz, en azından ulusal medya denilen merkezi TV kanalarında mümkün değil. O kanallara “ulusal kanal “ denilmesinin nedeni yerel yayınlarla sınırlı olmamaları ve bütün nüfusa dönük yayın yapmalarıydı, ama o medyanın misyonu gerçekten ulusaldır, psikolojik savaşta milli yayın yapmalarıdır.
Oysa burası çok uluslu bir ülke, ama devleti, anayasası, yasaları tek uluslu, yani Türk, Türkçü, Türk-İslam-Sünniliğinin kendisi. Bu olgunun Türk kamuoyunda bilince çıkmamış olması ise psikolojik harbin bir sonucu.
O medya her türlü dezenformasyonu yapıyor, şoven ve saldırgan endoktrinasyonun tüm boyutlarını sergiliyor, dikkat ederseniz son zamanlarda TV açık oturumlarına BDP'li sözcüler ya da evrensel doğruları savunan siyasi yorumcular çağrılmamakta.
Örneğin, Birleşmiş Milletler'e kayıtlı 193 devletin olduğunu, bunların 133'ünde “eyalet sistemi”nin bulunduğunu bilen Türklerin sayısı acaba kaç kişi? Örneğin Türkçülük koşullanması altındaki geniş kitlelerin erkekleri futbola meraklıdırlar, Avrupa ya da dünya uluslar kupası maç yayınlarını da izlerler, hatta Türkiye'nin İngiltere'yle, İskoçya'yla, Galler'le ya da Kuzey İrlanda'yla oynadığı da olmuştur. O takımların hepsinin içinde bulunduğu devletin adı Birleşik Krallık'tır, her birinin ulusal bayrağı vardır ve ayrı ayrıdır.
Hatta yaygınca “İngiltere” denilen Birleşik Krallık'ın bayrağından farklı olarak hakiki İngiltere'nin bayrağını o maçlarda görürüz, İngiliz bayrağı beyaz zemin üzerine yatay kırmızı haçtır. Bu husus Türkler ya hiç bilmezler, bilseler de aldırmazlar. Bilselerdi veya aldırsalardı, kırmızı-yeşil-sarı renklerin yan yana gelmesine bu kadar düşman olmazlardı. 1970'li yıllarda Diyarbakırspor Kulübünün ambleminde bu üç renk vardı, şovenler çok kızarlardı. Sonra sarı renk kaldırıldı.
Resmi ağızlar ve medya Güney'deki Kürdistan Özerk Yönetiminin resmi adını bile telaffuz etmezler, Türkiye'nin F. Almanya'dan sonra ikinci verimli pazarı olan o ülkeyi adıyla çağırmaktan korkarlar, ona “Kuzey Irak” derler. Çin'in başkentine doğru olarak Beijing derler, Hindistan'ın eski ismi Bombay olan kentini yeni adıyla Mumbai diye çağırırlar, ama Kürdistan Özerk Yönetimi Başkentinin resmi adı olan Gewler'i keyfi olarak Erbil diye adlandırırlar.
Türk tarafı “kendi çalan, kendi oynayan” durumda olmayı sürdürmekte, Türkleri Türkçülükle ve Kürt düşmanlığıyla doldurmaya ve kışkırtmaya devam etmekte. Gaziantep ve benzeri olayları Türklerin birliği için bir yapıştırıcı olarak görmekte. Bu politika linççiliği teşvik ettiği için yarın AKP iktidarının ayağına dolaşır.
Karşı cephenin gerisi
Gelelim savaştaki karşı cepheye: Unutulmasın ki, psikolojik savaş ne kadar önemli olursa olsun savaşın kendisi değildir, savaşın kamuoyuna yansıtılmasıdır, o alanda daha güçlü olan savaşı kazanacak demek değildir. Ve “kamuoyu” derken Türk medyasının hiç dikkate almadığı taraf Kürt kamuoyunun varlığıdır, ne düşündüğü, ne hissettiğidir.
Türk medyasının kendi kamuoyuna seslenmesi ona özel savaşta bir üstünlük sağlamıyor. Yukarıda da söylediğimiz gibi psikolojik harbin bir de karşı cephesi vardır, hatta kurama göre asıl amaç “karşı tarafın moralini bozmaktır”. Bu nedenle karşı tarafın zaiyat rakamları şişirilir, kendi zaiyatınızın gerçek rakamları gizlenir.
Psikolojik Harp propagandasının “karşı cephe gerisine” seslenmesinin unutulmayan örneklerinden birisi işgal altındaki Fransa'da yaşanmıştı. Direniş hareketine katılmış –çoğu Komünist Parti mensubu– 2'si Ermeni, 7'si Doğu Avrupalı Yahudi veya İtalyan, İspanyol –biri kadın– 23 anti-faşist bombalı eylem, sabotaj ve suikast girişiminde 150 kişinin ölümüne, 600 kişinin yaralanmasına yol açmak iddiasıyla tutuklandıklarında Alman makamları ve işbirlikçi Vichy Hükümeti bütün Fransa kentlerini, hatta köylerini afişle donatmış, aynı zamanda küçük boy el ilanları dağıtmıştı. Onları “kurtarıcı değil, terörist, suçlular ordusu” diye nitelemiş ve propagandasını “hiç birisinin Fransız olmaması, hepsinin yabancı olması” üzerine kurmuş, grubun eylemlerini Bolşevik ve Yahudi Komplosu olarak betimlemişti.
Afiş ve el ilanlar karşı cephe gerisine, yani Fransa toplumuna seslenmekteydi. Çünkü onların Fransız değil, yabancı olmaları Alman toplumunu hiç ilgilendirmezdi. Söylenenler Fransızları da etkilemedi, örneğin bugün –aradan kaç kuşak geçtikten sonra bile– bir Fransıza o gruptan örgütsel adı olan FTP-MOI diye söz etseniz anlamaz, ama “Manouchian Grubu” derseniz hemen bilir.
Bizde de Öcalan'ın annesinin Ermeni asıllı olduğu, PKK mensupları arasında Ermenilerin bulunduğu çok söylendi, ama her ne kadar tek bir Ermeniyi ölü ya da diri olarak ele geçirip iddialarını ispat edemedilerse de, o propagandalar bile Kürt toplumuna değil, Türk toplumuna sesleniyordu, Asala şiddeti sayesinde tırmandırılan Ermeni düşmanlığından Kürt düşmanlığı için yararlanmayı amaçlıyordu.
Bugünün Başbakanı PKK mensuplarını Zerdüşt ya da ateist olarak nitelemekle Kürtlere yönelik propaganda yaptığını zannetmektedir, ama ne 3 milyona yakın BDP oyuna engel olabilmektedir, ne de bizzat kendine oy veren Kürt seçmenleri buna inanmaktadır. Erdoğan'ın o iddiaları gene dönüp kendisinin dindar Türk seçmenlerine hitap etmektedir.
Oysa Türk tarafına yapılan psikolojik harp propagandası ne olursa olsun, Kürt tarafı fotoğrafın tamamını görmektedir. On sivilin ölümüne yol açan Gaziantep patlaması türünden girişimleri onaylamak mümkün değildir, ama 1984'te beri yaşanmakta olan süreç “siviller öldürüldü” savıyla nitelenemez. HPG olayı ısrarla reddetmekte, Diyarbakır'da faaliyet gösterdiği söylenen ve baş fail olarak ilan edilen kişinin Kuzey Kürdistan'a hiç gitmediğini açıklamaktadır. Fakat HPG ya da TAK'ın benzer eylemleri de olmuştur. Ama onların hiç birisi mücadelenin simgesi ya da niteliği değildir. Gayrinizami savaşın bir ayrıntısıdır.
Dünyadan örnekler
Silahlı örgütlenmelerde bu tür tasvip edilemez eylemlere rastlanmaktadır, 1,5 milyon nüfuslu Kuzey İrlanda'da, 500.000 İngiltere karşıtı Katolik'e hitap eden İrlanda Cumhuriyet Ordusu'nun bu tür girişimleri çok daha fazlaydı, ama öyle olması ABD'deki İrlanda asıllı Katoliklerin o örgüte destek vermelerini önlemedi, hatta Başkanı Bill Clinton'ın IRA liderleriyle görüşmesini de engellemedi. Sonuçta Britanya Merkezi Hükümeti IRA tarafından öne sürülen azınlık taleplerini kabul etti, ve barış sağlandı. O kadar ki, yakınlarda Kraliçe II. Elizabeth Kuzey İrlanda'yı ziyaret ettiğinde, eski IRA'nın 2. ismi, şimdiki Başbakan Yrd. McGuinness'le, yani bir zamanların 2 no.lı “terörist başı”yla görüştü. Siyasetin cilvesine bakın ki, o kişi şimdi Güneşin Batmadığı İmparatorluğun –geleneklere sımsıkı bağlı– Kraliçesinin elini sıkmaktadır
Güney Bask'lıların taleplerini savunan ve esas olarak benzer eylemler yapan ETA İspanya merkezi hükümetiyle anlaşmaya vardı ve özerkliğin genişletmesiyle eylemlerine son verdi.
Bu iki örgüt İtalya'daki Kızıl Tugaylar, Federal Almanya'daki Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF) ve Fransa'daki Doğrudan Eylem (Action Directe) gibi halk desteği olmayan arızi örgütler değillerdi. Kitle tabanına sahip bulundukları için yaşadılar, o kitlelerin talepleri az-çok karşılanınca askeri faaliyetlerine son verdiler ve altını çizelim ki, o talepler kültürel değil, siyasal taleplerdi.
Saydığımız örgütlenmelere ve eylemlerine en çarpıcı örnek 1972 Münich Yaz Olimpiyatlarında Filistinli gerillaların İsrail kampını basmaları ve bazı sporcuları öldürmeleriydi.
Bütün dünya olaya büyük tepki göstermişti, Al Fateh'in ya da mensubu bulunduğu FKÖ'nün pek çok benzer eylemi oldu, 1976'da Yeşilköy Havaalanında El Al uçağına binmek üzere olan 4 kişinin ya da 1986'da İstanbul'daki Nova Şalom Sinagogunda 21 kişinin öldürülmesi de onlara dâhildi.
Tekrar edelim, sivil halkın canına, malına mal olacak hiçbir eylem aklanamaz, ama yukarıda andığımız FKÖ, IRA ve ETA'nınkilerin yanında PKK veya HPG'nin benzer eylemleri çok azdır.
Kışkırtmaktan medet ummak
Taraflar arasındaki karşıtlaşma o raddeye varmıştır ki, Türk tarafını galeyana getiren bir eylem Kürt tarafını etkilememektedir. Bu noktanın nedeni üzerinde düşünmek gerekir. Bu ruh halini yaratmış olan 90 yıldır süren baskı, şiddet, zor politikalarıdır. Buna rağmen, kesin gözlemlerimiz odur ki, Türk tarafında Kürt düşmanlığı çok vardır, ama Kürt tarafı Türk düşmanı değildir, o sadece devleti sevmemektedir, o kadar. Bunun başlıca nedeni Kürdistan Siyasi Hareketinin propagandasını Türk düşmanlığı üzerine kurmamış olmasıdır. Kürt bireyi devlete, onun askerine, polisine baktığı gözle Türke bakmamaktadır.
Buna rağmen HPG'nin girişimlerine sempatiyle bakan sadece 3 milyon oy sahibi insan değil, AKP'ye oy vermiş pek çok seçmen de o örgütlenmeye karşı değil, çünkü dile getirilen talepleri onlar da derece derce paylaşıyorlar. Siyasi mücadeledeki ana dil ve benzeri istemlerin de ötesinde, esas olan siyasi taleplere gizli-açık sahip çıkıyorlar.
Gidin konuşun, size güvenirse, oradaki AKP'nin Kürt seçmeni özerklikten yanadır, yani Ankara'dan değil, yerinden yönetilmek, kendi siyasi organlarını oluşturmak, kendi kendini yönetmek istemektedir, çoğunluğun şu aşamada ayrılmaktan yana olmaması, kendi kendini yönetmek istemediği anlamına gelmez. Zira kendi kendini yönetmek illa ki ayrılmak değildir.
Sivillere karşı silahlı eylemi tabii ki, reddediyoruz, ama bu olayı psikolojik harp aracı yapanlara ve o harbin etkisiyle ilericilik adına o siyasi harekete veryansın edenlere hatırlatırız: Siz 14 Temmuz 2011'deki Silvan olayında da benzer tepki göstermiştiniz. Ama o olay sivillere karşı değildi. Ama siz 14 Temmuz 2012'de Diyarbakır'da düzenlenen yasal miting yasaklandığında, kent 20.000 polisle sokak sokak kontrol altına alınıp, insanların dışarı çıkmaları bile önlendiğinde, o uygulamaya karşı çıkmadınız, neden? Çünkü “miting Silvan'ın 1. Yıldönümü için yapılıyor” dediniz. Oysa bilgisizsiniz, 14 Temmuz tarihinin önemi Silvan eylemi değildir, 14 Temmuz 2012 başkaldırı tarihinin önemli bir olayının 30. Yıldönümüdür.
14 Temmuz 1982'de Diyarbakır 5.No.lı Cezaevinde Kemal Pir, Hayri Durmuş, Ali Çiçek ve Akif Yılmaz açlık grevine başlamışlar ve eylemlerini ölene kadar sürdürmüşlerdi. “Dörtler” diye anılan o kişilerin ölerek başkaldırmaları Kürt siyasi tarihinin önemli olaylarından birisidir, hatta bir kilometre taşıdır.
Öte yandan, Güney Kürdistan'ın varlığına ilaveten Batı (veya Güneybatı) Kürdistan'ın da kuruluyor olması Kuzeyin halkı için uyarıcı ve teşvik edici olmuştur, asıl uyarılmış olan AKP'ye oy vermiş olan kesimdir.
Batı Kürdistan'daki uyanış ve hareketlenmeyi sağlayan örgütlü gruplar arasında Kuzeydeki siyasi oluşum en etkili olandır, çünkü diğerlerinden çok daha modern olan, feodal öğelerden ve dincilikten en arınmış olan Kuzey'dir. Siz biliyor musunuz ki, ulus devlet kavramını kuramsal olarak tartışmaktadırlar, bugüne değin ulus devlet ve devlet başımıza bela oldu, biz de ileride öyle olabiliriz diye öyle olmamanın çarelerini düşünmektedirler.
Barzani’yle hakimiyet aramak
Batı Kürdistan'daki gelişmeler karşısında AKP'nin yaptığı tek şey Dışişleri Bakanı'nı Barzani'ye yollamak ve ondan –şantajla da karışık– yardım istemek olmuştur. Dün “aşiretle görüşmeyiz” diyen –ama korucu aşiretleriyle pek âlâ görüşen– yetkililer, “aşiret devleti” dedikleri Barzani yönetiminden bugün medet ummaktadırlar.
Siyasi iktidarın Qamışlo'dan batıya doğru yaşanan Kürt gelişmelerinde yaptığı tek şey tehdit olmuştur, yani kendisi “korkmayın biz güçlüyüz, devletiniz” güçlüdür” diyerek Türk kesimine teminat vermiştir, ama “bu yeni gelişme karşısında acaba seçmenim olan Kürt kesimi ne düşünüyor” sorusunu hiç düşünmemiştir, onlara olayla ilgili tek bir söz söylememiştir.
Tam bu sırada Şemzinan çıkartması vuku bulmuş, Çölemerg'e kadar olan bir saha içinde uzun çatışmalar meydana gelmiştir.
Konuyu hâlâ dış mihraklara bağlayan yöneticiler ve yorumcular bu kez de “Beşar Essad yaptırıyor” demeye başlamışlardır.
Ne oldu, ne bitti, Türk kamuoyunun hâlâ hiç bir bilgisi yok, sadece “teröristler hüsrana uğradı, 135 tanesini öldürdük” diyerek tekrar tekrar kendi kamuoyuna dönük propaganda yapılıyor. Söylenenler bir kez daha Kürt halkına yönelik değil, çünkü gerçek dışı haberler inandırıcı olmaz, bölge halkı doğru haberleri kaynağından duyuyor.
Siz Suriye'yle uğraşmaya devam edin, kendi bahçenizde olan bitenleri Türk toplumundan gizleyin, habire doldurduğunuz insanları ana oy deponuz olarak görmeye devam edin, bakalım nereye kadar gideceksiniz?
Fazla gidemeyeceğiniz atamayla getirdiğiniz TBMM Başkanı'nın size danışmadan çıkış yapmasından ve sizi pek hiddetlendirmiş olmasından, medyadaki yazılı-sözlü seslerinizin vaveyla koparmasından belli.
Güçlüsünüz, kudretlisiniz, çünkü karşınızdaki CHP muhalefeti nerdeyse sizin şansınız. Ama Kürt muhalefeti Türk sosyal muhalefetiyle ve sınıfsal talepleriyle birleşebilmeyi başardığında, sarsılmaz sandığınız kudretinizin ne hale geldiğini göreceksiniz. Hatta daha o günler gelmeden, selefiniz Özal ve Demirel gibi Çankaya'ya kaçacaksınız.
Ama sorun Tayyip Erdoğan'ın şahsi hedeflerinden elbette çok daha önemli, çünkü durum vahim ve iyimser olmak için halen hiçbir belirti yok. Önümüzdeki günler acı olaylara gebe. İktidar soruna “terör sorunu” diye baktıkça olaylar daha da vahim bir hal alacak.
Bazı BDP'li milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılarak tutuklanmalarının gündeme getirilmesi de Türk kesimine dönük. Zaten BDP seçmenlerinin yetişmekte olan kuşakları milletvekillerini “Ne işiniz var Ankara'da?” diye suçlamaktalar. Ahmet Türk'ün yetkililere “biz diyalog kuracağınız son kuşağız” diyen sözlerinin haklılığı son olaylarda daha da ortaya çıkmakta. Bugün binlerce Kürt genci, hatta çocuk yaşta olanı bir gün HPG'ye katılmak için can atıyor. Onların 27 olan ortalama ölüm yaşı ne yazık ki, ve ne acı ki, daha da küçük yaşa iniyor.
Oysa ölümleri karşılıklı olarak ortadan kaldırmanın yolu adil ve kalıcı barıştan geçiyor. İçeriği muğlak bırakılmış, koşulları az çok belirlenmemiş nafile barış çağrıları barış değil.
Barış ise konuyu Türk kesimine indirgeyerek, onlara propaganda yaparak, mutabakatı Türk siyasileri arasında arayarak, Kürt kesimine gözümüzü kapayarak sağlanmaz, öyle tek yanlı davranarak ancak ve ancak halklarımıza daha büyük acılar yaşatırız.
Barış boş bir söz değil ve maalesef sizin sözlüğünüzde bu sözcük yok.
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 50 (Eylül-Ekim 2012)
Politikada illüzyonlara kapılmak, olmadık kudreti kendine vehmetmek, suyun ayasındaki suretini çok beğenmeyi de aşıp önüne dev aynası koymak ilk kez karşılaştığımız bir vakıa değil. Bu durumun bugünkü en mücessem örneği Erdoğan. Yanılsama kendisini Türkiye'nin büyük ve tarihsel bir lideri görmekle başlamıştı, Ana Muhalefet olma savındaki Deniz Baykal CHP'sinin muhalefet yapmak şöyle dursun, iktidarı AKP ile paylaşan TSK'nın Basın ve Halka İlişkiler Şubesi gibi çalışması, "Türkiye laiktir laik kalacak" tekerlemesinden ve 1933'e ait Onuncu Yıl Marşından öteye gidememesi, Tayyip Erdoğan'ın en büyük talihi oldu. Haksızlık etmeyelim, CHP'nin tek olumlu tutumu 1 Mart 2002'de TBMM Irak Savaşına katılma tezkeresine karşı çıkmak olmuştu. Talihin cilvesine bakınız ki, o olumlu tutum bile –bir grup AKP'li milletvekilinin de katkısıyla– Erdoğan'ın kariyerine hizmet etti. Beyaz Saray'a verdiği sözü kendi iradesine rağmen tutamaması Erdoğan'a çok yaradı.
Hatırlanacağı üzere ABD birliklerinin kuzeyden Irak'a girmesi için hazırlıklar yapılmış, İskenderun limanından karaya çıkarılan askeri malzemeler Mardin'in güneyine taşınmış, ABD askeri uzmanları her türlü hazırlığa girişmişlerdi. Daha da önemlisi Trakya ve Doğu Marmara'dan katar katar asker ve mühimmat sınıra taşınmıştı. Şayet 1 Mart Tezkeresi Meclisten geçmiş olsaydı Türkiye Irak Savaşı bataklığına sürüklenecekti ve Erdoğan'ın kariyeri daha başlamadan bitmiş olacaktı. Eminiz ki, şimdi kendisi CHP'ye ve oylamada red oyu veren Bülent Arınç grubuna şükrediyordur.
Daha sonra asker-sivil bürokrasinin izlediği tutum, meselâ 2007 Nisanında TBMM'deki Cumhurbaşkanlığı oylaması, 27 Nisan Genel Kurmay muhtırası AKP'ye hizmet etti. Erdoğan'ın %34 olan oyu %47'ye çıktı. Buna rağmen durumu göremeyenler AKP'yi kapatmaya kalkıştılar, o girişim de tabii ki Erdoğan ve partisinin ekmeğine yağ sürdü, oran 2011'de %50 oldu.
Başbakan erki paylaştığı askere karşı üstünlük sağlayınca kendisi artık büyük lider oldu. Asker içindeki cuntacı ve komplocu grupların yaptıkları bir kez daha AKP'nin hanesine yazılmıştı, fakat ABD'nin yardımı, hatta yönlendirmesi olmadan NATO'nun en büyük ikinci ordusunda bu operasyonlar yapılamazdı.
Erdoğan'ın ülke sınırlarını aşıp kendisini Orta Doğu'nun, hatta İslam Âleminin siyasi lideri görme kuruntusu Şubat 2009'da Davos'taki "one minute" gösterisiyle arttı.. Böylece çoğu Arap halkları nezdinde sağladığı popülariteyle kendisini uluslararası lider zanneder oldu. İsrail'in 31 Mayıs 2010 günü Mavi Marmara'ya saldırması da işine yaradı, 9 Türk öldürülmüştü, ne beis. Hem Şimon Perez'e "siz adam öldürmesini iyi bilirsiniz" diyeceksiniz, hem de insanları göz göre göre ona göndereceksiniz. İsrail'in böyle davranacağını bilmemek olanaksızdı, ama "Türkler Gazze'ye girmeye çalıştılar" dedirtmenin Türk başbakanına getireceği daha büyük olacaktı..
Büyük İslam lideri Recep Tayyip Erdoğan İslam dünyasının baş düşman bellediği ABD'nin İran'a karşı kuracağı füze üssünü Kürecik'e yerleştirdi. "Efendim, o üs ABD'nin değil, Nato'nundur, kontrolü Türkiye'de olacaktır" laflarına Tayyip Erdoğan'ın seçmenleri dışında inanacak tek kişi olmadığı biline biline öyle denildi. Bu olay Türkiye Başbakanının ve "Büyük Osmanlıyı ihya etme hayalindeki Davutoğlu"nun yaldızlı Orta Doğu kariyerinde dönüm noktası oldu.
Tayyip Erdoğan'ı göklere çıkaranlar 2011 seçimleri sonrasında onu "dünya liderleri" arasında göstermeye başlamışlardı ki, medyanın "Arap Baharı" dediği olaylar yaşanmaya başladı. Ankara'nın Tunus'da yapacağı bir şey yoktu, Mısır'da da kendisini model ülke göstermekten başka bir etkisi olmadı. 2010 Kasım sonunda Kaddafi'den "İnsan hakları ödülü" almaktan perva duymamış, hatta bu ödülün Arap dünyasında kendisine hizmet edeceğini düşünmüş Tayyip Erdoğan Libya olayları çıkınca Kaddafi aleyhtarlarına katıldı, Önce NATO müdahalesine haklı olarak karşı çıktı, ama tutumunda ısrar etmedi, sonunda NATO müdahalesine sivil gemiyle destek verdi, Ne var ki, "dünya liderleri" Paris'te yaptıkları toplantıya onu çağırmadılar, Kaddafi devrildi, linç edildi, girilen yeni dönemde petrol ülkesi Libya'da, pastayı başta Fransa, Batılılar paylaşırken, Türkiye Libya'da kaybettiği ekonomik çıkarlarını bile geri almış değil.
Derken, Suriye olayları başladı, Türkiye Suriye konusunda hiç de öyle pasif kalmadı, herkesin "muhabbetiniz artsın" dediği ve ailecek müşterek tatil yapacak kadar sıkı-fıkı olan Erdoğan-Esad kardeşliği birden tersine döndü, Ankara ABD'nin bölgedeki koçbaşı olma görevini üslendi. Bugün bütün dünya medyası Türkiye'nin adını Suudi Arabistan ve Katar'la birlikte sayıyor. Başlarında ABD var, en önemli rolü de Türkiye oynuyor. Esad'ın zulmü asla mazur görülemez, ama Türkiye'nin olaya bu kadar angaje olması, rejim aleyhtarı Arapların siyasi temsilcilerine yol göstermeye kalkışması, onların silahlı güçlerine her türlü desteği vermesi yanlış olmuştur. Olay Erdoğan'cıların gördüğü kadar basit değildir. ABD izdüşümü Ankara'nın karşısında İran'ın yanı sıra Rusya vardır, hatta Çin vardır. Suriye'nin parçalanacağı anlaşıldıktan sonra bile Türkiye, tarafların ortak bir çözüme yönelmelerini önlemektedir. BM Temsilcisi Kofi Annan görevden çekilirken Türkiye'yi de suçlamış ve planın işlemesine, uzlaşma yolunun açılmasına Türkiye'nin muhaliflere yardım ederek engel olduğunu söylemiştir.
Suriye-Türkiye sınırı yakınlarına kurulmuş mülteci kampları Suriye'ye karşı bir atlama tahtası durumunda. Herkes biliyor ki muhalif güçlere silah, mühimmat ve erzak o kamplar üzerinden gidiyor. Orada eğitim yaptırılıyor. Al Kaida oralarda cirit atıyor, Güneybatı Kürdistan dışında kalan Türkiye-Suriye sınırının Suriye tarafında kontrolün onlara geçtiği ileri sürülmekte.
Daha yeni vuku buldu: CHP milletvekili grubunun Mülteci kamplarına girmesine izin verilmediğini Kılıçdaroğlu açıkladı ve oralarda yasa dışı işler yapıldığını ileri sürdü. Erdoğan'ın Dışişleri Bakanı "o kamplara girmenin serbest olduğunu, CHP heyetinin girmek istediği kampta askerlerin bulunduğunu, güvenlik nedeniyle girişin engellendiğini söyledi. Bülent Arınç ise "CHP'lilerin niçin kadın ve çocukların bulunduğu kampları değil de, subayların kaldığı kampları seçtiğini" sordu, o kamplarda kalan subayların adlarının bilinmemesi gerektiğini söyledi. Bu argüman mugalatadan başka bir şey değildi. Sanki heyet onların adlarını soracaktı? Sanki hepsinin müstear adları yoktu. Görüntü derseniz, medyayı kampa sokmazdınız. Yani Arınç'ın da, Davutoğlu'nun da açıklaması inkâr olmaktan çok uzaktı, tersine Kılıçdaroğlu'nun söylediklerinin resmi ağızlardan ikrarıydı, itirafıydı.
Muhalif subayların bulunduğu bir kamp tabii ki askeri bir kamp olacaktı. Türk kamuoyunun haberi yoktur ama Avrupa ve ABD medyası Türkiye'nin Suriye'deki rolünü bilmekte, silahların ve silahlı adamların Hür Suriye Ordusuna yardım için Suriye'ye Türkiye'den girdiğini yazmaktadır. Hatay Valisi söz konusu kampa Türkiye Adalet Bakanı'nın bile giremediğini söylemektedir. Salt bu açıklama bile hükümetin hangi gizli ve yasa dışı işleri çevirdiğini göstermektedir. Yani Tayyip Erdoğan'ın bakanları bile olan bitenden habersizdir.
Biz tabii ki, Türkiye sığınmacıları kabul etmesin demiyoruz, bu yazı yazıldığı sırada –kadın, erkek, çocuk, yaşlı– 80.000'den fazla insan yerlerini yurtlarını terk etmek zorunda kalmışlardır, sayı daha da artacaktır. Batılı kaynaklar rakamın 200.000'e varacağını tahmin ediyorlar. Bu bir insanlık dramıdır. O insanlara yardım etmek elzemdir, iltica kamplarından bazılarının Hür Suriye Ordusunun karargâhı haline getirilmesi AKP rejiminin suçudur. O kampları siyasi amaçlar için kullanan iktidar bu toplumun başına sorun açmaktadır, çok geçmeden bu politikası bizzat onun da başına bela olacaktır.
Verilen eğitimler sadece askeri nitelikli değil: 27 Ağustos 2012 tarihli Sunday Telegraph gazetesi ABD ve Britanyalı uzmanların Haliç'teki lüks bir apartmanlar sitesinde Suriyeli muhaliflere siyasi ve teknik eğitim verdiklerini, onların "geçiş döneminde" köy ve kasabaları yönetebilecek bilgiler ve beceriler kazanmalarına çalıştıklarını yazıyordu. Eğitim programındaki Britanyalı bir danışman "Britanya ve ABD, muhaliflerin kapasitesini geliştirmek için Suriye'de yaşanan gelişmelere temkinli yaklaşıyor. İleride ne olacak? Suriye topraklarını kim kontrol edecek? Biz, liderliği yürütebilmeleri için sivillere bazı beceriler kazandırmak istiyoruz" şeklinde konuştu. O kamplarda ve çevrelerinde sadece Suriyeli değil, Çeçen, Afgan benzeri mücahitler kol gezmektedirler. Suriye makamları 13 Şevval 1433 (28 Ağustos 2012) tarihli açıklamasında 180 Çeçen ve Afganlının yakalandığını açıkladı. 50 kadar Al Kaide'li Türkün savaşta olduğunu da Türk medyası söylüyor.
Erdoğan-Davutoğlu politikasının ikinci belirgin özelliği bölgede gitgide keskinleşen Şii-Sünni ayrılığında Sünnilerin safında durmasıdır. İş o kadar ayağa düşmüştür ki, Hatay'daki Suriyeli bir Sünni mülteci Türkiyeli bir Aleviye "yakında sıra size de gelecek" diyebilmektedir. Sadece o kadar da değil, durumdan cüretlenen Türk faşistleri Hatay'da Alevi yurttaşları tehdide başlamışlardır, o kadar azmışlardır ki, Vali 28 Ağustos tarihinde uzunca bir açıklama yaparak onlara "tahriklere kapılmayın, biz burada yüzyıllardır bir arada yaşadık" demek zorunda kalmıştır. Kızılbaş katliamcısı 29 yıllık Osmanlı Şeyhülislamı Ebussud'un Sünni'ci torunları Sünni Osmanlıyı ihya sevdasıyla Irak'la da arayı bozmuşlardır. C.Başkanı yardımcısı Tarık Al-Haşimi Şii katliamlarını örgütlemek, 7 korumasını bu işlerde kullanmak iddiasıyla suçlanınca Süleymaniye üzerinden Türkiye'ye kaçmıştı. "Kaçmak" ne demek, devlet başkanı muamelesi görmüş, Tayyip Erdoğan ve Ahmet Davutoğlu tarafından ağırlanmıştı. Şii başbakan Maliki'ye meydan okuyan bu tutum, Irak'daki Şii-Sünni ayrılığında taraf tutmaktı. Sorun o raddeye vardı ki, Davutoğlu Gewler'den Kerkük'e geçip orada Türkmenlerle gösteri yapınca, Irak hükümeti "seni sınır dışı ederiz" dedi, Musul üzerinden o kente gitmek isteyen Bahçeli'ye vize vermedi, Bahçeli'nin kırmızı pasaportu izine engel oldu.
Kısacası büyük hayaller ve dar kafalı siyasetler çıkmaza girmiştir. Yukarıda ABD'ye, aşağıda Sünniliğe angaje olmuş tutum Türk başbakanının hayal dünyasını bölgenin siyasi bataklığına gömmek üzeredir. Ama ne yazık ki, bu durum 2014'te iç politikaya pek az yansıyacaktır. Zira karşısında BDP dışında muhalefet yoktur, onun da gücü Kürt muhalefetiyle sınırlıdır. Bu muhalefet karşısında –kısmi bir Sol kesim hariç– bütün Türk güçleri birleşmektedir. İşler iyice sarpa sarınca Erdoğan "başkanlık sistemine" geçemeden de olsa, Çankaya'ya kaçmak supabını elinde tutmaktadır.
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 50 (Eylül-Ekim 2012)
AKP Hükümetinin Suriye’ye ve bu ülkedeki Baas rejimine karşı izlediği siyasete bir türlü akıl erdiremiyoruz. Aylardır bu neyin politikasıdır diye tartışıyoruz. Buna tartışma da denilemez; anlamaya çalışıyoruz. Ne oldu da Türkiye başbakanı birdenbire can ciğer dostu Esed’in kellesini ister hale geldi, “muhalif” dediği, illegal islami mücahit gruplara silah, mühimmat, eğitim ve hatta Türkiye topraklarında “üs”ler vermeye başladı.
Suriye’ye karşı Erdoğan politikasını anlamaya ve tartışmaya çalışanların söylediklerine bakın; hiç birinde bir mantıksal uyum görünmüyor. Bir kere buna politika denirse eğer, savunanı hiç yok. Sorulduğunda hükümet üyeleri ve AKP sözcüleri kem küm ediyorlar. AKP’nin dış işlerine koşturan Davutoğlu da ne yaptığını bilmiyor ki ne cevap vereceğini bilsin. Çünkü yapılan şey ‘cevabı olmayan işler’den. Hükümetin sorulardan kaçtığı suçlaması var. Bir yere kaçtığı yok. Sorulacak asıl soru hükümete ve başbakana hiç sorulmadığı için açık cevap alınamıyor: NATO! NATO’dan ne CHP’nin haberi var, ne de MHP’nin...
AKP’nin muhaliflerini ve eleştirmenlerini en çok şaşırtan husus, “Komşularla sıfır sorun” hedefiyle başlatılan Erdoğan-Davutoğlu politikasının nasıl olup da ‘tüm komşularla düşmanlık’ politikasına dönüştüğüdür. Kızılcık’ta bu politikanın laf salatası olduğu, –illa Ortadoğu’da olması da gerekmez– bugünkü dünyanın herhangi bir bölgesinde ‘sıfır sorun’ politikasının bizzat kendisinin sorun olduğu ve olacağı baştan söylenmişti. Sıfır sorun politikasının tek avantajı, Türkiye’nin komşularına “sorunsuz” saldırdığı görünümü vermesiydi. Böylelikle de Türkiye’nin nereye niçin saldırdığı izahsız kalıyor, karşı çıkılamayan, muhalefet yapılamayan dahiyane bir politika oluşuyordu. Bir de bu politika, ne işe yaradığı belli olmasa da, Cengiz Çandar, Hasan Cemal vs. uç örneklerinde görüldüğü gibi, yeni Osmanlıcı AKP’nin kuyruğuna tutunarak bölge tahakkümü arayan kurnaz barışçıların desteğini de sağlıyordu.
“Sıfır sorun” sorunlara olmayan sorunlar ekledi, Erdoğan Suriye politikası ile Türkiye’yi ‘yutamayacaksan ısırma’ uyarısına muhatap hale getirdi. Elbette böyle olacaktı. NATO’ya baksanıza. NATO’nun “sıfır sorun” diye bir politikası var mı ki Türkiye’nin olabilsin. NATO dediğinin ağzı büyüktür, kesinleşmiş ‘savunma çizgisi’nden vazgeçtiğinden beri daha da büyümüştür; Yugoslavya’yı, Afganistan’ı Irak’ı yutmuştur. Suriye’yi yutmak isteyen de odur. Isırıyorsa NATO ısırıyor, Erdoğan değil. Türkiye’nin NATO’ya üye olduğundan beri kendine ait bir dış politikası ne zaman olmuştur ki, şimdi olacak?
Tayyip Erdoğan Suriye’yi, Irak’ı, İran’ı NATO’nun Kürecik’e diktiği şemsiyenin kendisini ıslatmayacağına olan sonsuz güveniyle komşularına saldırıyor. İşi o kadar ileriye götürdü ki, Rus dışişleri bakanı Lavrov hemen her gün Türkiye’nin uluslararası hukuku çiğnediğini, kirli işler çevirdiğini, Esed’e karşı her girişimiyle yargılanması gerekli bir suç işlediğini söylüyor ama hiçbir etkisi olmuyor. Erdoğan bildiğini okuyor. Çünkü Lavrov’un sözlerinin kendisine değil NATO’ya söylendiğini biliyor.
“Bunlar büyük işlerdir” diyelim ve bir kenara koyalım. Türkiye’de barışın fiyatını bilen bir sol yok mudur? Eskiden bir barış hareketinin varlığından söz edilirdi şimdi nerdedir? AKP hükümeti kirli savaş tüccarlığına soyunarak organik bağ içinde olduğunu ünlü ‘Mercümek Davası’ndan beri bildiğimiz Boşnak, Çeçen, Berberi, Afgan, Türk... islam savaşçılarına Türkiye’nin güney sınır vilayetlerini kiralıyor, önünü bugünden kesmek gerekmez mi?
Gerekir ve mümkündür. NATO karşıtlığını güncel politika haline getirmenin tam zamanıdır. ABD’nin emlak tüccarı dış bakanı zırt pırt Türkiye’ye girip çıkıyor, değneksiz dolaşıyor, bir zamanlar saman altından su yürütürcesine çevrilen dolapları açık diplomasi gibi gerçekleştiriyor, Erdoğan hükümetine stratejiler dikte ettiriyor vs. Bu yapılan Türkiye solunun anısına da hakarettir. 6. Filo buralara bir zamanlar nasıl sokulmadıysa, Büyükelçi Commer nasıl arabasını ODTÜ’de bırakıp kaçtıysa, Kissinger Ankara’ya giremeyip ülkesine nasıl geri döndüyse, o türden cevaplar hemen bugün ABD’nin ve NATO’nun savaş diplomatlarına verilmelidir. Bu yapılmazsa Erdoğan ve Davutoğlu ikilisinin bu dolapları kimin hesabına çevirdiklerini halk nasıl anlayacak?
Çelişkileri vaktinde görüp kullanmak siyasette önemlidir. Halk savaş istemez. Halk askeri ve askerliği sevmez. Halk ABD’nin de Türkiye’nin her işine burnunu sokmasından hoşlanmaz. Halk "yap aslanım arkandayım" der, Erdoğan şöyle bir sendelesin, anında ipini çeker ve işine bakar. Barış hareketi AKP'yi tökezletsin bir, gerisi gelir.
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 50 (Eylül-Ekim 2012)
Evet, ne demek?
AKP iktidarına kimi yakın, kimi de basbayağı uzak duran çevrelerde sık sık tekrarlanan müşterek bir söylem: PKK silahlı mücadeleden vazgeçtiğini ilân etsin ve silah bıraksın! Peki o zaman devlet adına AKP hükümeti ne yapacak? Sorunun çözümü için gerekli açılımları sağlayacakmış. Ama bu arada devletin de silah bırakması düşünülemezmiş, çünkü devlet, Devletmiş!
İyi, güzel.
Barış olsun, insanlar ölmesin, analar ağlamasın istiyor musunuz?
Kürt özgürlük hareketinin her kademeden sözcüleri, ağırlıkla, kimin ne istediğinin daha iyi anlaşılması ve çözümde anlaşmak için belli bir süre ATEŞKES yapalım diyorlar. Devlet silahsızlansın demiyorlar. “Devlet silah bırakmayacağına göre, hiç değilse bir süre için elini tetiğe uzatmasın. O ateşi keserse, her gözünü kestirdiği dağda operasyon yapmazsa, biz de eylemsizliğe geçer ve bunu sürdürürüz.”
Haksızlar mı? Ateşkes süresince soruna birlikte bir çözüm aranırken ölümlere de ara verilmiş olur. Fena mı olur?
Böylesi, bütün dünyada benzer durumlarda başvurulan yoldur. Genel, yerleşik pratiktir. Oysa AKP devleti ve onun gönüllü, gönülsüz destekçileri bunu kabûle yanaşmıyorlar. Devlet adına AKP, “Ben devletim. Dağda, belde, sokakta eli silahlı (teslim olmamış) kimi görürsem vurur öldürürüm!" diyor.
PKK de işte buna (devletin silahlı operasyonları sürerken silah bırakmaya) razı gelmiyor. Bu anlaşmazlık nedeniyle otuz yıldır karşılıklı savaş veriliyor, insanlar ölüyor.
Kimilerinin iddia ettiği ya da sandığı gibi, Kürt özgürlük hareketinin temsilcileri biz bu devleti silahlı mücadele ile alt ederek, zafer kazanır, hedefimize ulaşırız diye düşünmüyorlar herhalde. Kim böyle bir durumda “zafer” kazanabilir? Akıl var, izan var! O zaman ne oluyor? Ölümcül kavga sürüyor. İki taraftan da gencecik insanlar, hepsi, Kürt, Türk, bu ülkenin yurtdaşları sapır sapır ölüyorlar. Uludere'de 34 kişi, on iki, on beş yaşında çoçuklar öldürüldü, aradan sekiz ay geçti, göz göre göre kim vurduya gidiyorlar. Son Şemdinli olayında Başbakan göğsünü gere gere, “En az 150 terörist öldürdük!” dedi…
Kim sorumlu?
Devlet! Yani AKP iktidarı. Başbakan ve bakanları. Onların ısrarla ve inatla, akıllara seza bir celadetle sürdürdükleri sözde “çözüm” politikası. Otuz yıldır özgürlük ve eşitlik için savaşmakta olan Kürtlerin bundan sonra, elini tetikten asla çekmeyeceğini her gün bağıra çağıra ilan eden AKP devleti karşısında silah bırakıp teslim olmayacağı niçün hala anlaşılmıyor, anlaşılmazdan geliniyor?
Bu bir karşılıklı inatlaşma durumu ise, bundan çıkış yolu karşılıklı ateşkesle işe başlamaktır. BİRLİKTE çözüm arayışı ve BARIŞ'a bir şans, iki şans, on şans vermeye değmez mi? Havanda kan dövmek daha mı iyi? Devletin “devletliği”, meşru zor kullanma tekeli adına bunca yurtdaşı yıllardan beri ölümlere salmak, kimilerini “ etkisizleştirilecek” nesne gibi görmek ve göstermek, kimilerine, “Size şehit olmayı emrediyorum!” demek daha mı yurtseverlik?
AKP hükümeti, bütün iktidar organlarını seferber etmiş, iktidar olduğunu her gün birkaç, giderek onlarca, ilerde belki yüzlerce yurtdaşı ölüme sürerek kendi kendine ispat etmeye çalışıyor.
Nereye kadar?
Ölenler hep, istisnasız, yoksul köylü, işçi ailelerin çocukları. Bunun için herhalde, ölü saymaktan bıkmıyorlar!
- Ayrıntılar
- Administrator
- Sayı 50 (Eylül-Ekim 2012)
Çözüm ve barış için "Silahlar sussun!" ne demek?
KIZILCIK
İslam liderliği illüzyonu fiyaskoya dönüşürken
Hayat ağacı
Yunanistan / Yalan mı? / Kılıç kuşananın, cazgırlık başaranın! / Sorumsuzluk / Çamlıca tepesinde cami! / Lozan! / Ne alaka? / Yalancılardan yalancı beğenme / Kim kimi öldürür? / AKP'nin siyasallaşmış Sünni yandaşlığı / Fareler / Kaçırılan milletvekilleri
Türklere hitap eden propaganda
M. Süreyya Öngen
Türkiye'de liberal çok, liberalizm yok
Ö. Bedri Canatan
Kötü niyet beyanı
Tektaş Ağaoğlu
Okula başlama yaşı sorunu
Cemal Candaş
Okula başlama yaşı aşağı çekildi
Nefretimize kamp kurdu alçaklar
Malatya Sivas olmayacak
Esat Korkmaz
Kürtlerin 'haysiyet meselesi' ve biz
Nuray Mert (T24)
Dokunulmazlık
Hüseyin Hasançebi
Suriye'de yaşananlara ve mezhep gerilimine Hatay'dan bakmak
Hamide Yiğit (sendika.org)
Anti-terör dairesi başına bir devlet teröristi atandı
İşçinin kanı ve canı da sermayenin
Barış hareketinin gelişebilmesi için
Engin Erkiner
Neo-liberalizm, yabancılaşma ve din
Özcan Çağlar
Halkların Demokratik Kongresi 'Kentsel Dönüşüm Çalıştayı' Raporu
Rio'20: İstenmeyen bir U dönüşü
Vandana Shiva (The Asian Age, çeviren: Orhan Göztepe)
İleri demokrasinin adliyesi ve emniyeti
14 Temmuz 2012: Panzer, cop, biber gazı, basınçlı su / 79 yaşındaki Sitti Nene cezaevine girdi ve çıktı / Katliam anmasına soruşturma / Avukatlar yargılanıyor / Milletvekillerinin tahliye talepleri reddedildi / Anayasada basın özgürlüğünü sınırlama önerisi / Aynı yazıya ikinci mahkûmiyet / Mehmet Tarhan davasında Türkiye mahkum / Festivalde birayı bizzat Başbakan yasakladı / Film gösterimine son anda yasak / Erasmus öğrencisi için imza kampanyası / Şüpheli bir asker ölümü daha / Kayıp yakınlarına gözaltı / Şerzan Kurt davasına gitmek terör eylemi! / Buldan soyadına polis şiddeti / Pınar Selek davası 14. yılında / Vedat Kurşun: "Suç işlemeye devam edeceğim" / Kızılcık, Özgür Gelecek, Partizan ve Munzur'a toplatma kararı / Zeynep Kuray ve Bedir Adanır'a Basın Özgürlüğü Ödülü / Cemevi kapatma gerekçesi: Laiklik / Kürtçe: yasak mı, serbest mi? / Gauguin tablosuna TV sansürü / "Kızınız terörist değil, ama olabilir" / Devrimci Karargâh davası / HES: Peri Vadisi'nde devlet tutukluyor / 19 Çakmağa 7,5 yıl hapis / Grup Yorum'a tahliye yok!
Türkiye-Yunanistan zorunlu nüfus mübadelesi
Yalçın Yusufoğlu
Homo Sapiens ne oldu sana?
Serol Teber
Saraybosna'da dindar nesil
Yeşim Dinçer
Kapitalist sporun zaferi
John Nauright (BirGün, çeviren: Onur Erem)
Rodin'in gölgesinde bir yontucu. Camille Claudel
Ayfer Coşkun
Sayı 50'nin tamamına buradan (PDF - 14,9 MB) erişebilirsiniz.

Siyaset
Ekonomi
Dünya
Kültür-Anma