- Ayrıntılar
- Ömer Bedri Canatan
- Sayı 20 (Mart/Nisan 2004)
Türkiye’de genç kuşağın, kendinden önceki genç kuşaklara göre birçok üstünlüğü var. Bilgisayar kullanıyorlar, internetten yararlanıp dünyaya açılıyorlar. Bilgileri daha fazla. Kullandıkları kavramlara nüfuz etme yetenekleri daha büyük. Tecrübeleri de önceki genç kuşaklardan doğal olarak daha fazla, çünkü onların yaşadığı tecrübeyi de eğer isterlerse görebilecek durumdalar.
Hal böyle ama. Şu hal de var: Bugünkü genç kuşak, toplumsal hayatın sorunlarıyla ve bu sorunları yaratan nedenlerle, eski genç kuşakların ilgilendiği ölçüde ilgilenmiyor. Siyasetle ilgilenmiyor. Toplumu organik bir bütünlük olarak görmüyor. İdealindeki iş veya meslekle ilgili bilgi ve beceriyi kazanmaya odaklanıyor ve kendini bu noktada derinleştiriyor ama işini veya mesleğini hangi ortamda ve hangi toplumsal amaç için gerçekleştireceğini sormuyor.
Dünyaya “belli bir bakışı” elbette var ama “genel bir bakış”ı yok. Dünyayı öyle bir dünya gibi algılıyor, hangi dinamiklerle, ne yönde geliştiğine dair bir fikri yok. Çünkü kafasındaki düşüncelerin belli bir ekseni yok.
Bir üstünlüğü daha var bugünkü genç kuşağın kendinden öncekilere göre. Eski genç kuşaklar öğrendikleri azıcık bilgi ile dünyayı fethedebileceklerini sanırlar, bilgilerini sorgulamazlardı. Bilgi-inanç denklemini kuramaz, eylemlerine inançlarıyla yön verirlerdi. Bugünkü gençlerin öğrenme isteği daha fazla. Önüne ne konursa, onu öğreniyor. Bilgi’nin doğru olup olmadığına dair hep kuşkucu ama, doğru olan bilginin yanlış ve haksız amaçlar için kullanılabileceğinden endişe duymuyor. Teknolojiye karşı derin bir hayranlık besliyor, ama bunun bedelinin kimler tarafından ne şekilde ödendiğinin farkında değil.
Belli bir eksene oturmuş düşüncesi olmadığı için, bugünkü genç, toplumsal sorunlara ancak kendi dar penceresinden ve bu sorun “kendi”ne değdiği zaman bakıyor. Aynı soruna bir gün başka, diğer gün başka bir yerden bakıyor. Örneğin işsiz kalmışsa işsizliğin bir sorun olduğunu kavrıyor. Kavrıyor ama toplumsal bir sorun olduğunu görünce, “İşsiz olan yalnız ben değilim, milyonlarca genç işsiz var,” diyerek rahatlıyor. YÖK’e karşı çıkıyor, ancak YÖK’e dokunulunca, birileri ona, “Dokunan şeriatçıdır,” deyince YÖK mücahidi kesiliyor. Kendisi dokunsa nasıl dokunur, ortaya koyamıyor. Toplum Kıbrıs meselesi ile oturup kalkarken kendi görüşü yok. Ya gidip, faşist olduğunu bile bile Denktaş’ın, ya da liberal solcu Talat’ın kuyruğuna takılıyor. Kıbrıs meselesinin ne yüzle, ne hakla “Türkiye’nin meselesi” hâline getirildiğini sormuyor. Türkiye’nin aslında Kıbrıs’ı tartışırken kendini tartışmakta olduğunu anlamıyor.
Başkalarının başka başka amaçlarla belirlediği gündem, kendisi kendine ait bir gündem oluşturamadığı için, onun da gündemi oluyor. AB gelip onu, şimdi içinde bulunduğu açmazdan kurtaracak diye inanıyorsa gelecekle ilgili bütün beklentilerini bu rüyaya bağlıyor. Buna inanmayacak kadar gerçekçi ise, kendi seçeneği üzerinde kafa yormuyor, gidip “ulusal solculuk”un içine giriyor. Oraya, kendinden önceki gençleri beşer onar doğramış faşistlerin de sürüler hâlinde doluşmasındaki sebebi hikmeti, iskeletli bir dünya kavrayışından yoksun olduğu için soramıyor.
Bütün bunları fark edip öğrenmeye yöneldiğinde “kitaptan” öğreniyor. Öğreniyor ama aslında öğrenme yerine, ansiklopedik bilgi sahibi oluyor. Beyni büyüyor ama kasları aynı kalıyor. Kası büyüyen ama beyni küçük kalan insan ne ölçüde hayatın aktörü değil, malzemesi ise, o da o ölçüde hayatı yöneten değil, hayatta yönetilen oluyor. “İşçi” diye yazılan sözcüğün hayattaki karşılığı olan insanın hayatından haberi bile yoktur. Kendisi bir işçi çocuğu olsa bile haberi yoktur. Bu nedenle, görüntüsünden bile nefret ettiği “işçi” olma kâbusundan kurtulmak, tek amacıdır. Burjuvayı da bilmiyor. Burjuvanın çocuklarının beyaz cama da yansıyan hayatlarına özeniyor. Nasıl burjuva olunur ve kalınır, bu hangi kanlı ilişkiler üzerinden gerçekleşir, bu ilişkiler kaç bin veya milyon işçiyi ve çocuklarını aç bırakır, sefil yapar... bunların bağlantısını kuramıyor.
Açıkça kabul etmek durumundayız: bugünkü genç kuşak, aşkla, “sanat”la, “eğlence” ile, turizm ile, sporla, estetik dünya ile, vb. kendinden önceki genç kuşaklardan bin kat fazla ilgilenmektedir. Teknoloji onun bu ilgi alanlarını desteklemektedir. Devlet tekelinden çıkarılmış, piyasaya devredilmiş bir kültür ile yüz yüzedir. Bunun büyük bir avantaj olduğu inkâr edilemez. Ne var ki estetik dünyada seçenekler sonsuz sayıda artarken insan seçiciliği körelmektedir. Gençliğin asıl yaratıcı olacağı bu alanda yaratıcılık, piyasa mekanizmaları aracılığıyla öldürülmektedir. Gençlerin kendilerine ait “yaratıcı” ürünleri piyasa tarafından “tahammül edilir” bulunsa bile, bir kenara, marjinalliğe itilmektedir. Her nedense her şey hemen ticarileşebildiği halde, gerçek insan yaratıcılığı, özgürlüğü kışkırtan estetik, yaygınlaşma kanallarının açılması anlamında bir türlü ticarileşememektedir.
Bugünkü gençlerin “özgür” davranma “güdüsü”nün dünkü gençlerden daha güçlü olduğundan da kuşku duyulamaz. En azından “kapı kulluğu”nu reddetmede daha ileri bir noktaya gelmişlerdir. İyi ama, bireysellikleri, kimlikleri parlamamış, aksine sıradanlaşmıştır. Toplum gençliğin farkında bile değildir. Gençlik “Kapı”dan bağını çözmüş, ama farkında olmadığı bir güç tarafından kapının dışında kıskıvrak bağlanmıştır. Kulağına üflenmiş kriterlerle estetik dünyadan tat almaya çalıştıkça kendisi de görmektedir ki ortaya tatsız tuzsuz bir hayat çıkmıştır.
Hayat kıran kırana bir yarış olarak tarif edilmekte, daha bebek yaşta çocuklar bu yarışa sokulup bugünkü gençler yaratılmaktadır. Vaktinden evvel olgunlaşmış, para kazanmayı öğrenmiş, hesap kitap bilen gençler, yaratılan gençlik kültürünün başarılı örnekleri olarak lanse edilmektedir. Buna, resmi/özel, gittikçe bütün eğitim sistemini etkisi altına alan, “girişimci genç” yetiştirme dalgası eklenmiştir. “Girişimci genç” nedir? Piyasada milyonlarca işsiz insan, emeğini, zamanını, sağlığını, geleceğini satmak için can atan milyonlarca “emek”çi var. Bankalarda, holdinglerde para var. Aklını kullan, sen de parayı bul, emeği satın al, kullan, bütün dünya senin!... İşte “girişimci genç”.
Bu yarış kimseyi özgürleştirmez. Bu “estetik dünya”dan özgürlük çıkmaz. Gençler boşuna umut bağlamasınlar. Anhasını minhasını öğrenmeye çalışsınlar. Öğrenmeye çalışmakla da olmaz. Öğrensinler.
Nasıl öğrenecekler?
Önce şu var sırada, öğrenilmesi yetmez, benliğe sindirilmesi, hayata karşı bir tutum hâline getirilmesi gerekir: İnsanın tarihi, “teferruat”tan ayıklayıp bakarsak, özgürleşme mücadelesi olarak görünür. Özgürlük mücadelesinin temelinde kendi kaderinin başkaları tarafından belirlenmesine kökten itiraz yatar. Nasıl yaşayacağına özgürce karar vermek... Özgürlüğün temeli budur.
Kapitalist toplumda durum nedir, karar nedir? Bugünkü genç kuşak bu soruyu sormuyor. Sorsa farkında olacak. İpler başkasının elinde. Sadece ekonomi dünyasında değil, estetik dünyada da bu böyle. Piyasa bu demek zaten. Görünmez kapı kulluğunun renkli vitrini, başka ne ki? “Özgürlük” burada bir şey olarak tarif ediliyor, burada aransın isteniyor. Oysa hiç orda değil özgürleşmenin imkanları. Özgürlük başka yerde.
Kapitalist toplumda özgürlüğün güdüsü de, imkânı da, sermayenin doğrudan kontrol edemediği alanlarda oluşur, büyük fonlar ayırıp denetlediği alanlarda değil. Kültür dünyamızı, estetik dünyamızı, sermaye sınıfının kuşatması dışında bir yerde kurmadıkça özgürlükten söz edemeyiz. “Sanat” adı altında estetik dünyayı iğrenç bir bataklığa çeviren, insani zaafları kışkırtıp gelire dönüştüren, “yaratıcı düşünce”yi lânetleyen, uçukluk sayan, dili fakirleştiren, cinsel ilişkileri duygudan arındırıp metalaştıran, bütün bunları “medenileşme”nin kriteriymiş gibi sunup gerçek bir insan uygarlığına açılan yolları tıkayan, tek tek genç insan hayatlarının öğütülmesinden geçtik, insanlığa dünyayı dar eden bu gidişatın hakkından gelinmedikçe “özgürlük”ün hayalini kurmaktan da vazgeçilmeli.
Ne bu, gerçekten? Sana genç mi denir, dünyanın altı üstüne gelirken? Tapındığın teknoloji emperyalist sermayenin elinde beş-altı milyar insana dünyayı cehennem ederken, senin, neye ve kime karşı olduğunu bile bilmediğin küçük bireysel itirazların ne iş görür? Bak, Amerikalıların kendileri bile Irak’tan yeni bir “Vietnam” kokusu alıyorlar. Yeni bir paylaşım muharebesi yaratıyorlar. Bu niyet içinde milyonlarca gencin hayatı sönüyor, yok oluyor. Bu olurken sen söz gelimi AB’ye girip kurtulsan, para kazanıp bolca harcasan, hayatın şurasına değil de burasına tutunsan ne çıkar? Senden önceki genç kuşaklardan, her bakımdan daha güçlü ve avantajlı olduğunu kabul etmekte tereddüt etmiyoruz. Onun için de, senin omuzlarına daha büyük ve ağır sorumluluklar yüklüyoruz. Haksız mıyız? Senin şimdi, YÖK’ün çelik kasası içinde pısıp oturmanla 68 gençliğinin göğü fethe çıkmasını bir karşılaştırsak... ne dersin? Kapitalizmin çöplüğünde eşinip duracağını, bir ömrü böyle tüketmek zorunda kalacağını bildiğin halde sessiz boyun eğmenle, avantacı dünyayı toptan reddedip kendi dünyalarını kurmaya kalktıkları için adları ezberlenmiş eski genç kuşakları karşılaştırsak, gücenir misin?
Kapitalizmin ha bire yatırım yaptığı yerdesin. Dışına çıkamıyorsun. Kapitalizm özgürlüğe asla yatırım yapmaz. Senin geleceğine yatırım yapmaz. Aptal mıdır? Seni aptallaştırmak gibi daha kârlı ve kolay bir yol varken, niçin senin gibi tehlikeli bir potansiyelin özgürlüğüne yatırım yapsın?
İstersen bunları bir düşün, seninle konuşulacak daha çok şey var. Konuşuruz.
Ö. B. C.
- Ayrıntılar
- Ömer Bedri Canatan
- Sayı 20 (Mart/Nisan 2004)
Marksist dünya solu teorik üretkenlikte önemli bir sıkıntı yaşamaktadır. Marksist solun bu kısırlıktan çıkıp yeniden üretken bir döneme geçmesi için Lenin’e dönmesi gerekir.
Böyle yekten “Lenin’e dönmek”ten söz etmek şaka, fantezi gibi gelebilir. Unutulmuş ve unutturulmuşken, bu da nerden çıktı denebilir. İleriye bakmak varken geriye dönmek, reel sosyalizmin enkazını eşelemek de ne oluyor, tam da yeni, “özgürlükçü” bir Marksizm gelişirken Lenin’den söz etmenin âlemi var mı? Bu “eşitlikçi” canavardan yakamızı kurtarmışken, “Lenin’e dönmek”ten söz etmek sebepsiz kavga çıkarmaktan başka nedir ki diye akıl yürütülebilir.
Bu noktayı Marksist düşüncenin ve eylemin günümüzdeki problemleri açısından kurcalayalım. Dünyanın, dünya üzerindeki Marksist solun ahvali bunu gerektiriyor. Diyelim Marksist düşünce geleceği fark etti, adını “küreselleşme” koydu, bu taşıyıcı kavram üzerinden gidişatın yönünü keşfetti, şimdi artık “imparatorluk”u bile görüyor; iyi ama “eylem” ilerlemiyor. Marksist düşünce dinamik ama eylem tıkanmış. Çare bulunamıyor. Küreselleşme, tamam, sermayeyi ilerletiyor, Marksist düşünceyi de ilerletiyor, ama Marksist eylemi ilerletmiyor, bu nasıl olabilir? Sakın tersi olmasın? Yani “küreselleşme”ye bağlanıp kalan Marksist düşünce ilerlemediği için Marksist eylem de ilerlemiyor olmasın? Sorup üstüne düşünmekten ne zarar çıkar?
Ayrıca, korkulmamalı, “Lenin’e dönmek” de öyle söylendiği kadar kolay bir iş değildir. Marksist düşünce alanında bunun engelleri var. “Lenin’e dönmek” Marksist düşüncede üretkenliğe geçebilmek içindir. Bu da, bugünkü Marksist düşünceyi üretkenlikten alıkoyan engeli aşmakla mümkündür. Engel önce zihinlerdedir. Marksist düşünceyi besleyen ve eylemini sahneye çıkaran temel boyutlardan biri olan özgürlükçü felsefeye itimat çökmüştür.
Zihinlerdeki engeli kim yarattı? Elbette zihnin kendisi. Zihnin tek başına bir şey ifade ettiğini sanmaktan çıkan değişmez sonuç budur. “İyi niyet”ten kuşku duyulamaz. Marksizmi yeniden diriltmek için “Marx’a dönmek”ten başka çare olmadığı fikri rağbetteydi. Marx’a nasıl dönülürdü? Onunla aramıza giren Lenin’i, Lenin’den mülhem yetmiş yılı ve reel sosyalizmi yok sayarak. Lenin aradan çekilince Marx’a ulaşmak “bir adım”lık işti. Çok Marksist bunu denedi ve yaptı. Yani yaptığını sandı.
Reel sosyalizmi ve Lenin’i dışarıda bırakıp Marksizmin gerçek kaynağı Marx’a dönünce zihnimizin yeniden ve eskisinden de parlak çalışacağına kendimizi şartlandırmamıza hiç gerek yoktu, yapılınca zaten zihinler birdenbire ışıldamaya başlıyordu. Lenin’siz düşünmek kolay ve rahattı. Çünkü Lenin Marksizm’in tarihi idi ve zihinlerde “diktatörlük” ve benzeri bir yığın problem yaratıyordu. Lenin’den kurtarılmış Marksizm “tarihsiz” kalıyordu gerçi ama, bu “tarihsiz Marksizm”, “tarih”li olanından bin kat daha yaratıcıydı. İnsana acayip bir idrak kazandırıyordu. Dört işlemden yüksek matematiğe geçmek gibi bir haz ve heyecan veriyordu. Lenin zaten, “Teori gri, hayat yeşildir,” demekle can sıkmıştı. Marksist teori gelişecekse, Lenin’siz gelişirdi.
Lenin’siz –tarihsiz– Marksizm, “doğru”sunun kriteri kalmadığı için her şeyi doğruluyordu. Demek ki Marksizm gerçek gücüne Marx’ta ulaşıyordu. Marx’ın da kendi söylediklerine bir itirazı olamadığı için, küçük bir nokta hariç, hiçbir sorun kalmıyordu. Küçük sorun şuydu: her şey doğrulandığı için bu doğrunun ne işe yaradığı anlaşılamıyordu.
İşe yaramadığını fark ettiğiniz bu “Marksizm”e, işe yarasın diye reel sosyalizmi ilave etmeye, istemeyerek razı olsanız bile sorun aşılmış olmuyor. Çünkü, eklediğiniz reel sosyalizm tecrübesi dönüp Marx’ın Marksizm’ini vuruyor, prestijini sıfırlıyor. Başka türlü olamaz zaten. Reel sosyalizmde bir hata varsa, bu niçin ona kaynaklık eden düşünceden bağımsız olsun ki? Demek ki Stalin’den önce Lenin’de, Lenin’e geçtiğine göre Marx’ın düşüncesinde bir hata var.. Öyleyse, prestiji sıfır bir Marksizm ile Marksist olmaktansa, ne iş gördüğü belli olmayan prestijli bir Marksizm ile Marksist olmak bazıları için daha cazip ve hâlâ cazip. Ama ileriye götürmüyor. İleriye gitmek için...
Gene en iyisi “Lenin’e dönmek”!
Dönelim dönmesine de, niçin?
“Lenin’e dönmek” fikrini savunan bir yazı okudum, aylık Express dergisinde (Sayı: 33-34), yazarı Slavoj Zizek. İlginç bir yazıydı; Marksist sol da dahil, günümüzün tüm dünya kavrayışlarına sızmayı başaran liberal özgürlükçü düşünceyle polemik yapıyordu. Evet de, Lenin’de aradığı şey bakımından kendisi de liberal sol düşüncenin bir parçasıydı. Lenin’e, Lenin’in yapmadıklarını yapmak için dönmeyi öneriyordu. Yani, reel sosyalizme bulaşmadan Lenin’e dönmenin yolunu arıyordu. Lenin’de arayıp bulmak istediği ise, çağın zırhını delip dışına çıkan “fiilî özgürlük”ün sırrı idi. Lenin’i, önüne konulan özgürlük seçeneklerinden herhangi birini seçmeyi reddederek “kendi”ni özgürleştirdiği için önemsiyordu. Günümüz için, bize önerilen seçeneklerden birini seçmek yerine, “fiilî özgürlük” öneriyordu.
Bu görüşle Lenin’e dönülmez. Lenin bu değildi çünkü. Buradan olsa olsa 68’in özgürlük algılamasına dönülebilir. “Fiilî özgürlük” Sartre’ın önerdiğiydi. Bu “fiilî” özgürlük anlayışı paradigma tanımayan özelliğiyle dikkat çeker. Özgürlük kavramının içinde “kendiliğinden” vardır. Kışkırtıcıdır. Modernizme karşı önerilmiştir. “Sınır” bilmemektedir. Her şeyden sorumlu birey kavramı üzerinde durmaktadır. Modernitenin “tek boyutlu” bireyini alıp özgürlük evrenine fırlatmaktadır. Vahim, büyük bir çelişki, şaşılacak bir sonuç ama, özgürlük evrenine fırlatılmış birey daha bir “tek boyutlu” hâle gelmektedir.
Yazının ilginç özelliği, Lenin’in neyi doğru sorduğunu keşfettiği halde kendisinin Lenin hakkında soru sormayı bilmemesiydi. Özgürlük istencine karşı Lenin inatla, bu özgürlüğü ne yapacaksın diye sorardı. Özgürlükle ilgili bu soruya verilecek bin bir yanıttan sadece biri doğrudur. Özgürlüğü kavram olmaktan çıkarıp somut insan yaşamıyla bağlantıya geçiren bu tek yanıttır. Açlar ekmek bulmak için özgürlük istiyoruz dedikleri zaman kavramla ilgili bütün yanılsama biter. İnsanlar çalışmak istemiyoruz diyebilmek için çalışırlarsa artık hem insan, hem de özgür olurlar. Burada bilmem ne paradigmasını yıkmak değildir söz konusu olan, özgürlüğün somut engellerini yıkmaktır. Özgürlük hissedilen bir şey değildir, dokunulan, yenilen, içilen, düşünülen, mutlu olunan, beş duyunun beşiyle de haz alınan bir şeydir.
Liberal sol-Marksist düşüncelerin “açıklaması kendinde” özgürlük anlayışı ile bakıldığında hattâ Lenin’e hiç dönmemek lazımdır, çünkü Lenin, öyle bakıldığında somut sosyalist hayatın kuruluşuna bağladığı için özgürlüğü yokuşa sürüyormuş gibidir. Şunlar şunlar olacak ki özgür olabilelim demesi bu anlama gelir. Burda “hemen özgürlük” görünmüyor. Nitekim bu yüzden, uçuk özgürlük anlayışlarıyla bir ilişkisi bulunmadığı için Lenin’in eseri sosyalizm olmadı da, “reel sosyalizm” oldu.
Lenin, kendisi hiç özgür olmadı ki zaten, “saf özgürlük”, “hemen özgürlük”, “fiilî özgürlük” versin.
Lenin sınıftır, partidir, ittifaktır, strateji ve taktiktir, uzlaşmadır, felsefedir, siyasettir, eylemdir, vb. Bunların birbirinden ayıklanamaz bütünlüğüdür. Daha yakından bilenler bilir, hatta Lenin bir tür “saf özgürlük”ün eleştirisidir. Düşüncede Rus nihilizmine, eylemde Rus anarşizmine cephe almış olması Lenin’in, kendi kendini tanımlayan bir “fiilî özgürlük”ü temsil etmediğini göstermeye yeter de artar bile.
Gerçi Lenin’de olmadığı halde varmış gibi görünen bir “uçuk özgürlük”ten söz etmek mümkündür. Ancak bu “devrim” ile “Lenin”in birbirine karıştırılmasından kaynaklanır. Her devrim “fiilî özgürlük”tür. Lenin, Rusya’yı dünyanın en demokratik, en özgür olunabilen ülkesi olarak tanımladığı bir zamanda daha fazla özgürlük istemişti. Bu “fazla”sı ne idi, onu görmeli esas. “Fazla”sı, özgürlüğün somut cephesiydi. İnsanlar için ekmek, toprak ve barıştı. Fiilî özgürlük denilen şey bunları vermediği gibi, verilmesini de engelliyordu. Bunları vermeyen özgürlüğü ben ne yapayım diye sorulunca özgürlük aldatmacası ile somut –gerçek– özgürlük farkı kendini amansız bir biçimde gösteriyordu.
Özgürlüğü ne yapacaksın? Ona dokunmak mı istiyorsun? Bu neye yarar ve böyle bir özgürlük, soyutlamalar dünyasının dışında, nerde var? Dokunacağının “fiilî özgürlük" olmasından önce dokunacağın çok şey var. Bunlar da “fiilî”dir. Tarihe dokunacaksın. Sınıflı topluma ve sınıf mücadelelerine dokunacaksın. Yenilgiye dokunacaksın. Açlığa, zulme, ateşe dokunacaksın. Greve, direnişe dokunacaksın. Sıkıntıya, yeri gelecek açmaza, çaresizliğe, hattâ belki belli bir zaman umutsuzluğa dokunacaksın. Çok, çok lazım olacak sana, en sıkıcı olan da budur ya, Eyüp peygamber sabrına dokunacaksın. Senden öncekilerin tecrübesine, yanılgısına ve doğrusuna dokunacaksın. Özgürleşmenin tek çıkış kapısı olan “İSYAN’a dokunmak”ta gerçekten istekli ve samimi isen bunlara dokunacaksın. Bütün bunlar, nihayetinde, elbette gerçek özgürlüğe geçit veren “İSYAN”a dokunmak içindir. Eğer ona dönersek Lenin bize bunları söyleyecektir.
Lenin’e dönmek ne demektir, başka açılardan da bakalım:
Marksizmin tek muta’sı: “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.” O zaman Lenin’e dönmek deneme yazarlığını aşan bir şey olmalıdır. Lenin’in döneminden bugüne, baskın dünya gerçekliği dışında değişmeden gelen tek bir şey yoktur, bu baskın dünya gerçekliği de, “gelişerek” gelen kapitalizmdir.
Marksizm bu baskın gerçekliğe karşı özgürleşmeyle ilgili en temel soruyu sormuş, başka da soru sormamıştır. Sorunun yazılı yanıtı yoktur. Özgürleşmeye dair sorunun yanıtı eylemdir. Özgürlük tanımlanamaz, eylemle elde edilir. Bu nedenle Lenin’e dönmek, onun sorduğu temel soruya dönmekten başka bir şey olamaz. Aynı soruyu, yanıtının çok farklı olacağını bilerek bugün sormaktır Lenin’e dönmek. Yanıt bugünkü özgürleşme eylemidir.
Özgürlük eylemse, eylemin sınırı nedir? Kapitalizme Lenin gibi bakılacaksa buradan bakmak lazım. Kapitalizmin “değiştiği”, o çağ Marksistlerinin ilk fark ettiğidir. Bu nedenle dilleri Marx’a benzememiştir. Emperyalizmi konuşmuşlardır. Emperyalizm yeni bir dünya durumudur ve çözümlemesi, tarihsel özgürleşme eylemini taşıyan sınıflar açısından koşulların olgunluğunu vermektedir. Demek ki “zamanı”dır.
“Zamanıdır” denmesi, “kapitalizmin yapacak şeyi kalmadı” değildir. Sözü edilen şey, yıkılmasının “imkân”ıdır. Emperyalizm bu “imkân”ı sunmaktadır. Nerde sunmaktadır? “Şurda” veya “burda” mı? Bu sorunun cevabı olarak süzüle süzüle solun hafızasında, düzeltilmesi elzem bir yanlış kalmıştır: “Tek ülkede”... Oysa imkân “kır”da ya da “şehir”de değil, her yerde ve bütün dünyadadır. Herkes kendi yerinden, Lenin de emperyalizmin altüst ettiği kendi “kır”ından bakarak görüyordu. “Kır”da olmazmış, niçin olmasın? Emperyalizm şeraiti kırda da, tıpkı kentlerdeki gibi bozmamış mıydı? Tolstoy görmüştü de, kapitalizmin girip altüst ettiği Rusya’da her şeyin “alt”-“üst” olacağını Lenin mi görmeyecekti?
Değişerek, gelişerek gelen baskın gerçeklik bugün de aynıdır. O gün de özgürlük için “imkân” küreseldi, bugün de küreseldir. Gene dünya “kent”inden gelen bir gelişmeyle dünyanın “kır”ı alt üst olmaktadır. Soru, “Buradan nasıl çıkılır?” diye, Lenin’in sorduğu gibidir. Herkes kendi ülkesinde, öyle aklına estikçe değil, hayat memat meselesi sayıp sorduğunda gene temel soru Lenin gibi ve evrensel olarak soruluyor demektir. Böyle genel bir örtüşme anlamında Lenin’e dönülmüşse, yanıt eylemdedir. Doğal ki eylem, yani yanıt bugün değişik olacaktır.
Yanıtın değişik olacağı dünya Marksist solunun yanıt veremez durumda olmasından belli. Yanıtı Lenin gibi vermek mümkün olsaydı elbette aynı zamanda “doğru” da olurdu. Mümkün değil. Mümkün olmadığı için “doğru” değil. O halde “doğru” ne? Küresel gerçekliğe karşı özgürleşme eyleminin küreselliği. Gene “şurda” mı, “burda” mı diye eski bir alışkanlıkla sorulmaktadır. Yanlış olduğu gibi, ideolojik bakımdan da yıkıcı bir sorudur bu. Yekpare kapitalist ilişkiler sistemini bölerek baktığınızda Batı’da başka bir şey görünmektedir, dünya taşrasında başka bir şey. Bölerek bakılınca “şurda” farklı, “burda” farklı görünen şey aslında özgürleşmenin artan imkânları olarak bir bütündür. Bölündüğünde, Batı’da kapitalizmin içinden demokratik ve sosyal muhtevalı, sınıfsal vasfı meşkuk bir uygarlığa doğru yürüyüş, Doğu’da dinsel ya da milliyetçi anti-emperyalist kavga çıkmaktadır ortaya. Marksizm’in ince süzgecinden geçirildiğinde bunların ikisinin de Marksist özgürleşme kuramıyla ve sosyalizm ile ilgisi yoktur. Bunların her birini tek başına zorlama kavramlarla “sosyalizme doğru” yürüyüşler olarak tanımlamak da doğru değildir.
Marksist dünya görüşü açısından, dünyayı Doğu-Batı gibi iki ayrı evren olarak tanımlamak olsa olsa kapitalizme karşı dünya çapındaki sınıf mücadelesinin “birliği”nde yatan iç zenginliği görmek ve bu zenginliği siyasi mücadeleler alanına yansıtmak bakımından anlamlıdır, başka bir anlamı olamaz. Dinsel ya da milliyetçi anti-emperyalist hareketlerin kapitalizme karşı mücadele açısından bir anlamı varsa, bu bağlamda vardır. Bu nitelikli mücadeleler, saf emek-sermaye çelişkisi üzerinden gelişen ve salt coğrafi bir algılamadan ötürü Batı’yla sınırlı olduğunu varsaydığımız mücadeleler için “imkân”ları genişletmektedirler. Doğu’nun bu eylemini uygarlık dışı bir eylem, içinden sosyalizm çıkmaz türü bir eylem, Marksist sınıf mücadelesi tanımına tam uymayan bir eylem, Marksizm’in kendi dışına attığı din veya milliyetçilik gibi ideolojilerin yönettiği bir eylem, açların başıboş isyanı türünden bir eylem, anlamsız kimlik arayışları üzerinde yükselen eylem, vb. gibi görüp Batı’nın demokratik gelişme konseptine sığınanlar aslında bu yoldan Batı Marksizmi’ne sığınmadıklarını, kendi bakış açılarına, kendilerinde var olduğundan kuşku duymadığımız Marksist yetkinliğe başvurarak bir kere daha yakından bakarlarsa, göreceklerdir. Çünkü, bir yandan “küreselleşme” diyor, bununla dünyanın, bundan önce hiç görülmemiş bir biçimde entegrasyona girdiğini vurguluyorlar, bir yandan da özgürlük için mücadele Doğu’daki değil, Batı’dakidir diye bir tartışmayı bizzat kendileri kışkırtıyorlar. Kapitalizm küreselleştiyse küre çapında yıkılacak demektir. Demek ki küreselleşmiş bir kapitalist dünyanın içi-dışı, Doğu’su-Batı’sı kalmamıştır. Mücadelenizde Batı’ya da gitseniz aynı, Doğu’ya da gitseniz aynı olguyla savaşmaktasınız. Bu nedenle, sosyalizm için mücadeleyi küreselleşme olgusuna yaslanarak yeniden kurmaktan söz edenlerin, dünyanın “şurası” ve “şu mücadele” diye ayırım yapmaları bizzat kendi tezleri ve analizleri açısından bir çelişkidir.
Ezberimizdeki aynı cevabı vermemek koşuluyla, gene Lenin’e dönmek lazım. Lenin’in sorduğu gibi sormak lazım: “İmkân nerede?”...
Lenin “imkân” arıyordu. Özgürlüğe devlet ve iktidar arıyordu. Aslında Fransız Devrimi’nin gökte aradığını yerde arıyordu. Batı’ya açılan yollar tıkandı diye pes etmiyor, dünyanın neresinde ve kimden gelirse gelsin, kapitalist köleliğe direnenlerle birleşmek istiyordu. Lenin alçak gönüllü davranıyordu, dünyanın toptan özgürleşmesinin imkânı ortadan kalktıysa bile olabilen yerde ve olduğu kadarıyla direnmekten yanaydı.
Lenin’e dönmekle gözünü günümüzün gerçekliğine çevirmek aynı şeylerdir. Lenin ne sormuştu, nelerin yanıtını aramıştı, bunları ayırıp önem vermeli. Solun Lenin’e dönmekten anlaması gereken budur. Sınıf mücadeleleri nereye doğru götürmektedir? Sınıfların yapısı ne yönde değişmektedir? Hangi gelişme sadece bir eğilimdir, hangisi bütün ağırlığıyla üstümüze çöken bir olgudur? Sınıf öncülüğü, sınıf partisi ne demektir? İdeolojik mücadelenin önemi nedir? Ne tür bir siyasal örgütlenme, kimlerin kimlerle ittifakı ve iktidarı? Demokrasi nedir, sömürüden kurtulmak nedir? Emperyalizm hâlâ var mıdır, yok mudur, varsa şimdiki varlığı hangi dinamiklerle işlemektedir? Ne yapılmalıdır, nasıl yapılmalıdır? Vb., vb...
Bütün bunları sormak, yanıtları Lenin’in verdiği yanıtlarla hiç benzeşmese de Lenin’e dönmek olur.
Lenin zaten “teori gri, hayat yeşildir” demekle can sıkmıştı dedik ya, Lenin’e dönmenin bu en zahmetli yanı üzerinde biraz durmak gerekir. “Gri” alandaki gelişme hoştur, iyidir ama “yeşil” alandaki hayatlara kendiliğinden yansımaz. Burada yaratıcı olmak gerekir; ki bu da siyasette yaratıcı olmaktan başka bir şey değildir. Lenin’in dehası burda saklıdır.
Ne demişti? “Elektrifikasyon + proletarya diktatörlüğü”! Siz hiç böyle bir proletarya diktatörlüğü tarifine rastladınız mı? Üstelik bu bile Lenin için –gelecekle ilgili konuştuğundan dolayı– bir soyutlamadır. “Daha somut bir sosyalizm tarifi yap, yoldaş,” denilseydi, kuşku yok ki “ekmek + proletarya diktatörlüğü” diyecekti. Bunun içine demokrasi girer mi, neresine girer ve nasıl girer, onu siz düşüneceksiniz. Ekmekten de, demokrasiden de vazgeçmemekte direnmenin yolunu bulacaksınız. Sosyalizmin manevi tatminden ibaret bir siyaset sporu olmadığını yeniden kavramanız gerekiyorsa, hayat sizi köşeye sıkıştırmışsa, sorunu “fiilen” çözmek niyetinde iseniz Lenin’e dönmekten bahsedeceksiniz.
Dönelim, bakalım ne görürüz: Muhtemel, “Tekel + proletarya diktatörlüğü”nü görürüz. Bu ne demek? Bu bugünkü kapitalizmin hazır hale getirdiği nesnel temel üzerinden –içinden değil– bir sosyalizm tasarımı demek. Demokrasi buna sığar mı? Bu sizin demokrasiden ne anladığınıza bağlı bir şey. Ama artık bu tanıma Lenin’in kafa yorduklarının ve yaptıklarının hiç biri sığmaz. Ne sosyalizm için mücadeleye katkı ya da engel manasında küçük burjuva kaldı yeryüzünde, ne eski ittifaklar, ne şu, ne bu. Tarihin bu sorunlu alanlarını kapitalizm sildi süpürdü, temizledi. Emekçiler (ücret köleliği) ve “tekel” kaldı. Bir de ekonomik ve siyasi güç tekeli olarak sermaye. Eksik olan, Lenin’de ekstrem noktalara vardığı söylenen siyasi iradedir, bu siyasi iradeyi oluşturmaya azimli insan iradesidir. Bu Lenin’e hiç kimse, elini yeniden ateşe sokacağı için, dönmek istemiyor. Lenin’e dönmek elini ateşe sokmaktır.
- Ayrıntılar
- Hüseyin Hasançebi
- Sayı 20 (Mart/Nisan 2004)
“Din saikiyle de olsa Ortadoğu’da anti-emperyalist mücadelenin ‘halklaşması’, Arap milliyetçiliğine dayanıp darlaşmasından daha iyidir, sınıf mücadelesi kimi zaman ve kimi yerde böyle ‘yadırganacak’ kanallardan da akabilir. Tarihte görülmüştür,” dediğim için (Kızılcık, sayı 17-18.) çapraz ateş altında kaldım. (Kızılcık, sayı 19.) Kenan Somer Marksistlerin anti-emperyalist mücadelelerden hâlâ sosyalizm adına bir şeyler ummalarına kızdı ve “Siz hâlâ babalarınızın emperyalizmiyle mi savaşıyorsunuz” diye sordu. Güray Öz, dinsel anti-emperyalizmin ulusalcı anti-emperyalizmden daha makbul görülmesine öfkelendi, Türkiye solunda gelişen Kemalizm düşmanlığına dikkat çekerek liberalizmin ve dinsel gericiliğin saldırısına karşı solun Kemalistlerle ortak mücadelesini önerdi.
Kenan Somer ve Güray Öz, sanırım görüşlerini, Kızılcık sayfalarına hapsolup kalsın diye değil, tartışılsın, gelişsin ve solun zaten kendi içinde kör topal ilerletmeye çalıştığı tartışmaya bir katkısı olsun diye yazdılar. Bu saygı değer amaca yardımcı olalım.
Marksizmle ilişkisini çoğu zaman teoriye katkı olmasa bile güç ve itibar kazandırma düzeyinde sürdürebilmiş az sayıda Marksistten biri olduğundan hiç kuşku duymadığım Kenan Somer, sadece bana ve bize değil, dünya Marksist solunun da büyük çoğunluğuna, “Yanlış yaşadık,” diyor. Bu, yanlış düşündüğümüzü de içerir.
Kritik bir sorudur ve Ekim Devrimi’nin –ve eserinin– şimdi yaşamakta olduğumuz âkıbetiyle de yakından ilgilidir. Marksist hareketler kendilerine ve işçi sınıfına ait olmayan her “haklı dâva”ya sahip çıkmanın bedelini çok ağır ödemişlerdir. Nedir bu “sınıf dâvası” dışında olan ama Marksistlerin de yakasını kurtaramadıkları dâvalar?
Bunlardan biri, Yirminci Yüzyıl boyunca süren “anti-emperyalizm dâvası”dır. Marksistlerin, dinseli de, milliyetçisi de, demokratik devrimci niteliklisi de olabilen bu “dâva”yı “sınıf dâvası” mertebesinde görmeleri, yalnız kalmış ilk sosyalist işçi devletinin yaşatılması içindir. Yaşatılan sosyalist işçi devletinin korunması dâvası, daha sonra bu devletin kapitalizme karşı giriştiği rekabeti kazanması dâvasına dönüşmüş, dâva bu niteliğe bürününce güdülen devlet siyasetleri de dâhil, akla gelebilen her şey Marksizmin içine girmiştir. Kenan Somer doğruyu söylüyor, Marksizm neredeyse Marksizm olmaktan çıkarak, “milliyetçi”, “devrimci”, “anti-emperyalist”, “ulusal,” vb., her biri ancak kendi sınırları içinde anlamlı, birbirinden çok farklı düşünce ve ideolojilerin yavan bir ortak etiketi olmuş, işçi sınıfının kendisinin veya sınıf bilincinin gelişmediği “dünya kırı” ülkelerde tanınamaz ve tanımlanamaz bir aşureye dönüşmüştür. “Vietnam olayı” dünyası da budur. İyi ama, tüm dünya Marksist solu tarafından önce “korunan”, sonra 70 yıl boyunca kapitalizme karşı rekabeti canla başla desteklenen, hattâ sportif karşılaşmaları kazanması bile Marksizmin burjuva dünya görüşü karşısında kazanması gibi algılanıp yaşanan bu ilk sosyalist işçi devleti bugün yok. Üstelik bugün bu dâva, eskisinden de daha “kaba” bir içerikle, sosyalizme dönük herhangi bir umut ışığı yakmadan değişik bir karaktere bürünerek dünya çapında yeniden yükselme eğilimi içine girmiştir. Biri bu.
Diğeri de, “bağımsız pazara bağımsız devlet” gerekçesi üzerinden gelişen “ulus dâvası”dır. Bu da Marksistlerin varlık nedeni olan “sınıf dâvası” dışında bir dâvadır. Marksizm açısından vebali hep ağır olmuş bir dâvadır. Bugün bu dâvanın da niteliği değişmiş, Yeni Dünya Düzeni denilen emperyalist yeniden üleşim dayatmasına karşı dünya kırının sermaye ihracı döneminden kalan birikiminin siyasal direnci olarak sürmektedir, bu da diğeri.
Bunlar Marksistler için “sınıf dâvası” olmadıkları gibi, onun gelişmesine ayak bağı olmuş, çoğu zaman dönüp önce Marksistleri vurmuş “dâva”lardır. Kenan Somer, Marksizmin siyasal eylem tarihini olumsuz etkileyen bu hareketlerden uzak durulmasını önermektedir. Uyarısı yerindedir. Tedbir olarak da Marksistlere, “İmparatorluk” dediği yeni emperyalizme entegre olmayı, sosyalizm için mücadeleyi kapitalizmin içine taşımayı önermektedir.
Kenan Somer gibi bakıp düşünmemizin, belki bazıları “takıntı” sayılabilecek engelleri var. Bu eleştiriyi fırsat bilerek, hangi noktalardan tarihe, reel sosyalizm pratiğine, Lenin’e ve öncesine geri çekildiğimiz anlaşılsın ve eleştirilsin ki, hem kendimizi, hem de başkalarını yanıltmayalım.
Kenan Somer, eleştirisinde, Marksistlerin dinsel anti-emperyalizmden medet ummasına örnek olarak Doğu Halkları Komünist Örgütleri’nin 2. Rusya Kongresi’ni örnek veriyor (bu Kongre, Batı’dan beklediği proleter devrim gelmeyince, Bolşeviklerin ve 3. Enternasyonal’in umutlarını Doğu’nun anti-emperyalist milliyetçiliğine ve dinsel anti-emperyalizme çevirdikleri bir kırılma noktası olarak hatırlardadır.) ve on yıldır savunduğu, bizim de yakından ilgiyle izlediğimiz şu tezini tekrarlıyor: “Bunlar küreselleşmenin emperyalist aşamasının, artık yürürlükten kalkmış görüşleridir. Ekim Devrimi’nin uğradığı bu talihsizlik bizim gibi ülkelerin Marksistlerini de belirledi, ömrümüzü ulusal solculuğun evreni içinde tükettik… Ama artık küreselleşmenin ‘imparatorluk’ aşamasındayız… Aklımızı başımıza devşirelim…”
Küreselleşmenin “imparatorluk aşaması”na gelmeden önce not düşmemiz gereken nokta, Marksizmin başını belaya saran milliyetçi veya dinsel anti-emperyalist “dâva”ların, aynı zamanda kapitalizmin de başına bela olan dâvalar olduklarıdır. Örnek verilen zamana bakalım. Doğu’nun durumu, Bolşeviklerden çok önce Batı’nın Marksistlerini ilgilendirmiş ve umutlandırmıştı. Kautsky gözü keskin adamdı, görmüştü: sömürgeler Batı’lı sömürgeci ülkenin “dostu” olabiliyordu da, sermaye ihraç edip kapitalistleştirdiği ülkeler aynı Batı’lı emperyalizmin “dost”u olamıyordu. Doğu ülkelerinde Avrupa tininin varlığı bunları Avrupa’yla dost kılmıyordu. Birazcık olsun kapitalistleşmeleri onları emperyalizmin düşmanları, rakipleri durumunda getiriyordu. “Doğu halkları Avrupalılarca o kadar sık yenilgiye uğratılmışlardı ki, direnmenin umutsuz olduğu düşüncesindeydiler, ama bu buzu ilk kez Japonlar kırınca, bunun bütün Doğu üzerinde dolaysız etkisi oldu. Hem bütün Uzakdoğu, hem de bütün Muhammet Dünyası yabancı egemenliğine direnmek üzere bağımsız politikalarla ayaklandılar...”
Neyse o.
İster Marksist ol, ister olma, bu bir “hadise”!
Bu dünya çapındaki anti-emperyalist isyan Marksistler nezdinde bugün olduğu gibi o gün de sosyalizme kapıyı açan bir şey değildi. Olamazdı, çünkü Marksist açıdan bakıp da anti-emperyalizmin sınırları konusunda yanılmak, yanılmak istense bile olanaksızdır. Kautsky Doğu’daki “bu ayaklanmanın amacı, aynı düşmana karşı mücadele ettikleri Avrupa proletaryasının amacıyla aynı değildir. Onlar proletaryayı sermayeye karşı zafere ulaştırmak için değil, yabancı kapitalizmin yerine yerli ulusal sermayeyi koymak için ayağa kalkmışlardır,” derken yanılmıyordu.
Neyse o.
Bakacaksın ama, bu özelliği fark etmeyeceksin, olmaz. Doğu halklarının bu mücadelesinin sosyalizm için mücadeleye katkısı nedir? Kautsky titiz ve Marksizm adına bencil adam. Şunu görmüş Doğu’da: “Avrupa kapitalizmini, en azından onun siyasi gücünü ve hükümetlerini zayıflattığı gerçeği”ni. Bu kadar mı? Hayır, daha fazlasını da görmüş, ya da hiç değilse ummuş: Çünkü Doğu’nun, “ayaklanmalar, devlet darbeleri (coups d’etat, vb.) çıkaran” topyekûn isyanı dünyayı bir “politik kargaşa”ya sürüklüyor, bu da Batı’nın Marksistlerince “devrimci bir döneme” girilmekte olduğunun işareti olarak algılanıyordu.
Beklenen oldu mu? Oldu, hem de nasıl! Büyük bir işçi devrimi gerçekleşti. Kenan Somer ömrümüz bize ait olmayan dâvalar peşinde tükendi diye bize ve kendine haksızlık etmesin. Dolu bir ömürdür avuçlarındaki.
Bugün Lenin’in işçi devleti yok, evet. Yok ama Doğu’nun Müslüman halkları (“İslam” değil!) yine Batı’lı emperyalizmin başına bela. Ne bela olduğu yalnız Irak’ta değil, New York’ta bile görüldü. Üstelik bu defa, kendileri halk düşmanı, Batı’ya rakip Doğu’lu kapitalist devletler değil, hakkı yenen, ezilen halklar sızmaya başlıyor tarihin sahnesine; emperyalizmin, kendine rakip devletlere değil, doğrudan halklara savaş açtığı yeni bir dönem yaşanmaya başlıyor.
Neyse o.
Küreselleşmenin o günkü niteliği “emperyalizm”i kaldırıp yerine bugünkü “imparator”u koyalım ve ona entegre olalım, bakalım ne göreceğiz.
İMPARATOR
Kenan Somer küreselleşmenin bundan önceki “emperyalizm” aşamasının yerini küreselleşmenin “imparatorluk” aşaması aldı, alıyor demektedir. Bunu kapitalizmin nitelik değiştirmesi, emperyalizm aşamasından imparatorluk aşamasına geçmesi olarak düşünmektedir. Somer’in söylediklerinden, “nitelik değişimi” dediği şeyin içeriğini de anlıyoruz: Kapitalizm “bilgi toplumu”na doğru deviniyor. Bu yeni ve özel bir toplumdur. Sanayi proletaryası yerini ve tarihsel misyonunu yeni bir emekçi türüne terk ederek tarih sahnesinden çekilmektedir. Bunlara “bilgi emekçileri” veya “toplumsal emekçi” (cyborg) denmektedir. İmparatorluk aşamasının “proletarya”sı bunlardır. Kim oldukları soruluyorsa, bunlar araştırmacılar, tasarım mühendisleri, yazılımcılar, analizciler, pazarlama uzmanları, film yapımcıları, artistleri, editörler, avukatlar, yatırım bankacıları, vb. gibi, bilgi toplumunun öne çıkardığı meslekleri icra edenlerdir.
“Bilgi toplumu” her ne demekse, kavrama referans olabilecek ülkelere bakıyoruz, bu sayılanlar gerçekten de var. Peki ayırdedici özellikleri ne bunların?
Bu noktaya Kenan Somer’in de, anlaşılan Marksizmin süzgecinden iyice geçirdikten sonra benimsediği “İmparatorluk” fikrinin ilk sahiplerinin söylediklerinden bakarsak şu görülüyor: Bilgi toplumunun bu yeni emekçileri, yani “bilgi emekçileri” veya “toplumsal emekçiler” –Marx’ın sanayi proletaryası için söylediğinden misal– kapitalizmdedirler ama kapitalizmden değildirler. Maddi emek ile maddi olmayan emek arasındaki sınırda, hem o tarafta, hem bu taraftadırlar. Kapitalizmi aşma misyonu sanayi proletaryasından “bilgi emekçileri”ne geçmiştir. Bunlara “yakından” bakarsak şunları da göreceğiz:
— Sermaye “toplumsal emekçi”yi satın alıp silemiyor.
— “Toplumsal emekçi”yi kapitalist gelişimin terimleriyle kavrayıp açıklamak artık mümkün olamıyor.
— Bu yeni “toplumsal emekçi”ler, sadece kendilerine mahsus yeni bir öznellik üretiyorlar.
— Sermaye “toplumsal emekçi”leri klasik emek ilişkilerine, bu klasik emek ilişkilerini tanımlayan ücretler sistemine dâhil edemiyor.
— “Toplumsal emekçi”ler kapitalist çalışma disiplini dışında duruyorlar.
— Kendilerini sermayenin geleneksel kontrol tekniklerinden özgürleştirmiş durumdadırlar.
— Konumlandıkları yer sermayenin örgütlü ve organize kapasitesinin dışında bir yerdir.
— Sermayenin çekim gücü alanından yeni bir bölgeye kaçmışlardır.
— Emeğin öznelliği ve iş birliği dışındadırlar.
— Kendilerine, sermayenin çevirdiği dolapların dışında bir temas noktası bulmuşlardır.
— Kendi kendini değerlendirmenin kökten özerk yöntemleriyle hareket edebilmektedirler.
— Bilgi emekçileri –toplumsal emekçiler– kendi varoluşlarını gerçekleştirirken yeni bir potansiyel gelişim için belli bir temel hazırlıyorlar.
— Belli bir temel hazırlamakla kalmıyor, yeni bir kurucu temeli de temsil ediyorlar.
“Bilgi emekçisi” veya “toplumsal emekçi” gelecekteki komünist devrimin öncüsü olacak.
Küreselleşmenin “imparatorluk” aşamasına denk gelen ve komünizmin kuruluşuna öncülük edecek olan bu yeni emekçi modeline, eğer gerçekten böyle olacaksa, Marksistlerin ilgi duymaması mümkün müdür? Negri’nin ileri sürdüğü, “fantezi” denebilecek kadar büyük bir iddiadır bu ve Kenan Somer ilgi duymuşsa, bize de önüne-arkasına bakmak düşer. Zira biz şimdiye kadar, “bilgi emekçisi” veya “toplumsal emekçi” denilen bu emekçileri özel bir tanım içine almadan ve onlara ayrı bir tarihî misyon yüklemeden, sadece genel emekçiler ordusunun bir parçası olarak değerlendiriyor, bundan da “işçi sınıfının entelektüel potansiyeli yükseliyor” diye sevinç duyuyorduk. Gerçekten, Marx da işçi sınıfının entelektüel kapasitesinin gelişmesine büyük umut bağlamıştı. Bunlar, işçi-emekçi sınıfın bir parçası olmaksızın, komünist devrimin yeni öncüleri olacaklarsa, hakikaten onları gözümüz gibi korumak zorundayız! Bu zaten Marksist geleneğimizde de vardır; “verimlilik” ölçüsü yüksek işlerde çalışan proleterler, bilinçli proleterler bize hep ötekilerden daha yakın olmamış mıdır?
Devrimlerin “Devrimci özne” tahmincilerini çoğunlukla şaşırttığı bir yana, bu “yeni emekçiler”e, onları işçi-emekçi sınıfın dışında görerek komünist devrim öncülüğü yakıştırmak, Marx’ın “sulandırılmış sosyalizm” dediğinden daha öte, “dâva”nın tarihin gündeminden düştüğü iddiasına götürmektedir. Niçin?
Besbelli ki bu “yeni emekçileri” kapitalizme karşı görünür bir “kopuş mücadelesi” vermeden, bilgi ve iletişim teknolojilerindeki gelişmelerin doğal bir sonucu olarak “sermayenin çekim gücü alanından yeni bir bölgeye kaçmışlar”dır. Varsayılan bu yeni yerde bu adamların emeği ve yaşamı “fiilen bir tür komünizme uygun temel toplum ve üretim ilişkileri geliştirmekte”dir. Kendi kendini değerlendirme olgusuyla tanımlanan ilişkilerdir bunlar. Yani bu adamlar emek gücünü ve işinin değerini kapitalist için geçerli değişim değeri temelinde saptamıyorlar, aksine kendi emek güçlerini, kendi özerk gelişimlerini saptama kapasitesi açısından değerlendiriyorlar. O halde, kapitalist toplumdan olmayan bu konumlarıyla bilgi emekçileri gerçek komünist bir devrimi çağırıyorlar. Komünist devrime öncülük edecekler.
Burada bir aşamadan başka bir aşamaya geçmiş kapitalizmden çok, kendi kendinin özünü değiştirmiş yeni bir kapitalizm olgusu ile karşı karşıyayız. Bize öyle diyorlar. Ayrıca doğal olarak, Marx’ın, kapitalizmin mezarını hangi sınıfın, hangi özelliğinden ötürü kazmakta olduğunu saptarken kullandığı kriterlerin tam tersini kullanan bir Marksist tez ile yüz yüze bulunuyoruz. Bu tezde kapitalizmin mezarı kazılmıyor, sadece gelişimi doğal evrimine bırakılarak “toplumsal emekçi”nin yarattığı kapitalizmden özgür alanın kapitalizme baskın geleceği momentin beklenmesi öneriliyor. Bu durumda komünist devrim için yeni bir zemin ve yeni bir özne aramaya da gerek yoktur. Kapitalizm, eğer bu yeni emekçiler için söylenenler doğru ise, kendi kendini yok etmekte, “sistem ileri teknoloji ucunda son bulmaktadır”.
Marx “sınıf misyonu”nu sanayi proletaryasının emek-sermaye ilişkilerindeki konumundan çıkarıyordu. Bu konum “değişmez” değildi. Bu nedenle proletaryanın objektif yaşam koşullarını ve bu koşulların reddi olarak sermayeye karşı verdiği mücadeleyi de kriterleri arasına alıyordu. Londra’da sanayi proletaryasının, zenginleştikçe sermayeye karşı mücadeleden vazgeçip kentin Batısı ile bütünleştiğini görmekten doğan can sıkıntısından, Londra’nın “Doğu Ucu”ndaki yoksul-perişan işçilerin hareketlenmesiyle ancak kurtulduğunu biliyoruz. “İmparatorluk aşaması”nın komünist devrime öncülük edecek olan “bilgi emekçileri” gerçi can sıkmıyorlar ama, bunların sermaye düzenine karşı verdikleri bir mücadele, “henüz” olmadığı gibi, yarın vereceklerine dair somut bir belirtiye de rastlanmadı. Bunda bir şey yok, tezin zayıf yanı bu değil. Tezin asıl şaşkınlık yaratan yanı, sermayenin, piyasayı da, sivil toplumu da, yüz yıllık düşmanı sanayi proletaryasını da, hattâ Patagonya’daki toprak mülkiyeti düzenini de kendi yararına yönetmeyi başardığı, başaramadığı yerde dünyayı ateşe atmaktan çekinmediği halde, yanı başındaki, hattâ avlusundaki bu yeni emekçilere dokunamaz durumda olmasıdır. Bu atâletin kaynağında ne var?
Bu “yeni emekçileri” klasik emekçi sınıfa dâhil edip düşünürsek gerçekten artan bir rolleri olacak demektir. Nitekim, böyle de olmaktadır. Dikkatimiz buraya çekilse yeridir. Hattâ yeterince çekilmemektedir. Ama şu gerçeğin de gözden kaçırılmaması gerekir: Kategorik olarak bu “yeni emek” bu aşamada, “kendi kendini değerlendirme” özerkliğine söylendiği gibi sahip olsa bile –ki hiç değil; en ileri kapitalist toplumlara bakın, görürsünüz– sermayenin “imajının” bir parçası olarak görünmektedir. Burada “imaj” algılamayla ilgili bir sorun değil. Ücretler sisteminin dışında mütalaa edilse bile, şirket bilançolarıyla alakalı bir sorun. Çünkü şirketler, “kiraladıkları” bu “yeni emekçiler”in kendileri için ifade ettiği “mana”yı “Entelektüel Sermaye” ünvanıyla Borsa değerlerine eklemekte, buradan, hattâ esas faaliyetlerinden elde ettikleri kârdan bazan üç-beş kat fazlasını elde edebilmektedirler. Bu durum arızî, becerebilen şirketin becerdiği bir şey olmaktan da çıkmıştır üstelik. “Yeni emekçi”ye yatırım âdeta “sabit yatırım” gibi istikrarlı bir sermaye tercihi haline gelmiştir.
“Bilgi emekçileri” veya “toplumsal emekçi” maddi emek ile maddi olmayan emek arasında, yeni ve çok özel bir yerde duruyor denmesinin de problemli bir yönü var. Bu problemli nokta Marksistlerin özel önem verdikleri “ideoloji” alanını zehirlemektedir. Kenan Somer bizden daha iyi bilir, Marksizmin kapitalizm hakkında söyledikleri, ancak ve sadece kapitalizmin dünya çapındaki gerçekliği ile doğrulanıyorsa doğrudur. Aksi halde, yani şu veya bu kapitalist şirket-ulus vb. “birimler”de, şu veya bu zamanda ve nedenle gerçekleşen ilişkiler ve sonuçlar bazan Marksizmin söylediklerine şaşırtıcı biçimde aykırı olabilir ve bu durum Marksistleri –bilim olarak da Marksizmi– şaşırtmaz. Bir gözümüz örneğin Hollanda’daki sermaye birikimine takıldığında, öteki gözümüzün Afrika’da dolaşması bundandır. Sermaye’nin kullandığı “maddi olmayan emek” miktarı arttıkça ve “arttığı oranda”, ya aynı yerde, ya da aynı ilişkiler sistemi içinde, fakat bir başka yerde “köle emek” yoğunlaşmaktadır. Bizim “bilgi emekçimiz” veya “toplumsal emekçimiz”, yani “maddi olmayan emek” sahibi emekçimiz “kendi kendini değerlendirme” imkânına, “iş”in öbür ucundaki “maddi emek” sahibi emekçinin “köle”liği pekiştiği için ulaşmaktadır... ne kadar ulaşıyorsa. O halde sermayenin çıkarı açısından maddi emek ile maddi olmayan emek arasında bir fark yoktur.
Görülüyor ki, tartışmalı bir konu. En azından özgün dilini ve deneysel temelini henüz oluşturamamış bir konu. Deneysel temeli yoksa olgulara bakılacak. “Yeni toplum”un “yeni emekçileri”ni kendi başlarına “devrimci özne” sayma cömertliğinden önce bakmamız gereken zengin bir sınıf mücadeleleri birikimi var elimizde.
***
Güray Öz’ün eleştirisi ve itirazı şu görüşüme yönelikti:
Ben, Kautsky’nin emperyalist kapitalizmi ya da en azından hükümetlerini zayıflattığını tespit ettiği dinsel anti-emperyalizmin milliyetçi antiemperyalizmden daha geniş imkânlar yaratabileceğini ileri sürdüm. Lenin’in Rus Devrimi için hayat alanı olarak değerlendirdiği dinsel anti-emperyalizmin bugünkü “Muhammed dünyası”ndaki muhtemel başkaldırısının hem halk yığınlarını kapitalizme karşı mücadelede bilinçlendirme potansiyeli taşıdığını, hem de anti-kapitalist mücadele için ilave imkânlar yaratma kapasitesine sahip olduğunu söyledim. O kapasitenin bu bağlamda kendi başına bir “çıkış yolu” ifade etmediğini, sınıf siyaseti ve sosyalizm hedefi açısından değerlendirilmesinin sosyalistlerin sorunu olduğunu ekledim.
Öz’ün itirazı şu oldu: Dine ideolojik öncülük bahşedilmektedir, yanlıştır. Dinî gruplarla ittifak yapmak sol ve Marksist hareketler için her zaman felaket olmuştur, gene öyle olacaktır. Din anti-emperyalist bir hareketin taşıyıcısı olamaz, Çebi’ninki yakıştırmadır. Müslüman toplumlarda din bireylerin özel hayatında özel alan olmaktan çıkıp politik örgütlenme alanı haline gelmemiştir; aksine, tarihsel evrime uygun olarak daha çok, bireyin özel alanına hapsolmuştur. Din adına ölümü göze alanlar, ölümü din adına göze almaktadırlar, dünyevi amaçlar için değil. Dine, milliyetçiliğin önünde bir anti-emperyalist işlev yüklememek, milliyetçi anti-emperyalizmi desteklemek gerekir. Ulusçuluğun sola açık olan ucunu sol taraftan kapatmamak uygun olur. Solda, tıpkı yeni liberallerdekine benzer bir Kemalizm düşmanlığı yükseliyor, Marksistler bu oyuna gelmemelidirler. Kemalistler de tıpkı sol, Marksist akımlar gibi, ağır bir saldırı altındadırlar ve mağdurdurlar. Kemalistler sola açıktırlar. Şeriatçılardan (gericilerden) ve liberallerden gelen saldırıya karşı solcular, Kemalistlerle (ilericilerle) dayanışma içinde olmalıdırlar. Hüseyin Hasançebi’ye bunları anlatmak zordur, çünkü o çağdaşlık/çağdışılık gibi kavramları sosyalistlikle ilgili kriterlerden saymamaktadır... (Kızılcık, sayı 19.)
Bence, bu söyledikleri Türkiye’deki güncel siyasetin temel konularından biriyle ilgili olduğu için Güray Öz’e teşekkür etmemiz gerekir. Kemalizm’in Türkiye solunu hadım eden etkilerine geçmeden önce, dinsel anti-emperyalizm konusuna bir açıklık kazandıralım.
Irak’ta, yahut başka yerde, diyelim 11 Eylül günü DTÖ’nün ikiz binalarının tepesinde, ölümü göze alanlar, din adına mı göze almışlardı? Şüphesiz, hayır. En azından, benim görüşüm o yönde. Şiiler ayaklanıyorlar, sebep dinsel fanatizm midir? Eğer öyle olsaydı, her zaman, her saat ayaklanma halinde olmaları gerekmez miydi? Yıllardır yerli yerinde sesini çıkarmadan oturan Şii insanı niçin bugün ayaklanıyor? Amerikalılar, tanrısını elinden almaya gelmediler ki... Elinden alınan yurdudur ve emekçi halk yığınları için “yurt” katiyen ve hiçbir zaman, milliyetçi ideolojinin yaslandığı türden bir soyutlama almamıştır. “Yurt” onlar için buğdaydır, süttür, ettir, vb. Bu dünyevi nedenlere, yani yaşamakla ilgili sebeplere dayalı direnişin birey bazında bazen gerçek nedeninden kopuk simgelere dayandığı olur, hem de çok olur. Biz ateist Marksistlerde de olur ve olmuştur. İdeoloji veya inanç sistemlerinden beslenen kimi soyutlama biçimleri bireyi bazen “nihilist” bir noktaya da itebilir. Biz şimdi bu son noktaya mı bakacağız, yoksa bireyin nerden ve hangi nedenlerle bu noktaya geldiğine mi? Yani düz mü bakmalıyız, ters mi?
Dinin, gerek bir inanç sistemi, gerekse somut dünyevi bir kurum olarak anti-emperyalist mücadeleyi üstlenme kapasitesi taşımadığı Öz’ün bir diğer itirazıdır. Yerinde bir itirazdır. Ancak dinde bu kapasiteyi görüp görmemekle, dinin mücadeleye sevk ettiği somut insanda, bu mücadele deneyiminden çıkması mümkün kapasiteyi görmek arasındaki farkı da Güray Öz’ün gözetmesi gerekir. Diyelim dinsel anti-emperyalizm Yüzyılın başlarında dünyayı sarsmıştır ama bugün bu artık imkânsızdır. Oysa aynı şey, yani taşıyacak sınıfından yoksun olmak, milliyetçi anti-emperyalizm için daha çok geçerlidir. Türkiye somut örnektir. Ulusalcılık veya milliyetçilik, süregiden krizlerde emekçileşme tehlikesiyle yüzleşen küçük esnaf ve zanaatkârın korkusundan ibarettir. Sesinin gür çıkması, bu kesimlerin Türkiye’de, kaba hesap, sanayi proletaryasından bile sayıca daha fazla olmasındandır.
Sonuç olarak, dinle ve dinci akımlarla iş birliği yapmak ve dinin kendisine ideolojik öncülük yakıştırmak değildir söz konusu olan. Bu nokta Kızılcık’ta defalarca, belki lüzumundan fazla vurgulandı. Dinin ilişki kurduğu ve harekete geçirdiği kitlelerin eylemi nedir, ne alır ne götürür, buna dikkat çekilmektedir. Solun, sosyalistlerin Kemalizm ile ilişkileri ise ayrı bir tarihsel konudur.
Ulusalcılığın Marksist sol da dâhil solun değişik kesimleri üzerindeki etkilerini, sınıf solunu nasıl “ulusal sol”a dönüştürdüğünü, Kenan Somer’in şikâyet ettiği üzre Marksist sol olduğumuz halde solculuğu niçin Marksizme uygun yapamadığımızı, burada işleyen mekanizmaları ve angajmanları Güray Öz bizden daha iyi bilecektir. Marksistlerin, dinsel anti-emperyalizm ile geçmişte kurdukları yanlış ilişkilerinden ve yaşanmış trajedilerden (İran-TUDEH) çıkardığı dersleri bize hatırlatmakla Öz doğru yapmaktadır da, Türk Marksist-sosyalist-devrimci solunun Kemalizm’le, ulusal solla, milliyetçi anti-emperyalizm ile ilişkilerinde yaşadığı trajedileri hatırlatması için eleştirisi yarım kalmaktadır. Sonra bu, liberallerin ve gerici-şeriatçıların saldırısından mağdur, “milliyetçiliğin dar sınırlarına hapsolmamış” Kemalistler kimlerdir acaba? Kemalizm bunların taşıdıklarını sandıkları şey midir? İttifaktan, dayanışmadan söz edildiğine göre, eti budu olan Kemalizm’den söz edilmektedir. Böyle bir Kemalizm vardır, “ulusal solculuk”un öncülüğünü bu Kemalizm kotarmaktadır. Perinçek, bu Kemalizm’in, potansiyelini değil, gerçek adresini sık sık işaret etmektedir. Devletin gölgeli alanlarından çıkıp gelen bildiğimiz figürler bu “milliyetçi-ulusal sol” alana doluşmaktadırlar. Sol bu Kemalizm ile dayanışma içinde olsun çağrısına da zaten solun önemli bir kesimi kulak vermektedir. Bizim bu bâdireden kurtarmaya çalıştığımız –çok yerinde bir laf değil, biliyorum– zaten her yerde ve Türkiye’de iyice marjinalleşmiş olan “Marksist namusumuz”dan daha fazlası değildir.
Değildir de, yine de hafife alınmamalı. Çalışan sınıfların ve halkların kaderinin, her yerde, o namusun ele güne bırakılmamasına bağlı olduğunun alâmetleri, bana sorarsanız, yine nicedir görülüyor.
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 20 (Mart/Nisan 2004)
1960’lı yıllar Türkiye işçi hareketinin yükselişe geçtiği bir dönemdi. 31 Aralık 1961’de Türk-İş’in sendikal haklar için düzenlediği Saraçhane mitingi işçilerin on binler halinde meydanlara çıktığı önemli bir işçi olayıydı.
1962’deki ünlü Kavel grevi işçi sınıfı tarihimizdeki bir başka değerli direniştir. Hasan Hüseyin Korkmazgil’in bir şiirine ve kitabına ad olan Kavel, haklar yasada tanınmadan önce işçiler tarafından fiilen gerçekleştirildiği işyeriydi (hukuk diliyle bir ihkak-ı hak idi.)
İsmet İnönü’nün koalisyon hükümeti tarafından Temmuz 1963’te iş mevzuatını düzenleyen 274-275 sayılı yasalar çıkarıldığında Çalışma Bakanı Bülent Ecevit’ti.
1960’lardaki diğer önemli bir direniş Kozlu’daki kömür işçilerinin jandarma kurşunuyla iki ölü verdikleri direnişleriydi: Satılmış Tepe ve Mehmet Çavdar sınıf tarihine geçtiler, onların cenaze törenlerini siyah-beyaz görüntüleyen gazeteci ise yılın fotoğrafçısı seçildi.
İşçi hareketinin gelişmesi Türk-İş’in tutucu kabuğunu çatlattı. 13 Şubat 1967’de Türk-İş’ten ayrılan yedi sendika tarafından- Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu kuruldu ve hızla gelişti.
1968-1970 arasında Singer, Sungurlar, Gamak, Haymak grev ve direnişleri, Türk Demir Döküm işgali o eylemler arasında öne çıkanlardı. Bu gelişmeler burjuvaziyi ürküttü ve iktidar partisi AP ile ana muhalefet partisi CHP (Süleyman Demirel ile İsmet İnönü ve bizzat iş yasalarının altında imzası bulunan Bülent Ecevit) el ele vererek 274-75 sayılı yasaları geriye doğru değiştirdiler, sendika seçme, değiştirme özgürlüğünü kısıtladılar. Asıl amaç Türk-İş’ten DİSK’e işçi akışını engellemekti. 15 Haziran sabahı işçi eylemi dört koldan İstanbul’a doğru yürümekle başladı. Hareketi başlatanlar Maden İş, Lastik İş ve Kimya İş mensuplarıydı. Kartal’dan Singer işçileri Ankara asfaltında yürürlerken, Soğanlı’da Haymak, Göztepe kavşağında Otosan ve DMO işçileri onlara katıldılar. Diğer yürüyüş kolu Derby işçileriyle Londra Asfaltı’nda başladı. Bakırköy’de Emayetaş’la genişleyen kol Topkapı’dan Sağmalcılar’a yöneldi, eylemciler T. Demir Döküm, Elektrometal ve Sungurlar işçileriyle Eyüp’e geldiler. Üçüncü yürüyüş kolu Beykoz-Paşabahçe ile Üsküdar arasındaydı.
Ertesi gün, Topkapı dışından değişik kollardan gelen işçiler birleşerek Vilayet’e ve Eminönü’ne yöneldiler. Vali köprüleri açtırdı. Levent yönünden gelen Tekfen, Eczacıbaşı, Philips, Roche, Arı Bisküvi ve başka fabrika işçileri de kente yürüdüler. Gebze ve Kartal’dan gelenler Bağdat Caddesi üzerinden Kadıköy kaymakamlığı önüne ulaştılar. Beykoz-Üsküdar hattı da tekrar kuruldu, ayrıca Kağıthane-Beyoğlu arasında da bir başka yürüyüş kolu oluştu.
Eylemlerde Singer, T. Demir Döküm, Arçelik, Sungurlar, Profilo, Rabak, Gamak, Haymak , Philips, Uzel Traktör, AEG-Eti. Magirus, Gislaved, Derby, Magirus, Türk Kablo, Grundig, EAS Akü, Auer, DMO, Aksan, Emayetaş, Hoover, Aygaz, Türkeli, Elektrometal, Roche, Arı Bisküvi vb. gibi zamanın önemli sanayi kuruluşlarından 75.000 işçi vardı. Daha da ilginci, eylemleri DİSK işçileri başlattığı halde, Türk-İş üyesi işçilerin de harekete katılmalarıydı.
İlk gün hükümet sıkıyönetim ilan etti. Yer yer işçilerin üzerine asker sürdü. Kadıköy’deki çatışmalarda iki işçi, bir polis, bir de esnaf öldü. Yüzlerce işçi tutuklandı. Onların çoğu fabrikalarında işçi liderleriydi. DİSK yöneticileri ve işçi eylemciler Selimiye’de Sıkıyönetim Mahkemesi’ne çıkarıldılar. İşverenler bu tutuklamaları fırsat bilerek işe gelmedikleri gerekçesiyle işçi liderlerinin işlerine son verdiler. Oluşturdukları kara listeler tüm fabrikaların personel servislerine kılavuz oldu, adları yazılı işçiler iş bulamadılar, 12 Mart 1971’de gelen askeri rejim bu terörü kalıcılaştırınca, o işçi liderlerinin kimisi köyüne, kasabasına döndü, kimisi köfteci, işportacı oldu. Ama, 12 Mart içinde yeni işçi liderleri hızla yetişmeye başladı, üstelik yenilerinin çoğu sosyalistti.
16 Haziran’da Ankara Sanayi çarşısında Ankara’lı sendikalar da yürüyüş düzenlediler. Birçok kişi gözaltına alındı. 15 Haziran akşamı CHP organı Ulus gazetesi çalışanları işyerini işgal ederek, ertesi günkü sayıyı kendileri çıkaracaklarını söylediler. CHP genel sekreteri Ecevit’le yapılan pazarlık sonucunda istedikleri bir bildiriyi sayfadan yayınlamak kaydıyla, uzlaşmaya vardılar.
Ve en önemlisi, CHP genel sekreteri Ecevit özeleştiri yaptı. CHP bizzat kendisinin işbirliğiyle geçen yasa değişikliğinin iptali için İnönü ve Ecevit’ in imzasıyla Anayasa Mahkemesi’ne dâva açarak, TİP’in açtığı iptal dâvasına katılmış oldu. Anayasa Mahkemesi, dâvayı savsaklamadan, başvuruları karara bağlayacak ve parlamentonun yaptığı yasa değişikliklerini iptal edecekti.
***
İşçi hareketinin yavaş seyrettiği, grev, direniş ya da diğer sendikal eylemlerin, işçilerden çok, memurlarca yapıldığı günümüz Türkiye’sinde (ve sendikal hareketin tüm dünyada işverenlerin ve devletlerin ağır saldırısı altında bulunduğu şimdiki koşullarda) 15-16 Haziran eylemini anmak daha fazla önem kazanmıştır. Çünkü, küresel kapitalizme karşı mücadele sınıf mücadelesi olmaksızın −yani işçisiz− başarıya ulaşamaz. Dünya işçilerinin her ülkedeki müfrezeleri ulusal çapta kendi burjuvazilerine ve tek tek işyerlerinde işverenlere karşı sınıf mücadelesi vermedikçe liberalizmin ne yenisi, ne eskisi geriletilebilir, ne de küresel saldırı geri püskürtülebilir.
Kızılcık, sayı 20 (Mart/Nisan 2004).
- Ayrıntılar
- Administrator
- Sayı 20 (Mart/Nisan 2004)
Ayak takımı
KIZILCIK
Soyut kavga
BOP
Taş
Hayat ağacı
Dalga geçmek / "İç savaş" yaygarası / Komşuda yangın varken / Uygarlık/Barbarlık / Ve Kızılderili bilinci! / "Asıl sol parti AKP mi?" safsatası / Gardiyanlar gardiyanına üstün hizmet nişanı! / Türkiye'de yasaktır / Fişleri getirin / 1 Mayıs kaldırılsın! / ABNATO / Helâl kazanç / Bursa canavarı kim? / Konuşulmaz mı? / Halkın "dâvası" yok / Helâl âfiyet olsun!
Türkiye'yi paketleme operasyonu
İzzettin Önder
Hâlâ bir ülkemiz var mı?
Yavuz Alogan
Neyin dâvası?
Hüseyin Hasançebi
Kamu yönetimi reformu üzerine düşünceler
Yücel Gürsel
Yeniden yapılanan devletSelim Yılmaz
"Yeni" yoksulluk ve "yeni" modeller
Sema Erder
Türkiye ve AB
Halim Togan
Direnişin belleği olarak tarih
Fatmagül Berktay
Küreselleşme karşıtlığı anti-kapitalist bir öz taşır
Yalçın Yusufoğlu
Japonya üzerine notlar
Zeki Yavuz
Erkiner'e cevap
Mehmet Özgen
"Lenin'e dönmek"
Ömer Bedri Canatan
Solun ihtiyacı parti mi?
Kaan Toker
28 Mart seçimleri
Seçim meydanlarındaki Deniz Baykal
Rektör bey kimin hayatını kime veriyor?
Sanat-Kültür-Kitap
Albrecht Dürer'in dünyası
Ayfer Coşkun
Fransız "yeniden-doğuş"unun başlıca öncülerinden
Rabelais
Tahsin Yücel
Edip Cansever
Konur Ertop
Hoşça ve boşça vakit geçirmek için...
Refik Zerengil
Şu türedi "bayan" lafı...
Lux
Korsan "yayınlar"
Hermes'ten İdris'e
İnternette Kızılcık turu
Türkiye Petrol, Kimya ve Lastik Sanayii İşçileri Sendikası (Lastik-İş) / Türkiye Otel Lokanta Eğlence Yerleri İşçileri Sendikası (OLEY-İş)
Belge
Amerika İslamcı dernek ve vakıflardan ne istiyor?
İbrahim Karagül (Yeni Şafak)
Sanayi proletaryası İstanbul'a yürümüştü
15-16 Haziran direnişi
Sayı 20'nin tamamına buradan (PDF - 14,6 MB) erişebilirsiniz.
- Ayrıntılar
- Selim Yılmaz
- Sayı 20 (Mart/Nisan 2004)
Kamunun Yeniden Yapılanması konusunda özellikle son birkaç yıldır binlerce makale, analiz, yorum gibi yazılı çalışma yayınlandı, yüzlerce panel, söyleşi, konferans düzenlendi ve ayrıca konu üzerine görsel ve işitsel iletişim araçlarında da yüzlerce program yapıldı. Muhtemelen bu yazıyı okuyan dostlarımızın bir bölümü de bu faaliyetler içinde yazar, yorumcu ve konuşmacı olarak yer aldı. Ve yine okuyucuların büyük bir bölümü de bu yazıların çoğunu okudular, programları izlediler ve hatta bu konudan sıkılmış ta olabilirler. Ama Kızılcık okurları, Kapitalist sistem ve onun Emperyalizm aşamasının son yüzyıldaki uygulamalarından dolayı dünya halkları ve emekçilerinin büyük bedeller ödediğini, emek sömürü oranlarının artmasının nedeninin kapitalist sistem olduğunu da çok iyi bilmektedirler.
Kapitalist sistemin son yüzyıldaki uygulamalarının hangi amaçlara yönelik olduğu ve bunun kimi zaman zor kullanarak kimi zaman “ikna yöntemi” ile nasıl kabul ettirildiği dünya halkları ve emekçilerinin büyük çoğunluğu tarafından kaba hatları ile de olsa bilinmektedir. Bunların geniş kitleler tarafından bilinir olması sermaye teorisyenlerini özellikle 1970’lerden itibaren yeni kavramlar üretmeye ya da var olan kavramları yeniden tanımlamaya yöneltti. Kapitalist-Emperyalist Sistemin sınıflı yapısını gizlemek, unutturmak ya da bu değişimin tüm insanlık için olduğuna inandırmak için dünya sisteminin bütününü 1980’lerde Yeni Dünya Düzeni, 1990’lardan itibaren de Küreselleşme gibi kavramlarla ya da Neo-Liberalizm olarak tanımlamaya başladılar. Bunun insan boyutu için “bireysel hak ve özgürlükler”, “insan hakları”, “çevresel haklar” vb. kavramlar kullanırken, yönetimsel alanda “katılımcılık”, “şeffaflık”, üretimde “kalite”, “verimlilik”, “esneklik”, gibi ilk anda reddedilmesi mümkün görünmeyen kavramlar kullanılmaya başlandı. Gerçekte amaçlanan ise kapitalist çıkarlara uygun olarak yeniden tanımlanan ya da içleri boşaltılan bu tip kavramların yaşamımızın bir parçası olması ustalıkla sağlanarak; emek sömürüsünü daha da arttırmak suretiyle sermayenin içinde bulunduğu krizi aşmak, işçi sınıfını kendi içinde kamplara bölmekti. Geç kalınmış olsa da artık bu kavramlara Kimin için? ve Ne amaçla? sorularını günümüzde mutlak olarak sorma zorunluluğu ortaya çıkmış bulunmaktadır.
Yazımızın ana konusuna dönecek olursak, Kamu Yönetimi Temel Kanununda (KYTK) birer gerekçe gibi sunulan ve yukarıda değinilen kavramların analiz edilmesi gerekmektedir. KYTK’nın genel gerekçe bölümünde “dünyada yönetim anlayışını ve yapılarını köklü bir şekilde etkileyen veya uyaran değişim faktörleri dört ana başlık altında özetlenebilir:
• Ekonomi teorisinde değişim
• Yönetim Teorisinde değişim
• Özel sektörün rekabetçi yapısı ve kaydettiği ilerlemeler
• Toplumsal eleştiri ve değişim talebi ile sivil toplumun gelişimi tespitleri yapılmaktadır.
Ekonomi Teorisinde Değişim: Sayılan faktörlerden ilkinin adeta bir “tabiat olayı” biçiminde kabul edilmesi dikkat çekmektedir. Kapalı ekonomi teorisi terk edilerek liberal ekonomik sisteme geçiş sürecinin yaşandığı nesnel bir doğru olmakla birlikte, kapitalist birikim sürecinde bu ilk kez yaşanmamaktadır ve bugün gelinen noktada sözü edilen değişimin dayandığı dinamikler açıklanmadığı taktirde ekonomi teorisindeki değişimin bir doğal afetmiş gibi algılanma riski bulunmaktadır. Zira kapitalist sistem, 1900’lerin başında emperyalizm aşamasına ulaşmasına ve dünyanın ilk büyük yıkımının yaşandığı birinci paylaşım savaşına rağmen 1929’daki büyük ekonomik krize kadar liberal uygulamalardaki hızını kesmemiştir. Bu krizin nedenleri üzerine yapılan tartışma ve tespitlerden özellikle J.M.Keynes’in “Krizin talepten kaynaklandığı ve talep eksikliğini ulus devletlerin istihdam yaratarak çözebileceği” şeklindeki tespiti genel kabul görmüş ve sermaye birikimi için ithal ikameci kapalı ekonomik politikaların uygulanması ve ulusal burjuvazilerin bu yolla güçlendirilmesi hedeflenmişti. Ancak Keynesyen ekonomik politikalar kapitalizmin doğasına uygun değildi ve sistem 1970’lerin başında tekrar krize girdi. Aslında bunun böyle olabileceği daha 1945’lerde öngörülmüştü. Bir yandan keynesyen ekonomik politikalar uygulanırken bir yandan da ikinci paylaşım savaşı sonrasında kurulan Birleşmiş Milletlerin çatısı altında da 1947 yılında GATT(Tarifeler ve Ticaret Genel Anlaşması) imzalandı. Anlaşmanın birinci hedefi meta dolaşımının önündeki en büyük engellerden biri olan gümrük vergilerinin kademeli olarak azaltılması, zaman içinde de tamamen kaldırılmasıydı ve bu büyük ölçüde de başarıldı. Ama 1970’lerde başlayan krizi aşmak için bu anlaşma da yeterli olamadı, olamazdı da. Çünkü gümrük duvarları ile korunan ve büyük çapta iç piyasaya dönük üretim yapan ulusal sermayelerin teknolojik gelişmelerin de yardımıyla artan üretim hacimleri ve bunun sonucunda da biriken stoklar kar artış oranlarındaki düşüşe neden oldu.
Kapitalizm krizini aşmak için Kamu Yönetimi Temel Kanununda da ifadesini bulan Ekonomi teorisinde değişimlere yönelmiştir. Bunlar, kamusal alanların sermayeye devri, üretimin her alanında esneklik, emeğin kazanımlarının yok edilmesi, her alanda yedek işgücünün yaratılması ya da arttırılması, devletlerin sosyal boyutlarının terk edilmesi, gibi bir dizi değişimi kapsamaktadır.
Yönetim Teorisinde değişim: Kapitalist sistem mülkiyet ve birikim sürecini korumak, gelişmesini sağlamak, işleyişini ve varlığını sürdürmek için zorunlu olarak ulus devlet yapılarını yarattı. Bunun doğal sonucu olarak da her ulus devlet, kendini yaratan ulusal sermayelerinin çıkarlarını içeride başta işçiler olmak üzere tüm emekçi sınıflara ve dışta da ticari rakiplerine karşı en üst düzeyde korumaya çalıştı. Bunu yaparken de genellikle ve öncelikle ulusal düzeydeki sermaye gruplarının en büyüklerinin ihtiyaçlarını ve taleplerini karşılamayı birinci görevi olarak kabul etti ya da daha doğru bir ifade ile zaten varlık nedeni de buydu. Ulus devletler örgütlenmesini de her zaman buna uygun bir hale getirme çabasında oldu. Ancak gelinen süreçte sermaye, artık ulus devletin mevcut yapısının ihtiyaçlarını karşılayamadığını, kendi gelişimine engel oluşturduğunu ve yönetimi bizzat kendisinin üstlenmesi gereğini ortaya koydu. Bu yüzden 1980 yıllardan başlayarak özellikle de 1990’ların ikinci yarısından sonra çıkarılan hemen hemen tüm yasalarda Yönetişim (Governence) kurullarının oluşturulmasını ve içinde bizzat kendi temsilcilerinin bulunmasını sağladı. Kamu Yönetimi Temel Kanunun gerekçesinde de yer alan Yönetim Teorisinde Değişimi bu çerçevede değerlendirmek gerekmektedir.
Özel sektörün rekabetçi yapısı ve kaydettiği ilerlemeler: Bu, yukarıda Ekonomi ve Yönetim Teorilerindeki değişim üzerine yazdıklarımızın bir sentezi ya da başka bir anlatımla doğrulandığı bir diğer ana başlık. Bu cümle ile Sosyal Refah Devletinin (Keynesyen Modelin) bir sermaye birikim modeli olduğu bir kez daha doğrulanmış oluyor. Gerçekten de devletlere 1929 krizi sonrası ve özellikle de İkinci Paylaşım savaşı sonrası ekonomik ve sosyal misyonlar yüklenmesinin temel nedenlerinden biri de özel sektörün, yani sermaye birikiminin o süreçte yeterince gelişmemiş olmasıdır.
Toplumsal eleştiri ve değişim talebi ile sivil toplumun gelişimi: Toplumsal eleştirinin ve değişim talebinin gerçekte sermayeye ait olduğunu gizlemeye ve gözden kaçırmaya yönelik olarak KYTK’nun gerekçesinde de yer alan bir ifade olduğu ortadadır ve bu ifade bilinçli olarak kullanılmıştır. Bu söylemle çıkarılmaya çalışılan yasaya toplumsal destek sağlamak ve sanki emekçilerin talebini yansıttığı izlenimi uyandırmak amaçlanıyor. Siyasallaşamamış olsalar bile emekçiler için eleştirinin ve değişimin temelini bugün “mevcut olan” ekonomik ve sosyal koşulların iyileştirilmesi, siyasal, örgütlenme ve insan haklarının daha da geliştirilmesi ve arttırılması oluşturur. Bu yüzden KYTK’daki toplumsal eleştiri ve değişim talebini yalnızca sermayenin ihtiyaçları temelinde bir eleştiri ve değişim talebi şeklinde okumak gerekir. Sivil toplumun gelişimi ile kast edilen de zaten yasayı hazırlayanlar içerisinde yer alan TUSİAD, TOBB gibi sermayenin kendi örgütleri, TESEV Vakfı ve BİLGİ Üniversitesi gibi sermaye tarafından fonlanan vakıf statülü yapılardır. Bu yasanın birinci dereceden muhatapları olan Kamu Emekçileri Sendikaları, İşçi Sendikaları ve bu sendikaların üst örgütleri olan konfederasyonlar ile TMMOB, TTB, gibi emekçi ağırlığı çok yüksek olan Demokratik Kitle Örgütleri yasanın hazırlanmasında hiçbir şekilde dikkate alınmamıştır. Yalnızca bu yaklaşım bile KYTK’nun Kimin için ve Ne amaçla hazırlandığını açıkça ortaya koymaktadır.
KYTK Genel Gerekçesinde yer alan diğer önemli konular:
Gerekçede; “Özellikle özelleştirme ve yerinden yönetimin gündeme geldiği bir ortamda denetimin anlamı ve önemi daha da artmaktadır. Devletin düzenleyici ve denetleyici olarak halkın yararını koruyacak bir işlev üstlendiği günümüz dünyasında yönetimin kalitesi denetimin kalitesi ile yakından ilişkili hale gelmektedir. Ne var ki ülkemizde arzu edilen nitelikte bir denetim sistemi oluşturulamamıştır.” İfadesi yer almaktadır.
Oysa, günümüz dünyasında ve KYTK’nın temel çıkış noktasını oluşturan hizmetlerin piyasalaşması sürecinde, Türkiye’nin taraf olduğu GATS Anlaşmasına göre bu denetim, şirketlere yüklenen gereğinden fazla kısıtlayıcı yük olarak tanımlanmakta ve yasaklanmaktadır. Yine aynı paragrafta yer alan “Ne var ki ülkemizde arzu edilen nitelikte bir denetim sistemi oluşturulamamıştır. Mevcut denetim sistemine bakıldığında ilk akla gelenler -Kurallara uygunluğa ve geçmişe dönük denetim”olmaktadır”cümlesinde “kurallara uygunluk” açık bir dille eleştirilmektedir. Bu cümleye dayanarak yeni denetim anlayışında kurallara uygunluğun aranmayacağını öngörmek yanlış olmayacaktır. Peki nasıl bir denetim yapılacaktır? Sadece sermaye haklarının ihlal edilip, edilmediğine mi bakılacaktır? Bu Uluslar arası Tahkim Davalarındaki mantığın aynısı. Çünkü bu davalarda da “devletlerin şirketlerin haklarını ne kadar ihlal ettiği ya da sözleşme şartlarına ne kadar uymadığı” üzerine kurulmuştur. Yine aynı paragrafta “- Yetersiz kamuoyu denetimi” ifadesi yer almaktadır. Sınıflı bir sistem olan kapitalizmde emekçilere sermayeyi ya da onun devletini tam denetleme yetkisi tarihin hangi zaman diliminde verilmiştir ki hele bugünkü gibi liberalizmin dolu dizgin gittiği bir dönemde verilsin. Buradaki kamuoyu tanımını sermaye olarak değiştirmek ve denetimin sermayeler arası savaşın bir aracı olarak kullanılacağını öngörmek ise bir kehanet olmayacaktır.
KYTK Gerekçesinde: “Merkezî birimlerin strateji geliştirme, genel koordinasyon ve yönlendirme kapasitesi artırılırken, mahallî idarelerin inisiyatif kullanma ve operasyonel esnekliği vurgulanmaktadır.” Mahalli İdarelere hem inisiyatif kullanma yetkisi verilip hem de operasyonel açıdan esnekleşmeleri sağlanırken, Merkezi İdarenin geliştireceği stratejilerin uygulanması -üstelik kurallara uygunluğun da aranmayacağı bir düzende- mümkün olabilir mi? Gerçekten de bu yasa ile, yereldeki idarelere hizmetlerin piyasalaşması doğrultusunda inisiyatif kullandırılacak ve esneklik tanınacak. Ancak bu esneklik hiçbir zaman yasanın toplum ya da emekçiler lehine kullanılmasına izin verilmeyecek biçimde sınırlı olacaktır.
“Değişen koşulların gerektirdiği farklılaşma ihtiyacını giderecek esneklikler verilirken, bütünlük içinde uyumlu çalışmanın gerektirdiği minimum genel standart birliği de korunmaktadır.” Değişen koşulların gerektirdiği farklılaşma ihtiyacını kim? hangi kriterlere göre belirleyecektir? Esnekliğin esas olduğu bir yapıda genel standart birliğinin minimum düzeyde de olsa korunması mümkün olabilir mi? Asıl olan kamu hizmeti ve emekçilerin çalışma koşullarının esnekleşmesidir.
KYTK amaç maddesinde yer alan kavramlara gelince;
“Katılımcılık” Kavramı; Halkları ve emekçileri en çok etkileyen ve onlara yönetimde söz sahibi oldukları hissini veren bir kavramdır. Oysa sınıflı bir sistem olan kapitalizmde egemen sınıfın kısa, orta ya da uzun vadeli çıkarlarına hizmet etmeyen yasal bir düzenlemenin yapılması mümkün değildir. Hele günümüzdeki sınıflar arası güç dengelerinin tarihin hemen hemen hiçbir döneminde olmadığı kadar emekçi sınıfların aleyhine olduğu bir dönemde ise bunun gerçekleşmesi imkansızdır. Zaten KYTK taslağı bir bütün halinde incelendiğinde hazırlanış biçimi, hazırlanışına katkı koyanlar, genel gerekçesi ve madde gerekçeleri, bu kavramın aslında emekçilerin ve halkların algıladığı biçimde kullanılmadığını açıkça ortaya koymaktadır.Yasada söz edilen katılımcılıktan, Devlet Bürokrasisi (en üst Sivil ve Asker Bürokrasi) + Üretici Güç olarak Sermaye + Sermayenin kendi örgütleri ile destek verdiği STK’ların katılımını anlamak gerekmektedir. Bu yeni yapılanmada ne emekçiler (ASIL ÜRETİCİ GÜÇ) ne de onların örgütleri olan Sendikalara ya da oluşturdukları Demokratik Kitle Örgütlerine yer yoktur. Aslında oluşturulan yeni yapı tam anlamıyla bir Sermaye Sınıfı Diktatörlüğüdür. Öte yandan, KYTK ile getirilen bir diğer “yenilik” te Ombudsman müessesesidir ve halkın denetiminin Ombudsman üzerinden sağlanacağı iddia edilmektedir. Halk arasında yaygın olarak bilinen meşhur “Marko Paşa”yı aratmayacak olan bu yapı aslında gerçekten bir ağlama duvarından farklı değildir. Avrupa Birliği’nden bir örnekleme yapacak olursak, Brüksel’deki Ombudsman’ın çıkan sorunlar karşısındaki bütün yetkisi AB bürokrasisine hak ihlali kapsamına giren uygulamalar konusunda bazı “ricalarda” bulunmakla sınırlıdır. Başka bir deyişle, Ombudsman müessesesi kurulmak suretiyle Avrupa yurttaşlarına konuşma, şikayet etme hakkı verilmiştir ama AB bürokratlarına bu şikayetlere uygun çözüm üretme gibi bir sorumluluk yüklenmediği için bu kurum adeta bir ağlama duvarına dönüşmüş durumdadır.
“Saydamlık” Kavramı; Devletin şeffaf olması ve devlet sırrı kavramının ortadan kalkması olarak açıklanmaktadır. Saydamlık ile hedeflenen, Devlete ait sırların toplum tarafından değil, burjuvazi tarafından bilinir hale gelmesidir. Diğer yandan yasada sözü edilen saydamlık yalnızca devlet için bir koşul olarak getirilmekte ama sermaye için gizlilik ve mahremiyet kavramları yasalarla korunmaya devam etmektedir. Bu anlamda KYTK sonucunda kamusal alanlar burjuvaziye devredilince eskiden devlet sırrı olarak gizlenen her şey bu kez şirketler için sır olacak ve şirketler kendi aralarındaki rekabetten dolayı sır kabul ettikleri hiçbir şeyi açıklamak zorunda olmayacaklardır.
“Hesap verebilirlik”: Bir an için bu kavramın saydamlık kavramındaki sorunları çözeceğini ve açıkları kapatacağını düşünelim. Hesabı kim, kime verecek? Diyelim ki hesap devlete verilecek. Yeni devlet yapılanmasındaki ağırlıklı güç katılımcılık kavramına göre kimde olacak: sermaye sınıfında. Peki hesabı veren ile hesap soran aynı sınıf olmayacak mı? Ayrıca bu yasaya göre esas denetim, kurum içi denetimle sağlanmayacak mı?
Kurum içinden görevlendirilecek personelin performans kriterlerine göre iş sözleşmesini fesh etme yetkisi olan amirinin yaptığı usulsüz işlemlerini denetlemesi mümkün olabilir mi? Bu anlayış kamu emekçilerinin bir birini ihbar etmelerinin ve bazı emekçilerin ihbarcı olmalarının yolunu açmayacak mı? Ayrıca yasaya göre denetimler Ulusal ve uluslar arası denetim firmalarına yaptırılabilecektir. Denetim firmaları, diğer şirketler gibi kar amaçlı olduklarına göre, sermayenin sermayeyi kamu adına denetlemesi mümkün olabilir mi?
“Adil” kavramı, yasanın Madde gerekçelerinde “kamu hizmetlerinin onlardan yararlanan sosyal kesimlerin ihtiyaçları ve durumları dikkate alınarak, tarafsız ve eşit olarak sunulması” şeklinde tanımlanmıştır.
Oysa, kamusal hizmetlerin verilmesinde devletin "taraf" olması gerekmez mi? Ancak bu taktirde yararlanan sosyal kesimlerin durumları dikkate alınmış olmaz mı? Yoksa elindeki para kadar adil olursun ya da başka bir ifade ile az parayla az hizmet, çok parayla çok hizmet ya da paran yoksa kamusal hizmet alma hakkında yok demektir. İşte KYTK’nun en sosyal kavramının açılımı budur. Bu kavram, sosyal bir boyut gibi görünmesine karşın, eşitsizlikler üzerine kurulmuş bir sistem olan kapitalizmde, devletin tarafsızlığı, tıpkı bugüne kadar olduğu gibi otomatikman güçlüden yana tavır almak anlamına gelmeyecek mi?
“Kalite”: kavramı yasanın amaç maddesi dışındaki bir çok maddesinde de çeşitli biçimlerde yer almakta ve hizmetlerin kalitesinin artacağı önemle vurgulanmaktadır. Bu kavramın özünü emek üzerindeki denetimin yoğunlaştırılması, performansın ölçülmesi, hizmet çalışanları arasına rekabet tohumlarının atılması ve bunun üzerinden emek sömürünün arttırılması ya da daha doğru bir tanımla hizmet üreten emekçilerin artı değerinin daha fazlasına el koymak oluşturmaktadır. Yasadaki kalite kavramından, emekçilerin ve halkın çoğunun anladığı biçimdeki hizmet kalitesinin artacağı anlamını çıkarmak ise büyük yanılgı olacaktır. Elbette kapitalist sistemde bir kalite kavramı vardır ve olmak zorundadır. Ancak kalite kavramı asla bizlere dikte ettirildiği gibi değildir. Kapitalist sistemde, her miktar paraya, her keseye, her sosyal sınıfa ya da her çeşit mal ve hizmet talebini karşılayacak şekilde farklı farklı kalite düzeyleri vardır ve sistemin işleyinde de çok önemlidir. Çünkü bu sistem eşitsizlikler üzerinde yükselir. Bunu sağlayan en önemli etkenlerin başında da rekabet gelmektedir. Pazardan pay kapma savaşı olan rekabetin birinci koşulu, üretilen mal ya da hizmet, hangi kalite düzeyinde olursa olsun, onu en ucuz maliyetle üretebilmektir. Bu yüzden yasadaki kalite kavramını böyle okumak zorundayız.
Verimlilik: kavramı, “mallar, hizmetler ve diğer sonuçlar (çıktılar) ile bunların üretiminde kullanılan kaynaklar (girdiler) arasındaki ilişkiyi; aynı girdi ile en çok çıktının elde edilmesi veya aynı çıktının en az girdi ile uygun kalite dikkate alınarak sağlanmasını” ifade etmektedir. Aynı girdi ile en çok çıktıya ulaşma hedefi, kalite olarak tanımlanan ve çağdaş standartlara, hizmetten yararlananların beklenti ve ihtiyaçlarına uygun niteliklerde hizmet verilmesi ilkesiyle çatışır. En düşük girdi ile en yüksek çıktıya ulaşılacak olursa ortada ürün kalitesi diye bir şey kalmaz, hizmet kalitesizleşir. Ama zaten kalite kavramıyla da kast edilen hizmet ya da ürünün kalitesi değil, işçi ve emekçilerin üretim süreçlerindeki kalite yani yoğunluk, dikkat ve titizliğin artmasıdır. Gerçekten yasaya göre de verimlilik ile bir emekçiden maksimum seviyesini aşan düzeyde çıktı elde etmek hedeflenecektir.
KYT Kanunun temel ilkelerinin yer aldığı 5.maddedeki bentlerden biri “hizmetten yararlananların ihtiyacına ve hizmetlerin sonucuna odaklılık esastır” hükmü yer almaktadır. Bu hükme göre, artık devlet bir şirket ve yurttaşları da müşteridir. Bir diğer husus ise gerek yasanın bütününde gerekse bu hükümde çalışanların durumunun hiç dikkate alınmamıştır.
5. maddenin bir başka bendinde de “Kamu kurum ve kuruluşları, kanunla kendilerine açıkça görev olarak verilmeyen ve kuruluşun amacıyla doğrudan ilgili olmayan alanlarda işletme kuramaz, mal ve hizmet üretimi yapamaz, bu amaçla personel, bina, araç, gereç ve kaynak tahsis edemez.” hükmü yer almaktadır. Bu hüküm ile sermayeye, kamunun tüm mal ve hizmet üretiminden tamamıyla çekileceği ve terk edilen alanlarda tekrar faaliyete geçilmeyeceğinin garantisi verilmektedir. Bu maddenin bütünü ile ilgili olarak Madde Gerekçesinde ise “Kamu kurum ve kuruluşları, kamu hizmetlerini yerine getirirken, durağan bir yapıda kalmayacak, aksine kamu yönetimi anlayışında zamanla meydana gelen değişimlere uyum sağlamak için kendilerini sürekli yenileyecektir.” açıklama yer almaktadır. Bunun anlamı Kamu Yönetimi Temel Kanununun tıpkı GATS Anlaşmasındaki Built-in hükmü gibi sürekli yapılandırmaya açık olacağı ve sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda sürekli olarak değiştirileceğidir. Kısacası kamunun liberalize edilmesinde bu yalnızca ilk önemli adımlardan biridir.
Ayrıca KYT Kanunun 11.maddesinde yer alan Kamu hizmetlerinin gördürülmesinde: “...merkezî idare veya mahallî idarelere ait hizmetlerden kanunlarda öngörülenlerin gerektiğinde üniversitelere, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına, hizmet birliklerine, özel sektöre ve alanında uzmanlaşmış sivil toplum örgütlerine gördürülebilmesine imkan tanınmaktadır.) bu hükmünde de merkezi ve yerel yönetim ayrımı yapılmadan kamusal hizmetlerin tamamının sermayeye devredilebileceği açıkça ifade edilmektedir. Örneğin yasanın ilk taslağında taşra teşkilatı kuramayacağı belirtilen Milli Eğitim Bakanlığının, daha sonra TBMM’ye gönderilen yasa tasarısında merkezi idarede bırakılmasının bu maddeye göre farklılığı ne olabilir? Ya da yasa tasarısında merkezi idareye bırakılan Maliye Bakanlığının bu maddeye göre hizmetlerinin büyük bölümünün özel sektöre devredilmesi mümkün hale gelmiş olmayacak mıdır?
Sonuç Yerine
KYT Kanunun Madde Gerekçeleri başlığı altındaki 2. maddede kanun kapsamının anlamı “Bu anlamda, herhangi bir şekilde kamu kaynağı veya kamu gücünü kullanan hiçbir kurum veya kuruluş bu kanunun kapsamı dışında bulunmamaktadır.”şeklinde açıklanmaktadır. Bu maddenin, Merkez’de bırakılacak kamu hizmetlerinin emekçilerinin de kanunda yer alan esnek, kuralsız, kalite ve performansa dayalı, iş güvencesinden yoksun kalarak çalışacağı biçiminde okunması gerekmektedir. Bu madde, ulusal mı yoksa yerel mi tartışmalarına da nokta koyacak kadar önemlidir. Zira, kapitalist sistemde hem Merkez’in daha sosyal olmadığını hem de yerelin iddia edildiği gibi demokratik olamayacağını, KYTK’nın temel hedefinin hizmet çalışanların emekleri üzerinden artı değer elde etmek olduğunu tüm açıklığıyla ortaya koymaktadır.

Siyaset
Ekonomi
Dünya
Kültür-Anma