KIZILCIK
  • Anasayfa
  • Siyaset
  • Dünya
  • Ekonomi
  • Kültür-Anma
  • Dergiler
  • Yazarlar

Akıl yürümelidir

Ayrıntılar
Hüseyin Hasançebi
Sayı 19 (Ocak/Şubat 2004)
23 Eylül 2025

Hemen konuya girebiliriz. Marksist sosyalist sınıf partisi konusunu tartışacağız. Tartıştığımız konunun, sosyalizmle ilgili tüm konular gibi, içinden süzülüp geldiği bir tarihsel mekânı var. Bu tarihsel mekânı görmeyen, ona dayanmayan hiçbir tartışmanın “özgül ağırlığı” yoktur. Konu “parti” ise, ne var bu tarihsel mekânda?

Yakın tarihte olup biten her şeyi “parti”ler yaptı. Devletleri, orduları, ekonomileri, siyasetleri, devrimleri, değişimleri, sivil toplumları, dinleri, sanatları, kültürleri, bilimleri, bilinçleri, akılları, kinleri, sevgileri, her şeyi “parti” denilen siyasi araçlar yönetti, yönlendirdi. Farkında olalım, olmayalım, hayatı “parti”ler belirledi.

Durum bugün pek farklı değil. İşaretlere bakılırsa yarın da farklı olmayacak. “Parti”ler, maddi ve manevi, hayatı oluşturan tek tek her şeyi ve bir bütün olarak hayatı belirlemeye devam edecek. Özgürlük denilen şeye belki bu kadarı “fazla” gelir ama, özgürlüğe doğru gelişen süreçleri de partiler yönetti, yönetmeye devam edecek.

Bir bütün olarak bütün hayatı yönetirken, parti olgusundan yakasını kurtarıp özgürleştiğini sananların da hayatını yönettiğine göre, onu zorunlu kılan koşullardan kurtulmadıkça “parti”den kurtuluş yok demektir. Düğüm burada çözülüyor. Parti denilen şeyi zorunlu kılan koşullardan kurtulmak için de “parti” zorunlu.

Konumuzun tarihsel mekânında ömürleri farklı bin çeşit parti gördük işittik. Ömrü uzun, yaptıkları unutulmaz, hayatın gidişatını, toplumların kaderini değiştirmiş partiler var. Bunların hepsi “sınıf partileri”dir. Biraz daha ayıklayıcı bakarsak, bu partilerin “temel sınıflar”a ait partiler olduklarını görürüz. İster “kitle partileri” olsunlar, ister ideoloji partileri, hepsinde organik bir iskelet, “öncü” bir misyon vardır. Dayandıkları sınıfların tarihî bir misyonu varsa, bu misyon bu partilerin varlığında kristalleşir. Bu partilerin dayandıkları sınıflarda gördüğümüz dinamizm gerçekte bu partilerin dinamizmidir. Sınıf partilerinin nesnel gerçekliği çözümlemede gösterdikleri “politik hüner” bu “sınıf partileri”ne, belli bir durumda yapabileceklerinden daha fazlasını yapma imkânını da verdi. Arkada bıraktığımız “çağ”da kapitalist toplumlarda bu temel sınıflar, işçi ve burjuva sınıflarıydı. İstisna bazı toplumlarda temel sınıflardan biri “köylü” ise, gidişata bu sınıfın partisinin yön verdiği de oldu. Temel sınıfların henüz gözükmediği toplumlarda ise “dinamik zümreler” öne çıktılar, ama keyfî değil, dışardan belirlenmiş olarak temel sınıflardan birinin konseptini kendi ülkesinde gerçekleştirmeye gayret ettiler.

Akılda kalan, tarihin yapılmasında kitlelere önderlik eden, bu partilerdir. Encamı temel sınıfın mücadelesine bağlı “ara sınıf”ların ve “zümre”lerin de partileri oldu. Bunlardan bazıları, bazı dönemlerde saman alevi gibi parlayıp sonra söndüler. “Ara sınıf”ların palyatif dünya görüşü ile temel sınıflara “öncülük” etmeye kalkan partiler –ve siyasi akımlar– da oldu. Bunlar gerçeğin duvarına çarparak eridiler.

“Parti” konusuyla ilgili tarihî mekândan çıkardığımız bir başka sonuç da şudur:

Ömürlü, temel sınıf “parti”lerinin hiçbiri birbirine benzemedi. Hemen hepsi, şekillenmesi açısından, hem ayağını bastığı ülke zeminindeki gerçeğe, hem de “o an”ki koşulların gerektirdiği biçime ve niteliğe bağlı kaldı. Bu zaten kaçınılmaz bir şeydi. Bunu beceremeyen “sınıf partisi” olamıyor, sınıf mücadeleleri alanından tasfiye oluyordu. Demek ki “özgün”lük, siyasal partiler tarihinin şartıydı. Çünkü, “sınıf” evrensel idi ama mücadelesi, içinde yaşanılan topluma göre, “millî” idi.

Kendi toplumunun özgün şartlarını dışlayan partiler nasıl gerçek birer sınıf partisi olamadılarsa, bu özgün şartları abartan partiler de sınıf partisi olamadılar. Demek ki burada, kapitalizme karşı mücadelenin belirleyici bir diyalektiği vardı. Bu diyalektiği kavrayıp örgütsel hayatına ve mücadelesine yansıtabilen partiler, bir “model” tanımı içine girecek kadar benzeştiler. Parti tartışmasına “genelleme” buradan girmiştir.

Ancak bu “benzeşme”deki sınırı anlamamıza yardımcı olacak bir birikim Türkiye sosyalist solunda vardır. Teorik olarak “sınıf partisi” kalıbını kuşandığı halde “parti” bile olamamış partilerimiz çoktu.

“Sınıf partileri” kavramının üstünde bir de “parti” kavramı vardır. Türkiye sosyalist solunun diline bu kavram, bir vurguyla beslenerek, “parti gibi parti” biçiminde girdi. Çünkü “parti”yi, iğdiş edildiğinde parti olmaktan çıkaran özellikleri vardı. Lenin bunu yakaladığı, yani Aybar’ın eleştirdiği burjuva sınıfın siyasi örgütlenme biçimini sosyalist örgütlenme alanına “aynen” aktardığı için tarihin en büyük devrimlerinden birini yönetme becerisini gösteren partiye ulaşabilmişti.

“Parti” kavramını belirleyen özelliklerin “genel” olmasının bir maddi temeli vardı. “Parti”lerin dayandıkları “temel sınıf” ister burjuva olsun, ister işçi, fark etmiyordu, bu sınıflar, hangi ülkede olurlarsa olsunlar, dünya çapında gerçekleşmekte olan kapitalist ilişkilerin bir parçasıydı. Aralarındaki mücadele dünya çapında gerçekleşiyordu. Bundan dolayı temel sınıf partileri, burjuva ya da işçi enternasyonalinin bir parçası oldukları ölçüde sınıf partisi olabiliyorlardı. Bu nedenle “parti gibi parti” itelemesi, parti tartışmasını fanteziler alanından sınıf mücadeleleri alanına itelemek içindi.

TÜRKİYE’DE SINIF MÜCADELESİ

“Parti” tartışmasının Türkiye’de bugünkü içeriği nedir?

Önce, Türkiye’de sınıf mücadelesi var mı yok mu, ona bakmak gerekir. “Elbette var, bu da soru mu yani?” deneceği belli. Buna rağmen bakmak gerekir.

Türkiye sosyalist solunun kafasında yığınla tartışmalı konu vardır. Sosyalist solun siyasi örgütlenmesinde üstesinden bir türlü gelinemeyen dağınıklık, bu tartışmalı kalmış konular nedeniyledir. Türk sosyalist solu niçin böyledir? On beş yıldır bu soruyu kendimize soruyoruz. Bir parça yol da aldık. Ama gerisini götüremedik. Niçin götüremedik? Bulabildiğimiz yanıt şundan ibaret: “şeflerin tekkeci zihniyeti...”, “toplumsal kültürümüzde, Makyavel’in de tespit ettiği, ben merkezci, ‘sultan’lık zihniyeti...”, “az olsun, benim olsun pintiliği...”, “Asya toplumunun içe dönük tarikatçılığı...” vb.

Hepsi zırva. Böyle de, niçin böyle?

Kızılcık’ta daha önce yazıldı: İlerletici tek şey sınıf mücadelesidir. Sınıf mücadelesinin bir mantığı vardır. Bu mantığı sonuna kadar götürmek şarttır. Ancak o zaman sonuç alınır. Mücadelenin belli bir noktasında duraklamak, karar ve yön değiştirmek, yeniden başka bir yerden başlamayı denemek, bütün bunlar sınıf mücadelesini yarım bırakır. Türkiye’de sınıf mücadelesinin sonuna kadar götürüldüğü görülmediği için bu alanla ilgili kavramlar boşlukta kalmış, içi dolmamış, tartışmalar skolastik mahiyete bürünmüştür. Yani ne “şef”lik sistemi sorumlu bundan, ne tekkecilik, ne de başka bir şey. Bunlar birer sonuçtur.

Bugüne bakalım: Hayatın kaba gerçekliği ortalığı kasıp kavuruyor. Kelimenin beylik anlamında Türkiye’de sınıf mücadelesi yok denebilir mi? Yetmiş milyonun yarıdan fazlası güncel uygarlık kriterlerine göre “aç” ve “yoksul” yaşıyor. Sınıflar, zümreler, şu bu, “herkes” birbirinin boğazına sarılmış. Ama bu “herkes”, sınıflar değil. Bu görünüyor. Bu mücadelenin içinde işçiler, emekçiler de var, ama nasıl var? Sınıf bilinciyle, yani sınıf “hali”nde değil. Bu yüzden mücadele bir yerden bir yere götürmüyor. Mücadelenin ne işe yaradığı da belli olmuyor. Böyle bir mücadele, mücadelenin başka biçimi yoksa yine de kaçınılmazdır ama bir işe yaramaz. İşçi ve emekçileri, ezilen açları ve yoksulları bulundukları yerden bir adım ileri taşımaz. Toplumu da değiştirmez, onun tarihi gidişatını da. Böyle bir mücadelenin “kendinde” bir mantığı olsa bile hedef seçebilir bir mantığı yoktur. Buna sınıf mücadelesi değil “sınıf dalaşması” demek daha doğrudur.

Olan budur. Olmayan, siyasi anlamda sınıf mücadelesidir. Siyasi anlamdaki sınıf mücadelesinin bir ayağı elbette öncelikle “sınıf dalaşması” dediğimiz, ekonomik mücadeledir. Ekonomik çıkarlar etrafında dönen sınırlı bir mücadele bile yoksa, zaten orada siyasi anlamda da bir sınıf mücadelesi olamaz. Ekonomik çıkarlar için kavga toplumun altını üstüne getirse bile, bir sınıfın toptan hedefinin bir parçası değilse sınıf mücadelesi değildir. İşçi ve emekçi sınıfın Türkiye’de DİSK’i KESK’i, vb. var ama siyasi anlamda bir sınıf mücadelesi olmadığı için sonuç yok. Ekonomik çıkar mücadelesi sendikalarda görünür ama şart da değildir, sendika olmasa da böyle bir mücadele olur. Hele günümüzde sendikalar, ekonomik mücadele örgütleri olmaktan da neredeyse çıktılar. Hatta denebilir ki bu hal ve yapılarıyla salt ekonomik mücadeleye zarar vermeye bile başladılar. DİSK ve KESK olmasa belki de işçiler ve memurlar, doğal varlıklarının devamı zorunlu kılmış olacağından, işverenin yakasına daha bir “özgür” yapışacaklar. Gene yenilecekler belki ama yenilgilerinin bir “anlamı” olacak. Yenilgileri, mücadelenin ileri aşamaları için ders olacak. Bugünkü sendikal mücadele ne biçim bir mücadele ki, biz yenildiklerini de fark etmiyoruz, kazandıklarını da!

Sosyalist-sol, sınıf mücadelesinin diğer ayaklarını geliştiremediği için bütün dikkatini ekonomik mücadeleye çevirmiş, bakıyor. Sosyalist solun içinde yığınla “sekt” var. Hepsinin dikkati işçi-emekçi hareketinin üzerinde. Bir atölyede üç işçi kafadar bulup gazete verebiliyorsa, geleceğe dair umutlanıyor. Küçücük grevleri efsaneleştiriyor. Bu işçi-emekçi kavrayışı temelden yanlış bir kavrayış. Hele Marksizm adına ise, Marksizmin alaya aldığı bir kavrayış. İşçi bulunca sevinmek, bulamayınca üzülmek!

Türkiye’de açık ki sendikal mücadele diye bir şey yok ve bu sosyalistlerin moralini bozuyor. Kendini algılamadaki yanlışlığı ekonomik mücadeleyi algılamasında da var. Yanlış düşünme buradan başlıyor. Sendikaları, emekçileri suçluyor. Mücadele geriledi, işçi-emekçi sınıfların bilinci zayıfladı, şuraya buraya savruldu gibi, aslı astarı olmayan değerlendirmelere sürükleniyor. Yaprak kıpırdamıyor diye hayıflanıyor. Sebep-sonuç bağını tersten kurup bulandırıyor. Şunu, “düşünmesi” değil, Marksizmden dolayı zaten ezbere bilmesi lazım: Sendikal mücadele patron sınıflar emekçilere göz açtırmadığı için gerilemez. Demokrasi yok, işçi hakları kullanılamıyor diye işçi kavgadan geri durmaz. Sendikacılar beceriksiz, sınıfına ihanet eden adamlar oldukları için sendikalar zayıf düşmez. Zaten ekonomik manada da sendikal mücadeleden medet ummak doğru değildir. İşçi-emekçi mücadelesi niçin zayıf? Sendikalar niçin ağlanacak vaziyette? İşçiler neden sokağa dökülmüyor, fabrika işgalleri, direnişler, grevler ülkeyi boydan boya sarmıyor? Sahi niçin? İşçi-emekçi sınıflar, arkada kalan “çağ”daki misyonlarını yitirdikleri için mi? İş buraya varıyor...

İşçi sınıfının ekonomik mücadelesi kendi dışındaki nedenlerden dolayı geriler. Yeniden hatırla(t)mak şart. Sınıf mücadelesinin ekonomik mücadeleden gayri, biri ideolojik, diğeri siyasi mücadele olmak üzere, iki ayağı daha vardı. Bu iki mücadele, sermaye sınıfları için de geçerliydi, işçi-emekçi sınıflar için de. İdeolojik ve siyasi mücadele emekçi sınıflar yönünden ayrı bir önem taşırdı. Çünkü bu mücadelede –geçtik, devletten– bütün tarih, bütün geleneksel düşünce ve yapılar, dinler, kültürler (sivil toplum) sermaye sınıfının arkasındaydı. Emekçiler güçlü bir ideolojik ve siyasi mücadele verebildikleri zaman, ekonomik (sendikal) mücadeleyi de ayağa kaldırabiliyorlardı. Sendikal hareketin veya genel olarak ekonomik mücadelenin gerilemesi, ideolojik ve siyasi mücadelenin gerilediği dönemlerle örtüşüyordu. Sınıf mücadelesi bir bütün olarak yürütülemiyorsa, onun ilk ve temel ayağı olan ekonomik mücadele de yürümüyordu. Sınıf partisi, işte bu denklemi çözüyordu.

Türkiye’de bugün durum tam da budur. İsteyen daha yakından da bakabilir. Türkiye’de sermaye sınıfı iyice köşeye sıkışmıştır. Güncel pratik gereksinmeleri açısından değil, geleceğe dönük tarihsel garantileri açısından sıkışmıştır. Niçin? Sermaye sınıfına karşı verilen güçlü ve topyekûn bir sınıf mücadelesi ile karşı karşıya olduğu için mi? Hayır. Kapitalist dünya genel olarak krizde olduğu için. Kaderiyle ilgili sorunlarla boğuştuğu için. Hangi kapitalist sınıf köşeye sıkışmamış ki Türk sermaye sınıfı sıkışmasın? Sermaye sınıfı eğer bugünkü açmazında da işini güncel pratik anlamında görüyorsa, tekerine çomak sokacak bir mücadele olmadığı içindir.

Geldik ucu sosyalistlere uzanan soruya. İdeolojik ve siyasi açıdan güçlü bir emekçi sınıf mücadelesi yoksa, bunun sorumlusu emekçiler değil, sosyalistlerdir. Başka kim olabilir ki? Sosyalistler yokken de böyle bir mücadele olabilecek olsaydı, sosyalistlere ne gerek vardı? “Zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri oldu” diyerek sorumluluğu sırtımızdan atıyoruz. Yok hayır, artık işçi sınıfı, Marksizmin onda gördüğü tarihi misyonu yerine getirmekten uzaklaştı, diyen teoriler icat ediyoruz.

Şöyle bakmak gerekmez mi: Sosyalistler sınıf mücadelesinin ideolojik ve siyasi ayaklarını oluşturmakta zaaf içinde oldukları için ortada sınıf mücadelesi denebilecek bir mücadele yok. Olumsuz her şey sosyalistlerin durumu nedeniyledir.

“Toplumsal ilerleme”nin sınıf mücadelesinden başka sebebi, zemini, açıklaması yoktur ama burada söz konusu olan “yönetilen” bir sınıf mücadelesidir. Sınıf mücadelelerini, geçmişte olduğu gibi bugün de “parti” adı verilen örgütlerin yönettiğini, siyaseti ciddiye alan hiç kimse tartışmadığına göre dikkati bu konu üzerine toplamak gerekir. Sosyalist mücadele olmazsa olmaz silahından yoksunken emekçi mücadelesini yöneten bir siyasal irade yaratılmamışsa sınıf mücadelesinden ne beklenir ki? Burjuva sınıfın becerdiklerine bakarak sosyalistler kendileri için ders çıkarabilirler. Türkiye’de sınıf mücadelesinde sermaye sınıfı kendi tarafını, siyasi gücü paralize olduğu ahvalde dahi pekâlâ yönetiyor. Kendi sınıf partilerini gizli-açık koalisyonlarla birleştiriyor. Kendi çıkarını “merkez” ilan edip bu “merkez”e hâkim olmayı beceriyor. “Partileri” beceremezse, son çare olarak başka araçlara başvurmayı akıl edebiliyor. Devlet olarak örgütlenmiş bir sınıf olduğu için böyle araçları da var. “İşçi sınıfının partiden başka silahı yok” denilmiş olması bundandır. Türkiye’de sınıf mücadelesinin emekçi tarafı yönetilmiyor. Çünkü bu tarafta “yönetici” parti yok. Sosyalistlerin temel meselesi budur. Çözemediklerini gördükçe geri durdukları görevleri budur. Sosyalistlerin bugün her şeyden önce düşünüp konuşması gereken temel mesele budur.

Türkiye sosyalist solu “parti” meselesini hiç konuşmamış, tartışmamış bir sol değildir. Bu tartışmanın da bugünkü gerekli tartışmaya ışık tutması bakımından hatırlatması gereken yönleri vardır. Denebilir ki, geçmişte bir türlü çözüme kavuşturamadığımız için, meseleyi lüzumundan bile fazla tartışıyorduk. “Sınıf partisi” konusundaki tartışma eksenimizi, arkada kalan çağın en etkili, bir de büyük bir işçi devrimini ve yetmiş yıl süren bir sosyalizmi kurma denemesini yönetmiş olan Bolşevik Komünist Partisi oluşturuyordu. Rusya’ya özgü yönleri ağır bassa bile, bu parti evrensel bir modelmiş gibi, tartışılmaz bir siyasal örgütlenme kriteri olarak algılanıyordu. Bunda sakınca yoktu, çünkü “o devirde” icraatına karşı olanlarda bile bu partiye karşı derin bir hayranlık duygusu vardı.

Tartışıyorduk da ne oluyordu? Mutlak bir örgütlenme kriteri olarak benimsediğimiz söz konusu parti modelinin ancak minyatürü sayılabilecek partilerimiz oluyordu. Bu minyatür partilerle sınıf mücadelesini “yönetmek” mümkün olamıyordu. “Daimîlik” meselesini bu partilerle çözmek imkânsızdı. Partilerin biri kapanıyor, beşi açılıyordu. Partileşmemiş sosyalist “hareket”ler de vardı. “Hareket” bir Latin rüzgârıydı. Yerinde bir anlam taşıyordu, ancak Türkiye’ye nakledildiğinde doku uyuşmazlığı doğuyordu.

Geçmişte bir “ekseni” olan bu tartışmanın iyi kötü bir anlamı vardı, en azından belli bir parti kültürünün ve partililik bilincinin oluşmasına hizmet ediyordu. Ayrıca o günkü iktidar kurgularımızın ikna edici stratejik bir temeli de vardı. Sadun Aren bu kurguyu, özüne dokunmaksızın şöyle özetliyordu: “Parti”lerimiz için dış iktidar dayanakları vardı. Bazı partilerimiz için bu dayanak SSCB, bazıları için Çin, bazıları için Arnavutluk’tu. Biz, kurgumuzda, bir biçimde iktidara geliyor, bu dış desteği arkamıza alarak ayakta kalıyorduk. Ya da bu dış desteğin doğrudan müdahalesiyle iktidara geliyor, hızla sosyalizmi kurmaya başlıyorduk. Bu kurgu üstelik hayal mahsulü de değildi. Kujinski İkinci Savaş'ın ardından Doğu Avrupa’da kurulan proletarya diktatörlüklerinin “bir dış olgu” olduklarını söylerken, belki de –Yugoslavya hariç– hiçbirine haksızlık etmiyordu. O dünyaya ve o tartışmaya geri dönülebilir mi? Artık o tartışmanın ekseni olan olgular yok olup gitmiştir.

O tartışmaya geri dönmedik ama ileri de gidemedik. İleri gidemediğimiz için sosyalist siyasi örgütlenme pratiği açısından eski halimiz geri döndü. Yani sosyalist örgütlenme açısından Türkiye’de, eskisinden de geri bir “yeni durum” var.

Gerçi şimdiki duruma da tartışarak geldik. Çoğumuz dünyanın altının üstüne gelmekte olduğunu 80’li yılların ikinci yarısından itibaren fark ettik. Zaman ve zeminin değişmeye başladığını algıladığımızı gösteren bir tartışma kanalı açtık. Bu kanal üzerinde on-on beş yıl kadar ilerledik. Birlikte ilerlemenin güçlükleri karşısında pes ettik. Güç olan, “tartışma” idi. Türkiye sosyalist solu “tartışma”yı bilemiyordu.

Burda da sosyalist solumuzla ilgili şu tespitin üstünden atlamayalım: “Tartışma” her yerde sosyalistleri ve yönetmekte oldukları mücadeleyi ilerleten, geliştiren, hedefine yaklaştıran bir işlev görürken bizde tartışma şaşmaz biçimde tam tersi sonucu veriyor. Bizim tartışmamız bölünme, parçalanma, dağılma anlamına geliyor! Oysa hayatı tartışmakla geçen ve bize de evrensel bir doğruymuş gibi görünen bir mücadelenin başındaki adam (Lenin), “Biz Rus Marksistleri 17 yıl tartıştık ve bir de baktık ki, hedefin eşiğine gelmişiz,” biçiminde bir laf etmişti. Bu laf bize uymuyordu. Belki de biz, kazara doğru bir tartışma yaparız da ilerleriz, büyürüz, birleşip bütünleşiriz, siyaset sahnesinde güç olup ciddiye alınırız korkusuyla tartışmaktan korktuk. Çözmeyi umduğumuz sorun ortada kaldı.

MARKSİZMİ ALGILAMA SORUNU

Eski durum geri geldi dedik ama bu bile iyimserliktir. Daha kötü durumdayız. Eski sosyalist siyaset sözde bile olsa iyi kötü bir sınıf pratiğine bağlanıyordu. Sosyalist örgütlenme kendi minderini oluşturmaya dönüktü. Yani sermaye sınıfından “bağımsızlık” diye bir dert vardı. Ekstremdi ama, hiç değilse bir legalizm eleştirisi, parlamentarizm eleştirisi vardı. Şimdi böyle bir eleştiri olmadığı gibi, mevcut “sosyalist sekt”lerin hemen tamamına “yeni bir başlangıç yapabilmek” adına şu Meclis’te birkaç koltuk kapabilmek hevesi hâkim. “Ortaklık”lar ancak bu amaç için ve seçimden seçime akla geliyor. Olmasın değil elbette ama bundan ibaret olması sorun!

Türkiye’de emekçi sınıf hareketini bir bütün olarak yönetecek bir sınıf partisi yaratmak, bugünden yarına bir beklenti olamaz. Sosyalistlerin zaaflarından bağımsız pek çok nedeni var bunun. Bir bakıma dünyanın gerçekliğinden kaynaklanıyor bu.

Bu gerçekliği işçi-emekçi sınıfın hem çıkarı, hem de tarihî misyonu açısından çözümleyecek, Marksizmden başka ve daha ileri bir dünya kavrayışı henüz yok. Bu nedenle, bu dünya gerçekliğini çözümleyip Türkiye’de sınıf mücadelesinin gidişatını yönetmeye talip bir “sınıf partisi”nin Marksist bir parti olması zorunluluğu var.

Ama bu önerme sorunu çözmek şöyle dursun, yeni sorunlara yol açıyor. Yakın dönem sol-içi tartışmalarda bunu da gördük. Bugün Marksizm nedir, Marksist parti nedir? Bu soru dikildi karşımıza. Gerekçesi de, “dünya değişti” idi. Dünya değişir de Marksizm değişmez miydi? O halde hangi Marksizm?

Elbette önerilen “herhangi bir Marksizm” değildir. Dünya mı değişti? Kapitalizm mi, emperyalizm mi değişti? Ne kadar ve ne yönde değişti? Bu değişmelerin sınıf mücadelesi üzerindeki etkileri nedir? Bu soruları kendine soran bir Marksizme ihtiyaç vardır. Önerilen de bu sorulara kendi sistematiği içinde yanıt arayan ve yanıt buldukça ve bulduğu oranda gelişen bir Marksizmdir.

Böyle bir tartışmaya sosyalist sol hiç girmedi. Yukarıda işaret ettiğimiz türden sorulara Marksizmin bir yanıtı var mıdır, anlaşılamadı. Dolayısıyla dünyayı yeni durumunda kavrayıp açıklayacak eleştirel Marksizmin önü açılamadı. Marksistler hiç tartışmadılar değil, tartıştılar. Ama ya “düşünmekten tasarruf”(!) edebilmek için, ya da pek bilinen “konformist” alışkanlıkları nedeniyle, sorulara kendi cevaplarını vererek değil, daha çok Marksizm dışı düşünce kaynaklarında üretilmiş yanıtları, sorgulama zahmetine bile katlanmadan alıp tartıştılar. Bu düşünce kaynakları kapitalistler için üretmiyorlar o yanıtları. Çünkü kapitalistlerin düşünceye ihtiyaçları yok. Onlar işlerine bakmayı tercih ediyorlar. Bu düşünceler, Marksist düşüncenin geliştirilemediği bir dönemde, Marksistler için üretiliyor. Böyle böyle, Marksistler için yeni bir kavram silsilesi oluştu. Bu yeni kavram silsilesi içinde bir tartışma, tartışmaya benzemiyor.

Yeni dünya durumu ile ilgili olarak ileri sürülen “yeni” kavramlardan en üstte olanı “küreselleşme”dir. Bu kavramı benimseyip kullanan Marksistlerin sayısı az değil. Ama bu üst kavrama adım adım geliştirdikleri, kendilerine ait bir soyutlama yolundan varmadılar. Kavramı hazır buldular. Beğendiler. Ardından da altını doldurmaya başladılar. Kavram en üstteki belirleyici kavram olduğu için tıpkı yüz yıl önceki emperyalizm tartışmasına benzer bir tartışmaya götürdü. Sosyalist mücadelenin dünya çapındaki kaderini belirleyecek böyle bir tartışma, tıpkı gene yüz yıl öncesinde olduğu gibi, Marksistleri birleştirmek yerine, ayrıştıracaktı. Öyle oldu, oluyor.

Yanlış yerden başlatılan her tartışma yanlış bir tartışmadır. Küreselleşme tartışması da öyle. Habire zihin bulandırıyor. Çünkü kavramın hem sunuluşu, hem de kabul ediliş biçimi Yeni Dünya durumunun kavranışını engelliyor. “Küreselleşme” kavramı, kabul edilir edilmez kabul eden düşüncenin, bu dünya ve bu hayata dair diğer bütün rezervlerini de teslim alıyor. Tıpkı “akıl” kavramının hâkim sınıf çıkarı üzerinden kurulduğu için hâkim olduğu biçimiyle bir çağ boyunca gerçek aklı teslim alması gibi. Bunun, tanrı kavramındakine benzer bir sırrı var. En yüksek soyutlamaya kendinizi teslim etmekle soyutlama yeteneğinizi yitirmiş oluyorsunuz. Bu da Marksizmin geliştirilmesinin önünü tıkıyor. Marksizm eleştirel bir düşüncedir. Küreselleşme, burjuva platformda biraz daha “esnek”, hiç değilse her şirkete –ya da ulusa– bu rekabetten pay alma şansını teorik olarak veriyor, oysa Marksizme taşındığında ya kabul edeceksiniz ya da ret. Yani ya küreselleşme, ya Marksizm!

Marksizmin kendisini tartışmalı hale getiren bir Marksist tartışma, anlamı olmayan bir tartışmadır.

Bu tartışma sosyalist mücadelenin yeniden örgütlenmesi tartışmalarını da etkiledi. “Parti” kavramını gözden düşürdü. Sınıf partisi kavramı belirsizleştirildi. Sınıf mücadelesi somut bir şey olmaktan çıktı, ne olduğu anlaşılmaz, nerde nasıl geçtiği kestirilemez bir şey oldu. Doğru dürüst bir eleştirisi ortaya konulmadan reel sosyalizm tecrübesi rafa kaldırıldı, dersleri kaale alınmadı. Parti tartışmasına oradan hiçbir şey aktarılamadı.

Hadi buna “beceriksizlik” diyelim, ama öyle de demiyoruz. Beceriksizliğimizi teorileştiriyoruz. Çünkü böyle bir alışkanlığımız var, yakamızı bırakmıyor. Örnek verelim. Marksizmle ilişkisini zaman zaman “Marksizme katkı” sınırlarına yakın bir seviyede götürebilmiş olan Kenan Somer dostumuz tarihin arşivine kaldırılmış her şeyi “işi bitmiş” sayıyor.

Parti meselesini tartışabilmek için Marksist siyasal pratiğin “arşiv”ine ihtiyacımız olduğunu ben de sanmıyorum. Çünkü bu nihayet sınıf mücadelesinin ihtiyaçlarıyla belirlenen bir araç. Demek ki şimdiki ihtiyacı anlamak daha önemli.

Sosyalist mücadele alanına bakalım. “Sosyalizm amaçlı” pek çok siyasi partimiz var. Yenileri de kuruluyor. Kurulanların kapsadığı sosyalist yekûndan kat kat fazla “partisiz” Marksist sosyalist olduğunu da görürsek, sosyalist amaçlı başka daha pek çok partimizin olacağını da kestirebiliriz. Peki bu partiler, sosyalist örgütlenme ihtiyacının, sınıf partisi ihtiyacının karşılığı olan örgütlenmeler midir? Yani şimdi, bugün, sosyalist mücadelenin ihtiyacı, bu partiler midir? Eğer öyle ise gerçekten, sosyalist mücadelenin gereksinmesi olan sınıf partisi yönünden, hatta “parti” kavramı yönünden bildiklerimizin hepsini unutmamız ge­rekecektir.

Parti siyasi iktidar olmak için kurulur. Bunu ne kapitalistler tartıştı, ne sosyalistler. Tartışılacak nesi var? Kapitalistler gene tartışmıyorlar. Ama sosyalist­ler tartışıyor! Biz de dünkü geçmişte böyle bir tartışmanın özeti içinden, neyi niçin tartıştığımızı pek anlayamadan geçtik. Hatta teorileştirdik bile: “Parti­nin iktidarı değil de, temsil ettiği sınıfın iktidarı...” gibi. Üstelik geçmişten ders çıkarmış edası içinde.

Bozulmadan önceki ezberimiz “bilimsel” idi, çün­kü bu hep böyle oluyordu. Parti iktidarsa, temsil et­tiği sınıfı iktidar olarak örgütlemiş olduğu için ikti­dardı. Parti devletse, demek ki temsil ettiği sınıf ken­disini bu parti aracılığıyla “devlet olarak” örgütlemeyi becermişti. Bunda bir terslik mi var? Niçin var? Par­ti bazen siyasal alanın tamamını tek başına elinde tu­tuyor, bu da sınıfın siyasal alanı tek başına doldur­ması anlamına geliyordu.

Artık böyle olmasın!

Nasıl olsun?

Bunu bilemedik. Bu konu, yani “parti”mizin ikti­darla ilişkisi konusu konuyla ilgili ezber bozulduktan sonra, Türkiye’de sosyalistlerin kem küm tartıştıkları bir konu olarak kaldı. Niye kaldı? Çünkü sosyalist­ler için “devrim” ve “iktidar”" gibi sorunlar ufkun içindeki sorunlar olmaktan çıkmıştı. Oysa tartışma “iktidar zamanı” ve “iktidara geliş biçimi”yle ilgili bir tartışma değildi. Sınıf mücadelesinin ideolojik ve siyasi boyutunun “günün gereksinmeleri doğrultu­su”nda nasıl yönetileceğiyle ilgiliydi.

“İktidar” amaçlı sosyalist örgütlenme Marksistle­rimiz nezdinde yolu ikiye ayırdı. Bu yol ayırımı es­kiden de vardı ama muğlaktı, reel sosyalizmin çök­tüğü yerden itibaren güya berraklaştı. Hatta Kenan Somer’in uyarıları bağlamında teorileşti. “Siyasi ikti­darı” ele geçirmek için sosyalist örgütlenme ve mücadele –hiçbir demokrasi sosyalistlere ve sosyalizme böyle bir hak ve imkân tanımadığı için– “demokrasinin dışı”ndan yürümek zorundaydı. Bu tür partilere, terim tam yerine oturmasa da, “askerî tarzda örgüt­lenmiş devrimci parti” dedi Kenan Somer. Bu parti­lerin militer tipte örgütlenmesinin askeriye özentisin­den kaynaklandığını elbette söylemiyordu. Askerî dev­rimci nitelikteki sosyalist partilerin sınıf dayanağı olan sanayi proletaryası tam da öyle olduğu, bu sı­nıfın mücadelesi o gün öylesini gerektirdiği için “zo­runlu olarak” militer karakterde örgütlendiklerini söy­lüyordu. Bu partilerin programlarında “siyasi iktidar” amaç değil, toplumsal hegemonyayı kazanmak için bir araçtı. Bunu yapmayı amaçlamışlardı, ortaya reel sosyalizm çıktı. Kurdukları sosyalizmin defteri dürtülünce biz de bu partilerin defterini dürdük.

Dürdük de yerine ne koyduk? Sosyalist mücadele için örgütlenme tartışmasına “yeni” bir boyut kazandırdık. Bunu da, tabii, tam da bu işte işe yaradığı için Marksizmin arşivinden almayı da ihmal etmedik. “Ön­ce sivil toplumda hegemonya” dedik. Sınıf partimiz bundan böyle önceliği buna vermeli. Bu da, “bugünün gereksinmesi” olarak “sivil devrimci parti” oluyordu.

Bu parti iktidarı almak için örgütlenmeyecekti. Si­vil toplumda hegemonyayı kazanma mücadelesine girişecek, buna göre örgütlenecekti.

Bu iki “farklı” sosyalist örgütlenme anlayışı Türkiye’de yan yana geldi. Ancak birleşemedi.

Birleşemez mi?

Birleşmesin. Birleşmesi de gerekmiyor. Ama reel sosyalizmin tarihinden ortak dersler çıkarmak mümkündür. Tamam, Bolşevik Partisi artık yok ama, öy­le söylenildiği gibi “iktidar delisi” bir parti de değil­di. Hatta siyasal alanı tekeline almıştı ama buna da baştan istekli değildi. Sivil toplumda –ya da toplum­da– hegemonyayı ele geçirmek o gün için de önem­liydi ve bu partinin teorik donanımı bu konsepti de içeriyordu. Nasıl içermeyecekti ki? “İktidar delisi” olan partilere iktidar mı veriliyordu? Bu partinin Dev­rim’e “fırsat” demesi de fırsatçılığından değil, Rus­ya’nın o günkü “siyasi gerçekliği”nden kaynaklanıyor­du. O parti Kışlık Saray’a “iktidar alma”ya gitmemiş­ti. Kısa döneme sıkışmış bir dizi yoğun gelişmeler­den sonra adım adım, ve nihayet de 7 Kasım’dan önce 4 Kasım’da Smolni Enstitüsü’nün alt salonunda, Köylü Sovyetleri Kongresi’yle “toplumda iktidar” ol­muştu. Kışlık Saray’a gidişi, ordaki fuzuli bir işgali ortadan kaldırmak içindi. Sivil toplumda hegemonya­nın önceliğine vurgu yapanlara, tasarladığınız “iktida­ra geliş biçimi”nin resmini yapın desek, acaba bun­dan daha güzel bir resim yapabilecekler midir? Reel sosyalizm tecrübesinden ders çıkarmak için “didikle­yici” olmamız lazım.

Şimdi ne olacak?

Birlikte düşünelim. Sınıf mücadelesini üç ayaktan yönetip yönlendirecek bir parti yok diye pek derdi olan da yok. Olmalı. Sınıf partisi Marksist olmalı di­yen de yok. Demeli. Parti iktidara asılmalı. “Toplum” ona bu iktidarı vermedikçe iktidar olamayacağına gö­re “iktidar korkusu” niçin? Bu olmadıkça siyasal pratikleri itibariyle sosyalist partilerimiz “demokrasiye asılmak”tan ileri gidemiyorlar. Demokrasiye asıldıkça da onunla birlikte daha nelere asıldıklarını ve nelerden koptuklarını göremiyorlar.

Siyasi iktidar için örgütlenme ile sivil toplumda hegemonyayı ele geçirmek maksatlı sosyalist örgütlenme, bu haliyle kısa menzilli düşüncelerdir. Bunlar ge­çiş düşünceleridir ve ancak geçici geçiş partilerini te­mellendirebilirler.

Bunların ayrı durmasına itiraz etmenin bir anlamı yoktur ama lüzumu da yoktur. Vahim olan, “kendi­ne yetme” halidir. Kendisi de iddiası kadar büyük ol­mayan parti(ler) sınıf mücadelesinin bugünkü sorunlarının hakkından gelemez(ler).

Sivil toplumda hegemonyaya öncelik veren bir par­ti fikri çıkış noktamız olsun. Sivil toplumda şimdi ki­min hegemonyası var? Sermaye sınıfının. Bu sınıf ap­tal mıdır ki avucundaki sivil toplum hegemonyasını sosyalistlere kaptıracak? Diyelim Fatsa’da sosyalistler sivil toplumda hegemonya kurdulardı da, Fatsa iktidarına yansıyan bu hegemonya idi. Değil Fatsa, bir nahiye, bir köy olsa bile bırakmazlar. Sivil toplum sanki sermaye sınıfının bakmadığı, görmediği, ne olup bittiğini “izlemek” ne kelime, iğneden ipliğe elinde tutmadığı bir yerdir. Sermayenin ilmik ilmik kendine ördüğü bir yerdir sivil toplum. Sivil toplumda kuş uçsa haberi olur. Sosyalistler burada hegemonya tesis etmeye kalkışacaklar da sermaye o ülkeyi yakmaya­cak. Olacak iş midir?

Sermaye bunun siyasi iktidarı kaybetmekten daha vahim, tarihsel inisiyatifi elden kaçırdığı bir felaket olacağını kestiremeyecek... Düşünce midir? Iğdır’da bir çoban düşünün, kavalı yok, ya da Ümraniye’de bir işçi, kömürü yok. Bu ihtiyacın onu götüreceği ilk du­rak “esnaf” mıdır? Evet. Kimdir bu “esnaf”, düşün­dünüz mü? Ciğerine kadar örgütlenmiş biridir. Sivil toplumdadır. TESK ya da TOBB üyesidir. Kredisini, ihalesini, vadesini, vb. bu mekanizma içinden çıkarır. Biri bir yerde kazara “saf” mı değiştirmiştir, anında Ankara’dan duyulur. Hadi buyurun sivil topluma...

Demek ki bugün bir “sınıf partisi” anlamında sos­yalist örgütlenme sorunu, siyasal iktidarı veya sivil toplumda hegemonyayı kazanmaya dönük iki ayrı devrimci varyant önermesinden dolayı çatallaşmıyor. Böyle açıklanması, bir tür örtülmesi içindir. Sorun, sosyalizm yolunu “Kapitalizmin demokratik gelişme varyantı” olarak algılamaktan geçiyor. Sosyalist parti­lerimizden bir kısmı böyle bir algılama içindedirler. Bu konu yeterince teorileştirilemediği için bu tür par­tilerimizin teorik besinleri de “Birikim” dergisinden ibarettir. Devrimciliği, Marksistliği cepte tutup, günün icabı “demokrasiye asılan” sosyalist partilerimiz de, demokrasi diye diye aynı noktaya gideceklerdir.

Oraya, kapitalizmin demokratik gelişme varyantına sivil devrimci Marksist bir parti nosyonu ile girilemez. Çünkü böyle bir kulvar, geçmişte belki sadece sosyaldemokrasi için, o da dinamik bir işçi hareketi­ne dayandığı yerde ve zamanda vardı, artık onun için de kalmamıştır.

Orası, en diri ve geniş olduğu dönemde bile sos­yalizm için mücadelenin likide olduğu bir yerdir. Sosyalistlerin orda işi ne?

Kavramları iğdiş etmeden, sağa sola bükmeden ko­nuşursak dünya ve bizim meselemiz anlaşılır bir meseledir. “Emekçi sınıf” Afrika toplumlarında bile ço­ğunluktur. Ara sınıflar diye bir şey kalmamıştır. Çalıştıranlar dışında kalan herkes ücretli emekçi olmuş­tur. Bu kütlenin bugün ortaya çıkardığı her eylem an­ti-kapitalist dolayımlıdır. Bilinçli bir eylem değildir ama asla plebce bir başkaldırı da değildir. Tarihsel olarak kusurludur. Kaçınılmaz böyledir, çünkü kapita­lizm için de yeni bir durum söz konusudur. Bir “yö­nelim” olarak değil, “zorunlu” olarak, seçeneklerden seçilmiş bir seçenek olarak değil, nesnel olarak, bi­ze Kautsky’nin verdiği “süper emperyalizm” kavramı­nı anlamlı kılan bir yeni durumdur kapitalizmin du­rumu. Sosyalist örgütlenme tartışmasının bu gerçeği atlayarak ilerlemesi imkânsızdır.

Kapitalizmin “demokratik” veya şu bu değil, hiçbir gelişme varyantı kalmamıştır. Şurda burda “geliş­tiği” biçiminde gösterilen şey, “gelişme”den başka bir şeydir. Teknoloji gelişiyor fakat tıkanmış kapitalist ilişkiler açılamıyor. Açılması şart. Şart olanı yapıyor. Çalışanlara saldırıyor. Mümkün olan en büyük çoğun­luğun mutluluğu diyordu bir zamanlar, şimdi diyemi­yor. Kendi “zorunlu” gelişmesinin kaçınılmaz sonucu, en küçük azınlığa mutluluk şiarını, eski vaatlerinin yerine geçiriyor. Türkiye’de de aynen böyle oluyor ve biz sosyalistler seyrediyoruz. Sosyalist partilerimiz yok mu, var. O halde niçin hâlâ seyirciyiz?

Bu soru zamansız veya yersiz bir soru mu?

Göçün, salgınların, organize suçun, fuhuşun küreselleşmesi

Ayrıntılar
Yalçın Yusufoğlu
Sayı 19 (Ocak/Şubat 2004)
12 Aralık 2020

Söylemin ve tüm iddiaların aksine, bugün “küresel bir dünya”nın varlığından söz edilemez. Dünya sözcüğünü sadece uzay ve yer bilimleri (astronomi, jeodezi, jeoloji, jeofizik, jeoşimi, jeomorfoloji, coğrafya, vb.) anlamında kullandığımız takdirde dünya küreseldir, bu nedenle de ona “Yerküre” diyoruz. Ama dünya sözcüğünün anlamı onun geometrik bakımdan küre (globe, sphere) şeklinde olmasıyla değil, üzerinde yaşayan insanlarla −ve florasıyla, faunasıyla− belirlenir, yani kelimenin ifade ettiği kavram toplumsal niteliklidir.

İşte bu anlamıyla, dünya küresel değildir. Bu denli “ayrı dünyaların”, böylesine farklılıkların ve karşıtlıkların bulunduğu bir toplumu, sanki az-çok bir bütünlük arzediyormuş gibi “küresel toplum” diye nitelemek, küreselliği, sadece uluslararası burjuvazi gibi para, mal ve hizmetlerin serbestçe dolaşacağı dünya çapında BÜTÜNSEL BİR PAZAR olarak algılarsanız mümkündür.

Dünya topluluğunu pazar olarak görüyorsanız, o pazarı genişletmek isteyeceksinizdir, bir takım yerlerden ucuz işgücüyle elde edilmiş ürün veya mal alıp, mukabilinde kendi mallarınızı pazarlamak işinize gelecektir ve −ister başka ülkelerin finans sektörüne spekülatif olarak girmekle, ister yatırım yapmakla, daha çok da, o ülkelerde kâr getiren işletmelere ortak olmakla ya da özelleştirmelerde kamu işletmelerini ucuza kapatmakla− sermayenizi dolaştırma peşinde koşacaksınızdır... o , takdirde, dünya sözlüğünün en başına küreselleşme sözcüğünü oturtacak, onu küresel bir tapınç haline getirecek ve karşılaşageldiğiniz engelleri bertaraf ederek, genç kapitalizmin 150 yıl önceki kuramcılarına bile parmak ısırtacak bir “laissez passez/laissez faire” pratiğini neo-liberalizm sayesinde tüm yeryüzüne yayacaksınızdır.

Diplomatik dilde “uluslararası topluluk” denilen dünya toplumuna baktığımızda, aklımıza ilk gelen terimler ya da kavramlar hangileridir? Metropol/sömürge (yeni sömürge), Birinci Dünya/Üçüncü Dünya, gelişmiş ülkeler/az gelişmiş ülkeler (veya, gelişmekte olan ülkeler), zengin/yoksul, merkez/çevre, Kuzey/Güney, dünya kentleri/dünya kırları, ilh.

Kapitalizmin temel yasalarından olan eşitsiz gelişmenin dünya toplumunu getirdiği nokta keskin adaletsizliklerin ve karşıtlıkların var olduğu bir toplumsallıktır.

Küresel sözcüğünü insan topluluğu kapsamında doğru şekliyle, yani “dünya çapında” diye anlarsak, yeryüzünde küresel nitelik taşıyan pek çok şey var.

Her ne kadar, uluslararası burjuvazi için aslolan pazarın küreselliği ise de, daha başka küresellikler de mevcut ki, küreselleşmenin tapınıcıları ve propagandacıları onların sıkça konuşulmasından pek hazzetmezler.

Örneğin, Yerküre’nin ısınması, gazların sera etkisi, biyosferin (canlılar küresinin) ölme tehlikesi, yani doğanın insan tarafından tahribi küreseldir.

Yukarıda Birinci Dünya/Üçüncü Dünya... vb. diye andığım ayrı dünyaların uyumu ve bütünlüğü değil, karşıtlıkları, çatışkıları küreseldir.

Potansiyel işgücünün uluslararası hareketi diye de adlandırabileceğimiz göçler küreseldir.

Salgın hastalıklar küreseldir.

Uluslararası uyuşturucu, silah, altın, mücevher, tarihi eser trafiği ve fuhuş pazarı da küreseldir.

Küreselleşme diye adlandırılan fenomenin asıl öne çıkan yönleri daha önceki yazılarımda yer almıştı. Burada ise onun başka veçheleri −başlıkta anılanlar− üzerinde duracağım.

GÖÇLER, GÖÇMENLER

Günümüzde göç denilince bir ülkede kırdan kente göç ya da bölgeler arası göç anlaşıldığı gibi, burada ele alacağımız da, tabii ki, uluslararası ve kıtalar arası göç olacak.

Uzak tarihteki göçleri bir yana bırakalım, kapitalizm çağında göçlerin önemli bir bölümü daha iyi yaşam koşulları elde edebilmek (somutta, iş bulmak veya başka şekillerde −küçük esnaf ve zanaatkârlık, satıcılık, vb. gibi− geçim olanakları elde etmek) amacını taşır. Kimi kuramcılar bu tür göçe ‘gönüllü göç’ adını veriyorlar. Büyük ölçekteki doğal âfetler veya savaş, soykırım, yoğun ve sürekli politik baskı gibi nedenlerle gerçekleşen kitle halindeki göçlere ise ‘zorunlu göç’ diyorlar. [Oysa, içinde bulundukları olanaksızlık, yoksulluk, çaresizlik nedeniyle insanların başka diyarlara göçmesi de gerçekte zorunluluk (zaruret) sonucudur.]

Göç olgusunda, “iten etmenler” ile “çeken etmenler”in varlığından söz edilir.

İten etmenler, kuraklık, deprem, sel baskını gibi şiddetli doğal âfetler olabileceği gibi, işsizlik, yoksulluk, kıtlık gibi ekonomik koşullar ya da etnik ayrımcılık, diğer politik baskılar veya savaşlar, devrim/karşı devrim alt üstlükleri gibi siyasal nedenler yahut da demografik faktörler (nüfus fazlalığı) diye sayılabilir. Öte yandan, doğanın tahribi, Kuzey’in küresel şirketlerinin Güney’de çeşitli bölgelerde florayı değiştirmeleri nedeniyle, çevre koşullarının zorlamasıyla her yıl 10 milyon kişi göçe zorlanmaktadır.

Çeken etmenlere gelince, bunlar da iten etmenlere aksi yönde hareket ederler. Daha iyi yaşama ve çalışma koşulları için ekonomik elverişlilik, iş olanakları, toprak, işlenmemiş maden alanları veya güvenlik, politik özgürlükler, eğitim, sağlık, kültürel avantajlar gibi sosyal-siyasal olanaklar sayılabilir.

19. Yüzyılda Avrupa ve Asya’dan Amerika kıtasına büyük göçler yaşandı. Sadece Kuzey Amerika’ya değil, Güney Amerika’ya da akın akın göç oldu, Buenos Aires, Rio de Janerio gibi, yeni göçmen namzedi kitlelere cazip gelen kentler oluştu.

Kıta’nın kuzeyinde ise Kaliforniya Orta Amerika’dan ve Doğu Asya’dan göç alırken, Atlantik sahillerine ve başta New York’a Avrupa’dan göçmen geliyordu.

20. Yüzyılın başlarında, 1. Dünya Savaşı öncesinde ve sonrasında ABD’ye İrlanda ve İtalya başta olmak üzere Avrupa’dan insan akımı olduğu bilinir.

Nitekim, yapılan bir araştırmaya göre, 1920’li yıllarda New York’ta yaşayan yetişkin erkeklerin yüzde ellisinden fazlası yabancı ülke doğumluydular, buna karşılık kentteki ABD’nin yerli yurttaşlarının çoğunluğunu Güney’den gelmiş çoğu, zenci yoksul insanlar oluşturuyordu.

Sömürgeci çağda başlıca göç alan küresel bölgeler Kuzey Amerika (ABD ve Kanada) ile Avustralya ve Yeni Zelanda, kısmen de Güney Afrika idi. Kitle halindeki bu göçler dışında, Avrupa’lı metropol ülkelerden Britanya ve Fransa ile kısmen Hollanda ve Belçika da sömürgelerden göç almaktaydı. II. Dünya Savaşı sonrasında adı geçen ülkelere onların eski sömürgelerinden göçler sürdüğü gibi, başka III. Dünya ülkelerinden de akım oldu. Ama İkinci Savaş sonrasının asıl göçmen alan Avrupa ülkesi Federal Almanya oldu. Bugün ABD, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda ile Avrupa’nın zengin ülkeleri tüm dünyadaki küresel güçler için asıl çekim merkezleridirler, yukarıda anılan “çeken etmenler”e sahiptirler. Ama söz konusu metropoller dışında da gizli veya açık şekilde göçmen alan ülkeler vardır. Örneğin, Basra Körfezi’nin ve Arabistan yarımadasının petrol zengini devletleri çeşitli Arap ülkelerinden ya da Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Türkiye gibi toplumlardan göçmen işçi almaktadır. Hatta Türkiye’de bile 1990’lı yıllarda milyona yakın −çoğu yasa dışı ve gene çoğu geçici− göçmen olduğu öne sürülmekteydi.

Göçlerin bir bölümü yasaldır. Ya o ülkeler saptanmış kurallar, kontenjanlar ve çeşitli belirlemeler çerçevesinde göçmen kabul ederler. (ABD, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın resmi kontenjanlarla talep ve kabul ettiği göçmen sayısı yılda 1 milyondan fazladır.) Veya daha önceden o ülkelere gelip yerleşmiş, hatta o ülkelerin yurttaşı olmuş aileler yasal olarak anayurttan yurttaşlarıyla genişlemektedirler. (Örneğin, Avrupa’daki Türkiye kökenli çalışanların genç kuşakları büyük ölçüde Türkiye’den evlenmektedirler. Aynı husus Fransa’daki Mağrip Araplar’ı veya ABD’deki yerleşik Latin Amerika’lılar için de geçerlidir.)

Sözleşmeler ve geçici çalışma izinleriyle gelen ve misafir işçi sayılan çalışanlar da yasal göçe dahildir ve bu statüdeki çalışanların sayıları tüm dünyada 35 milyon kadardır. Bu rakamı hassas olarak saptamak zordur, çünkü geçici oturma ve çalışma izniyle gelip, çalışmaya başlayanlar bir süre sonra oralarda misafir işçi statüsünden çıkıp, kalıcılaşmakta, yani göçmen haline gelmektedirler.

Yasal göçmenler arasında diğer bir önemli grup da siyasi ilticacılardır. Politik eylemleri ya da düşünceleri nedeniyle, veya o gerekçelerle 1951 Cenevre Konvansiyonu’na imza koymuş ülkelere gelerek siyasi iltica talebinde bulunanların sayıları yılda 1 milyonu aşkındır. Ama siyasal nitelikli göçün asıl bölümünü ülkesinde politik baskılara, etnik ayrımcılığa uğradığı için, bir şekilde Cenevre Sözleşmesi ülkelerine girip, siyasi iltica talebinde bulunanlar oluştururlar. Bu kişiler terkettikleri ülkelerde kovuşturmalara uğramamış olsalar bile, ülkelerindeki rejimlerin nitelikleri o sığınmacıları 1951 Cenevre Sözleşmesi’nde tarif edilen ilticacı koşullarına uygun kılar.

Bir kaynağa göre (New Internationalist, Eylül 1998) her yıl başka ülkelerden sığınma talebinde bulunanların sayısı 20 milyonmuş. Siyasi mültecilerin büyük çoğunluğu zamanla yerleşik hale gelmekte, yurtlarını terke zorlayan politik koşullar değişse bile geri dönmemekte, yani mülteci olmaktan çıkıp, göçmenleşmektedirler.

Gene aynı kaynak tüm dünyada yılda toplam 100 milyon kadar kişinin başka ülkelere göçtüğünü ileri sürüyor. Bunlar, uluslar arasında hareket halinde olan geçici işçiler, ülkelerindeki imkânsızlık, doğa değişmeleri ya da politik kargaşalar nedeniyle göç etmek zorunda kalanlar, sığınmacılar ve yasa dışı göçmenlerdir.

İllegal yollardan gelip, zengin ülkelere giren ve yasal statüsü olmadan yaşayan insanlar yasa dışı göçü oluşturuyorlar. Batı Avrupa’da 3,5 milyon kadar yasa dışı göçmen olduğu tahmin ediliyor. ABD’ye ise gizli göç başta Meksika olmak üzere, Latin Amerika ülkelerinden gelmektedir. ABD’de yasa dışı Meksikalı sayısı 1986’da 2 milyon tahmin ediliyordu. O yıl çıkarılan bir yasayla, “kâğıtsız”lar yasalaştırıldılar. Ama bugün 2 milyon kadar Meksikalı kaçak göçmenin ABD’de yaşamakta ve çalışmakta olduğu biliniyor. ABD ile Meksika arasındaki sınır 3000 km. uzunluğunda olduğu için, kaçak göçmen akışını kontrol etmek zordur, buna rağmen yılda 1 milyonu aşkın Meksikalının yakalanıp sınır dışı edildiği belirtilmektedir. Tüm dünyada 50 milyon kadar yasa dışı göçmenin bulunduğu sanılıyor.

Özellikle, B. Avrupa’ya ve K. Amerika’ya kaçak göçmen trafiğini düzenlemek yasa dışı bir sektör halini almıştır. Çalışma ve yerleşme umuduyla başka ülkelere gizlice giden insanların yaşadıkları serüvenler ve çektikleri acılar artık günlük yaşamın olağan hadiseleri arasına girmiştir. O kadar ki, medya organları bu tür haberlere itibar bile etmez olmuşlardır. Olayın Avrupa’da haber olabilmesi için insanların gemi bodrumlarındaki, tır kasalarındaki konteynerlerde veya İsviçre tünellerinde ölmeleri ya da bir gemi dolusu mültecinin İtalya sahillerini zorlaması gerekmektedir.

Belli ulusal ya da etnik toplulukların Yerküre üzerine yayılmaları sonucunda diyaspora’lar oluşmuştur. Eski diyasporalar Yahudi, Ermeni ve Yunan diyasporaları idi. Daha sonra Güney Asya’Iılar, özellikle Hintliler ve Vietnam’lılar, kısmen Çinliler hem kıta içinde, hem de deniz aşırı ülkelerde diyasporalar oluşturdular. Günümüzde ise onlara ilaveten, diyaspora niteliğinde olmasa bile, Fransa’daki Mağrip Arapları veya F. Almanya’daki, diğer AB ülkelerindeki, İsviçre’deki Türkler, Kürtler, kısmen Polonyalılar kendi ülkeleri dışına yayılmış geniş ulusal topluluklardır.

Bugün, Fransa’daki Mağrip’liler ve Almanya’daki Türk, Kürt ve Polonya’lılar sık sık anayurtlarına gidip gelmekte, kendilerini her iki tarafa da ait hissetmekte ve adeta iki ülkeli insanlar gibi yaşamaktadırlar.

Özetle, bugün Yerküre’nin çeşitli bölgelerinde ve ülkelerinde 100 milyon civarında yasal ya da kaçak göçmenin bulunduğu tahmin edilmektedir.

3. Dünya ülkelerinin kendi aralarında da göç ve göçmen işçi akışı olmasına rağmen, asıl göçün 3. Dünya’dan 1. Dünya’ya doğru olduğu hiç birimizin meçhulü değil. Bu faktörün önemi azımsanmayacak sorunlarından birisi de Avrupa’nın ve Kuzey Amerika ülkelerinin yerli yurttaşlarının teşkil ettiği nüfusun yaşlanıyor ve azalıyor olmasıdır. Buna karşılık, o ülkelere göçmüş olanlardaki doğum oranı fazla olduğundan, ulusal nüfus yavaş yavaş azalmakta, göçmen nüfus artmaktadır. O devletlerin, kendi ulusal nüfuslarının azalmasını önlemek için aldıkları önlemlere ve çocuk doğumlarını teşvik için getirdikleri parasal teşviklere rağmen, yerli nüfus azalmaya devam etmekte, o teşviklerden en çok göçmenler yararlanmaktadırlar.

Çifte yurttaşlık imkânı olsa da, olmasa da, çok sayıda göçmen −uluslararası deyimle− “natüralize olmakta” (yani bulundukları ülkenin uyruğuna geçmekte), ama kolay kolay asimile olmamaktadır. Göçmenler, iletişim olanakları sayesinde kendi anayurtlarının televizyon kanallarını izlemekte, ulusal veya yerel müziklerini dinlemekte, bütçelerine uygun seyahat olanaklarından yararlanarak yurtlarına seyahat etmektedirler. Böylece, göçmen toplulukları, geleneklerinden, kültürel öğelerinden kopmamaktadırlar, hatta mahalli yiyeceklerini bile kolayca bulabilmekte, yemek alışkanlıkları, damak tadları bile değişikliğe uğramamaktadır. Bu etmenlerle, o topluluklar gelmiş oldukları ulusal, etnik ve kültürel kimliklerini, aidiyetlerini sürdürebilmektedirler. Bu saptamalarımız özellikle F. Almanya, Fransa, İsviçre, Hollanda, Belçika, Danimarka gibi Avrupa ülkelerinde geçerlidir.

Böyle bir sürecin, diyelim ki, bundan 70-80 yıl sonra, o ülkelerde nasıl bir toplumsal tablo çıkaracağı merak konusudur.

Özetle, göç ve göçmenlik konusu önümüzdeki on yıllar içinde en önemli uluslararası (küresel) sorunlardan biri haline gelecektir.

Dünya nüfusu şu anda 6,5 milyar kadardır. 2015’te dünyadaki toplam nüfus artışının yüzde 94’ünün gelişmekte olan ülkeler denilen Üçüncü Dünya’da meydana geleceği tahmin ediliyor. 2022 yılında 8 milyara varacak ve bugün zengin ülkeler dediğimiz topluluk bu rakam içinde toplam nüfusun ancak yüzde 15’ini oluşturacaktır. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) tahminlerine göre, geri kalan yüzde 85 içindeki önemlice bir kesim kendi ülkelerindeki veya bölgelerindeki nüfus artışı oranında istihdam olanaklarına ve elverişli yaşam koşullarına sahip bulunmayacaktır. Bu durumda, bugün olduğu gibi yarın da −ve yarın bugünkünden daha fazla− bulundukları o koşullar “itme etmenleri”ni oluştururken, zengin Kuzey daha fazla çekici faktörlere sahip bulunacaktır. Böylece, yoksul ülkelerden zengin ülkelere doğru bugün var olan göç zorlaması, yarın daha da artacaktır.

Demokrasi şampiyonu geçinen Batı’nın ne denli demokrat ve hümanist olduğu asıl o zaman, çok değil 30-40 yıl içinde görülecektir. ABD kendisini demokrasi havarisi ilan eder ve Avrupa’daki demokrasiyi bile beğenmez. Ama Amerika Birleşik Devletleri’nin gizli kuruluşlarının −devletin asli sahipleri olan derin devlet mensuplarının− kasalarında A, B, C, D... diye çok gizli planlar bulunmaktadır. Ve dünya âlem biliyor ki, CIA’nin dehlizlerinde saklı kozmik çok gizli kasalarda, soğuk hava ortamlarında bir takım tüpler içinde çeşit çeşit virüsler muhafaza edilmektedir. O kişiler, eğer kendi ülkelerine sıçramayacaklarından emin olsalar, o mikrobiyolojik etnik temizleme silahlarını tereddütsüz kullanacak kadar azgın ve gözü dönmüş kişilerdir. Sadece o kadar mı, bundan 30 yıl kadar önce imal edilip nükleer silah depolarına konulan nötron bombaları insanları öldürüp, insan yapısı hiç bir şeye zarar vermediği için “temiz bomba” diye adlandırılmamış mıydı? Irak savaşı öncesindeki aylarda da, sığınaklarda ve diğer kapalı alanlarda insanları takip ederek öldürecek, ama binalara, eşyalara zarar vermeyecek küçük obüslerin yapıldığı söylenmişti.

Bunlar sadece bir takım basit yansımalar. Onları icat ve imal eden lanetli zihniyetin ve gayri insaniliğin kimbilir hangi makro planlar, hazırlıklar içinde olduğunu tahmin etmek için o güçler kadar meş’um ve mel’un olmak gerekir!

Benim kişisel kanım, dünyaya hükmedenlerin, söz konusu nüfus artışı karşısında aradıkları alternatiflerin esas olarak Yeni Malthus’çuluktan başka bir şey olmadığı şeklindedir.

KÜRESEL HASTALIKLAR

Dünya çapında sağlık sorunları insanlığın bugün en ciddi problemlerinden birisidir ve konunun önemi, vahimliği önümüzdeki on yıllarda daha da artacaktır.

Hastalıkların dünya ölçeğinde olanları coğrafi olarak yayılan ve bu nedenle salgın adını alan hastalıklardır. Salgınlar çağlar boyu var olmuşlardır. Tarihte veba, cüzzam, sıtma, tifo-tifüs, şarbon, kolera, öldürücü nitelikli bağırsak enfeksiyonları zaman zaman var olmuşlardı. Veya belli bir ülkede, yörede baş gösteren bir hastalık, sonra başka ülkelere yayılmıştır. (Örneğin kuduz ilk kez Rusya’da çıkmış ve tilkilerle Avrupa’ya, başka bölgelere seyahat etmiştir.) Ya da 20. Yüzyılda Asya gribi, İspanyol nezlesi uluslararası nitelik taşıyan öldürücü salgınlar olmuştur. Saydığımız hastalıkların bir çoğu (cüzzam, veba, vb.) daha önceden, bir kısmı da 20. Yüzyılda (su çiçeği) yenilmiştir ama yeni yeni hastalıklar ortaya çıkmıştır.

Bugün 1980’lerin başlarında saptanan ve HIV diye anılan virüsün yol açtığı AIDS ve 2003’te Çin’de baş gösteren SARS, yarın başkaları insan sağlığı ve can güvenliği için birer tehdit niteliğindedir. Bunlara aynı derecede vahim olmasa da Lejyoner hastalığı, Lyme hastalığı, zehirli (toksik) şok hastalığı gibi yeni sayılan hastalıklar da eklenebilir. Bu üç hastalığın her üçü de ilk kez ABD’de görülmüştür. Önümüzdeki yıllarda onlara yenileri eklenecektir. 20. Yüzyılın ikinci yarısında saptanan benzer hastalıklar arasında tropikal bölgelerde görülen ama seyahat vasıtasıyla Avrupa’da da can kayıplarına yol açan Lassa, Marburg (humması) ve Ebola virüslerini de anımsamak gerekiyor.

Hastalıkların küresel nitelik kazanmasının başlıca üç nedeni vardır: Birincisi ve en önemlisi, küresel ısınmadır. İkinci neden −bir kısmı birinci faktöre de bağlı olan− yeni virüslü hastalıkların ortaya çıkmasıdır. Üçüncü neden ise, büyük kapasiteli yolcu uçaklarının hizmete girmesi, uçak yolculuklarının ucuzlaması ve yaygınlaşması nedeniyle, uzun mesafe seyahatlerin çoğalmasıdır.

Küresel sıfatını gerçek anlamda hak eden tek kavram olan “küresel ısınma”nın (Yerküre’nin ısınmasının) biyosfer için bir yokoluş tehlikesi olduğunu yukarıda söylemiştim. Bilimsel araştırmaların saptamalarına göre, küresel ısınma biyosferin bir parçası olan insan sağlığını da tehdit edecek türden hastalıkların ve hastalanmaların nedenidir.

* Aşırı sıcaklığın yol açtığı ölümler artmaktadır. (2003 yazında Avrupa’da sıcak yüzünden meydana gelen ölümler, gelişmekte olan ülkelerin aşina oldukları bir olguydu. 2003 yazı sadece Avrupa’lıları şaşırttı.)

* Mikropların, taşıyıcıların ve mikrop yuvalarının coğrafi dağılımına ve artışına bağlı olarak artan iltihaplı hastalıklar.

* Foto-şimik (ışınsal-kimyasal) hava kirlenmesinin yol açtığı solunum organları hastalıkları.

* Sakinlerinin beslenmelerine yetecek miktarda tarımsal ürün yetiştiren bölgelerde, ısınma nedeniyle baş gösteren üretim azalmalarının yol açtığı açlık ya da kötü beslenmeden kaynaklanan hastalıklar, ölümler.

* Ekolojik afetler nedeniyle ülkenin başka yörelerine göç etmek zorunda kalan insanların karşılaştıkları beslenme yetersizlikleri ve diğer sağlık sorunları.

Tekrar edelim, yukarıda anılan hastalık ve ölümlerin asıl nedenleri küresel ısınmadır. Hava, su kirliliği gibi diğer ekolojik etmenler bunlara dahil değildir.

Küresel ısınmanın nedenlerinden birisi de nüfus artışıdır. Gelişmekte olan ülkelerdeki nüfus artışları dünya genelindeki ortalama sıcaklığı 2000 ila 2030 arasında 0,7 C ila 1,5 −muhtemelen 1,1 C− yükseltecektir, Bu ortalama kapsamında yüksek artış payları sıcak Üçüncü Dünya ülkelerine −ya da dağlık değil, alçak yörelere− düşecektir.

Avrupa’dan bir örnek verecek olursak, küresel ısınma 80 yıl içinde Londra’nın ortalama ısısını 4,8 C arttıracaktır. Bu ise Londra ikliminin bugünkü Güney Fransa ve Kuzey İspanya sahilleri sıcaklığına yükseleceği anlamına gelmektedir.

Virüslerin ve bakterilerin biyolojik çeşitlilikleri ve yaşarlılıkları kısmen sıcaklığın artışına bağlı olduğuna göre, bu husus insan sağlığı için enfeksiyon ve mikrop kapma sakıncalarını arttıracaktır.

Yeni hastalıklar ortaya çıkmakta ve Yerküre üzerinde yayılmaktadır. Bunlar arasında en çok bilineni AIDS’dir. AIDS’in küresel ısınma ile bir ilişkisi yoktur.

HIV ve AIDS için son 20 yılda çok yazılıp çizildiğinden, burada gereksiz tekrarlara girmektense, bugün varılan noktada, büyük çoğunluğu Afrika’da olmak üzere, bu hastalıktan günde 15.000 kişinin (yılda 5,5 milyon insanın) öldüğünü söylemek yeterli olacak. Sıtma ve tüberkülozu da eklersek, Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) verilerine göre, bu üç hastalıktan ölenlerin sayısı yılda 6 milyonu geçiyor. Kolera da zaman zaman ortaya çıkan ve can alan salgın hastalıklar arasındadır. 1991’de Latin Amerika ülkelerinde baş gösteren kolera salgınında 19 ülkede 1,4 milyon vaka saptanmış ve 10 bin kadar insan koleradan can vermişti.

Sıtma en çok çocukları vurmakta, Afrika’da her 30 saniyede 1 çocuk sıtmadan ölmektedir.

Batı Nil Vadisi’nde sivrisineklerden kaynaklanan yeni virüsün teşkil ettiği tehlike de küresel çapta olmaya namzettir. Keza, Çin’de zuhur eden SARS’ın yanısıra, son olarak Vietnam’da ortaya çıkan, Avrupa’da da can alan −milyonlarca kümes hayvanı hükümet tarafından yok edildiği halde henüz önlenemeyen− kuş gribi yeni yeni virüslü hastalıkların baş göstereceğini gösteriyor.

Yeni hastalıkların kaynakları konusunda bir fikir verebilmek, yani onların tüketimle, insanların değişen alışkanlıkları ile olan bağıntılarını görmek için bir-iki örneğe bakmamızda yarar var.

Örneğin, Lejyoner hastalığı soğutma kulelerinin ve buhar kondansatörlerinin kullanılmalarının artmasıyla doğrudan ilintilidir.

Lyme hastalığı ABD’nin kuzeydoğusundaki New England denilen bölgede geyiklerin çoğalmasıyla bağıntılıdır.

Toksik şok sendromu, âdet görme dönemlerinde tampon kullanan kadınların sayısındaki artışla ilişkilidir.

İnsanların üretim ya da yaşam alışkanlıklarındaki değişikliklerin hastalıklara yol açtığı yolundaki başka savlar da bulunmaktadır. Örneğin, sıtmanın 10.000 yıl önce Afrikalıların savanalarda avcılık yapmaktan vazgeçip, ormanlık yörelerde tarıma geçmeleriyle, toprağa yerleşmeleriyle başladığı ileri sürülmektedir. Üretim değişikliği, ormanlık yöre çevrelerinde türeyen ve sıtma yapan yeni tür sivrisineklerin türemesine yol açmıştı.

Bir salgının ortaya çıkma nedenlerinden bir başkası da, bir virüse bağışıklık kazanmış olan insanların, o virüsü başka ülkelere götürmeleridir. O bölgedeki insanların bünyeleri o virüsü tanımadığı için, ona karşı bağışıklıkları bulunmadığından, kısa zamanda hastalanıp ölürler. Bu konudaki en çarpıcı örnek suçiçeğidir. Amerika’ya giden İspanya’lı fatihlerin (conquistadores) taşıdıkları suçiçeği mikropları 1520’de Meksika’da Aztek nüfusunu kırıp geçirmişti. Veya 1875’te Fiji adasına ilk kez giren kızamık mikrobunun yol açtığı salgın iki ay içinde ada nüfusunun dörtte birinin hayatına mal olmuştu.

Aynı etkileme kuşkusuz, aksi yönde de söz konusuydu. Mesela, Amazon kıyılarına gidip yerleşen Avrupalılar o zamana değin tanımadıkları sıtmadan kırılmışlardı.

Salgın hastalıkların Yerküre’ye yayılmalarının diğer bir nedeni de kıtalar arası seyahatin artmasıdır. Uzun mesafe yolculukları ve yolcu sayısı 20. Yüzyılın ikinci yarısında hayli çoğalmıştır. Nitekim, Çin’de beliren SARS çok kısa zamanda Avrupa’ya, Kanada’ya bu şekilde ulaşmıştır.

Yukarıda kısaca özetlediğimiz bu gidişe seyirci kalınamaz. Ama hastalıklara ve salgınlara karşı mücadele her şeyden önce finansman sorununu çözmeyi gerektirmektedir. Gelgelelim, Dünya Sağlık Örgütü’nün ve o hastalıklara muhatap olan ülkelerin parasal olanakları son derece kısıtlıdır.

Bir fikir vermek için anayım: Birleşmiş Milletler’in şimdiki genel sekreteri Kofi Annan, AIDS’e karşı mücadele için yılda 10 milyar dolar gerektiğini, sıtmayla savaş içinse bu miktarın 2 milyar dolar olduğunu belirtmekte ve sözkonusu fonlar için zenginler klübü diye bilinen G-8’lere çağrı yapmakta, ama çağrıları sağır duvarlarla karşılaşmaktadır. (Nitekim, klübe mensup devlet şeflerinin 2003’te Evian’da yaptıkları toplantıya iletilen istem ilgi görmemiştir.)

ABD’nin küresel hâkimiyet için başlattığı Irak savaşına ayırdığı muazzam askeri bütçesine yıllık 85 milyar dolar ekleyebilen George W. Bush yönetimi bu ekstra savaş harcamasının onda birini küresel hastalıklarla mücadeleye ayırsaydı, milyonlarca insana hizmet etmiş olacaktı.

Salgınlara karşı mücadelede Birleşmiş Milletler’in, o hastalıklara uğrayan toplumların ve gönüllü kuruluşların karşılarındaki engellerden birisi de uluslararası ilaç firmalarıdır. Mücadelede yeterli miktarda ilaç elde etmenin yolu çok miktarda ilacın ve aşının teminidir. Ünlü ilaç firmaları, tedavi ve önleme ilaçlarını, aşılarını vermedikleri gibi, tekellerinde tuttukları ilaç ve aşı patentleri nedeniyle, uluslararası patent mevzuata gereği, onları başka fabrikalarda bu mücadele için ucuza üretmek de mümkün olmamaktadır.

Böylece, insanların sağlıkları üzerinden milyarlarca dolar kazanan, yani insan yaşamını ticaret metaı ve kâr aracı haline getiren −adlarını hepinizin bildiği− o anlı-şanlı, ünlü küresel ilaç firmalarının çirkin yüzleri apaçık ortadadır.

Bugün insan toplumunun içinde bulunduğu koşullara ve Kuzey/Güney uçurumundaki büyük oransızlığa baktığımızda, geleceğe dönük izdüşümler yaptığımızda çok açıkça görürüz ki, yeryüzünde salgın hastalıklara karşı mücadelenin başarı şansı yakın erimde asla gözükmemektedir. Bu mücadelenin finansmanı Kuzey’in zenginler klübü mensuplarının inayetine kaldığı müddetçe, soruna çözüm bulunamaz.

ORGANİZE SUÇUN, FUHUŞUN ULUSLARARASI NİTELİĞİ

Uluslararası emniyet ve adliye literatüründe “organize suç” diye geçen uluslararası suçlar kapsamına uyuşturucu trafiği, yasa dışı silah ticareti, altın, mücevher ve tarihi eser kaçakçılığı ve nihayet −bizde eskiden “beyaz kadın ticareti” denilen (ama beyaz olmayan kadınların da bolca pazarlandığı)− fuhuşun örgütlenmesi gibi yasa dışı faaliyet girer. Bütün o trafik içinde yer alan örgütlenmelere gayri resmi dilde mafya deniliyor. Her yasa dışı sektörün bir mafyası olduğu gibi, uluslararası bağlantıları ile bölgesel, ulusal ya da yöresel mafyalar var, hatta kent mafyaları var. (örneğin, mafyanın kaynağındaki İtalya’da Sicilya mafyası “Cosa Nostra” (Davamız) adını alırken, ünlü Napoli mafyası’mn adı “Camorra”dır.) Mafyaların en fazla cirit attığı ülke olan ABD’de İtalyan mafyası vardır, İrlanda mafyası vardır, Florida’da Küba mafyası vardır, Latin Amerika’nın bazı ülkelerinin adını taşıyan irili ufaklı −ve uyuşturucu ağırlıklı− suç örgütlenmeleri vardır ilh.

Ne Interpol, ne de her hangi bir devlet mafyalarla başa çıkabilir. Onların gücü hem devletlerle, hem de büyük burjuvaziyle iç içe girmiş olmalarından kaynaklanır. Tüm ulusal ve uluslararası bağlantıları içinde mafya dünyada muazzam bir güç oluşturmaktadır.

Gerçek anlamda küresel bir felaket olan uyuşturucu trafiğini ele almak geniş bir konu olduğundan, burada −gene gerçek anlamda küresel bir fenomen olan− uluslararası fuhuş ve pornografi pazarına kısaca değinmekle yetineceğim.

Üçüncü Dünya’dan Birinci Dünya’ya kadın sevki veya Üçüncü Dünya ülkeleri arasındaki fahişe akışı ya da Güney’in zengin erkeklerine Kuzey’li kadın temini ve nihayet seks turizmi fuhuşla ilgili uluslararası trafiğin belkemiğini oluşturur.

Uzun mesafe uçak yolculuklarının kolaylaşmasıyla kıtalar arası özellik kazanan fuhuş türü “seks turizmi” diye adlandırılmaktadır. Gerçekte, seks turizmi eskiden de vardı. Eski dönemdeki seks turizmine en bilinen örnek Küba’dır. O kadar ki, devrim öncesindeki Küba’ya “ABD’nin kerhanesi” denilirdi. Bugün kıtanın genelevleri arasında Meksika ve Brezilya vardır. Örneğin, günümüzden 40 yıl önce Frantz Fanon yayınladığı “Dünyanın Lanetlileri” adlı kitabında şöyle der: “Havana ve Meksika’nın kumarhaneleri, Rio plajları, Brezilyalı ve Meksikalı küçücük kızlar, 13-14’lük melezler, Acapulco ve Copacabana limanları: tüm bunlar, ülkesini resmen Avrupa’nın kerhanesi haline getiren ulusal orta sınıfın sebep olduğu rezilliklerdir.” (1961)

Orta Doğu’da ise 1975’te patlak veren iç savaşa kadar Beyrut, Arap zenginlerinin, kendi ülkelerinde içki, kumar, fuhuşu şeklen yasaklamış şeriat devletlerine mensup imtiyazlı erkek takımının eğlence şehriydi. Gelgelelim, iç savaş patlak verdikten sonra, yaşanan alt üstlükte uluslararası fuhuş trafiği durduysa da, ülkede fahişe sayısı arttı. Özellikle, ülkenin yoksul kesimlerini oluşturan Şii kızların bir kısmı fuhuşa sürüklendiler. (Bazı kaynaklar diğer Şii kızların İran yörüngesine girdiğini; Tahran’daki şeriat yönetiminin Lübnan’lı Şii kızların tesettüre girmeleri halinde, onlara düzenli aylık ödediğini ileri sürer.)

Günümüzde, Kuzey’in bazı ünlü turizm firmaları seks turizminde yer ve pay sahibidirler. Varlıklı erkekler için özellikle Güneydoğu Asya ülkelerine (en fazla da Filipinler, Tayland, Endonezya ve Malezya’ya) veya Seyşel’e, Madagaskar’a, vb. yasal turlar düzenlenir, seks turisti erkeklere gittikleri kentlerde kız ve oğlan çocukları sunulur. Çocuklar yoksul ailelerden yerel fuhuş mafyaları, muhabbet tellalları tarafından temin edilir. Sayısız aile geçimlerini büluğ çağına yeni girmiş kız ve erkek çocuklarının fuhuş yapmasıyla sağlarlar. Hiç kuşkusuz asıl para onları pazarlayan suç örgütlerine gitmektedir.

O ülkelerin devletleri ülkeye döviz geliyor, devlet de bu sektörden yararlanıyor diye bu insansızlığa göz yumarlar, hatta kolaylık gösterirler. Uluslararası Çalışma Örgütü ILO’nun 1998 tarihli bir raporuna göre, yukarıda adı geçen dört Güneydoğu Asya ülkesinde geçimini doğrudan ve dolaylı olarak fuhuş sektöründe kazananların sayısı bir kaç milyondur. Sadece fuhuş yapan kadın ve erkek değil, aynı zamanda seks turizmi sayesinde iş yapan otel, restoran, bar, kumarhane gibi yerlerde çalışan insanların sayısı milyonları bulmaktadır. Bu ülkelerde fuhuşun Gayri Safi Milli Hasıla içindeki payı % 2 ila % 14 arasında değişmektedir. Gene aynı kaynak, devletin de adı geçen eğlence merkezlerinden aldığı vergi ve diğer kesintilerin kamu bütçesi için önem taşıdığını belirtiyor.

Böylece, son yıllarda Avrupa’da ve ABD’de üst üste patlak veren skandallarla toplum duyarlılaştığı için, ağır suç haline gelen sübyancılık (pedofili) para, kudret ve itibar sahibi olan Avrupa’lı, Kuzey Amerikalı ya da 3. Dünyalı bir çok iş adamı, sektör yöneticisi, veya avukat, doktor gibi serbest meslek sahibi erkek için Uzak Doğu’da mübah ve serbesttir. Üstelik, o turlar çok da pahalı değildir. [F. Almanya’da izlediğim bir TV tartışmasında Filipin kökenli bir aydın kadının açıklamalarından ve oradaki en ünlü seyahat acentesi genel müdürüne yönelik suçlamalarından aldığım notlara göre, 1980’li yıllarda bir haftalık gezinin acente tarafından belirlenmiş fiyatı 10 bin DM (bugünkü parayla 5000 EU) kadardı.]

Küreselliğin sayısız çirkin yüzünden biri de budur.

En fazla yaygınlığa sahip uluslararası gazete olan International Herald Tribune’un özel ilan sayfaları “eskort servis” (refakatçi hizmeti) veren kuruluşların telefon no.larıyla doludur. İş gezilerine gidecek iş adamları, şirket yöneticileri oralardan yüksek öğrenimli, kültürlü, yabancı dil bilen pahalı fahişeler temin edebilirler. Gene, orta katmanlardan yalnız yaşayan erkekler tatile giderlerken benzer kuruluşlardan kendilerine o kadar pahalıya mal olmayacak kadın refakatçi sağlayabilirler. İnternet ve kartla ödeme olanakları bu tür servisleri kolaylaştırıp, yaygınlaştırmıştır. Eskort servislerini de seks turizmi kapsamında saymak gerekir.

Keza, Doğu Avrupa’da sosyalizmin yıkılmasından sonra Almanya’ya sınırı olan ülkelerde, sınır boylarında oto yol üzerinde ve civarında sayısız fuhuş merkezi açılmıştır. Almanya’nın doğu kesimlerinde yaşayan pek çok Alman erkeği oralara günü birlik eğlenmeye ve kadın ya da erkek fahişe bulmaya gider.

Fahişeliğin uluslararası niteliğinin nedenleri arasında göçlerin ve göçmenlerin de önemli bir yeri vardır. Eski dönemlerde Avrupa’nın büyük kentlerinde Yahudi kadınları pazarlanırdı. Bugün Üçüncü Dünya’dan −Afrika’dan, Asya’dan, Latin Amerika ve Afrika’dan− gelmiş milyonlarca kadın ya da eşcinsel erkek fuhuş yapmaktadır. Ama göçmen fahişe akımı sadece Üçüncü Dünya’dan Birinci Dünya’ya doğru değildir. Asya, Afrika, Güney Amerika ülkeleri arasında da yaygın göçlere bağlı olarak fahişe akımı vardır. Örneğin, Hindistan’da 400.000 civarında Nepal’li fahişe bulunmaktadır.

Öte yandan, AIDS’in yarattığı korku nedeniyle, yaşları daha genç olan fahişelere talep artmıştır. Kırsal kesimden büyük merkezlere genç fahişeler getirilmektedir. Hindistan’daki fahişelerden % 50’sinden fazlası 18 yaşının, % 20’si ise 16 yaşının altındadır.

Yakın tarihten örnek verecek olursak, sosyalizmin çökmesinden ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra o ülkelerden yüz binlerce fahişe ihraç edildi. 1998’de yapılan bir açıklamada, son üç yıl içinde 500.000 eski Sovyet yurttaşı kadının Avrupa ülkelerine fuhuş için götürüldüğü belirtiliyordu. Ukrayna yetkilileri ise Sovyetler’in dağılmasından sonra fuhuş için Avrupa’ya giden Ukrayna’lı kadın sayısını 400.000 olarak veriyorlar. Türkiye’nin büyük merkezleri, Karadeniz kentleri ya da Erzurum da eski Sovyet cumhuriyetlerinden fuhuş amacıyla gelmiş kadınlarla doldu.

1917 Ekim Devrimi’nden sonra, özellikle iç savaş yıllarında 200 bini aşkın Rus Pera’ya gelmişti. O döneme dair kaynaklar Beyoğlu sokaklarının fuhuş yapan evlerle ve kadınlarla dolduğunu belirtirler.

Cinselliğin ticari meta haline geldiği alanlardan birisi de pornografidir. Büyük çoğunluğu görsel nitelik taşıyan, ama seks aletlerinin pazarlanmasını da kapsayan bu sektörde muazzam paralar dönmektedir. Örneğin sadece ABD’de 5 milyar dolara yaklaşan bir pazar mevcuttur. O ülkede yılda 10.000 civarında porno filmi yapılmaktadır. Japon porno endüstrisi ve Uzak Doğu pazarı da ondan aşağı kalmamaktadır. Pornografik amaçlı paralı TV kanalları bir yandan, sayısız kentteki seks dükkanları öte yandan ve postalama yoluyla yapılan pazarlamalar bir başka yandan, porno ticaretinin çeşitli veçhelerini oluştururlar.

Pornografik filmlerde profesyonel oyuncu kullanıldığında, gösterilen sahneler ve sesler izleyiciye yapmacık geldiğinden olsa gerek, son 20-25 yıl içinde çiftlerin evlerde kendi sevişme sahnelerini videoya çekip, porno pazarlayıcısı firmalara satmaları yaygınlaşmıştır. 60 dakikalık bir kaset için 3000 dolara kadar telif ücreti ödenmekte, çeşitli gazete ilanlarında veya İnternet duyurularında bu tür “otantik” seks kasetlerinin firmalarca satın alınacağı bildirilmektedir. Böylelikle porno tacirleri bütünüyle masrafsız, 3000 dolar gibi yok pahasına denilecek bir fiyata −üstelik de otantik, yani alıcısı bol− porno filmleri elde ederken, sadece porno değil, porno yapımını da “kitlesel”leştirmişlerdir.

Kapitalizmin bütün mallarının pazarı küreseldir, ama belki de en çok küresel olanı porno pazarıdır. İnternetin yaygınlaşması o pazarı sınırsız ölçüde genişletmiştir. Artık dünyanın her yerinden kartlı ödemeyle İnternet aracılığıyla sipariş verilmekte, satılan ürünler alıcıya özel paketler içinde gönderilmektedir. [Halk arasında kısaca “seks telefonları” diye anılan erotik nitelikli telefon hatları da büyük paraların döndüğü bir başka cinsellik ticaretidir. Bu hatların Türkiye’de ilk açıldığı 1990’lı yılların başlarında evlere ne denli yüksek telefon faturalarının geldiği, hatta o yüzden intihar eden gençlerin bile olduğu akıllardadır.]

İnternetteki porno siteleri ve milyonlarca görsel porno malzemesi sadece kredi kartı ödemesi yoluyla değil, paralı telefon hatlarıyla −yahut bedava− izlenebilmektedir. O porno sitelerinin sundukları görüntüler arasında çocuk pornosu da mevcuttur. Ne kadar mücadele edilirse edilsin, İnternet’in o tür sapkınlıklara alet edilmesi önlenememektedir.

Kapitalizm her şeyi, ama her şeyi para kazanmak için kullanır. Çocuklar da buna dahildir. Teknolojik gelişme İnternet diye bir olanak mı getirdi, çocuk pornosu dahil, onu da kâr amacıyla kullanmak kapitalizmin olmazsa olmaz tıynetidir.

***

Küreselleşmenin müdafileri ve muhacimleri yukarıda andığımız “küresel olgular” için; “Bütün o sayılanlar −göçler, salgın ve yaygın hastalıklar, fuhuş, suç örgütlerinin yürüttüğü uluslararası trafik, vb.− günümüzden çok önce de vardı, bunların hiç birisi yeni değil,” diyeceklerse, biz de, “Haklısınız, sizin yeni bir olgu diye tanıttığınız küreselleşme nasıl ki, yeni değilse, bu saydıklarımız da yeni değil!” yanıtını vereceğiz.

NOT: Bir önceki sayıda yayınlanan “Uluslararası Terörizm” başlıklı yazıyı dergiye verdiğimde, henüz İstanbul’daki 15 ve 20 Kasım 2003 tarihlerindeki intihar bombalamaları gerçekleşmemişti. Dergi basıma hazırlanırken o olaylar oldu, yazıya ekleme yapacak bir husus görmedim. Ama olayları takiben medyada veya resmi ağızlarda tekrarlanan söyleme tanık olduktan sonra, bu küçük notu yazıya ilave etmek ihtiyacını hissettim.

Değinmek istediğim nokta “uluslararası terörizm” terimi. O yazıda kinayeli bir şekilde geçen bu terim, özellikle 11 Eylül sonrasında çokça tekrarlanan ve George W. Bush takımının diline pelesenk ettiği bir tekerleme idi ve Türkiye için ithal malıydı. Ne var ki, o terim bizde gerek medyanın ve politikacıların sığlığıyla, gerekse düşünce ve dil fakirliğiyle çakıştı, böylece kendilerine Neo-Cons denilen ABD’li Yeni Muhafazakârlar’ın jargonundaki “uluslararası terörizm” Türkiye’de daha da muğlâklaştı, müphemleşti. Medyanın zihin tembelliği ve kolaycılığı nasıl ki, “trafik canavarı” diye namevcut bir özne yaratmışsa, uluslararası terörizm de onun gibi “özne olmayan bir özne”dir. Trafik canavarı kimdir? Onca insanın canına mal olan olayların fiili −öznesi− kimdir? Nedenleri nelerdir? Trafik canavarı dediniz mi, bu soruları yanıtlayamazsınız, hatta düşünemezsiniz bile. (O haberlerle ilgili gazete sütununa bir de canavarımsı bir illüstrasyon kondururlar.) Ama trafikte canından olanlar ya da sakat kalanlar ve onların acılı yakınları için “trafik canavarı” yuvarlaması hiç de öyle basit değildir.

Uluslararası terörizm terimi de benzer şekilde belirsiz bir özne haline getirildi. Oysa, öyle bir özne yoktur. O yazıda da değindiğim gibi çeşit çeşit şiddet eylemi ve eylemcisi vardır: işgal altındaki Filistin’deki veya Irak’taki de vardır, Carlos gibi bir maceracınınki de. Uluslararası terörizm deyince, değişik özneleri tek bir başlık altında toplarsınız. Sanki tüm o hareketler tek bir odaktan yönetilmektedir, sanki karşınızda tek bir düşman vardır. Bush takımının yaptığı budur ve o öyle bakarken, aslında İslam’ı kastetmektedir.

Daha önemlisi, uluslararası terörizm denilirken, devlet terörizmi o özneye hiç mi hiç dahil edilmez. Terörizme devlet dışı bir takım politik grupların eylemleri gibi bakılır. ABD ve İsrail’den tutun da, T.C.’nin derin devletinin eylemlerine kadar bütün o suikastları, tertipleri, bombalamaları ve provokasyonları o öznenin dışında sayarlar. Örneğin, Mossad’ın Filistin kurtuluşçularına karşı düzenlediği suikastlar terörizm değilse nedir? Meşru devlet eylemleri midir? Ya da, Kürt siyasilerini, onların avukatlarını kimler öldürdü, Özgür Gündem gazetesini kimler bombaladı, işbirlikçi bir Kürt derebeyi, bir polis şefi ve cinayet sanığı, hukuken firari bir ülkücü çete reisi silah dolu bir arabada ne arıyordu, ilh.?

Bu nedenle, uluslararası terörizm lafını dillerine dolayanlar, hangi eyleme terörist diyorlarsa, onların öznesini tasrih etmek zorundadırlar. Köktendinci Müslüman eylemciler mi, solcular mı, ulusal bağımsızlık amacı güden belli örgütlenmeler mi, veya devletler mi, mafya mı, hangisi?

Türban ve kara çarşaf

Ayrıntılar
Halim Togan
Sayı 19 (Ocak/Şubat 2004)
7 Haziran 2020

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın “değiştirilemez” birkaç ana maddesinden biri şu:

"Türkiye Cumhuriyeti demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir."

Bu nitelemelerin hiç biri doğru değil. Olmadığını herkes biliyor. Hukuk devleti? Hani nerede? Sosyal mi? Hadi canım siz de! Laik? Din işlerine bakan devlet dairesinde nerdeyse yüz bin personel çalışıyor! Demokratik? Seçmenin sadece dörtte bir oyunu alabilmiş bir parti TBMM’de tek başına iktidar!

Yani bu madde zaten içerikten yoksun. Böyle olunca, ola ki değiştirilmesine de hiç gerek yok. Ama orada, Anayasa’da, öyle dururken değiştirilemeyeceği vurgulanıyor. Bu ne demektir? Demokratik, laik, sosyal hukuk devleti pratiğinin −Türkiye’de geçerli tarz ve usulünün− değişmesinin daha baştan yasaklanmış olduğudur.

Bu nitelikler Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne “çağdaş” olmanın bir gereği olarak yakıştırılmıştır. Bunlarla çağdaş olunur diye düşünülmüştür ve bir süredir bu cumhuriyeti “çağ dışına taşıma” yönünde bir girişimin gündemde olduğu söylenmektedir. Bu girişimin TC’yi bir tür “din devleti”ne dönüştürme girişimi olduğu −Anayasada sayılan değişmez niteliklerden laiklik ilkesi özenle öne çıkarılarak− her türlü medyada, siyaset ve üniversite kürsülerinde, halka açık merasimler ve halka kapalı “resepsiyon”larda büyüklü küçüklü asker/sivil ağızlardan ilan ediliyor. Bu girişime karşı Cumhuriyet’i kanlarının son damlasına kadar çarpışıp savunmaya ahdeden, dün ateşli ve dogmatik komünist iken bugün liberal sol görüşlü olduğunu gururla ilan eden zamanımızın kahramanı kılığında solcular bile var. Hangi cumhuriyeti? Zamanımızın sözde “demokratik, laik, sosyal hukuk devleti” nitelikli cumhuriyetini, yani onun değiştirilemez somut gerçekliği neyse onu... (Demagoji mi yapıyoruz? Yapmıyoruz da, diyelim ki yapıyoruz. N’olmuş? Dinsizin hakkından imansız gelir! “Çağdaş Cumhuriyet” adına hamaset arzına çıkanlar hangi somut bağlamda ahkâm kestiklerini bilsinler. Bilmiyorlarsa, bildikleri farz olunur!)

xxxxx

Bu girişimin bir de simgesi var, söylendiğine göre: Türban. Çağdaşlık ve Cumhuriyet karşıtı girişimin simgesidir diye türbanlı genç kızları üniversiteye sokmuyorlar. Birkaç yıl önce, seçilmiş bir milletvekilini aynı gerekçeyle Meclis’den atmışlar, ona verilen oyları resen iptal etmişlerdi.

Malum girişimin destekçisi, militanı filan olduğu söylenen sakallı makallı erkek öğrencilere bir şey denmiyor ama! TBMM’de de bir alay hacı sakallı eski/yeni Milli Görüşçü var. TC’nin sözde sosyal devlet niteliğine dahi taban tabana zıt yasa tasarılarına asker kıtası gibi rap rap sıraya girerek oy veriyorlar. Sakalları simgeden sayılmadığından olsa gerek, çağdaş Cumhuriyet için bir tehlike olarak görülmüyorlar.

Simgeyi kadınlar taşıyınca neden Cumhuriyet tehlike altında oluyor?

“Cumhuriyet düşmanı” türban Üniversitede, okulda, TBMM’de yasak. Sokakta (otobüste, çarşıda, sinemada filan) yasak değil. Buralarda tehlike olmaktan çıkıyor mu? Nasıl çıkıyor? Simgenin Meclis kürsüsünde görünmesine tahammül edemeyenler “Cumhuriyet düşmanlığı”nın sokakta alabildiğine sergilenip çağdaşlığa meydan okunmasından niçin gocunmuyorlar? Sokak −tabir caizse− halktır; TBMM (ya da Üniversite) millet! Bundan olmasın?

xxxxx

Türbanlı genç kadınların yüksek öğrenim görmeleri engellenirken, sekiz-dokuz yaşında kız çocukları, aynı yaşlarda erkek çocuklarla yan yana, başları örtülü olarak akın akın Kuran kurslarından geçiriliyor. Neden? Çünkü çocuklarımızın dinlerini öğrenmeleri gerekiyormuş; çünkü “laikçi”  denilenlerin en laikçi olanlarının bile dediklerine göre, “din halklara lazım”mış! Bu yeni bir görüş mü? Nerdeyse −önceki bin şu kadar yılı saymazsak− TC ile yaşıt bir görüş; uygulaması, devlet denetiminde Kuran kursları ve daha sonra −altmış küsur yıldan beri− İmam Hatip okulları, son yirmi beş yıldır da bütün okullarda zorunlu din dersi. Tabii, bir de, yüz bin kadrolu, eski Şeyhülislamlıktan arta kalma Diyanet İşleri Başkanlığı... Laikçilerin çok azı İmam Hatip okulları niye var ya da, en azından, o okullarda kız öğrencinin ne işi var diye soruyor, ama hepsi, niçin o kadar çok (“aşırı” sayıda) İmam Hatip okulu var diye kıyameti kopanyor. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılmasını önermenin parti kapatma nedeni olacak kadar TC devletinin temel nizamları arasında sayılmasına da hiçbir itirazları yok.

xxxxx

Bu İmam Hatip Okulları hepten kapatılmalı. İlk başladıklarında gerekçe, “devrimci, cumhuriyetçi” imam, müezzin vb. yetiştirmek değil miydi? Yani din olacaktı, ama öylesi değil, böylesi olacaktı! Burdan başlayınca nereye varıldığına niye şaşılıyor ya da kızılıyor? Nereye varıldı? İmam Hatipler sözde meslek okulu olmaktan resmen çıktı, devletin din ağırlıklı paralel eğitim kurumlarına dönüştü. “Devrimci cumhuriyet”in ne olduğu anlaşılınca, dini bütün halkımızın ağzına bir okka bal niyetine İmam Hatipler furyasının önü açıldı. Kenan Evrenler, S. Demirellerle yarıştılar. 91’de zar zor Meclis’e girebilen Erbakan 94 yerel ve 95 genel seçimlerinde en çok oyu alıp bu okullardan “arka bahçemiz” diye söz eder olunca devrimci, cumhuriyetçi laikçilerin akılları 28 Şubatta başlarına geldi... (Geldi de ne oldu? “Arka bahçe”nin yetiştirmeleri bugün yine, hem de tek başlarına hükümet!)

Halkın dini varsa çocukları o dini öğrenmesin mi? Elbette öğrensin. Ama bırakın halk dinini çocuklarına kendisi öğretsin. Binasını, hocasını, gereğini gerecini kendi sağlasın; her türlü masrafını kendi karşılasın. Bunun “suistimal” edilmesini akıllı, esnek, gerçekten laik hukuk devleti uygulamasıyla engellemeye kamu denetimi yetmez mi? Bütçeye yüzlerce trilyona mal olan Diyanet’le yetinmeyip Milli Eğitimi de işgal eden onca teşkilata, onca kaynak tahsisine ne gerek var? Hangisi doğru din, hangisi yanlış, inancın yararlısı hangisi, tehlikelisi hangisi... Bunu tayin etmek laik devletin işi mi? “Laik” TC’nin yetmiş iki buçuk üniversitesinin hemen her birinde kaç ilahiyat profesörü var, hiç saydınız mı? Bunlardan biri daha geçen ay yüksek rütbeli emniyet mensupları ve kimi devlet erkânı huzurunda Şiiliğin tehlikeli bir “sapıklık” olduğunu söyleme cüretini nerden almıştı?

Kendine laik diyen bir devlet, “Halka din lazım!” diyerek halkın çocuklarına din öğretmeyi üstlendi mi, Kuran kurslarının da, İmam Hatip okullarının da, üniversiteye türbanla girmek isteyen öğrencilerin de, ilahiyat kürsülerinden polis talimgâhlarına kadar uzanan mezhep tartışmalarının da içinden çıkılmaz kör düğüme dönüşen bir sorunlar yumağı yaratması kaçınılmazdır.

xxxxx

Kara çarşaf da sokakta yasak değil. Hiç olmadı. O neyin simgesi? Ya da −kara çarşaflılar yüksek öğrenim görme gibi bir iddia gütmediklerinden hiçe sayıldıkları için− hiç bir şeyin simgesi değil mi? Onlara tanınan serbestlik, belki de, başı açık gezen çağdaş kadınlarımız “demokratik, laik, sosyal hukuk devleti”nden alamadıkları nasibi dert etmesinler, karafatma kılığına bürünmekten nasılsa kurtulmuş olmalarına şükretsinler diyedir! Ya da türbanın gördüğü bir tür özgürleştirici işleve karşılık, kara çarşaf, kadını ait olduğu yerde tutmak isteyenlerle Çağdaş Cumhuriyet arasında zoraki pazarlık konusu olmuş olduğundandır.

xxxxx

Türbanın özgürleştirici işlevi dedik. Bu “paradoks” üzerinde biraz duralım mı? “Laikçiler”in “şeriatçı”lara cephe alırken gardlarını almayı hiç ihmal etmeyip hep söyledikleri bir şey var: Ülke nüfusunun %99’u Müslümandır. Kendileri de “elbette ve elhamdülillah” Müslümandırlar. “Dinimiz İslam” dinler içinde en akla uygun, en bilime yatkın, en hoşgörülü olanıdır, vb., vb...

İşte bu namazı, niyazı, orucu övgülere layık halkımızı oluşturan ailelerden en bağnaz dindar olanları bile (hiç değilse bir kısmı) karılarını ve yetişkin kızlarını kara çarşafa büründürmeden de sokağa salmaya rıza gösteriyorlar. Üniversiteye gidip gün boyu elin erkekleri arasına karışmalarına ses çıkarmıyorlar. Bu, besbelli, türban sayesinde oluyor. Kimsenin iyi ya da kötü niyetine bağlı olmayan, ardında iyi ya da kötü, siyasi ya da gayri siyasi ne niyet olursa olsun, başlı başına geçerliliği olan nesnel bir olgu. Türban, öyle ailelerin içine doğma ya da katılma bahtsızlığına uğramış kadınları −o bahtsızlığın ardındaki ekonomik/toplumsal realitenin ne olduğu, nerden kaynaklandığı ve nasıl hâlâ sürdüğü, sorumlularının kimler olduğu, vb. sorusu ayrı konu− evlerinden çıkarıp karalara büründürmeden sokaklarda gezdiriyor. Genç kızların üniversite kapılarında, mitinglerde filan türban yasağına karşı bağıra çağıra siyaset yapmalarına imkân sağlıyor. Onlar siyaset yapmıyor, Cumhuriyet düşmanı siyasilere alet oluyorlar demek tam bir safsata. Öyle diyenlerin hangi türden siyasilere kendilerinin alet olduğunu sormak gerekir. Kaldı ki, üniversite kapılarında türban yasağına karşı bağırıp çağıranlar arasında sakallı sakalsız erkek öğrenciler de var. Onların okuma hakkı, birilerinin siyasetine alet oluyorlar diye inkâr edilmiyor. Onların siyasete alet olmalarına cevaz var, kadınların yok! Halen TBMM’de, Erbakan’ın arka bahçesinden çıkıp üniversiteye yatay geçiş yapmış, dilediği gibi eğitim görüp iyi yetişmiş, şimdi de ülke kaderinde söz ve oy sahibi birçok Milli Görüş’çü erkek var. Hani kadınlar nerede? Kaç tane? “Kamu alanı” denilen yerlerde laikçilerin gözü kadınların başındaki örtüyü görüyor da kendilerini niye görmek istemiyor? “Ben kadına insan (yurtdaş) demem, başı açık olmayınca”! Öyle mi?

xxxxx

Safsatanın türlü incelikleri var. Başı kapalı genç kız sözgelimi tıp okuyorsa anatomi dersinin gereklerini yerine getirmem diye tuttururmuş. Ya da doktor çıktıktan sonra ben erkek hastaya bakmam dermiş... Anatomi dersinin gereğini tam yerine getirmeyen öğrenci sınıfta çakar, alır başını −başörtüsüyle birlikte− gider. Erkek hastaya bakmam diyen hanım doktoru da meslekten atarsınız olur biter. Başörtülü genç kadın doktor olmak istiyorsa bunu bilerekten tıp fakültesine kaydını yaptıracağını bilmez mi? Her mesleğin kendine göre, icrasıyla ilgili bazı pratik zorunlulukları ve yükümlülükleri, uyulması gereken kuralları vardır. Doktor olacak kişi kim olursa olsun, kadın hasta/erkek hasta ayrımı yapmaya kalkmasını engellemek mümkün değil midir? Durup dururken, daha üniversite kapısında teşrifat sorunu yaratmanın ne âlemi var?

xxxxx

Var... Kavga. Ekonomik rant kavgası. Dolayısıyla, siyasi iktidar kavgası... Bu konu Kızılcık’ta enine boyuna hep işlendi. Şimdi tekrarı gerekmiyor. Ama şu noktayı vurgulamakta yarar var: Kavga, kadınlar üzerinden yürütülüyor. Sakalı bir karış erkek doktor adayı, ilerde ben kadın hastaya el sürmem diyecek de olsa, mesleğini öğrenmekte bir engelle karşılaşmıyor. Sorun kadınların üzerine yıkılıyor. Bu bakımdan türban sahiden de bir simge işlevi görüyor: iki taraf için de. Sokaktaki türbanlı −ya da kara çarşaflı− kadın laikçiler için bir sorun oluşturmuyor; dincilerse sokakta yetinmiyor, illa üniversiteyi de “feth”etmek istiyorlar. Neden? Dincilerin derdi türbanlı öğrencinin (örtünerek de olsa) kendi başına sahip olması değil. Onlar için bu bir özgürlük sorunu değil çünkü. Ellerine fırsat geçtiğinde her kadının başını zorla örtmeye kalkacaklardır. “Hâşâ, ne münasebet!” diyenler yalan söylüyor. (Yalan söylemeye yanaşmayan İsmet Özel gibileri yollarını onlardan ayırıyor.) Başı örtülü öğrencinin üniversitede okuma mücadelesi bugün bir özgürlük mücadelesidir ama baş örtmemeyi kadına yakıştırmayan anlayış özgürlükle bağdaşmaz. Halen “kendi kadınları”nın başlarının örtülü olmasıyla övünen şu kadarcık iktidar sahipleri, yarın, o iktidarın daha fazlası ellerine geçtiğinde “başkalarının kadınları”nın başı açık olmasına tahammül edemeyeceklerdir. Sorun, bugün içinde yaşadığımız düzende başı açık kadının “özgür” olduğunun sanılması, o kadınlardan birçoğunun da kendilerini “özgürleşmiş” sanmalarındadır.

Nitekim laikçilerin türbanlı öğrencilerin başlarını açmak istemeleri de, onları özgürleştirmek için değil, devlet zoruyla teslim alıp onların üzerinden kavgada üste çıkmak içindir. Zorla boyun eğdirilip başı açılan öğrenci daha mı özgür olacak? Fakültede beş saat başı açık kaldıktan sonra hemen yine türbanına bürünen genç kadın ne kadar daha özgürdür? Çifte boyun eğdirilmeye maruz kalmıştır. Bunun genç insanlarda doğuracağı ruhsal gerilimler, bilinç ve kimlik çatlaması gibi sorunlar “yurtdaş” dedikleri insanları hiç bir zaman insan yerine koymayıp “devrimci Cumhuriyet”in ham maddesi sayan laikçilerin umuru mu?

xxxxx

Özgürleşme, bir biçim sorunu değildir. Kimilerinin kendilerine yakıştırdıkları ve başkalarına da illa yakışır −yakışmasa da yakışsın!− dedikleri “çağdaş” kılık kıyafet de gerçek çağdaşlık kıstası değildir. Hele bir özgürleşme kıstası hiç değildir.

Varı yoğu 3-5 milyon insanın zengin bir hayat sürüp daha da zenginleşmesine adanmış, geçimi, huzuru, geleceği asgari ücret 400 milyon olursa ya da karşılığında vergilerimiz, sosyal güvenlik yükümlülüklerimiz, vb. düşürülmezse “Biz batarız!” diye ağlaşan −haksız da değiller− sanayici/tefeci karışımı iş adamlarının çıkarına bağlanmış (ya da kelimenin her anlamında işi Allaha kalmış!) yetmiş milyon nüfuslu bir toplum ne yapsa çağdaş bir toplum olamaz. Çalışanların en haklı grev girişimleri “yasal” uygulamalarla daha baştan engellenirken siyasi iktidarların cumhuriyetçi/dinci karması, karun kadar zengin patron çetelerine emanet edildiği, ya da “öyle olmasın” diye asker/sivil karması despotik devlet erkânının eline geçmesinden medet umulduğu bir ülkede özgürlükten söz edilemez.

xxxxx

Avrupai “çağdaş” kılık kıyafet 17.-18. yüzyılda İngiltere’de zuhur eden, en mümeyyiz vasfı yoksulları çalıştırıp servet yığma becerisini ilahi iradenin tecellisi saymak olan püriten (mutaassıp, sofu) bir Protestan mezhebi Quaker’lerin kılığından evrilmedir. Çağdaşlığı hani nerdeyse kılık kıyafet tekdüzeliğine indirgeme takıntısı da, Avrupa/Batı merkezci “medeniyetçi”likten, ardındaki sömürgeci dinamiklerle birlikte türemiştir. Ayrıca, merkezi devlet otoritesini tahkim kaygısıyla bağlantılıdır. Vaktiyle Sultan Mahmut (II) Yeniçerilerle dalaşı sonrasında başa sarık sarmayı yasaklayıp “çağdaş serpuş” diye herkese fes giydirmişti. Cumhuriyet’ten sonra fes yasaklandı, şapka geldi. Halen yürürlükte olan ünlü Şapka Kanunu kimseyi şapka giymeye mecbur etmez; fes, sarık, vb.’yi yasaklar sadece. İlk çıktığında ve sonra uzun yıllar hep öyle algılanmıştı, çünkü fesle doğup büyüyen beyler sözgelimi amele kasketi ile sokağa çıkmayı kendilerine yakıştıramadıkları için, şapka giymeye mahkûm edildiklerini sanmışlardı. Bu da merkezi yöneticilerin tam istedikleri şeydi. O gün bu gündür “Fötür” şapka Avrupai çağdaşlık kıstası ve adeta Atatürk devrimciliğinin timsali olageldi.

TC kurulurkenki burjuva devrimci ileri atılımın bütünselliği içinde, o zamanın koşullarında, “şapka devrimi”nin belki bir yeri vardı. Ne ki dünyanın 20. yüzyıl hallerinde burjuva devrimciliğinin barutu daha baştan tükenmeye mahkûm olduğundan, çağdaşlığın öylesi giderek ülke insanlarının hiç bir çağdaş ihtiyacını karşılayamaz da değil, kaldıramaz oldu. Batılı silindir şapkanın 1940’lardan bu yana dolandırıcılığın, vurgunculuğun, her türlü haksız kazanç ve servet birikiminin karikatür malzemesi olmuş olması boşuna değildir.

xxxxx

Düzenin sahiplerinin –“dincisi”yle, “cumhuriyetçi”siyle− kadının özgürleşmesi diye bir dertleri ve sorunları olmadığı, şu her yanı saran “kamu alanı” tartışmasından da belli. Her renkten ve kılıktan devletçi/laikçi zevat bu kamu alanı denilen şeye neden öyle dört elle sarıldılar..?

Kamu alanı, devlettir. Bireyin devletle yüz yüze geldiği ve yüz yüze kaldığı ekonomik, toplumsal siyasal iktidar alanıdır. Bu alan simgesel içerikleri çok açık bir sürü teşrifat ve merasimle yüklüdür. Hepsi Cumhuriyet’e −yalnız bizimkine de değil, bütün cumhuriyetlere− padişahlıktan, krallıklardan, devlet gücünün (iktidar realitesinin) kendini teşhir ve ispat ihtiyacından intikal etmiştir. Örnekse, yargı erki erken Ortaçağ Avrupası’nda feodal beye aitti. Onun mülklerinden biriydi. Zamanla merkezi krallık o mülkü gaspederek kendine ait kıldı. Bugün bile İngiltere’de “adalet” dağıtan yargıca merasimle hitap edilir; kendileri “Majestelerinin yargıcı zatı âlileri”dir. Yargıçların duruşmalara acayip kılıklarda (mesela bizde olduğu gibi yarım metreye yakın sırmalı, atlaslı yakalarıyla göz alıcı cüppeler içinde, ya da İngiltere’de −ve eski/yeni bütün İngiliz kolonilerinde− üç yüz yıl öncesinin modası peruklar kuşanarak) çıkmaları, sanıklara, davalı/davacılara yekten sert muamele ve sen diye hitaplar, mahkeme masrafı diye yurtdaşlara yüklenen ağır harçlar, vb., hep, yargının (adaletin) bir iktidar fonksiyonu olarak telakki edilmesi ve o işi görmesindendir. Mahkeme, mahkemelik olanın yargıçla yurtdaş yurtdaşa yüzleştiği bir alan mı? Yargıç Osmanlıcada adı konulduğu gibi “hâkim”dir, “hüküm” verir; “hükümet”le aralarında kopmaz kan bağı vardır. Onun içindir ki, beş basamak yukarda oturduğu yerde tavus kuşu gibi kabardıkça kabarır, mahkemelik kişi beş basamak aşağıda, haklı mı, haksız mı, suçlu mu, değil mi daha saptanmamışken ezile büzüle ayakta durur. Böyle bir sahnede sözgelimi başı örtülü bir kadın avukatın sokaktaki haliyle yerini alması olacak iş midir?

Özgürleşme, “kamu alanı”nın “sokağa” açılmasıyla, sokaktaki yurtdaşın gerçek yurtdaş ve insan haliyle öne çıkmasıyla gerçekleşecektir. Türkiye’de “adalet” dağıtılan mahkeme salonlarında onca resmiyet ve teşrifatla onun bunun hakkında hüküm kesilirken adliye koridorlarında hemen her gün kopan bıçaklı sopalı kıyametler “kamu alanı” fetişizminin nasıl sokağa düştüğünün resmidir.

xxxxx

Kadınların sokakta, meydanda, her yerde başlarını açıp tacize, hakarete uğramadan rahatça dolaşmalarını, serbestçe öğrenim görmelerini, devlet dairesinde yadırganmadan çalışmalarını sağlayıp teminat altına almaktan aciz, vurdumduymaz bir düzenin −bir devletin− aile ve çevre baskısı altında yaşamaya terk ettiği bir sürü kadının hâlâ daha kara çarşafa bürünmesine göz yumup da, yüksek öğrenim görmek isteyen genç kadınların başörtüsüyle hesaplaşmaya kalkması kadar büyük bir saçmalık olamaz. Üniversite öğrencisinin başörtüsüyle uğraşmadan önce bu düzen −bu devlet− kadınların sokaklarda, meydanlarda başları türbanla bağlı dolaşmalarıyla da yetinmeyip kimilerini kara çarşafa sarınmaya zorlayan babalara, ağabeylere, kocalara, yetişkin oğullara, vb., böyle bir lüksün bedelini ödetmelidir. Bu bedel, laikçi zevatın ilk aklına gelecek şey olan yasaklamaya, hapislere tıkmaya, sürgünlere göndermeye filan gitmeden, şöyle ya da böyle pekala ödetilebilir. Ama 100 bine yakın personel −imam, vaiz, müftü, müftü yardımcısı, şu, bu...− çalıştırarak bütçeden nerdeyse savunmadan sonra en büyük payı alan ve giderek rejimin maddi, manevi “orta direği”ne dönüşme eğilimleri sergileyen Diyanet teşkilatıyla, bu düzende, bu devletle olacak şey değildir.

xxxxx

Kara çarşaf da bir simge çünkü. Geriliğin, gericiliğin, çağdışılığın, vb. değil −yani malumu ilamla vıcık vıcık edebiyat yapmanın ötesinde− bu ülke laikçilerinin kadını, dolayısıyla her insanı bu denli aşağılayıcı bir adet, gelenek ya da inanış −ne derseniz deyin− karşısında sergileyegeldikleri vurdumduymazlığın simgesi! Yani TC’nin, ülke halkının hayat damarını kurutan yoksulluk, haksızlık, eşitsizlik ve tek tek her birey üzerinde tahakküm olgusu karşısında temel aczinin simgesi. Laik TC ne şu partinin, ne bu tarikatın, vb. işi olarak değil, doğrudan devlet politikası olarak yurtdaşlara, “Demokrasi yok, sosyal devlet yok, hukuk devleti yok; bizde size bunları sağlayacak takat ve niyet de yok. Bunlar yerine din verelim!” diyerek kendisi, bizzat, kadını kara çarşafa saran geleneği ve anlayışı körüklemiyor mu? Bu koşullarda çarşafa bürünmenin felaket boyutlara ulaşmamış olması büyük ölçüde türban sayesindedir. Yekten soralım: Siz hiç yolda yürürken çantası kapılıp yerlerde sürüklenen başı türbanlı kadın gördünüz mü? Türban kimi kadınların güvenliğinin ve bir ölçüde de olsa özgürlüğünün güvencesi ise bunun da nedeni, yine, “laik” TC’nin başı örtülü kadına saygı ve dokunulmazlık bahşedici anlayış ve şartlanmaları sürdürüp besleyen maddi ve psikolojik koşulları kendi eliyle yaratarak sürekli yeniden üretmesidir; Burdan doğacak toplumsal/siyasal, “tehlike”ye karşı da halkın dini inancına yaptığı toplumsal yatırımdır.

Halka din lazımsa niçin lazımdır?

Bütün bunlar −ve hepsi ele alındığında birkaç kitap boyu tutacak daha bir sürü olgu− türban sorununun bu ülkenin topyekûn sosyo-ekonomik koşullarından ve sorunlarından soyutlanamayacağını, dolayısıyla, toplumda geçerli siyasi iktidar sorunundan da soyutlanamayacağı için, karakuşi yasakçı yaklaşımlarla ceffelkalem çözüme ulaştırılamayacağını gösteriyor. Kadının özgürleşmesi bu toplumda tek tek her bir kadının ya da hepsi bir arada kadınların sırtına yıkılamayacak kadar derin ve kapsamlı bir toplumsal sorundur. Bunun ağırlığı altında “erkek egemen toplum”un erkekleri de, kadınlar kadar olmasa da, ezilmektedirler. Sorun, emek sömürüsü ve hayatların harcanması temel ilkesi üzerinde varlığını sürdüren mevcut düzenin “altını üstüne” getirecek toplumsal/siyasal süreçler harekete geçmeden çözüm yoluna girmeyecektir.

Hem niye girsin ki, canım? Hepimiz, evli evinde, köylü köyünde, çarşaflısı çarşafıyla, türbanlısı türbanıyla, isteyen de başını açmakta kalmayıp kıçını da açma özgürlüğüyle yaşayıp gidiyoruz işte...

Halim Togan, Kızılcık, sayı 19, Ocak/Şubat 2004, s.17-21.

Alevilik-Bektaşiliğin felsefi boyutları

Ayrıntılar
Esat Korkmaz
Sayı 19 (Ocak/Şubat 2004)
7 Haziran 2020

Alevilik-Bektaşilik, Anadolu kökenli bir felsefe/inanç, öğreti ve yaşama biçimidir. Felsefe boyutuyla bir “düşünceci-idealizm/materyalizm” bileşimi olan Alevilik-Bektaşilik, genelde, Antik Aydınlanma Çağı ve XVIII. yy. Aydınlanmacılığı’nın temelini oluşturan “metafizik bir aydınlanma” zeminine oturur. Özelde ise düşünceci-idealizm açılımlarıyla edindiği “metafiziğin”, bireysel ve toplumsal akıl tarafından sürekli beslenmesini, sorgulanmasını, yaşanan anda anlamlı olacak biçimde değiştirilmesini bir zorunluluk olarak öne çıkardığı için kimi durumlarda, XIX. yy.’ın ikinci yarısında “diyalektik ve tarihi materyalizm” üzerine yapılandırılan “gerçek aydınlanma”ya adımlar atar.

Tanrı’dan çıkıp yeniden Tanrı’ya dönen bir “çevrim” üzerinde, “kurgusal” bir başlangıçla “kurgusal” bir son arasında gezinirken yarattığı idealizmini, kendi nesnel tasarımlarını aklayacak/kutsayacak biçimde kullanır; bu yönelimle hemen her şeyin “sentezi”, bunun da ötesinde kanıtı olarak algıladığı insanı kullanarak son “kurgusal metafizik halkayı” parçalamaya, insanı ve doğayı özgürleştirmeye, girişir.

Yunan-Anadolu İlkçağı’ndan gelen, İsa şeriatını yadsıyan/yalanlayan aydınlanma değerleri; Arap Yarımadası’ndan gelen, Muhammed şeriatına karşı köktenci bir duruş alan Hz. Ali Yandaşları Hareketi’nin muhalefet değerleri ve Asya’dan gelen, yerleşik topraktaki feodal devlete, bu devletin kurumlarına tavırlı kandaş toplum değerleri, Anadolu’da buluştu. Ortaçağ’da ve Küçük Asya’da, temel üretim zemininde, belirleyici üretici güçlerin bireysel-toplumsal kurtuluşunu sağlamak üzere XI.-XII. yüzyıllarda felsefi bir din, bir eren-evliya öğretisi ya da bu felsefeye, öğretiye uygun yaşama biçimi olarak yapılandı; yapılanmaya koşut, bireyi ve toplumu kurtuluşu taşıyacak bireysel-toplumsal bir proje, bu bağlamda Anadolu halkının geleneksel düşüncesinin felsefesi, kuramı, kısacası aydınlanmanın çocuğu, halkın “vicdanı”, “geleneği” olarak öne çıktı.

Bu felsefe-inanç-öğreti biçimlenirken çağdaşı durumunda bulunan kimi düşünce-inançlardan beslendi: Öncelikle Asya kökenli kandaş toplum değerlerinin egemen olduğu Babailik’ten, ardından Şii değerlerle kandaş değerlerin harmanlanmış olduğu Ahilik’ten, daha sonra, kaynağını Yunan-Anadolu ilkçağından alan ve harfleri dil olarak kullanan Hurufilik’ten ve son olarak da Osmanlı egemenine karşı artı-değer üreticisi durumunda bulunan göçer ve yarı-göçer halkın düşünsel-inançsal-siyasal isteklerini kucaklayan Kızılbaşlık’tan etkilendi.

Bu nedenle; Anadolu insanını esenliğe kavuşturacak laik-demokrat güçlerin başında Alevi-Bektaşi topluluğun geldiği savı, hemen herkesin ortak yargısı durumundadır. Bu yargı yapay değildir; bu yargı, Alevilerin-Bektaşilerin, Anadolu insanının toplumsal mücadelelerinde oynadıkları onurlu rolün bilince çıkardığı bir gerçekliktir.

Bizler Anadolu’da Ortaçağ kurumlarıyla/değerleriyle yeterince hesaplaşamadık; yani, Cumhuriyet’le birlikte başlayan demokratik devrimimizi tamamlayamadık; şeriat değerlerini birey ve toplum yaşamımızdan söküp atamadık. Bu nedenlerle Ortaçağ’dan günümüze uzanan ve “kara yazgı” çağına duyulan derin bir özlem biçiminde dışa vuran köktendinci bağnazlık, gelip karşımıza dikildi. Şeriatı, toplumun tümüne dayatmaya kalktı; bu dayatma yoluyla demokrasiyi, demokrasi mücadelesini, laikliği, laiklik mücadelesini boğmaya yeltendi.

Kuşatmanın getirdiği yabancılaşma ortamında, laiklik de yabancılaştı. Din ve dünya işlerinin birbirinden ayrılması temeline dayanan laiklik, “din ve devlet işlerinin” birbirinden ayrılması biçiminde algılanmaya/anlaşılmaya ve uygulanmaya başladı. Süreç içinde toplumsal yaşam şeriata terk edildi: “Şeriatla birlikte özgürleşelim” anlayışı egemen duruma yükseldi.

Kısacası, Cumhuriyet’ten bugüne laik olmanın gerekçelerini yerine getirememenin “bedeli”ni ödüyoruz.

Bu genel gidiş koşutunda Aleviler-Bektaşiler:

a) Sünni kuşatılmışlığa “boyun eğme”yle belirgin “Türk-İslam (Sünni) Sentezi” zemininde boy veren düşünüş biçimlerinin tanımladığı “kimliksizliğin” kırılamadığı;
b) Alevi-Bektaşi kesimin genelde politik alanın dışına itildiği;
c) Alevilik-Bektaşilik pratiği açısından anlamlı olan “laik-demokratik” ve “siyasal” mücadelenin bir türlü amaçlanan politik öze kavuşamadığı bir dönemi yaşamaya başladı.

Şimdi Aleviler-Bektaşiler:

a) Alevi-Bektaşi kimliğinin yeniden yapılanmasını olanaklı kılacak, ona hak ettiği saygınlığı kazandıracak araçları biçimlendirmeye ve örgütlemeye;
b) Laiklik-demokrasi mücadelesi zemininde sosyal pratiği bir ucundan yakalayarak temsil edici/kimlikli bir mücadeleyi yaşama geçirmeye;
c) Alevi-Sünni “mezhep” çatışması oyununu bozmaya, halkın ortak çıkarı kanalında geçmişten günümüze taşınan Alevi-Bektaşi halk hareketinde ve örgütlenmesinde “çimento” olma görevini üstlenecek biçimde toplumsal muhalefete aktarmaya çalışıyor.

Yani:
1. Çağdaş olmayı ya da çağdaş olanı yaratmayı;
2. Aklı inançtan, bilimi dinden bağımsızlaştırmayı;
3. Kendini özgürleştirirken Sünnileri de özgürleştirmeyi ve bu yolla gerçek Alevi-Sünni kardeşliğini kurmayı;
4. Çağdaş insanlık ve demokrasi değerlerine sahip çıkarak toplumu ve bireyi “kilitleyen” zincirleri kırmayı;
5. Özgürlükleri, eşitliği, halk egemenliğini, ideolojik ve siyasal çoğulculuğu, kısaca, demokrasiyi yaşama geçirmeyi, temel ve vazgeçilmez görev kabul ediyorlar.

Çünkü, Alevilere-Bektaşilere göre “şeriatla birlikte özgürleşme” yolu terk edilmeden, “şeriattan özgürleşmeden” laik olunmaz.

Alevi şeriatı, felsefi düzlemde, köktendinci şeriata karşı, maddeci düşünce temelinde ve aklın yol göstericiliğinde, bireysel/toplumsal etikten de beslenerek yapılanıp biçimlenmiş başkaldırıdır. Bu bağlamda Alevi-Bektaşi şeriatı üç biçimde tanımlanır:

1. “Kutsal köken”in bir yansıması ya da “tanrısal öz”ün görünüşe çıkmış biçimi olarak algılanan görünür nesnel-toplumsal dünya.
2. Bu nesnel-toplumsal dünyaya ilişkin insan kararları, yani insan aklının sonuçları.
3. Kaynağını bu nesnel-toplumsal dünyadan alan ve kolektif bir ürün durumunda bulunan gelenek-görenekler.

Ancak “mistik maya” ya da “dinin felsefeleştirilmesi” nedeniyle “sentez ürünleri” ters durur. Öğretide “sır” denilen şey “ters duran bu ilişkiyi” düz olarak algılamak ve anlatmaktır; onun nesnel ve inançsal tasarımlarını yerli yerine oturtmaktır. Felsefi düzlemde “düşüncede görmek” olarak tanımlanan bu durum “mistik sunumda” tanrısal öz’ün görünüşe taşınması; nesnel sunumda ise artık bölünemeyen ve duyu organlarıyla algılanamayacak denli küçük “parçacıkların” (atomların) bir araya gelmesi ya da birbirini tutmasıyla görünmeyenden varlığa geliş (hava, su, toprak ve ateş) olarak algılanır.

İdealist-düşünceciliğin “düşüncede görme” tasarımı ilk esin kaynağını, düşünce tarihinde derin etkisi olan İlkçağ’ın ünlü filozofu, Elea Okulu’nun kurucusu Parmenides’in (İ.Ö. 540-?) görüşlerinden alır. Parmenides, algıyla bildiğimiz dünyayı aldatıcı bulur. Buna karşılık, akılla anlaşılan, akılsallık sınırları içinde kalan her düşünce algıladığımız dünyanın olgularına hiç uymasa da doğruya daha yakındır yargısını ileri sürer. Gerçekliğin, algılanan dünyanın dışındaki bir varlık alanı olduğu savı, O’nun temel savıdır. İnsanların sıradan deneyimleri, algıları ile ulaştıkları inançları yalnızca sanı ve görünüştür. Oysa bu doğruluğu vermez; doğruluğa ancak akılla ulaşılabilir. Çünkü, der Parmenides, “Var olan ve düşünülen aynı şeydir... var olmayanı düşünmek, hiç bir şey düşünmemektir.” Görüldüğü gibi Parmenides’te, hakkında düşünce yürütebildiğimiz her şey varlıktır. Algıyla kavrananların varlıkları anlamında varlık taşımasalar bile, bundan daha “gerçek” bir anlamda vardır onlar.

Gelelim materyalist tasarıma: “varlığa geliş” ve “varlıktaki değişim-dönüşüm” kapsamında nesnel tasarım kaynağını Anadolu İlkçağı’nın büyük bilgesi Empedokles’in (İ.Ö. 492-432) “Dört Öğe Öğretisi”nden alır. Algıyla kavradığımız nesneler, kendileri başka bir şeye indirgenemeyen dört temel öğenin (hava, su, toprak ve ateş) çeşitli oranlarda bir araya gelmesiyle oluşur.

Bu iki tasarımın idealist-düşünceci ayağı Parmenides düşünceciliğinin izini sürerek Platon’un “idealar tasarımı”na; Aristoteles’in (İ.Ö. 384-322) “potansiyellik tasarımı”na; oradan Plotinos’un (205-270) “ışık tasarımı”na uzanır. İslam dünyasına yayılarak “vahdet-i vücutçu” bir tasavvuf anlayışına evrilir; Ortodoks İslama “dinsel felsefe” açılımları getirir; süreç içinde Irak, Iran ve Horasan’a kadar “gider”.

Tasarımın “maddeci düşüncecilik” ayağı, Empedokles’in “Dört Öğe Öğretisi”nin izini sürerek Demokritos’un (İ.Ö. 460-370) “atomculuğuna”; Platon’un “kopya-gölge kuramı”na ve Aristoteles’in “aktüelliğine” uzanır. Daha sonra İslam dünyasına yayılarak “vahdet-i mevcutçu” tasavvuf anlayışıyla Ortodoks İslamın doğasına başkaldıran bir “materyalist açılım” getirir. Süreç içinde bu anlayış da Irak, İran ve Horasan topraklarına ulaşır.

Bu topraklarda her iki tasarım Asya kökenli Şamanizmin, Vedaizmin, Brahmanizmin, Budizmin ve Zürdüştlüğün “sezgici-doğacı” değerleriyle beslenir ve Anadolu’ya taşınır. Anadolu’da “maddeci-düşüncecilik” temelinde “vahdet-i mevcut” anlayışında bir felsefe olarak yapılanırken, “inanç” yanını “idealist düşüncecilik” doldurur. Sonuçta temel tasarım “vahdet-i mevcut” yolunu izler; “vahdet-i vücut” anlayışını edilgenleştirir; giderek “dinsel felsefe”nin sınırlarını aşar ve bir “felsefi din”, bir “bilgelik öğretisi” olarak yaşama geçer.

Görüldüğü gibi Alevilik, idealist düşüncecilik-maddeci düşüncecilik bileşimi bir felsefe-öğretidir. Bu felsefede, öğretide, maddeci düşüncecilik, yani materyalizm egemen, idealist düşüncecilik, yani idealizm tamamlayıcı ve kutsayıcıdır: Bu ayrım, vahdet-i vücut ve vahdet-i mevcut kavramlarının açılımlarında kolaylıkla izlenebilir. Vahdet-i vücut, varlık birliği anlamına gelir. Vahdet-i vücutçulara göre dünyada ve âlemde var olan her şey, Tanrı’nın sıfatlarının ortaya çıkışı, onun her şeyin üzerindeki gücünün belirişi olduğu için onda birleşir, ondan vücut bulur. Her şeyi var eden Tanrı’dır. Bu nedenle de o ‘Vücud-u Mutlak’tır (Mutlak Varlık). Bu tasarım ortodoks İslamın kabul etmediği bir yaklaşımdır: Çünkü, Kuran’da Allah’ın adları sayılırken “vücut”, yani “varlık” adı geçmemiştir; Allah’a bu adı yakıştırmak, onu var olan şeylerden biri olarak görmektir. Ne var ki sonraları kökeninden uzaklaştırılarak tümüyle idealist bir uca taşınmış Aristotelesçi geleneğin oturduğu tasarım, yine de sonunda dinsel felsefe zemininde ortodoks İslamla anlaşmaktadır. Çünkü vahdet-i vücutçu sufilere göre her varlığın dışında ve üzerinde onu yaratan, ona hükmeden bir Allah (Mutlak Varlık) vardır. Böyle düşünüldüğünde, ortodoks İslama göre heterodoks bir düşünce/inanç evreni yaratılmakla birlikte, doğa ve insan “tutsaklıktan” kurtulamamaktadır.

Anadolu Aleviliğinin temel aldığı, Doğatanrıcılık ve İnsantanrıcılık anlayışlarıyla yeni açılımlara taşıdığı vahdet-i mevcut kavramına gelince, ortodoks İslamla, uzantısında “resmi İslamla” tam bir kopuş yaşanır. Vahdet-i vücut’daki ‘varlık birliği’ vahdet-i mevcut’ta ‘varlıkların birliği’ anlamını alır. Buna göre Tanrı, varlıkların, doğanın, evrenin birliğidir, bütün var olanların birliğidir ve bu varoluşun başı ve sonu yoktur. Doğatanrıcılığın diliyle konuşursak, canlı ve cansız her şeyin toplamı Tanrı’dır; canlı ve cansız her şeyi yok sayarsak Tanrı da yoktur. Oysa bu, İslam’ın en temel inançlarından yaradılışa vurulan bir darbedir. Yaratmak ve yaratılmak bu inançta yok olmuştur. Bu nedenle vahdet-i vücut’çular ortodoks İslam uzantısında ‘resmi İslam’ için tanrı tanımaz maddecilerdir. Vahdet-i mevcut’un doğa tanrıcılık açılımında doğasal diyalektik “Tanrı-Doğa-İnsan” üçlemesiyle dile getirilir; toplumsal diyalektik ise İnsantanrıcılık anlayışının açılımıyla ulaşılan “Hak-Muhammed-Ali” üçlemesiyle anlatılır. Birinci üçleme Tanrı’nın dönüşümünü/değişimini ve doğanın kimliklendirilmesini zorunlu kılar; üçleme sonunda doğa, insanın yüceltilmesiyle yaratılan “kutup”un “vücuduna”, doğanın iç yasaları ise yine “kutup”un “can”ına dönüşür; insan, bir “Doğatanrı” olup çıkar. İkinci üçlemede ise insan doğrudan “Konuşan Tanrı”dır. Bu anlayışla Anadolu Alevileri, insanın ve doğanın üstünde insana ve doğaya hükmeden bir “Tanrı”yı yadsımışlardır; insanı ve doğayı özgürleştirmişlerdir.

Alevilik-Bektaşilikte bu türde felsefi bir tasarım dinin “felsefeleşmesini” sağlamış ve aydınlanmanın temel kanalını açmıştır. Ortodoks dinin özü olan “vahyin” yerine aklı koymuştur; “vahiy” ve “inanma” üzerine yapılanan ortodoks dinin/dinlerin, yani ortodoks tanrıbilimin karşısına, “düşünme” ve “akıl yürütme” üzerine yapılanan felsefeyi yerleştirmiştir. Bir bakıma bir “akıl dini” yaratmıştır.

Süreç içinde felsefe tanrıbilimden, tanrısal kayra doğadan, insan inançtan bağımsızlaşmış, doğa ve insan özgürleştirilmiştir.

Bu kanalda tarihsel sürecinde, doğaüstü güçler’den, metafizik kuramlar’dan uzaklaşan insan, felsefeleştirilmiş din olarak algılanan bilgelik öğretisi sayesinde bilime sarılarak nesnel gerçeklik alanında yürüyüşünü sürdürmüştür. Anadolu Aleviliğinin ulaştığı bu noktayı yüzyıllar sonra Hegel, daha çerçeveli olarak tasarımlamıştır. Doğanın düşünce tarafından “kurulduğunu” söyleyen Hegel öğretisi, tanrıbilimsel öğretinin felsefe diline çevrilmesinden başka bir şey değildir. Yine felsefi bir din kurmaya çalışan Feuerbach, düşlem konusu dinsel dünya’dan gerçek dünyayı özgürleştirmeye çalışmıştır. Bu özgürleştirme çabasını Anadolu Aleviliği yüzyıllar öncesinden yakalamış görünüyor.

Aleviler-Bektaşiler Ortodoks Sünni inanca inançla kafa tutmazlar; kendi onurlarını ancak düşünerek kurtarabilirler, inanarak değil. Çünkü, “deneylerle doğrulanamayan inançlar, her zerresi deney alanına çekilebilen doğanın dışında kalmak zorundadır” da ondan.

Tek bir tanrıya inanmaya “ilerlendiğinde”, Tanrı’nın tekliği, Tanrı’ya tapınmanın da tekliğini getirdi. Ardından inananların birliği yaşama geçti. Tanrı’nın tekliği, tapınmanın tekliği ve yaşama birliğinin tekliği şeriatın ürünü olarak belirdi. İşte Aleviler-Bektaşiler bu “tekliğe” felsefelerinin aracılığıyla kafa tuttular.

Anadolu doğumlu olan Alevilik-Bektaşilik, her şeyden önce hümanist bir evren görüşüdür. Bu evren görüşünün görevi, yaşamın ve toplumun entelektüel ilkelerini araştırmaktır. Halk adına dünyayı yorumlamak, dünyanın ve yaşamın anlamını temellendirmek, ama bütün bunları felsefeleştirilmiş bir din aracılığıyla, yani mistik bir mayayla sunmak.

Anadolu coğrafyasında Aleviler-Bektaşiler, tektanrıcı üç dinin (İbrahim-İsa-Muhammed dinleri) şeriatıyla kendinden “kopartılıp” gökyüzüne çıkarılan insanı, önce felsefenin ve öğretisinin yorumuyla kuşattı. Akıldan inanca atlanılan zeminde kendi ürünü inanç yaratısınca zincire vurulan ve zavallılaşan insanı, inançtan akla inilen çizgi üzerinde “yukarıdan aşağıya uçurarak” yere, ait olduğu toprağa indirdi. İndirir indirmez de hümanizmin bireysel-kitlesel tabanını yaratmış oldu.

Toprak üzerinde gezindirdiği insanı; önce bireyselleştirdi, sonra toplumsallaştırdı. Onu bir inanç varlığından bir yorum ve yetenek varlığına dönüştürdü: İnsan ya da insanlık sorunlarına akılcı çözümler bulma yolunda hizmetli yaptı. Hizmetli olmanın aydınlığında, devletin ve şeriatın uzağında, ona karşı kanalda, hümanizmi yaratan (üreten) asıl toplumsal tabanı yakalamış oldu. İçinde yer aldığı toplum katında, uygarlık öncesi eşitlikçi toplum değerlerinin taşıyıcısı durumunda bulunan muhalefet insanının yaşama yordamı olarak algıladığı hümanizmi, devlete karşı halkla taraf etti.

Gökyüzünden yeryüzüne indirildiğine inanılan Tanrı buyruklarına göre bedenleşen ve egemenin güdümünde canavarlaşan insana karşı üretici/yaratıcı insanı, konuşan Tanrı durumunda ve halk kimliğinde kişilendirdi. Bu potada, yani mazlumlar katında 72 milleti eritti; bir yaptı. İnsan-evren-Tanrı sorununu yeniden irdeledi: İnancın yerini akıl aldı. İnanca dayanan tanrıbilimin karşısına, inancı aklın denetimine veren bâtıni felsefeyi yerleştirdi. Tanrı-evren sorunu inanç sorunu olmaktan çıktı, bir insan sorunu durumuna geldi.

Batı’da burjuva hümanizmi daha tarihin gündemine gelmeden Anadolu toprağında Aleviler-Bektaşiler, İlkçağ aydınlanmacılığının uzantısında ve İlkçağ hümanizminin kuşatıcılığında insanın bedensel ve ansal yeteneklerini geliştirdiler. Bu yolda, genelde şeriatçı dinsel değerlere, özelde feodal despota ve onun uşaklarına başkaldırdıklarında, burjuva sınıf kimliğinin henüz ufukta gözükmediği bir toprakta, ilkel eşitlikçi toplum değerlerini bayraklaştırarak, mistisizm bağlamında ancak sezgiyle ulaşılabileceğini varsaydıkları insanlığın son kurtuluşunu tarihin gündemine taşıyıverdiler. Ütopik de olsa toplumcu hümanizmi en üretici halkasından yakalamış oldular.

Hümanizmi, halk memnuniyetsizliğinin uzantısında iktidara yönelik özlemlerinin taşıyıcısı durumuna getirmekle, kendilerini de tanrıbilimin karşısına koydular. Mistik maya biçiminde algıladıkları hümanizmi, egemene yönelik isyanla bugünlere taşıdılar. On binlerle seslendirilen kıyımlara uğradıklarında ödedikleri bedel, toplumcu hümanizmi yaşama geçirebilmek için ödedikleri bir bedeldi bir bakıma.

Alevi-Bektaşi hümanizmi bugün: Ortaçağ’dan günümüze feodal değerlere/kurumlara karşı verdiği kavganın, bu yolda kazandığı deneyimlerin güvencesinde; kendisini geleceğe hazırlıyor. Kendisine yardımcı olacak toplumsal dinamikler özlenen toplu davranışı yaratamamış olsalar da Aleviler-Bektaşiler, mistisizmlerinde “ters” duran gerçekleri ayakları üzerine oturtarak tarihin nesnel yasalarını, insanın özgürce gelişebileceği ve insanlığın hızla ilerleyebileceği insanlık çağına geçişin maddi koşullarını yakalama uğraşında kararlı gözüküyor.

İnsanı aşağılaştırarak, uşaklaştırarak hümanizmi boğmaya çalışan sistemin dayatmasını, insanın insanı sömürmesine son verecek asıl kimliği, emekçi kimliğini öne çıkararak-onurlandırarak çözmeye çalışıyor.

Talihin hep talihliden yana güldüğü bu toplumsal “cangıl”da Aleviler-Bektaşiler, inadına aklın yolundan yürüyerek, insanı, okunacak en büyük kitap olarak algılayarak, idealizmini çağdaş insanı okşayacak bir “damak tadı”na dönüştürerek, genişleyen akıl alanında toplumcu hümanizmin tohumlarını ekiyor.

Görüldüğü gibi Alevilik, doğaüstü ya da ötesi bir gücü, anlayışının merkezine koymaz. Tam tersine, şeriattan özgürleşilerek kazanılan nesnel-toplumsal zeminde, insanı merkeze alır. Onu kutsar, onu sever. Bu da laikliğin insansal-toplumsal zeminidir. Bu anlayışı Aleviler dünden bugüne taşımıştır: Bu nedenle bir Alevi, ben hümanistim diyorsa aynı zamanda laikim demek zorundadır.

Yine Alevilik-Bektaşilik toplumsal bir etiktir.

Alevi etiği nedir?

Alevi etiği, etikle felsefenin anlamdaş olduğu geçmiş “anının” yeni bir yorumla “görünüşe taşınması” olarak algılanır. Görünüşe taşınanlarsa “kaynağını nesnel-toplumsal dünyadan alan ve kolektif bir ürün durumunda bulunan gelenek-görenekler”dir. Özünde ise halk katının ahlak ilkelerine göre düzenlenmiş bir toplumsal felsefedir. İnanç alanının dışına taşınarak yaratılmış olan İlkçağ ahlak anlayışının, akıl alanında ve mistik bir örtü altında, tektanrıcı dinlerin ahlak anlayışına karşı tasarımlanmış bir “manifesto”sudur.

Alevilik-Bektaşilik, temelde sözel bir kültürdür. Onun yazılı yanı, söylence yüklü kimi özgün yapıtlann sayfaları arasında gizlidir ve açığa çıkartılabilmesi ancak aydın katkısıyla olanaklıdır. Bu nedenle Aleviler-Bektaşiler bugün kültürlerini:

a) Geleceğe uzanmak üzere güncele taşımak;
b) Sözel kültürün taşıyıcısı bireysel/toplumsal “bellek” körelmeden, asıl belirleyici olan felsefe yanını ve kutsayıcı olan inanç yanını, insanın yetişmesine, bireysel/toplumsal yaşama ve doğasal sürece ilişkin bilimsel seçenekler üreten öğreti yanını ve bütün bunların kanıtı durumunda yaşama yordamını, sözel malzemeden süzüp yazılı malzeme durumuna getirmek;
c) İnancın sınırları dışına çıkarak, insanı ve doğayı sorgulamak, süreç içinde insanı ve doğayı özgürleştirmek;
ç) Tanrı’yı, insana ve doğaya dirilik veren “can”a indirgemek; “can”ı insantanrıcılık temelinde kimliklendirerek “insantanrıya”", doğatanrıcılık temelinde kimliklendirerek “doğatanrıya” dönüştürmek; insanın ve doğanın üzerinde, insanı ve doğayı güden her türden tanrısal algıyı yadsımak, bu dünyayı bu türden bir tanrının tasallutundan kurtarmak; “din ve dünya işlerinin birbirinden ayrılması” olarak tanımlanan laikliği yaşama geçirmek;
d) Tektanrıcı dinlerin bağımsızlaştırarak tanrı yaptıkları “ruh”u, bireysel/toplumsal zeminde tasarımlayarak önce birey “ben”ine/”bilincine”, sonra toplumsal “ben”e, “bilince” dönüştürerek nesnel olanı bilmeye yönelmek, insandaki zıtlıkların, çatışmaların aşılması biçiminde yaşanan “çevrim” sürecinin sonunda, kendini tanıyan, doğal ve toplumsal olanı dinsel tutsaklığın dışında algılayan, bireysel/toplumsal bilincin yabancılaşmasına izin vermeyen, ortodoks dinleri/inançları kaynağında kurutmaya çalışan bâtıni kimlikte bir insan yaratmak;
e) Nesnel olanı ister düşünce evreninde olsun, ister duyulur evrende olsun, bilgiye kaynak oluşturan ve belli nitelikler taşıyan bir “varlık” olarak algılamak, doğasal çevrimi, “varlığa geliş” ve “varlıktaki değişim/dönüşüm”le açıklamak;
f) Duyulur evrendeki canlı-cansız her şeyi, tanrı olarak algılanan ve insana-doğaya dirilik veren “can”ın görünüşe taşınması ya da düşüncede görülmesi yoluyla kutsamak;
g) Felsefelerini, dünya felsefe literatürünün, öğretilerini dünya bilim literatürünün bir parçası yapmak istiyorlar.

Esat Korkmaz, Kızılcık, sayı 19, Ocak/Şubat 2004, s. 22-26.

Patrice Lumumba

Ayrıntılar
KIZILCIK
Sayı 19 (Ocak/Şubat 2004)
5 Haziran 2020

Afrika'nın bağımsızlık sembolüydü

Patrice Hemery Lumumba, sömürgeci dönemde Belçika Kongosu olarak bilinen topraklarda Batetela kabilesinde doğdu.

Bu ısmarlama devlet, 1885’te Belçika Kralı II. Leopold tarafından bir grup sömürgeci şirket ve kişinin özel mülkü niteliğinde kurulmuştu. Daha önce Stanley adlı bir başka sömürgeci, Kongo nehri boyunca ticaret merkezleri oluşturmuş ve 450 kabile reisiyle anlaşmış, Berlin’de çeşitli Avrupa devletlerinin katıldığı Batı Afrika Konferansı II. Leopold’u bu devletin hükümdarı olarak tanımıştı. Leopold halk üzerinde acımasız bir sömürge politikası izledi, yerlilere bila ücret ve cebren kauçuk, fildişi ve palmiye yağı toplattı, bu maddelerden yeterince getirmeyenleri kırbaçla cezalandırdı, suçluları sakatlamak gibi insanlık dışı cezalandırma usullerini kullandı, benzer yöntemleri maden ve plantasyonlarda çalışanlara da uyguladı. Bölgenin nüfusu 20 yıl içinde 20 milyondan 8 milyona indi. 1904’te Belçika hükümeti yönetimi Leopold’dan alarak, devletin adını Belçika Kongosu ilan etti.

Bu bölgenin batısındaki Kongo ise Fransız sömürgesiydi. 1482’den itibaren Portekiz sömürgecilerinin ve köle tacirlerinin kontrolüne girmiş olan yöre 19. yy sonlarında Fransa’ya geçmişti. Brazzaville Kongosu veya Fransız Kongosu diye biliniyordu, daha sonra Orta Kongo adım aldı, 1960’ta Kongo Cumhuriyeti ismiyle bağımsızlık ilan edildi.

lumumba-scBelçika Kongosu’nun ve Belçika’nın yurttaşı Lumumba, bir protestan misyoner okulunda eğitim gördükten sonra büyük kente göçtü, Batı eğitimli aydınların oluşturduğu bir klübe girdi, gazete ve dergilerde yazı ve şiirler yayınladı, posta idaresinde çalışırken, memur sendikalarında çalıştı, bölge başkanlığına seçildi.

1958’de Kongo Ulusal Hareketi (MNC) adıyla ülke çapında bir parti kurdu, ertesi yıl Accra’da (Gana) toplanan Afrika Halkları Kongresi’ne katıldı ve daimi komiteye seçildi. 1959’da yapılan yerel seçimlerde MNC Stanleyville’de (şimdiki adıyla Kisangani) oyların yüzde 90’ını aldığında, Lumumba bir ayaklanma olayından dolayı tutukluydu. Belçika hükümeti değişik partileri Brüksel’de toplantıya çağırdığında, MNC Lumumba’nın gelmemesi halinde konferansa katılmayacağını bildirince, Lumumba serbest bırakıldı ve uçakla Belçika’ya gelmesi sağlandı.

1960 Mayıs’ında yapılan genel seçimleri de MNC kazandı, Lumumba, C.Başkanı Kasavubu tarafından başbakanlığa atandı. 30 Haziran’da Kongo Demokratik Cumhuriyeti adıyla bağımsızlığın ilanından hemen sonra, zengin maden bölgesi −şimdiki adı Shaba olan− Katanga’da Moiz Çombe yönetiminde Belçika yanlısı bir yönetim kuruldu ve merkezi hükümete savaş açıldı. Belçika, yurttaşlarının güvenliği gerekçesiyle Katanga’ya asker göndererek Çombe’yi güçlendirdi. Hükümet Birleşmiş Milletler’den yardım istediyse de, gelen BM birlikleri çözüm değil, sorun getirdiler. Bunun üzerine, başbakan Sovyetler Birliği’nden uçak, bağımsız Afrika devletlerinden ise destek isteyince, Batı bu gelişmelerden tedirgin oldu. Kasavubu Batı’nın telkiniyle Eylül başında Lumumba’yı görevden aldı, ama hükümetin çoğunluk kanadını oluşturan MNC bu kararı tanımadı, başkentte iki başlı yönetim oluştu. Ertesi hafta genelkurmay başkanı Mobutu darbe yaparak, Kasavubu ile anlaştı ve −BM denetimindeki Leopoldville’den (bugün Kinşasa) MNC’nin denetimindeki Stanleyville’e (bugün Kisangani) geçmek isteyen− Lumumba’yı tutuklayarak, Katanga’ya teslim etti (2 Aralık 1960). Çombe’nin canileri onu ağır işkencelerden sonra öldürdüler. (Lumumba, 17 Ocak 1961’de can verdiğinde 36 yaşındaydı.) [Başbakanın katlinde kilit rolü oynayan aynı Mobutu, kendi gibilere özgü bir riyakârlıkla 1966’da Lumumba’yı milli kahraman ilan etti.]

Lumumba birleşik bir Kongo’nun kurulmasını, ülkedeki çeşitli etnik grupların, kabilelerin ülkeyi el birliğiyle, çağdaş temeller üzerinde inşa etmelerini savunuyordu. Ayrıca yerel kültür değerlerinin korunmasını savunuyor, Batı ve Doğu blokları arasında, kendi deyimiyle bir çeşit “pozitif tarafsızlık” politikasını öngörüyordu.

Lumumba’nın ülkesi Zaire adını aldı, dünyanın en yoksul ülkelerinden ve rezil rejimlerinden birisi olarak tarihe geçti. Mobutu’ya darbe yaptıran asıl güç ABD idi. Kendisi başlangıçta orduda bir çavuşken, Lumumba tarafından genelkurmay başkanlığına kadar yükseltilmişti. 37 yıllık diktatörlüğünden sonra 1997’de devrilip ülkeyi terk ettiğinde, dış bankalarda tam 22 milyar doları vardı.

Mobutu, ABD’nin 3. Dünya’daki sadık dostlarının aşağılık tıynetlerini gösteren sayısız örneklerden birisidir. Latin Amerika’nın, Güneydoğu Asya’nın diktatörleri, Orta Doğu’nun hükümdarları ve Saddam Hüseyin dâhil çeşitli diktatörleri hepsi Amerikan imalatıdırlar. Dünyayı bu kadar kirli yöntemlerle yöneten bir başka devlet daha çıkmamıştır.

Kızılcık, sayı 19 (Ocak/Şubat 2004).

Sayı 19 - İçindekiler

Ayrıntılar
Administrator
Sayı 19 (Ocak/Şubat 2004)
6 Aralık 2009

S19 kapak"Demokrasi"
KIZILCIK

Seçim ve gündemi

Terör

Kıbrıs vardır ya da yoktur

Hayat ağacı
"Saddam" / Ne malum? / İsyan / Kapan / 46646 / Seks işçileri! / Bizdeki "con"lar / NATO ağası / Güç tapıncı / CHP ayakta ve savaşıyor! / Oh olsun! / Akıllarıyla bin yaşasınlar!

Siz hâlâ babalarınızın emperyalizminle mi savaşıyorsunuz?
Kenan Somer

İsrail içerden fethedilmeden Filistin özgürleşemez
Merdan Yanardağ

Türban ve kara çarşaf
Halim Togan

Alevilik-Bektaşiliğin felsefi boyutları
Esat Korkmaz

Kamu yönetimi reform tasarısı
Yücel Gürsel

Tüpraş dersleri

Sağlık hizmeti talebi ve piyasa aksaklıkları
Erdinç Ünal, Metin Ateş, Emre

Irak'ta ABD işgaline karşı direniş:
Din, ulusalcılık ve sol
Güray Öz

"Küreselleşme" ve reel sosyalizm
Engin Erkiner

Göçün, salgınların, organize suçun, fuhuşun küreselleşmesi
Yalçın Yusufoğlu

Hindiler Şükran Günü'nden hoşlanır mı?
Arundhati Roy

Akıl yürümelidir
Hüseyin Hasançebi

Etkin, üretken bir parti
İ. Barut

En sonunda Frankenstein'ımızı ele geçirebildik...
Meğer örümcek yuvasındaymış!
Michael Moore

Edepsiz düşünce

Sanat-Kültür-Kitap
Feminizmin güçlü temelleri

"Kırk Küpün Altındaki"
H.H.

Çağlar ötesinden bir heykeltraş
Donatello
Ayfer Coşkun

Ülkü Tamer'in şiiri
Türkü söyleyen adam: "Dilsiz cerenlere dil veren sensin"
Konur Ertop

"Afro-Cuban" sarsıntısı
Orhan Aydın

Galiba gerekli bir yazı
A.C.

İnternette Kızılcık turu
Bağımsız sosyal bilimciler - İktisat Grubu / 1mayıs.net / Nesin Vakfı

Belge
"Emperyal teröre bağlanmanın bedeli..."
Doç.Dr. Yıldız Sertel (Cumhuriyet)

Afrika'nın bağımsızlık sembolüydü
Patrice Lumumba

Sayı 19'un tamamına buradan (PDF - 7,34 MB) erişebilirsiniz.

Diğer bölümler

  • Hayat Ağacı
  • Polemik
  • Belge

kizilcik dergiler

Tüm dergiler (2000-2014)

Çok okunan yeni yazılar

  • KAPİTAL mi, MUKADDİME mi?
  • Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve görüşleri
  • İttihatçı düşmanlığı anlamsız değildir
  • Liberaller
  • Dünya Barış Günü ve komisyondan beklentiler
Siyaset Ekonomi Dünya Kültür-Anma

© KIZILCIK 2000–2026. Tüm hakları saklıdır. · Hakkımızda