KIZILCIK
  • Anasayfa
  • Siyaset
  • Dünya
  • Ekonomi
  • Kültür-Anma
  • Dergiler
  • Yazarlar

Ne kimliği, ne demokrasisi?

Ayrıntılar
Ömer Bedri Canatan
Sayı 17 (Haziran/Temmuz 2003)
27 Ocak 2026

AKePe Partisi iktidar oldu da, kim iktidar oldu? Bu soruya işkembeden atılmış bin bir cevap var. Herkes kendi cevabının doğrulandığını görmek için AKePe Partisi’nin bir bölgesine bakıyor. Aradığını göremezse “vakit erken” diyor; AKePe Hükümeti de bu fırsattan yararlanıp gideceği yere doğru hızla gidiyor.

Bir kanı, AKePe’nin iktidar olmasıyla birlikte Cumhuriyet’in ve Kemalizm’in koyduğu “Batılılaşma” çerçevesi içine girmediği için devlet ve siyaset alanı tarafından hep dışlanmış olan “halk sınıfları”nın talep ve özlemlerinin siyasetin merkezini ele geçirmiş olduğu biçimindedir. AKePe iktidarını böyle açıklamaya meyilli olanlar nezdinde sorun aynı zamanda bir “kimlik sorunu”dur da. Yani AKePe Partisi bugüne kadar kaale alınmamış “halk”ın temsilcisi oluyor, AKePe milletvekilleri de “halk temsilcileri”!

Çıplak bir gerçekten bu kadar çarpık bir sonuç çıkarabilmek için, ufkunu bir ara sola da çevirmiş türünden ulema olmak gerekir. Hangi yanlış kanıdır bu? Sandıktan bir meclis çıkacak ve bu, “halkın temsilcileri”nin meclisi olacak! Kapitalizmin sandığı “halk”a teslim ettiği ve dönüp sonuçlarına razı olduğu nerde görülmüştür? Ya da yerinde oturup dururken önüne sandık konulunca uyanıp “Halk Meclisi” kuran bir halk nerde vardır?

AKePe hakkında bir diğer yanlış kanaat, aslında buna kanaat de denmez, kasıt, Kemalistlerde olanıdır. Kemalist odaklar ve aydınlar AKePe’nin devleti sinsice ele geçirip şeriat düzeni kurmak isteyen malum odakların partisi olduğundan emindirler. Kemalistler AKePe’nin, halkın “dini duyguları”nı istismar ederek iktidar olduğunu söylemektedirler. Yani, örneğin halkın ezilmişlik, yoksulluk, itilip kakılmışlık, çaresizlik gibi gerçeklerini asla değil de, illaki “dini duyguları”nı... Yalan. Halkı istismar etmek öyle kolaysa, sen et de görelim! AKP’nin aslında istismar ettiği şeyi saklayarak Kemalistler halkı kandırmaya çalışmaktadırlar. Böylelikle AKePe’nin gerçek sınıfsal kimliğini gizlemesine ve gerçek sınıfsal çelişkiler temelinde alaşağı edileceği günlerin gecikmesine neden olmaktadırlar.

AKePe kim, demokrasi ne?

AKePe hakkında en çok kafa karıştıran kafa tipi AKePe’nin “bizi en iyi bunlar anlıyor” deyip parlattığı tiptir. Mehmet Altan, Ali Bayramoğlu, Cengiz Çandar, vb... Yakasını bir cumhuriyetten kurtaramadan öteki cumhuriyete kaptıran, kendi marjinal ama ifade ettiği çıkar marjinal olmayan bir burjuva sınıf çıkarı olduğu için etkileri de marjinal olmayan bu aydınlara göre, AKePe despotik devletle sürekli çatışma halinde varolup gelen bir tarihsel damarı temsil etmektedir. Bu damar laik Kemalist devlete karşı İslami halk eğilimidir. Dışlanmış kimlik budur. Toplumun gerçek sivil damarı da budur ve sivil toplumu geliştirecek ve ona dayanacak Batı tipi bir demokrasi bu hareketten çıkacaktır. Askerler AKePe’nin getireceği demokratikleşmenin önünü kesmektedirler, aklı olan ve demokrasinin sınırlarının genişletilmesinden yana olan herkes bu çatışmada AKePe’yi desteklerse Türkiye hem demokrasiyi, hem AB üyeliğini, hem de refahı kazanacaktır.

Devlet engellemezse ve biz de AKePe’yi desteklersek, Türkiye hem gerçek kimliğini kazanmış, hem de demokrasisini genişletmiş olacak!

Demokrasinin böyle algılanması ile hiç anlaşılamamış olması arasında bir fark yoktur. Bunun Kemalist demokrasi anlayışından da bir farkı yoktur. Devlet AKePe’nin üstüne gitmesin ki demokrasi gelişsin! Demek ki demokrasiyi AKePe değil, devlet geliştirecek. Devlet AKePe’nin kimi taşkınlıklarını tolere edecek ki bize demokrasi gelsin. Biz de AKePe’nin ne olup olmadığını ola ki sınıf ve sermaye gerçekliği açısından sorgularsak Türkiye’nin yakaladığı demokratikleşme şansına zarar vermiş olacağız...

Ve AKePe durup durduk yerde işçiye “sıfır” ücret artışı önerecek!

Ne demek kendini ezilmiş, dışlanmış “hisseden” İslami kimlik? “Kimlik?” ne demek? Son dönemde solun diline de fazlasıyla bulaştı. Sınıf yok mu, insanların yaşadığı somut ve gerçek herhangi bir durum yok mu da “hissettikleri” bir “hal”den söz ediyoruz? Ezilmişlik, dışlanmışlık gibi sorunlar kimlik sorunları olamazlar; din sorunuymuş, kültür sorunuymuş gibi ele alınamazlar. Her yerde herkesi sımsıkı kuşatmış ve belirlemiş olan dünyevi gerçeklerimiz “İslami kimlik” diye uydurma bir ideolojik safsata içinde eritilemezler.

Sermaye sahibi sınıf ve zümrelerin pek çok partisi var. AKePe de bunlardan herhangi biridir. Bir “taban hareketi” görüntüsü mü vermektedir: sermayenin de bir “tabanı” vardır. Sermaye ülkenin tepesinde avize gibi asılı duran bir şey değildir. Bin bir ilmik atarak sivil toplumu kuşatması ve hegemonyası altına almıştır. Tabanı olmasa şimdiye kadar çoktan tabanları yağlamış olurdu. Bir zaman solun bir kesiminin “keşfettim” diye “sarmaşık” fidanı dikmeye heveslendiği yer, her yer, önceden tutulmuştur. Orda giriştiğiniz her kavganın sesi bu nedenle siyasetin merkezinden gelmektedir. AKePe’nin geldiği “taban” da sermaye tarafından tutulmuş böyle bir tabandır.

Halkın Müslüman olduğuna bakarak “İslami siyaset”in Türkiye’de “halk” temelli bir itiraz olduğunu ileri sürmek kurnazlıktır. AKePe’nin devlet ile bir alıp veremediği olduğunu ileri sürmek de yalancılıktır. AKePe’nin “Merkez” denilen devlet üzerinde bir basıncı ve iddiası oluştuysa, “İslami siyasettir” denilerek arkasına bakılmayan bir sermaye geleneğinin basıncı ve iddiası olarak oluştu. Yok türban yasağı, yok bilmem ne yasağı denilerek üstesinden gelinemiyorsa, sermaye olduğu ve bu kadar büyüdüğü içindir. Ne kadar büyüdüğü, Özalcı sermaye gruplarına (örneğin Uzan grubuna) saldırmasından bellidir. Belki daha gözü kara bir sermaye kesiminin temsilcisi olduğu söylenebilir AKePe’nin. Nitekim elini tutamamış, aynı kaptan çıktığı Kombassan grubunu kendi “Ülker”ine yem etmek için operasyonu başlatmıştır. Petkim özelleştirmesinde ortalıkta dolaşan, onu alamazsa Tüpraş’ı alırım hesabıyla sütre gerisine yatan Zorlu, SANKO gibi Anadolu’dan bitme grupların AKePe’nin toplumsal dayanakları olduğunu, bunların maddiyatını ve maneviyatını “merkez”e taşıdığını bilmeden veya bilerek ahkâm kesenlere kulak asmamak gerek.

Kaldı ki, AKePe’nin kendisi bile kendi gerçek yüzünü örtbas etmede, AKePe’den demokrasi bekleyenler kadar ölçüyü kaçırmıyor. AKePe’ye şurdan burdan ideoloji hazırlayan entelektüel potansiyel bile bir partinin kendi gerçek yüzünü faş etmekte bu kadar acele davranmasına şaşırıyorlar. Çünkü onlar AKePe’ye bazı sıfatlar yakıştırmada, “soldan gibi” konuşanlardan daha samimidirler. AKePe’ye bir de kendi arkasındaki bu entelektüellerin gözüyle bakalım.

AKP ile devlet arasındaki çatışma, toplumda tarihsel derinliği olan çatışmalardan hangisine tekabül etmektedir? Batılılaşma ile İslam’da kalma tercihlerinin çatışması mı? Emperyalizmin ya da mazlum halkların yanında olma mücadelesi mi? Merkez olma veya dışlanma ikilemi mi? Hangisi?

Önce şunu ayırmak gerekir: Modernleşme süreçlerinin ilk dönemlerinde Batılılaşma ile İslam’da kalma tercihleri arasındaki çelişkilerle bugün su yüzüne vuran çelişkileri, söylem benzerliğine veya M. Akif sevgisine bakarak karıştırmamak gerekir. Artık modern toplum sınıflarıdır sözünü ettiğimiz. Eşraf, tefeci bezirgân elindeki “İslam” sopası ile AKePe’nin dilindeki İslam aynı şey değildir. AKePe’nin İslamlığı. İslamcı entelijansiyanın da fark ettiği gibi, emperyalizm karşısında “mazlum bir direniş” olarak belirmeye aday İslam’a karşıdır. İslamcı aydınlar bunun dozunu algılamakta güçlük çekmektedirler. Şöyle düşünmektedirler: AKePe hükümeti Irak’ın boğazlanmasında ülkeyi emperyalizmin koridoru haline getirdi. Ortadoğu’nun “halli”nde kullanılmak üzere bütün limanlarını ve havaalanlarını, bu işe yardımcı olacak bütün ülkelere açtı, devamında ABD ile her türlü işbirliğine hazır bekliyor ama bütün bunları “istemeyerek”, mecbur ve muhtaç olduğu için yapıyor. Yani AKP’nin iddiası doğru da, eylemi yanlış!

Böyle düşünce olmaz, böyle felsefe yapılamaz. Topluma bu köksüz düşüncelerle tarihsel devinim mekânı hazırlanamaz. AKP’nin icraatına yön veren belirleyici temel olgular, kıytırık mahcup eleştirilerle düzeltilecek rota sapmaları değildir. Temelden sapmadır, tarihsel doğrultusundan sapmadır. AKePe için zorunlu doğrultu budur. Sermaye birikimini, bugün bile modern kapitalist çerçeve içine oturtursa ayakta kalamayacağını bilen bir sermayenin “demokratikleşme” gibi, “bağımsızlık” gibi, “mazlumlar” gibi el yakan konularla uğraşmasını beklemek, AKePe’ye bundan başka misyonlar biçmek “İslam saflığı” veya siyaset körlüğü demektir. Bu körlük islam entelektüellerinin dünyayı ve ürettiği sorunları kavramasını engelleyen bir körlük değil. Bu alanda düşüncelerini derinleştirmekte güçlükleri yok. Tarihin içinden geçtiğimiz kıvrımına ilişkin sezgileri, tezleri, analizleri değme Kemalist aydından çok daha ilerde seyrediyor. Ama önerileri eksik ve yanlış. Bir açmazı işaret ediyorlar. Çıkılmaz bir yoldan çıkış gösteriyorlar. Bir tarih şuurları var ama sanki bu tarih “şuur olarak” yaşanmış. Hiç öyle değil. Sınıfların mücadelesi olarak yaşanmış. Tarih şuuru da burdan çıkmış. İslam aydınlarının tarih şuurunda Batı ve Batı karşısında mazlumlar kavramı var da “sınıf” kavramı yok. Bu olmazsa, söyledikleri hayatın gerçekliğinde nereye oturacak? Hiç olmayacak yerlere, gidip AKePe’ye oturması bu nedenledir.

Bunu hınzırcasına biliyor da buna rağmen “sınıf”tan konuşmanın kapsayıcı islam felsefesini paramparça edeceğinden korkuyorlarsa, bunun da ecele faydası yoktur. Arkalarında oraya buraya savrulan, asker postalını görünce sinip oturan bir kitle’den fazlası bu nedenle olamıyor. Ortaya koydukları felsefe, düşünce ve inanç Cumhuriyet burjuvasının kalıplarını, hatta Cumhuriyetin tarihsel doğrultusunu bile kırıyor, zorluyor ama arkasındaki şekilsiz kitle hiçbir şeyi zorlamıyor. Yarattıkları akım bir siyaset de yaratıyor ama modern burjuvanın her kılıç darbesinde bölünüyor. Çünkü sınıf değil, belirlenmiş ortak çıkar değil. Belli bir sermaye kesimi mi bu aydınları kullanıyor, belli değil. Kendi yerleri sözde Kemalist devlete karşı ama besledikleri ve beslendikleri siyasetin devletle bir çelişkisi mi var?

AKePe’nin devletle ne çelişkisi olacak ki? Çelişki varsa demokrasi konusunda mıdır? Saçmalık! Onun esas çelişkisi halkladır. Çözümsüz çelişkisi bu çelişkidir. Bu çelişkiyi kılıçla çözecek kılıcı olmadığı için “suyunda” çözmeye çalışmaktadır, güya “ince siyaset” yapmaktadır. Günübirlik bocalamaları, çözümsüz bir çelişki üzerine oturuyor olması nedeniyledir.

AKePe kendine atfedilen değerler sisteminden de kopmuştur ve esasen ona iktidar verilmişse, bu nedenle verilmiştir. Örneğin Erbakan çizgisi ile uzak yakın hiçbir ilişkisi kalmamıştır. Erbakan’ın tarif ettiği yerde, “Bush tarikatı”nın içindedirler. Dışişleri Bakanı Gül, tam da ABD’nin istediği yerde ve zamanda, Tahran’da İslam Konferansında İslam ülkelerine “dininizi değiştirin” çağrısı yapmıştır. Bu çağrı, Arap, Türk, Fars, Kürt, vd. İslam halklarına, çıkarlarınızı ABD çıkarları ile bütünleştirmenize engel tarihsel “takıntı”larınızı hayatınızdan ve siyasetinizden ayıklayın anlamına gelmektedir. Oysa Erbakan dinde bulduğu “direniş” noktalarına sarılmaktadır. Böyle olunca AKePe için “felsefe” üretmeye değmediği açıkça görülecektir.

AKePe’nin tabanında da böyle bir saflık bulunduğu asla ileri sürülemez. Sermayenin tabanı her ne ise AKP’nin “taban”ı da odur. Uzağa gitmeniz gerekmez. İstanbul’un merkezinden biraz açılın, AKP’yi hazine arazilerini parselleyip gecekonduculara satarken yakalarsınız. Üçe alıp beşe satan, kısa günün kârı deyip tesbih çeviren marketçi olarak yakalarsınız. Altı depo-dükkân kirada, her tür ticari lobi faaliyetlerinin kubbesi altında toplandığı estetik rezaleti camilerde bağış toplarken yakalarsınız. Otopark kâhyası odur, fırıncı odur, toplu taşıma mafyası odur. Deprem hepsini yıkacak dediğiniz İstanbul’u, kat kat ve kaçak, o kurmuştur. Kaç para getireceğini kesin bilmeden, dinden imandan asla söz etmeyen de odur.

Bu tabanı evirip çevirenler ve sömürü birikimini merkezileştirenler, servete veya daha büyük sermaye yapılarına dönüştürenler ise o partide liberal, bu partide sosyal-demokrat, öteki partide muhafazakâr olarak dolaşıp durmuş siyaset kurtlarıdır. Belki bir kategoriyi daha eklemek gerekir. “Millî burjuva”ları!..

Bu “Millî burjuvalar” sağın da dilindedir, solun da. Burjuvadan milliyetçi olur mu? Olduğu zaman olmuştur. Olması gerekmediği zamanda da olmamıştır. Şimdi zaman, olmadığı, olamayacağı zamandır. Türkiye’de zaten hiç olmamıştır. MÜSİAD çevresinde toplanmış bir sanayi kuşağı eskiden Erbakan’ın, bugün AKePe’nin arkasına, ama öyle varsayıldığı gibi anti-emperyalist nedenlerle değil, iç piyasa üzerindeki sermaye rekabetinden dolayı geçmiş ve yığınak yapmıştır. Bu yığınak bugün elini Petkim özelleştirmesine uzatacak kadar büyümüştür. Bu yığınak kendi içinde de rekabet halindedir. A. Latif Şener-R. Tayyip Erdoğan’ın özelleştirmeler konusundaki çelişkileri bu “kaplanlar”ın kendi aralarındaki pençeleşmelerdir. Özelleştirme pastasına, Koç’u, Sabancı’yı, Doğan’ı bile ürkütecek bir canavarlıkla saldırmaları, bir yerden nereye geldiklerini göstermektedir. “Millî sol” diye “yükselişe” –veya çöküşe– geçen solun üzerine varsayım kurduğu “taban” da bu tabandır.

Bu “taban”ın İslam felsefesiyle veya demokrasi talebiyle ne ilgisi olabilir ki? Halkı evirip çevirmesinin ve kandırmayı becermesinin nedenlerine gelince, bu zaten siyaset biliminin çoktan çözdüğü bir meseledir. Bu “taban” halkın boynuna ne ilmikler geçirmiştir! Ne tarafa çekerse, halk o tarafa sürüklenmektedir. 3 Kasım’da ip AKePe’ye çekilmiş, halk oraya, Türkiye de buraya gelmiştir.

Demokrasi ve demokratikleşme için bir çıkış yolu varsa, bugün bu, AKePe’ye karşı mücadeledir. AKePe etrafına yerleştirilmiş bir demokrasi veya tarih tartışması içinde, demokrasilere bakınca ilk gördüğümüz şey olan “işçi, emekçi” hakları, “sendikal örgütlenme hakkı” ve “grev özgürlüğü” gibi konularda tek bir kelime dahi konuşulmaması rastlantı mıdır? Demokrasi çıkacaksa, işçi ve emekçi hakları için mücadeleden çıkar. Ancak işçi ve emekçi hakları için mücadeleden başka şeyler de çıkabilir. Bu “başka şeyler”den duyulan korku nedeniyle demokrasi lafına işçi ve emekçi hakları asla ve zinhar dahil edilmemektedir. Bu aydın cambazlığıdır. İşçi ve emekçi haklarını dahil ettiğiniz zaman ortada herhangi bir AKePe illüzyonu kalmamaktadır. (AKePe muhibleri böyledirler de AKePe’nin Kemalist muhalifleri, işçi hakları hangi birinin dilini eşek arısı sokmuşa çevirmiyor? Aynı illüzyona onlar da muhtaçtır.)

Sosyalistler elbette ordunun ve devlet bürokrasisinin AKePe üzerinde uyguladığı baskıyı onaylamayacaklardır. Çünkü bu baskı ne türbana baskıdır, ne namaza, ne niyaza. Bu baskı TÜSİAD adına baskıdır. Doğan grubu, Koç, Sabancı için baskıdır. Özelleştirme pastasının gürültüsüz paylaştırılması için baskıdır. “Şeriat gelir!”le bir ilgisi yoktur. Demokrasi gelir mi gider mi ile hiç bir ilgisi yoktur.

İşçilerle, emekçilerle AKePe arasındaki çatlak yaklaşmaktadır. Bu çatlağı türban, namaz, şeriat simgeleri üzerinden yürütüp asker desteğini yanına almaya çalışan CHP’nin “muhalefet”ine hiç bakmamak gerekir. Çatlağı ekmek kavgası üzerinden derinleştirmenin imkânları genişleyecektir. Bu ülkenin insanlarına, “Gözünüzü toprak doyursun!” demek dilinin ucuna kadar gelen ve orda kalmayan bir hükümetten kimseye bir hayır gelmez. Gitmelidirler ve büyüyüp derinleşecek ekmek kavgası üzerinden gönderilmelidirler. Başka türlüsü –28 Şubat benzeri bir manevra, mesela– hiçbir işe yaramaz. Ha bunlar, ha ordan gelecek başkaları... Ne ki, yerlerine başkaları, daha da beterleri gelecek olsa dahi, “sıfır zam”cılığa çalışanların doğrudan tepkisiyle gönderilmeleri, salt bu bile, ilerisi için paha biçilmez bir kazanım olur. Mümkün mü? Pekâlâ mümkün. Mümkün ama, mümkün olmayanı isteme iradesi yoksa, imkânsız!

Solun dikkatlerini bu noktaya yoğunlaştırması gerekiyor. Ama bu haliyle değil elbette, kendi durumuna yeni çareler arayıp bularak.

Diktatörlükler rastlantı mıdır?

Ayrıntılar
Hüseyin Hasançebi
Sayı 17 (Haziran/Temmuz 2003)
17 Eylül 2025

Şimdi konu “Irak’ın, dolayısıyla kaçınılmaz olarak Ortadoğu’nun yeniden yapılandırılması”dır. Kestirmeciler, bunca belirsizlik varken bile bu geleceğe, yani bütün bir tarihi bu topraklarda yaşayıp gelen milyonlarca insanın kaderine don biçmeye kalkıyorlar. Onlar için iş sadece zamanlamaya kaldı. Ortadoğu’ya liberal piyasa ekonomisine dayalı demokratik bir düzen gelecek!

Yaşamak hokkabazlık değilse hemen sorulur: bu nasıl olacak? Ne demek Ortadoğu’ya hem liberalizm, hem demokrasi? Ortadoğu’nun ortasına atom bombası atılsa bundan daha gerçekçi olurdu. Ortadoğu’nun devletçilikten ve diktatörlükten başka bilip tanıdığı var mı?

Türk-Fars-Arapların Kürtlere karşı ortak hasımlığı, bitmek bilmez Fars-Arap hasımlığı, Arap-Türk hasımlığı, Kürtlerin herkese hasımlığı... Demek ki, diktatörlükler Ortadoğu’ya gökten zembille inmediler. Saddam diktatör. Esad diktatör. İran’da din diktatörlüğü. Bu diktatörler nerden geliyorlar, niçin geliyorlar, nasıl geliyorlar ve nasıl bu kadar uzun kalabiliyorlar? Asıl sorun bu ve bundan sonrası için belirleyici olacak olan da bu.

Tamam, istediğimiz “liberal piyasa ekonomisine dayalı demokrasi” ise yaparız ama herhalde tarihsel belirlenmişliğimizin sınırlarını aşabilerek değil, bu sınırlar içinde. Vaktiyle Irak’ın burjuva birliği azınlık sünni Arap hakimiyetini gerektirmiştir. Suriye’de aynı şey azınlık şii Arap hakimiyetini gerektirmiştir. Azınlık hakimiyeti eğer çıkar çözümlemesi temelinde kurulmuş bir hegemonyaya dayanmıyorsa, demokrasi olamayan bir diktatörlüğü zorunlu kılar. Bu iki ülkede kılmıştır. Baas bunu örgütlemiştir.

O zaman ne demek Ortadoğu için “liberal ekonomiye dayalı demokratik sistem” eksenli yeniden yapılanma? ABD, burada, yıktığı ve yıkacağı diktatörlüklerin yerine aynısını koymaktan başka bir seçeneğe sahip değildir. “Liberal ekonomi” de zaten kurnaz sermayenin, halkın dikkatini “demokrasi”ye çekerek cebini boşaltmasından başka nedir ki? Ortadoğu’ya liberal ekonomi ve demokrasi geliyormuş!

Ortadoğu’ya böyle, filin züccaciye dükkanına girer gibi girilmesi en başta, milliyetçiliği ağır basan bir anti-emperyalist tepkiyi tetiklemiştir.

İlk bakışta, Ortadoğu’da yükselecek olan anti-emperyalist tepkinin Arap milliyetçiliği üzerinden gelişeceği sanılır. Yanlıştır. Yeni ve ilginç olan da budur. Araplık artık Arap milliyetçiliğini taşıyamaz olmuştur. Arkasında SSCB’nin varlığı ve somut desteği varken bile Arap milliyetçiliği Nasır’ın taşıyıp götürebildiği en uç noktadan daha ileriye gidememiş, Nasır’ın ağlayarak yenilgiyi kabul ettiği yerden başlayarak sönümlenme sürecine girmişti. Milliyetçi anti-emperyalizmin Nasır’ın götürebildiği yerden daha ileri bir yere götürme potansiyeli zaten tarihen yoktur. Baas’ın Nasır’dan sonraki dönemde taşıdığı “Arap milliyetçiliği”nin işlevi anti-emperyalist niteliğinden çok, Batıcılığın İslam şeriatı üzerindeki diktatörlüğü olarak şekillenmiştir. Bu gerçeklik, Baas’ın ya da Arap milliyetçiliğinin bundan sonraki dönemde yerinin ABD konsepti içinde olacağına işaret etmektedir. Baas hakkındaki bu görüş çok kişiye tuhaf gelebilir, ama bugünkü dünyada ve Ortadoğu’da, “Dün” artık gerçekten “dün”dür!

Arap aleminin Arap milliyetçiliğine atfedilen anti-emperyalist rolü Nasır’ın bıraktığı yerden devralıp sonuna kadar götürecek bir proletaryası veya aynı işi görecek başka bir “dünyevi” hareketi de olmadığı için Ortadoğu’nun içine girdiği ucu görünmeyen tünelin karanlığına daha bir dikkatli bakmak gerekir.

Mademki Arap milliyetçiliğinin temsil ettiği tarihi pozisyonu bundan böyle ne Baas taşıyabilecek artık, ne de başka bir “dünyevi” hareket, o halde gidişat nereye? Ortadoğu teslim mi oluyor? Hayır, süreç başka bir “yol”dan, “direniş”e doğru gidiyor.

Hangi “yol”dan direnişe doğru gidiyor? Söyleyelim: “din” yolundan direnişe doğru gidiyor. Milliyetçiliği bu tarihsel aşamada taşıma görevini büyük ihtimalle ve büyük ölçüde “din” üstlenecektir. Tuhaf ve yeni bir şey olacaksa, bu olacaktır. Ama hiç kimse bundan, “dinler savaşı”, “uygarlıklar savaşı” gibi sonuçlar çıkarmaya kalkmasın. “Dinler savaşına” dönermiş, “uygarlıklar savaşı” çıkarmış, “Tanrı insanlığı böyle bir felaketten korusun”muş… Savaş, kendi gerçek sebebine sıkıca bağlı, başladı bile. Bu savaşla Ortadoğu’nun kitlesel bir ideolojiye gereksinmesi var. Bu ideoloji milliyetçilik olacağına, neden din olmasın? Böylece vuruşma burjuva milliyetçi çerçeveyi kırıp dışarı çıkma, iyice bir “halklaşma” şansına da kavuşmuş olacaktır. Dinsel kurumlar daha şimdiden, kendilerine böyle bir direnişçi rol devredilmeden, inisiyatifi üstlenmeye başladılar bile. Din, tam da Marx’ın çağırdığı yere gitmekte, dünyevileşmektedir.

“Yeni durum”un bilincine öncelikle ihtiyaç var. Emperyalizmi Ortadoğu’dan silip süpürecek bir perspektiften daha dar bütün mücadele perspektifleri, ezilip yok edileceği baştan belli küçük, lokal çatışmalardan ileriye gitmeyecektir. Emperyalizmi Ortadoğu’dan bildiğimiz milliyetçi direnişlerle çıkarıp atmak mümkün değildir. Birleştiren, mücadeleyi devletler düzeyinden koparıp halklaştıran daha büyük bir çerçeveye ihtiyaç varsa, Ortadoğu’nun bugünkü şartlarında dinin kitleler nezdinde taşıdığı –aslında dinin kendisinden de gelmeyen– potansiyel o çerçeveyi sunmaktadır.

Emperyalizmi Ortadoğu’dan yenerek çıkaramazsınız elbette, yorarak çıkarabilirsiniz. Yorulunca çekilip gidecektir. Bu her zaman böyle olmuştur. Onu ya emekçilerin inadı yorabilir, ya da böyle bir emekçisi bulunmayan topraklarda, gücünü nerden aldığına akıl sır erdiremediğimiz halklaşmış kitlesel hareketler. Bunu “halklaşmış” bölgesel bir direnişle gerçekleştirdiğiniz zaman emperyalizm Ortadoğu’dan çekip gidecektir. Bu mücadeleyi milliyetçiliğin dar kalıpları dışına çıkarıp halklaştırabilmişseniz, giden emperyalizm, çekip giderken Ortadoğu’daki kapitalizmi de beraberinde alıp götürecektir.

O halde neyi, nasıl yapmak lazım? Ortadoğu’nun bugünkü acısına uygun ortak bir dil yaratılması için kolları sıvayalım. Kim? Önce sosyalistler. “Sosyalistler” denilince Ortadoğu’da “proleter kitleleri”ni anlamamak gerekir. Ortadoğu’nun, milliyetçilikten yakasını kurtarmış bir sosyalist eliti vardır ve emperyalizme karşı direnişi milliyetçi tasallutlardan kurtarıp halklaştıracak olan da ancak bu sosyalist birikim olabilir. Bu sosyalist birikimin Türkiye’de ve Ortadoğu’da tek kusuru, kendini burjuva laisizmine yakın hissetmesi ve bu yakınlığı nedeniyle her zaman burjuva sınıfın oyuncağı olmasıdır. Dinin emperyalizme karşı mücadeleye kurumsal olarak katılması Ortadoğu’daki ortak direniş dilinin kurulmasını kolaylaştıracaktır. Arap milliyetçiliğinin bu direniş platformuna, din üzerinden dönüşerek gelmesi Arap soluna bulaşarak gelmesinden çok daha iyidir. Ve bu platform –yeni durumun yeni bilincini yaratmak istiyorsa– Filistin solu ile birlikte İsrail solunu da yanına çağırmalıdır.

Peki, Türkiye solu nereye doğru?

Türkiye Ortadoğu’daki gelişmelerin doğrudan bir parçası; başlayan savaşla birlikte ortaya çıkan yeni durumda kendini daha da çok böyle algılayacak. Bu yeni durum, Türkiye’deki sınıf mücadelelerinin hal ve gidişatını belirleyecek. Türkiye solu da, eğer başını kuma gömmemişse, bundan katiyyen muaf değildir. Ortadoğu’nun geleceğini önce sol kavramalıdır.

Solun klasik algılama alanında şu gibi kırılmalar kaçınılmaz olacaktır: Ortadoğu’nun anti-emperyalist mücadelesi, liberalizme doğru birkaç adım atmış sol dâhil hemen herkese içinden çıkılmaz bir bataklık gibi görünecektir. Bu algılama biçimi, tam da solun sermaye sınıfına teslim olacağı yerdir. Çünkü zaten Türk tekelci sermayesinin, işlerin buraya varacağının kokusunu aldığı birkaç yıl öncesinden başlayarak, bütün süreçleri AB doğrultusuna kanalize etmeye çalışarak yaptığı budur. Burjuva sınıf ve onun laik devleti, Irak savaşı sonrası yeni durumda Türkiye’yi Ortadoğu’nun anti-emperyalist vakumundan kurtarıp Batı’ya mal etmek için can havliyle her şeyi yapmaya yeltenecektir. Siyasetin ABD taşeronluğuna indirgenmesi için siyasi alana medyası, devleti ve ordusuyla birlikte sık sık müdahale edecektir.

Kürtlerin önemli bir kesimi Kuzey Irak’ta, her “millî devlet” peşinde koşan hareketin düşmesi mümkün çukura düşerek emperyalizmin el aleti olduğuna göre, Türk devleti de bu objektif durumla bütünleştirmek için kendindeki “Kürt meselesi” ile uzlaşma sınırlarını yeniden biçimlendirmeye çalışacaktır. Her sosyalist, böyle bir kırılmanın kendi durumuyla ilişkisini değerlendirmek zorunda kalacaktır. Tamam, elbette kendi geleceğini belirleme hakkı, vb… Ulus olma fırsatını kaçırmış millet ve milliyetlerin bu hakkını mahfuz sayalım ama artık Ortadoğu’nun yeni durumunda Kürtlerin de “kendine devlet istemek”ten daha çok şey isteme hakları vardır, niçin istemesinler? Kürt solu Ortadoğu’nun ortak direniş diline katılacak ise, kendi dilinden daha çoğunu istemeli ve konuşabilmelidir. Emperyalizm safında kendine gelecek arayan hareketler bundan böyle halkların hoşgörüsünü yanında bulamayacaktır.

Türkiye solunu bekleyen bir diğer tuzak, emperyalizme karşı “bağımsızlık”tan kurulmuş bir siyasetin içinde taşıdığı milliyetçilik virüsünü kapmasıdır. Sosyalist solun bazı kesimleri “samimi Kemalistler”in kulağına bir şeyler fısıldayarak bu virüsün ilk tahribatının işaretlerini vermektedirler. Oysa Kemalistin “samimi” olanı, samimi olmayanından bin kat daha beterdir. “Bağımsızlık”tan milletin ve ülkenin bağımsızlığını anlamak “sınıf” denilen şeyden anlamamaktır. Bir sosyalistin “bağımsızlığı” sınıf bağımsızlığından başka bir şey anlatmaz, anlatmamalıdır. Sadece emekçi sınıf çıkarının ve siyasetinin “bağımsızlığı” bağımsızlıktır. Öbürü başka bir kulvardır. İşte örnekleri; İşçi Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi, Demokratik Sol Parti, Büyük Birlik Partisi, Mümtaz Soysal’ın partisi, yer yer CHP’liler, cümle Kemalistler, kulağının biri bu “bağımsızlık bölgesi”nde TKP. Böyle bir zeminden kopmayı halktan, günlük geçerli bir siyaset tarzından kopmak olarak algıladıkları ve biraz da anti-emperyalizm vadettiği için burdalar.

O halde Ortadoğu’da ve Türkiye’de, bugünden sonrası için sosyalist siyaseti burjuva sınıf tuzaklarından koruyarak yapmak için daha dikkatli olmaya ihtiyaç var. Din, milliyetçiliği ve bu bağlamda anti-emperyalizmi taşımaya talip görünüyorsa, bunu, bu değerleri bir milliyetin taşımasından daha büyük bir imkân gibi görmek gerekir. Bize vurulduğunda şu çıkar: Araplığın, Kürtlüğün, Türklüğün taşıyamadığı milliyetçiliği Ortadoğu’da önümüzdeki süreçte taşımaya İslam dini kurumsal olarak talip olacaktır. Gidişat böyle bir genelleme yapmayı mümkün kılıyor. Bunu görmek gerekir, Aklı evveller anti-emperyalist mücadelenin önünü kesmek için buna “uygarlıklar savaşı” kulpunu takacaklardır. Yok böyle bir şey. Uygarlık somuttur ve dünyevidir. O somutlukta, sınıf savaşı kimi olağanüstü durumlarda, herkesin kendi “olağan”ından ötürü yadırgayacağı biçimlere bürünebilir.

Sufrajet hareketi

Ayrıntılar
KIZILCIK
Sayı 17 (Haziran/Temmuz 2003)
18 Haziran 2020

Kadın hakları mücadelesinde Sufrajet hareketi

İnsan hakları kavramı burjuva devrimleriyle başladığı için, o mücadeleler kapitalizmin öncüsü Avrupa’da geçti. Çeşitli Batı dillerinde insan sözcüğü, erkek sözcüğüne eşittir. Kazanılan insan hakları da daha çok erkek haklarıydı. Örneğin, kadınlara hiç bir siyasal hak tanınmamıştı. Kadınlar siyasal ve sosyal hakları için çok uzun mücadeleler vermek zorunda kaldılar.

İngiltere’de kadınların genel oy hakkı (general suffrage) için verdikleri mücadeleler, “sufrajet (sufragette) hareketi” olarak anılır.

1832’de Mary Smith adlı bir kadın, mülkiyetli sınıftan kadınlara oy hakkı tanınması için Parlamentoya bir dilekçe verir ve bu istem Avam Kamarası’nda kahkahalarla karşılanır. On yıllar boyunca birçok kadın aynı yolu izleyerek, benzer dilekçeler sunmaya devam ederler. Ama çabaların bir kadın hareketi biçiminde gelişmesi 20. yy. başlarında başlar. Kadınlar Şehir Meclisleri’nde ve okulların yönetim kurullarında görev almak, fabrika müfettişi olmak, hatta belediye başkanı seçilmek gibi talepler ileri sürerler. O zamana kadar bütün bu kurullar ve mevkiler salt erkeklerin elindedir. Bu arada, Anne Knight’ın başkanlığında Siyasal Kadın Derneği kurulur. 1906’da 125.000 sufrajeti temsilen seçilen 300 kadın ve erkek delege oy hakkı için başbakan Campbell-Bannerman‘la görüşür. Liberal Başbakan, mücadeleye devam etmelerini öğütler.

Çok geçmeden hareket iki ayrı derneğe bölünür: ılımlılar Millicent G. Fawcett başkanlığında, militanlık yanlısı olanlar ise Emmeline Pankhurst (ve kızı Sylvia) liderliğinde örgütlenirler. 1908’de davalarını duyurmak için pencereden taş attıkları gerekçesiyle 300 kadın tutuklanır. 1909’da Marion Wallace hapiste açlık grevine başlayan ilk kadın olur. Diğer kadınlar onu izler. Hareket basında geniş yankı bulur. Cezaevi yetkilileri, grevdeki kadınların boğazlarına çelik boru sokarak onlara zorla besin verince, kamuoyu büyük tepki gösterir. Kadınlar “zayıf cins” sayıldığından, tepki, “kadına işkence yapılması”nadır. Muhafazakâr milletvekilleri bile Parlamentodaki protestoya katılırlar.

EmilyDavison-sc1910-12 arasında 150’yi aşkın yerel konsey karar tasarıları geçirerek sufrajet hareketini destekler. 1913’te uzlaştırıcı bir yasa tasarısı parlamentoya getirilirse de, reddedilir. 18 Kasım 1918’de Sylvia Pankhurst polisle çatışarak, tutuklanır. 4 Haziran 1913’te bir olay, harekette dönüm noktası olarak kabul edilmiştir. Olayı yaratan Emily Davison’dur.

Davison 1872’de doğmuştu. Üniversitede iki yıl edebiyat okurken, dul annesi dönem harcı olan 20 sterlini yatıramadığı için üniversiteden atılmış, Emily de öğretmenlik yaparak para biriktirmiş, Londra Üniversitesi’nde öğrenimini tamamlamıştı.

1906’da Sosyal ve Siyasal Kadın Birliği’ne ve İşçi Eğitim Derneği’ne katılan Davison, 1909’da başbakan Asquith’in eline dilekçe vermekten tutuklanır, çıkınca Lloyd George’un konuşma yaptığı salona girmek istediği için tekrar tutuklanır. Açlık grevi yapınca serbest bırakılır. Aynı yıl pencereden taş atması nedeniyle, 2 ay daha hüküm giyer, ama açlık grevi yapınca, gene serbest bırakılır. Çıkınca, New Castle’da Lloyd George’un arabasını taşlamaktan −Mary Leigh ve Constance Lytton adlı arkadaşlarıyla− bir kez daha tutuklanır. 2 ay ağır iş cezasına çaptırılır.

Kendisini hücresine içeriden kilitlediği için gardiyanlar içeriye hortumla su verirler, hücre suyla dolunca, basınç kapıyı patlatır, mahkûm boğulmaktan kurtulur. Serbest kalınca, 1911’de bu kez 6 ay hapis cezası alır. Daha sonra, sufrajetlerin sesini duyurmak için 10 m. yükseklikteki bir ızgaradan atlamak ister, ama aşağıya ağ gerdikleri için sadece belkemiği incinir.

4 Haziran 1913’te Kral V. George’un atının yarıştığı bir derbide, barikatları aşarak atın üstüne koşup geminden tutmak ister, fakat hızla çarpan at onu da jokeyini de savurur. Emily Davison kaldırıldığı hastanede ölür.

Dünya Savaşı sufrajet hareketini yavaşlatırsa da, önceki mücadeleler nedeniyle kadınlar önemli sivil hizmetlere verilirler. Bunun kazandırdığı prestijle kısmi oy hakkı tanınır (1918). Erkeklerle eşit oy hakkı ise 1928’de gerçekleşir. Demek ki, bu kazanım 100 yıllık mücadelenin ürünüdür.

Kadınlara ilk oy hakları: ABD Wyoming Eyaleti 1869, Y. Zelanda 1893, Avustralya 1902, Finlandiya 1906, Norveç 1913, Danimarka, İzlanda 1915, Sovyetler Birliği, Hollanda 1917, Avusturya, Çekoslovakya, Polonya, İsveç 1918, Almanya, Lüksemburg 1919, ABD 1920, Britanya 1928, İspanya 1931, Brezilya, Siyam (Tayland) 1932, Seylan (Sri Lanka), Küba, Türkiye, Uruguay 1934, Burma, Romanya 1935, Filipinler 1937, Fransa 1944... BM Siyasal Kadın Hakları Sözleşmesi 1952. (Bazı sömürgelerde hakkın metropol Britanya’dan önce gerçekleşmesi de ilginç bir olay değil mi?)

Ülkemizde siyasal ve sosyal hakların tanınmasında Tanzimat (1839) ve Islahat (1956) fermanlarından beri, Batı’daki kazanımların rolü olmuştur. 2003 Haziran’ında bile, Uyum Yasaları diye onlardan ithal demokratik kuralların monte edilmesine çalışılıyor. Ve tutucu kurumlar karşı koyuyorlar.

Kızılcık, sayı 17 (Haziran/Temmuz 2003).

Sıra Kamu Çalışanlarının ARTI DEĞERİN'de

Ayrıntılar
Selim Yılmaz
Sayı 17 (Haziran/Temmuz 2003)
6 Aralık 2009

Son yıllarda Türkiye ve Dünya gündeminin en önemli gündem maddelerinden biri olan, ağırlıkla kamu mülkiyetinin sermayeye devri kapsamında yoğun tartışmalara ve ayrışmalara yol açan, “kamusal alan” tartışmasının detayına geçmeden önce bu gelişmelerin arka planını kısa da olsa irdelemekte yarar var. Kamusal alanların sermayeye devri ya da kamusal alanlarda çalışanların iş güvencesinin ortadan kaldırılması temelinde yapılan tartışmalar özünde kapitalist gelişim sürecinin bir aşaması ve sonucudur. Bu yüzden kapitalist sistemin özellikle son 30 yıllık gelişim sürecinin çeşitli açılardan analiz edilmesi önemlidir.

Sorunu yalnızca kamusal alanın sermayeye devri ya da sonuçları bakımından daha önemli olan kamuda çalışanların çalışma koşullarının kötüleştirilmesi olarak değerlendirmek sistemin bütünündeki gelişmeleri gözden kaçırmamıza yol açabilir. Bu nedenle konunun kamu yararı ve kamu emekçilerinin iş güvencesinin ortadan kaldırılması gibi kazanılmış haklar ve emeğin kazanımları çerçevesinde tartışılması önemlidir.

Türkiye’de başta memur sendikaları ve meslek odaları olmak üzere son dönemdeki tartışmaların kaynağı, Kamu Yönetimi Temel Kanunu, Devlet Personel Rejimi Yasa Tasarısı ve Yerel Yönetimler Yasa taslağı ya da kısaca “üç’lü paket” denilen bir hazırlıktır. Bu üç tasarı uzun zamandır tartışılmakta olduğu halde, bu kez artık yumurta kapıya gelmiş gibi görünmektedir. Zira üç’lü paketin Meclise inmesi gün meselesidir. Üç’lü paket neler getiriyor gibi bir soru ortaya atıldığında liberal sağ ve liberal sol’dan şöyle sesler yükselmektedir: “Yerel olan demokratiktir, merkezi olan ise anti-demokratik... Bu yüzden bu tasarılar desteklenmelidir.” Soruyu biraz değiştirip, üç’lü paket neler götürüyor diye sorduğumuzda ise bu kez ulusal sol başta olmak üzere çeşitli siyasi yapılardan “Merkezi olan üniter ve sosyaldir, yerel olan ise anti-sosyal... Devletin bütünlüklü yapısı bozuluyor. Doğu bölgelerinde, seçim kazanan Kürt partiler yerel yönetimlere tanınan imkanlarla tehlikeli ölçüde gelişebilir... Bu sürece engel olunmalıdır.” sesleri yükseliyor.

Bu ikinci feryattan başlayacak olursak, kapitalist devletin üniter ya da ademi merkeziyetçi bir anlayışta yapılanması arasında işçi sınıfı açısından bir fark var mı, olabilir mi sorusunun sorulmasının yerinde olacağı söylenebilir. Öyle ya, bugüne kadar tamamen üniter ve merkeziyetçi bir devlet yapımız vardı da bu bize, emekçi kitlelere ne kazandırdı? Ya da, “halihazırda atılmakta olan adımlar acaba Devlet’in o, üniter yapısını mı hedef alıyor yoksa kamuda çalışan yüz binlerce memuru, piyasa koşullarına terk ederek tıpkı sanayide de yaşandığı gibi hizmet sektöründe de bir yedek işgücü ordusu yaratarak sermayenin kar oranlarını arttırmayı mı” diye sorduğumuzda eğer cevabımız “kesinlikle ikincisi” oluyorsa bu sorunun kapitalist gelişim süreci ve daha da önemlisi emek-sermaye çatışması ekseninde ele alınması da kaçınılmazdır. Zira sınıfsal boyutu eksik yürütülen tartışmalar ve verilen mücadelelerle, demokratik hakların ve emeğin kazanımlarının korunamadığı, korunmasının ya da kalıcı kılınabilmesinin mümkün olmadığını süreç göstermiştir.

Dünya Ekonomisi;

Kapitalist sisteme yön verenler, sistemin 1970’lerin başında girdiği krizini aşmak ve kendini sürdürülebilir kılmak için özünde yalnızca artı değerin daha fazlasına el koyma olan bir dizi yeni uygulama, deneme, yönelimlerde bulundu ve bulunmaktadır. Bunların başında meta üretiminde Fordist üretim biçiminden, Post-Fordizm’e (Esneklik, Kalite Çemberleri, Kalite Yönetimi gibi) geçiş gelmektedir. Üretimdeki bu değişime uygun alarak spekülatif paranın serbest dolaşımı, ağırlıkla kamunun elinde olan hizmet alanlarının liberalize edilmesi, tarımda yığınsal üretim biçimlerine kadar sermaye her alanı karlarını arttırmak ve krizini aşmak için yeniden tanımlayıp şekillendirmektedir. Sermayenin tüm dünya ölçeğinde yürüttüğü yeniden yapılandırma ya da şekillendirme faaliyetleri kapsamına ulus devletler, kamusal alanlar, üretim ilişkileri, toplumsal yaşam, kültür ve diğer bütün alanlar girmekte, sermaye kendi ihtiyaçlarına uygun olarak dünyayı yeniden organize etmekte ve tüm alanlara müdahale etmektedir. Felsefi temelini post-modernist düşüncenin oluşturduğu bu yeniden organizasyonun hedefi, sermaye ve bileşenlerinin karları ve tüm hareketleri için sınırsız, sorunsuz ve sorumluluğu olmayan bir dünya yaratmak ve diğer toplumsal sınıf ve katmanların ise bu durumu kabul etmeleri ve mutlak olarak itaat etmelerini sağlamaktır. Sermaye bu amacını gerçekleştirmek için açık ya da gizli yollardan kontrol ettiği, DTÖ, IMF, DB, gibi ekonomik, parasal, NATO gibi askeri, BM gibi siyasi, İLO gibi çalışma örgütlerini ve AB, APEC, NAFTA gibi bölgesel oluşumlarını ve bilinen, bilinmeyen bir dizi kuruluşun gücünü sonuna kadar kullanmaktadır.

70’li yılların başında derinleşmeye başlayan krizin aşılmasına yönelik ilk genel tedbirler GATT-Tarifeler ve Ticaret Genel Anlaşması kapsamında yapılan ve 1973’ten 1979’a kadar süren Tokyo Raundu görüşmelerinde dillendirilmiş, oluşturulmuş ve ülkelere tavsiye edilmiştir. GATT imzalandığı 1947 yılından 1973 yılına kadar yalnızca mal ticaretine ait gümrük tarifeleri ve dış ticarete ilişkin düzenlemeler üzerinden ülkelerin gümrük yasa ve tarifelerinin ortaklaştırılması için yapılan anlaşmalar ile yürütülmüştür. GATT kapsamında yapılan Tokyo Raundunun önemi, kamusal alanların özelleştirilmesi ya da sermayeye aktarılmasının, tarımın, hizmetlerin, fikri mülkiyet haklarının da (telif ve patent) sonraki raundlarda anlaşma kapsamına alınması gerektiği konusundaki sermaye taleplerinin açıkça dile getirildiği ve tavsiye kararlarının alındığı raund olmasından gelmektedir.

Türkiye, Tokyo raundunun tavsiyelerine uyan ülkelerden biri olacağını 24 Ocak 1980 ekonomik kararlarını alarak, toplumsal muhalefetin yükselmesi üzerine de ülke insanlarına ve emekçilerine 12 Eylül darbesini de yaşatarak, sonrasında da çeşitli alanlardaki liberalizasyon adımlarını atarak ortaya koydu. 80’li yıllara kadar yalnızca özel sektöre kredi veren ve kaynak aktaran Dünya Bankası, başta Türkiye olmak üzere çeşitli ülkelere kamusal alanlarını sermayenin ihtiyaçlarına göre yeniden yapılandırmaları için yapısal uyum proje kredileri vererek süreci hızlandırdı. DB kredileri ile bir yandan kamunun idari yapısının değiştirilmesi, diğer yandan da kamunun elinde bulunan ekonomik faaliyet alanlarının sermayeye devri için hazırlanması ve sonrasında da tek tek özelleştirilmesi süreci başlatıldı ve bilindiği gibi bu süreç devam etmektedir.

Ancak özelleştirmelerin yaşandığı tüm ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de kamusal alanların sermayeye devri konusu ulusal varlık ya da toplumsal çıkar temelinde tartışılarak sınıflı bir toplum olan kapitalist sistemde asolanın emeğin artı değerine el koyma olduğu unutuldu ya da böyle bir sorunun olmadığı yanılsaması yaratıldı. Oysa özelleştirmelerin temel hedefi birikmiş artı değere ve yeni oluşacak artı değerin daha fazlasına el koymaktır. Bu yüzden 1994 yılında DTÖ’nü kuran anlaşmalardan biri olarak imzalanan ve ilk çok taraflı anlaşma özelliğine sahip GATS Anlaşması özelleştirmeyi şart koşmuyor, ama hizmeti veren kamu bile olsa bunu serbest piyasa koşullarında gerçekleştirmesini zorunlu kılıyor. GATS Anlaşmasının 2000 yılı başından buyana sürdürülen genişletilme ve derinleştirme müzakereleri 2004 yılı sonunda tamamlanacak ve 2005 yılından itibaren yeni GATS Anlaşması yürürlüğe girecektir.

Türkiye gündeminde bulunan, Kamu Yönetimi Temel Kanunu, Yerel Yönetimler Kanunu ve Personel Rejimi Kanun taslaklarının mevcut GATS Anlaşması hükümlerine ve yeni müzakere sürecine uygun olarak hazırlanan uyum yasaları olduğu Kamu Yönetimi Temel Kanunu Taslağının amaç maddesinde yer alan “rekabetçi piyasa koşullarının oluşturulması” ve bu yasa taslakta yer alan “Kamu kurum ve kuruluşları piyasada rekabet koşulları içinde üretilen mal ve hizmetleri üretemez ve piyasada haksız rekabet oluşturamaz” temel ilkelerinde açıkça ifadesini bulmaktadır. Bugün hazırlanan yasaların 80’lerin başından itibaren yürütülen özelleştirme faaliyetleri ve eğitim, sağlık, enerji, telekomünikasyon, posta gibi hizmet alanlarında yaratılan ve desteklenen özel sektör girişimlerinin piyasada rekabet koşullarında üretilen mal ve hizmetleri kamunun üretemez duruma gelmesini sağlamak ve uygun ortamı yaratmaya yönelik olduğu ortaya çıkmaktadır. Kamu Yönetimi Temel Kanunu Taslağında “... çalışanların ve değişik kademelerdeki yöneticilerin hizmet içi eğitim ihtiyaçları prensip olarak doğrudan piyasadan ve/veya üniversitelerden karşılanır” ifadesi yer almaktadır. İşte AKP Hükümetinin uygulayacağını açıkladığı, özel okullara öğrenci gönderme projesi ve sosyal güvenlik kuruluşlarının kendi sağlık birimleri ya da kamu hastanelerinden yararlanan mensuplarını özel şirketlerin sağlık kuruluşlarına yönlendirmeleri bu gelişmelere uygun olarak yapılan kaynak aktarma operasyonlarıdır.

Yine aynı yasa taslağında “Merkezi Yönetim, Yerel Yönetimlere, kendi koşul ve özelliklerine göre, öz gelirlerini geliştirme olanağı tanır” hükmü yer almaktadır. Bu hüküm ile yerel yönetimler kar amaçlı işletmeler haline getiriliyor ve Kar’ın kaynağı da tabii ki Emek oluyor. Ayrıca yerel yönetimlerin bu alanları taşeronlaştırması ya da özelleştirmesi için zemin hazırlanıyor, ulusal ve uluslar arası finans kuruluşlarının müşterisi durumuna getirilmek ve yereldeki kamusal varlıkların kolay yoldan sermayeye devri sağlanmak istenmektedir.

Gerçekten de Yerel Yönetimler Yasa Taslağında “Mahalli idare hizmetlerinden yararlananları, hizmetin bedelini ödemeleri esastır.” hükmü yer almaktadır. Bu hüküm ile mahalli idarelere devredilecek başta Eğitim ve Sağlık olmak üzere tüm kamusal hizmetlerin paralı ve parası olmayanın cehalete veya ölüme mahkum olacağı, T.C.Anayasasında yer alan “sosyal devlet” ilkesinin geçersiz kalacağı ortadadır. Sağlık alanındaki tek istisna ise “Ulusal düzeyde koruyucu sağlık, aile planlaması ve koruyucu hekimlik hizmetleri,”’dir. Aslında bu alanın istisna kapsamında ya da merkezi yönetimin görevleri arasında sayılmasının nedeni şimdilik kar alanı olarak değerlendirilmemesinden kaynaklanmaktadır.

Yerel Yönetimler Yasa Taslağında Personel İstihdamı için “Mahalli İdarelerde sözleşmeli personel çalıştırılması esastır” hükmü yer almaktadır. Bu hüküm ile yalnızca Eğitim ve Sağlıkta (Bakanlıklarda çalışanlar hariç) 600 - 700 bin civarındaki 657 Sayılı Devlet Memurları Kanununa tabi kamu çalışanı sözleşmeli personel yapılacak ve yeni İş Kanunu hükümlerine tabi olacaklardır. Bu da kamu çalışanlarının başta iş güvencesi olmak üzere sosyal kazanımlarını ortadan kaldıracaktır. İşte GATS Anlaşması ve Türkiye’de “üçlü” paket olarak çıkarılma hazırlıkları yapılan Kamu Yönetimi Temel Kanunu, Yerel Yönetimler Kanunu ve Personel Rejimi Yasasının temelini bu hüküm oluşturmaktadır. Bu hükümle, tüm hizmet alanlarında (sanayide olduğu gibi) yaratılmaya başlanan yedek iş gücünün kamu çalışanlarını da kapsaması hedeflenmiştir. Bununla Kamu Yönetimi Temel Kanunun amaç maddesindeki “rekabetçi piyasa koşullarının oluşturulması” ve 2.maddesindeki Kamu kurum ve kuruluşları piyasada rekabet koşulları içinde üretilen mal ve hizmetleri üretemez ve piyasada haksız rekabet oluşturamaz” hükümlerinin gerekleri de yerine getirilmiş olmaktadır.

Kamu Yönetimi Temel Kanununda “... performansa dayalı yönetime temel teşkil edecek bir yaklaşım içinde,” ve yine yasada “...performans değerlendirmesine müsait,” tanımlamaları yapılmaktadır. Bu tanımlamalardan tüm kamu çalışanları için iş kolları ya da birimleri bazında belirlenecek performans kriterlerine göre yıllık olarak değerlendirmeler yapılacağı, ücretleri ve iş sözleşmelerinin uzatılıp uzatılmayacağının belirleneceği anlaşılmaktadır. 15 Mart 2003 tarihinde yürürlüğe giren İş Güvencesi Yasasının eki olarak “bilim kurulu” tarafından hazırlanan İş Akdinin Fesih için geçerli nedenler(Performans Kriterleri) 3 ana grupta toplanmıştır;

İşçinin Yeterliliği:

- Ortalama olarak benzer işi görenlerden daha az verimli çalışma,

- Gösterdiği niteliklerden beklenenden daha düşük performansa sahip olma,

- İşe yoğunlaşmanın giderek azalması,

- İşe yatkın olmama,

- Öğrenme ve kendini yetiştirme yetersizliği,

- Sık sık hastalanma,

- Uyum yeterliliğinin azlığı,

- Çalışamaz duruma getirmemekle birlikte işini gerektiği şekilde yapmasını devamlı olarak etkileyen hastalık

İşçinin davranışlarından kaynaklanan nedenler:

- İşverene zarar vermek ya da zararın tekrarı tedirginliğini yaratmak,

- İşyerinde rahatsızlık yaratacak şekilde çalışma arkadaşlarından borç para istemek,

- Arkadaşlarını işverene karşı kışkırtmak,

- İşini uyarılara rağmen eksik, kötü veya yetersiz olarak yapmak,

- İş akışını ve iş ortamını olumsuz etkileyecek bir biçimde diğer kişilerle ilişkilere girmek,

- İşin akışını durduracak şekilde uzun telefon görüşmeleri yapmak,

- Sık sık işe geç gelmek,

- İşini aksatarak iş yerinde dolaşmak

İşletmenin, işyerinin ve işin gerekleri: Bu kriterler işverenlerin insiyatifinde.

Bu kriterlerin ana başlıkları TBBM kabul edilen 4857 sayılı İş Kanunun 18. maddesine de aynı şekli ile yer almaktadır. Üçlü paketin yasalaşması halinde, kamu çalışanları da bu kanun kapsamına alınacak ve sayılan iddialar ileri sürülerek işten çıkarma, düşük ücret ya da düşük oranlı ücret zamları gibi bir dizi saldırı, kamu çalışanları için de gündeme gelecektir.

Sonuç olarak;

Kamudaki yeniden yapılanmanın hedefi yalnızca ulusal varlıkların sermayeye devri ve toplumsal çıkarların ortadan kaldırılması değildir. Sermayenin temel hedefi, hizmetler alanında da yedek işgücü yaratarak bu yolla hizmet emekçilerinin ücretlerini düşürmek, yaratılan artı değerin daha fazlasına el koyarak krizini aşmaktır. Bu yüzden yapılan tartışmalar ve örgütlenecek mücadeleler, sınıfsal perspektifli, artı değer sömürüsüne karşı ve sistemin bütününe yönelik olmak zorundadır. Bu süreci yalnızca merkezi yönetimi zayıflatan ve üniter yapısını törpüleyen, daha demokratik ve katılımcılığı yüksek yerelleşmeyi sağlayacak bir gelişme olarak değerlendirip politika üretmek Türkiye emekçilerinin ve siyasi yapılarının en büyük yanılgısı olacaktır.

Sayı 17 - İçindekiler

Ayrıntılar
Administrator
Sayı 17 (Haziran/Temmuz 2003)
6 Aralık 2009

S17 kapakSiyasetin ABC'si
KIZILCIK

"Sitem"

"Yol haritası"

Darbe nereden geliyor?

Hayat ağacı
Pazar tatili / Erbakan nereye döndü? / Kahve dövücüsünün hınk deyicileri / Özelleştirme nedir? / Özel sektör dinamizmi / Türkiye/Bingöl / Yorum yapmayacağız! / Ex oriente lux / Babası olsa satacak! / Ya vardıysa..? / Irak ellerinde kaldı / Baş çelişki / Racon / Su kuklaları / CHP ve Wolfowitz / TSK / Trafikte cinayet / Borsa 

Diktatörlükler rastlantı mıdır?
Hüseyin Hasançebi

Türkiye ekonomisi nereye gidiyor?
Tevfik Çavdar

Sıra kamu çalışanlarının artı-değerindeSelim Yılmaz

Emperyalizmin en zayıf halkası: Sağlık
Dr. Turgay Yerlikaya

Öküzün boynuzu "sistem"i sallıyor!
Bülent Uyguner

Eleştirisiz toplum (III)
Güray Öz

İşçi sınıfı ve "liberal küreselleşmeye karşı" hareket
Engin Erkiner

Küresel markalar kültü
Yalçın Yusufoğlu

Ne kimliği, ne demokrasisi?
Ömer Bedri Canatan

"Muhafazakar demokratlar"

Burası neresi?

Unutulmadılar

İran'da neler oluyor?

Sanat-Kültür-Kitap
Memet Fuat'ı anlamak
Öner Ciravoğlu

Ödül kazandık: kork dünya geliyoruz!
Refik Zerengil

Bayağılığa methiye

A. Copland, L. Hughes, E. Hemingway

İnternette Kızılcık turu
Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) / Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) / LabourStart

Belge
Kadın bakış açısı'ndan Türk Ceza Kanunu
Kadın örgütleri

Kadın hakları mücadelesinde
Sufrajet hareketi

Sayı 17'nin tamamına buradan (PDF - 10,6 MB) erişebilirsiniz.

Diğer bölümler

  • Hayat Ağacı
  • Polemik
  • Belge

kizilcik dergiler

Tüm dergiler (2000-2014)

Çok okunan yeni yazılar

  • KAPİTAL mi, MUKADDİME mi?
  • Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve görüşleri
  • İttihatçı düşmanlığı anlamsız değildir
  • Liberaller
  • Dünya Barış Günü ve komisyondan beklentiler
Siyaset Ekonomi Dünya Kültür-Anma

© KIZILCIK 2000–2026. Tüm hakları saklıdır. · Hakkımızda