KIZILCIK
  • Anasayfa
  • Siyaset
  • Dünya
  • Ekonomi
  • Kültür-Anma
  • Dergiler
  • Yazarlar

Fourier’nin güncel yönü

Ayrıntılar
KIZILCIK
Sayı 9 (Ekim 2001)
27 Aralık 2019

“Yeni bir dünyanın önsezisini” dile getirdi

Manifesto kendinden önceki sosyalizmi Sir Thomas More’un "Ütopya"sıyla betimlemişti. "Ütopik sosyalizm" terimi, bizde eski tercüme metinlerde "hayalci sosyalizm" diye geçer. Nitekim, üç kurucusundan biri olan Charles Fourier (1772-1837) Stendhal’in sözleriyle "büyük hayalci" bir "sosyal düşünür"dü, Marx’a göre ise "yeni bir dünyanın önsezisini ve düşsel anlatısını" yazmıştı.

CharlesFourier-sc30’una dek aile mesleği kumaş ticaretiyle uğraştı, ülkeleri gezdi, sonunda −insanları kandırarak kendi kendini aşağıladığını söyleyip− ticaretten çekildi. Fourier, Devrim’in çocuğu, Aydınlanma’nın mirasçısıydı. Bu miras kulluktan çıkıp bireyleşmeyi, hükümdarın tebaası ve senyörün serfi olmaktan kurtulup yurttaşlaşmayı öngörmekteydi. İşte, devrim olmuştu, ama hiç de öyle adil ve yaşanılası bir toplum doğmamıştı. Eski efendilerin yerini, yenileri (burjuvazi) almıştı. İşçilerin durumları, çalışma koşulları feciydi; ticaret emeğin sırtından geçinmekti, asalaklık faaliyetiydi, yoksulluğun üzerinden servet edinmekti; aile ise bencilliği besliyordu, kadın-erkek eşitsizliğinin ta kendisiydi ve cinsel baskıyı haklı göstermenin olağan yeriydi. "Uygar" denilen toplum sapkın, barbar, yabancılaşmış, ataerkil ve baskıcı bir toplumdu; insanları bireyciliğe, açgözlülüğe ve rekabete teşvik etmekteydi. Sosyal-iktisadi yapıya örgütsüzlük, akıl dışılık ve zor egemendi; uygarlık çözemediği, sürekli olarak yeniden ürettiği sorunlar ve çelişkilerle bir kısır döngü içindeydi. Şu halde, yeni bir toplum, yeni tür insan ilişkilerini yaratmak gerekiyordu.

Burjuva devrimi, sanayi devrimi, genişletilmiş yeniden üretim gibi ekonomik, sosyal, siyasal olgular ulus, birey, sosyal sınıflar, insan hakları, genel oy, vb. kavramlarını getirmişti. Bunlar düşünceyi daha ileri arayışlara itti, büyük değişmelerle kalınmamalı, daha ilerilere gidilmeliydi. Tam o dönemde, sanattaki Romantizm akımı düşünürlerin toplumsal arayışlarında belli bir rol oynadı. Romantikler, değişmelerden hoşlanmıyorlar, sanayi devriminin insan üzerinde olumsuzluklar yarattığını, yeni toplumu bireylere ayrıştırdığını düşünerek, eski toplumun yaşam tarzına ve insan ilişkilerine özlem duyuyorlar, aklın her şeye egemen olmasını olumsuzluyorlar, gelişim karşısında muhafazakâr bir tutum takınıyorlardı. Öte yandan, sanatta, felsefede normlara ve standartlara karşı çıkarak, bireyin düş gücünün belirleyiciliğini savunarak, özgürlükçü bir işlevle toplumdaki devrimcilere esin veriyorlardı. Filozoflar, insan aklını engellediği için Kiliseyi itham etmişlerdi; romantikler ise, aklı her şeyin üzerine çıkarmakla insanı "ruhsuz ve düşünen bir makine"ye çeviriyorlar diye filozofları suçladılar. Onlara göre, Aydınlanma, Orta Çağ’ın kalıplarının yerine Newton fiziğini geçirmişti. Aklın mutlaklaştırılması hayal gücünü, duyarlığı, duygululuğu, doğallığı, kişinin iç dünyasının zenginliğini ve dolayısıyla özgürlük duygusunu köreltmekteydi. İnsan kendisini kurtarmalı, Rousseau’nun dediği gibi gerçek özgürlüğü keşfetmeliydi. Akılcılığın empoze ettiği alışkanlıklar, kurallar, gelenekler, standartlar bir yana konulmalıydı, filozoflar akla vurgu yaparak tüm insanların aynı olduğunu öne çıkarmışlardı; onlarınki, insanların ortak yanı üzerinde durmaktı. Fakat aslolan insanlardaki farklılığı ve herkesin unique (benzersiz) olduğunu görmekti. Kant, "Sapere Aude! (Öğrenmeğe Cesaret Et!)" demişti. Romantikler, "Kendin Olmaya Cesaret Et," dediler, 18. yy.ın aşırı akılcılığının panzehiri oldular, zihnin ardındaki ruhu ortaya çıkardılar.

İşte, hayalci sosyalistleri ve onların en hayalcisi Fourier’yi anlamak için, burjuva devrim çağının bütün bu endüstriyel, sosyal, siyasal, kültürel ve düşünsel özelliklerini düşünmek gerekir. O, kapitalizmin lideri İngiltere’yi iyi tanımış, "laissez-faire, laissez-passer," liberalizminden, fabrika yaşamından nefret etmişti. Önerileri, tabii ki, düşseldi, ama onun düş gücünün önemi, insanlığın sanayi toplumu evresini atlayarak, daha ilerideki bir yaşam tarzını tasavvur etmeye çalışmasındaydı.

Fourier, bugünkü ölçütlerle bile, tam bir feministti. Kısıtsız cinsel özgürlük başta olmak üzere kadının özgürleşmesini savunuyor, bir toplumun uygarlık düzeyinin, kadının özgürlüğüyle ölçüleceğini söylüyordu.

Andre Breton’un, "Colorado’nun Grand Canyon’u kadar yüksek" dizesiyle nitelediği Fourier, denediği toplum mühendisliğiyle değil, ama kapitalizm eleştirisiyle bugün de önemli bir düşünürdür.

Kızılcık, Sayı 9 (Ekim 2001).

“Ya sosyalizm, ya barbarlık”

Ayrıntılar
Kenan Somer
Sayı 9 (Ekim 2001)
19 Mayıs 2015

rosaRosa Luxemburg’un bu unutulmaz çığlığı, korkunç bir güncellik kazanıyor.

Bilim ve teknolojinin çağdaş gelişmesi, kapitalist zarf içinde, dünyayı “gereksiz insanlar” ile doldurmaya başlıyor.

İnsanların hergün büyüyen bir bölümü, gereksizleşiyor. İnsana gerekliliğini kazandırmak, kapitalizmin aşılmasını gerektiriyor.

Peki kapitalizmin aşılması, gereksizleşen insanlardan mı bekleniyor?

Devamını oku …

ÖDP

Ayrıntılar
Hüseyin Hasançebi
Sayı 9 (Ekim 2001)
30 Aralık 2013

1968 Yılında dünyanın on iki ülkesinde kapitalist rejimleri ve hükümetleri protesto eden, hareket halinde iken değişik sol ideolojiler de yüklenen gençlik hareketinin uğradığı ülkelerden biri de Türkiye olmuştu. Türkiye’de solun ender olarak kitleselleştiği uğraklardan biri budur.

Teori bu ya, keskin konuşur ve bu türden dalgaların eşitlik ve özgürlük mücadelesini ilerletmediğini, sadece hatırlattığını ve sonra sabun köpüğü gibi eriyip gittiğini söyler. Teori, eşitlik ve özgürlük mücadelesini ilerletirken kalıcı mevziler de edinebilen hareketlerin sadece Marksizm kaynaklı sınıf hareketleri olduğunu da kesin olarak söyler ve her defasında bu da hayatın gerçekliği içinde doğrulanır.

Fakat teori, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu bazı ülkelerde, kapitalizm gelişse bile Marksist sınıf hareketinin niçin gelişmediğini kesin bir dille söylemez. “Bunu siz kendiniz keşfedin” diyerek bu türden ülkelerin solcularını kendi kaderleriyle baş başa bırakır. Türkiye solu da, kendi durumunu kendisinin keşfetmesi dileğiyle kendi haline bırakılmıştır.

Ancak Türkiye solu hep kendini keşfeder. Şöyle bir dönüp baksın Akdeniz’in kuzey havzasına, yani az çok kendi konumundaki ülkelerin soluna, görecektir ki teori Türkiye için kesin konuşmaktan kaçınmakta gerçekten haklıdır.

Türkiye solunun büyük kesimi için kendi dışını keşfetme eğilimi 1990’larda, reel sosyalizmin çöküşünü gözüyle görüp inandıktan sonra kıpırdamıştır. Kendisi dışında kalan alanda ilk fark ettiği şey de, Marksizmin aynı zamanda değil, esas itibariyle bir “özgürleşme kuramı” olduğudur. Bunun fark edilmesi sol için oldukça somut bir “birlik” arama ivmesi oluşturmuştur.

“Birlik” arama çabasının sola kazandırdığı en önemli siyasi kazanımlardan biri Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nin kurulmasıdır. Keşfedilen şey, yani Marksizmin ve genel olarak sol düşüncelerin esas itibariyle “özgürleştirici” olduğu fikri, kurulan Partinin eksenine özenle yerleştirilmiştir.

“Özgürlükçü” alana çıkmak!

Güzel ama, burası aynı zamanda sol ideolojileri en çok çarpıtan ve tahrip eden alandır. Kavram olarak ve bir ütopya kurmak için alıp oynadığınızda sizi olmadık yerlere götürebilir. Türkiye solunda eksik, Marksist özgürleşme kuramının alabildiğine “somut” bir çözümleme olduğunun hakkının verilmemesidir.

Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nin eksenine oturtulan “özgürlük” ile “esas itibariyle özgürleşme kuramı olan Marksizm”in özgürleştiriciliği arasındaki bağ ancak özgürlüğün “somut”luğu bağlamında bir şey ifade edebilirdi. Bu somutluk toplumsal pratik içinde gerçekleştirilebilirdi. Emekçi yığınlar anladığı ve kavradığı ölçüde somutlanması mümkün bu Marksist özgürlük anlayışı lafazanlığa indirgendiği oranda ÖDP yazdığı programdan uzaklaşacaktı. Bu risk ortaya çıktı ve sıkıntı yarattı.

İşçi sınıfını özgürleştirmeyen herhangi bir durumu Marksizm, “işçi” olmayıp da “özgürleşmiş” olanlar da dahil hiç kimse için özgürlük saymaz. Marksizme göre “özgürlük” sömürüden kesinkes kurtulmaktır. Sömürüden kesinkes kurtulmak kapitalizmden kesinkes kurtulmuş olmak anlamına gelir. Bu, kapitalizmin içinden ve içinde gerçek bir özgürlük kurulamayacağının tesbitidir.

Özgürlük böyle kavrandığında, “biraz özgürleşmek”, “yavaşça özgürleşmek”, “sırası gelince özgürleşmek”, “tek başına özgürleşmek”, “fırsatını bulup özgürleşmek”, “özgürleştirmeden özgürleşmek” gibi tüm çarpık özgürleşme kavrayışları yok olur, işçinin (sömürülen kim ise o) özgürleşmesinde mündemiç tek ve gerçek özgürleşme, mutlak bir özgürlük ölçüsü olarak ortaya çıkar.

İşin içinde bu çözümleme yoksa, sınıf, sınıf mücadelesi gibi sözlerin hiçbir anlamı yoktur. Bu nedenle, toplumda sadece işçi sınıfı tarafından taşınan özgürlük mücadelesi yozlaşmaya ve çarpılmalara kapalıdır. Öteki sınıfların ve katmanların taşıdığı özgürlük mücadeleleri kalıcı sonuç vermez.

İşçi sınıfı da eğer bunun farkında değilse, sınıf değildir. Sınıf değilse, taşıdığı şeyin de bir kıymeti harbiyesi yoktur. İşçi ve emekçilerin mücadelesine sömürüden kurtulma bilinci ve hedefi hâkim değilse, aranan şey kapitalizmin içinde “bulunur”; hâkim ise eğer, bulunamaz ve asla bulunamayacağı da bilinir. Bunun bilinmesidir ki, “iktidar” olmayı zorunlu kılar.

Buraya kadar anlatmaya çalıştığımız temel nokta anlaşılmamış diye bunda ÖDP’nin veya bu parti içinde buluşmuş solun kusuru nedir? Hiç! Özgürleşmeyle ilgili Marksist kavrayışa havadan ulaşılmaz; yerden ve sınıf mücadelesi gerçeğinin bunaltıcı sıcaklığından geçilerek varılır. Bugüne kadar Türkiye’de ağırlıklı olarak orta sınıflar, aydınlar ve gençlik katmanları tarafından taşınagelmiş bu gerçek özgürlük kavrayışını işçi ve emekçi sınıflar hareketinin her düzlemdeki mücadelesine taşıyıp onun kendisi için sınıf olmasına, yani kendi sınıf iktidarına yönelmesine gayret göstermek ÖDP’nin başlangıç noktasında kendini kavrayışını biçimlendiriyordu.

Demek ki zaman içinde ÖDP’yi oluşturan solun değişik kesimleri ÖDP’yi kavramakta güçlük çektiler. ÖDP’yi kavramakta güçlük çekmeseler, ÖDP’nin onları aşıp kavramasına yardım etmiş olacaklardı. Olmayınca her biri, zaten her zaman küçük kalmış kendi küçük dünyalarında yalnızlık çekmeye başladılar. ÖDP kusurlu olamazdı; çünkü ÖDP onlara vereceğini onlardan alacaktı. ÖDP’den beklediklerini ÖDP’ye onlar vereceklerdi. Veremedikleri için alamadılar ve beş yıldan sonra ellerinde yine kendileri kaldı. Kimsenin kusuru yok; herkesin yanlışı var.

En büyük yanlışı, hayatın kuruluşundaki yanlışı düzeltmek üzre kurulan ÖDP, şimdi kendi içindeki küçük yanlışları konuşur oldu. Partiyi buradan hızla çıkarıp toplumun gerçekleri ile buluşturmak gerekir. Siyasette ayakta kalmanın başka yolu yoktur. ÖDP’nin ÖDP olarak kalmasının da başka yolu yoktur.

ÖDP’nin siyasetini Türkiye’nin gerçekleriyle bağlamaya kalkıştığınızda, hangi gereksiz ayrıntılarda boğulup kaldığınızı kolayca görebilirsiniz. Türkiye’nin gerçekleri aracılığıyla, bire bir dünya gerçekliği ile de bağlanıyorsunuz. Partinizin programı da zaten böyle bir çözümlemeye dayanıyor ve size izlemeniz gereken yolu gösteriyor. ÖDP, kendi yazdığı programı izlerse iç sıkıntılarından kurtulur.

İşçi ve emekçilerin, kaderini onlarla birleştirmiş olan aydınların ve gençlerin ve kadınların ve ilh. bugün içinde bulundukları durumu, hatta bu durumun faillerini onlara anlatmanın hiç gereği yoktur. Bu, olayların peşinden gitmektir. Hayatın yavan bir ikinci baskısını çıkarmaktır. Çünkü bu saydığımız sınıf ve katmanlar hem içinde bulundukları durumu, hem de bunun sebeplerini bizzat yaşadıkları için herkesten daha iyi bilmektedirler. Onların bilmediği, bu durumdan nasıl çıkacakları, çıkmak için ne yapacaklarıdır. Bunu bilmedikleri için kendilerini çaresiz hissetmektedirler. En büyük çaresizlik, çareyi bilmemektir. Siz biliyorsanız, söyleyin!

Biliyorsunuz ama, farklı yollar biliyorsunuz. Niye? Çünkü farklı yollardan geldiniz. O zaman siz de ÖDP’nin içindeki farklı düşünce platformları olarak çaresizsiniz demektir. Çünkü geldiğiniz yolların çare olmadığını bile bile, bildiğiniz için ÖDP’ye geldiniz, hala daha o yollardan aldığınızla çıkış yolu arıyorsunuz.

Gelecek için görebildiğiniz farklı çıkış yollarınızı birleştirmekte mi güçlük var? Bu nedenle mi aranızda anlaşamıyor ve tek bir politik doğrultu üzerinde birleşemiyorsunuz? O zaman dikkatinizi bu nokta üzerinde yoğunlaştırın. Dünyanın ve Türkiye’nin gerçekliği ve bu gerçeklik içinde emekçi sınıfların yeri ve geleceği apaçık ortada. Ve siz sosyalizm diye bir amaç koymuşsunuz kendinize. Birlikte akıl yürütelim:

Sosyalizmin iyisi kötüsü olmaz, üzerinde kurulduğu tarihsel temele göre çok problemlisi, az problemlisi olur. İstendiği, beklendiği, hayal edildiği gibi bir sosyalizm hiçbir yerden çıkıp gelmez, onu siz hayatın sorunlarını adım adım çözmeye çalışarak yaratırsınız. Sosyalist toplum tasarımları kapitalizmin yarattığı kavramsal dinamiklerle açıklanamaz, kıyaslanamaz. Sosyalizm sadece emekçilerin durumuna ve sömürü olgusuna, yani insanla insan ilişkisine göre bir şeydir veya değildir. Örneğin “verimlilik”, “gelişme”, “kalkınma”, vb. kavramlar sosyalizmin içine sokulamaz. Sosyalizmin eleştirisi ve düzeltilmesi, işçilerin verimsizliği, tembelliği, kaytarıcılığı, köylülüğü, çatal kaşık tutmayı bilmeyişi ile de yapılamaz. Sosyalizmi emekçinin kendi çıkarına göre ve “işine geldiği gibi” anlayıp algılamasından daha doğal, daha güzel hangi bilinç olabilir? Önce bu hesap bir görülsün bakalım.

Demek ki yapılacak ilk iş ve hatta tek iş, emekçileri bu hesabı görmeye kışkırtmak ve bu hesaplaşmaya bizzat talip olmaktır. Farklı çıkış yolu düşünenleri birleştiren en geniş kulvar ancak bu olabilir.

Dünyanın bugünkü durumu da her şeyi ve yakın geleceği büyük ölçüde görünür kılıyor. Artık sınıf ve sınıfsallık gibi olgular ve bu alandaki dinamikler kendini evrensel ölçekte gösteriyor. Dünya kapitalizmi dünyamız için tek dilden konuşuyor ve söylemek istediğini çok net söylüyor. Size, dünyanın işçilerine, emekçilerine, ezilmiş ve dışlanmışlarına, çaresizlerine, durun durduğunuz yerde, yoksa hepinizi yok ederim diyor. Size hayat hakkı yok, siz zaten insan değilsiniz diyor.

Buyurun, gösterin insan olduğunuzu!

İnsan olduğunuzu göstermenin tek yolu var: dünyayı dolduran haksızlığa uğramış milyarlarca insanın üstüne çöken kapitalist barbarlıktan kurtulmak.

Yol bu iken ve berrakken, üstünde birleşilecek ya da tek başına yürünecek başka yol aramak, yolları dağıtmak ve büsbütün etkisiz kılmak değil midir?

Belki de böylece gerçeklikten kaçmak istiyorsunuz. Ama o geliyor. Kriz ve çaresizlik hükmünü icra ediyor. On milyonlarca yoksul işçi ve emekçiye şimdi milyonlarca orta sınıf mağdurları da eklendi. Emekçi sınıf kapasitesi genişliyor.

Emekçi sınıf kapasitesi büyüdükçe dara düşen kapitalist sınıfın da korkusu büyümektedir. Yönetemiyor, daha da yönetemez hale gelmekten çok korkuyor. O da kendi yönünden çaresizliğe sürükleniyor. Bu nedenle saldırıyor, daha da saldıracak. Bu kesin.

Oturup düşünmeye gerek de yok, vakit de. Yapılacak şey belli. Yapabilmek, başka bir şey. İşte ÖDP’nin odaklanması gereken şey de bu: yapabilmek!

İç sorunlarına boğulup kalan ÖDP’nin önce kendi bugünkü durumunu aşmaya muktedir olduğunu göstermesi şart.

Bunu görmeyenler Türkiye soluna karşı hesabını vermekte zorlanacakları bir sorumluluğun altına da yavaş yavaş girmektedirler. Bizden söylemesi.

Hüseyin Hasançebi, Kızılcık, sayı 9, s. 59-60.

Yugoslavya’da olanlar ve kahve dövücüsünün hınk! deyicileri

Ayrıntılar
KIZILCIK
Sayı 9 (Ekim 2001)
30 Aralık 2013

Yugoslavya, ülkesiyle, halkıyla ve devletiyle, uluslararası camianın önde gelen saygın bir üyesiydi, bundan 20 yıl öncesine kadar... İki çok-uluslu imparatorluktan arta kalmıştı. 1. Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı ve Avusturya-Macaristan İmparatorlukları dağılınca uluslararası mutabakatla oluşturulan federatif yapı aşağı yukarı hiç değişmeden 1980 öncesine kadar sürdü: Sırbistan-Hırvatistan-Slovenya-Bosna-Kosova- Makedonya-Karadağ.

Aynı yapıyla, 2. Dünya Savaşı sonrasında tarihin en ilginç sosyo-politik deneylerinden birine sahne oldu: özyönetimci komünist bir federal devlet. Üye ülkelerin halkları arasında tarihten gelen belli gerilimler ne olursa olsun, çok etnili, çok dilli, çok kültürlü yapı bir arada ve barış içinde varlığını sürdürdü, olağanüstü maddi/kültürel gelişme sağladı. 1960’lar, 70’ler boyunca Yugoslavya dünya politikasında, kültürde, sanatın her dalında, bilimde ve siyasi düşüncede, felsefede öne çıkan seçkin yurtdaşlarıyla uluslararası yüksek itibara sahip bir ülkeydi.

SIRP MİLLİYETÇİLİĞİ NASIL AZDIRILDI?

70’li yıllar sonundan başlayarak ekonomide çözümü zor, ağır sorunlarla karşılaşıldı. Ardında henüz önemli tarihsel birikimler taşımayan özyönetim uygulamalarının da etkisiyle, federal ülkelerin ekonomileri arasında dengesiz büyüme ve gelir bölüşümü oranları belirdi. Bir ara ülkeyi saran aşırı yüksek enflasyona karşı IMF ve Dünya Bankası’nın işe karışması, giderek doğrudan ABD müdahalesi (ABD vatandaşı bir eski Yugoslav’ın başbakan olduğu bir dönem dahi yaşandı bir ara) durumu daha da bozdu. Yugoslavya Federasyonu’nun tarihen ve nüfusca ana gövdesini oluşturan Sırbistan bu süreçte giderek geri kaldı ve görece yoksullaştı. Bu durum Federasyon’un iç gerilimlerini arttırdı ve Yugoslavya Avrupa’nın her an kaynamaya hazır kazanı Balkanlar’da fiili varlığıyla önemli ve etkin bir istikrar unsuru olmayı sürdürebilecekken, tam da o yönde desteklenerek birliğinin korunması gerektiği bir noktada, dışardan saldırıya uğradı. Saldırı Batı’dan, özellikle ve önce Almanya’dan geldi. Yugoslavya Federasyonu’nu parçalama operasyanu başlatıldı. Slovenya, sonra Hırvatistan, derken Bosna... Makedonya... “bağımsızlıklarına kavuştular”!

Amaç belliydi: özellikle 1989 ve hemen sonrasının koşullarında, kendine özgü iç dinamikleriyle kapitalizmden çok komünizme yakın ve yatkın bir yapılanmayı her ne bahasına olursa olsun yaşatmama; dağılan parçalar üzerinde ekonomik ve siyasal nüfuz paylaşımı.

Süreç, köşeye sıkıştırılan Sırbistan’da milliyetçi tortuları harekete geçirdi ve azdırdı. Miloseviç’in kariyeri de tam o sırada yükselişe geçti. Bu arada Sırp milliyetçiliğinin azmaması için değil, tam tersi için ne gerekirse yapılıyordu. Mesela Bosna’dan etnik temizlikten geçmiş toprak koparmada Sırp-Hırvat rekabetinin yol açtığı facialarda Sırpların suçları Batı politikasının ağzında sakız olurken ve bütün dünyaya yansıtılırken, 2. Dünya Savaşı’nın Nazi işbirlikçisi Hırvatların azgınlıkları usulü dairesinde geçiştiriliyordu.

Sonra sıra Kosova’nın Sırbistan’dan koparılıp alınmasına geldi. Oradaki ayrılıkçı Arnavut milliyetçilerin faşist gerilla örgütü UÇK Batılılar ve özellikle o zamanki ABD Dışişleri Bakanı bayan tarafından kah el altından, kah açıkça kışkırtıldı, himaye altına alınıp korundu. Bunu herkes biliyor, Batı basınında açık açık yazılıyor. Ama bir kere maksat hasıl olduktan sonra, artık kimse aldırmıyor.

Sonunda, Yugoslav Federasyonu’ndan geriye ne kaldıysa iyice canını çıkarmak için girişilen NATO operasyonu yıllardır süren Batı politikalarının üstüne tüy dikti. Belgrad’ın ve ülkenin başka yerlerindeki hayati sanayi kuruluşlarının, ana yolların, köprülerin, enerji depolarının, iletişim merkezlerinin, hastanelerin, vb. ve bu arada “Sırplara karşı korunan” Kosova’nın da en yeni teknolojik silahlarla (uranyuma bulaştırılmış mermiler dahil) havadan uğradığı barbarca saldırı... tam bir Holocaust! Bütün dünya, gözünün içine sokulurcasına gördü, işitti, “ibret” aldı! Şimdi Kosova NATO askerlerinin işgali altında. UÇK el altından yine korunuyor, kollanıyor. Yer yer, fırsat elverdikçe, Sırp nüfusa karşı etnik temizlik uygulanıyor. Yalnız onlar mı? Kosova’lı Türkler ve Çingeneler de olur olmaz baskılar, tehditler altında yaşıyor.

DÜVELİ MUAZZAMA OPERASYONU

Ne ki, bütün bunlar yetmedi, Kosova’dan sızdırılan NATO destekli Arnavut gerillalar çok geçmeden Makedonya’yı karıştırdılar. Şimdi bu “sorun” yaşanıyor. Tepeden tırnağa silahlanmış çeteleri “silahsızlandırma” bahanesiyle bundan iki ay önce beşbin NATO askeri ülkeyi işgal etti. “Bağımsız” Makedonya yönetimi şakağına namlu dayanarak Arnavut çetelerle anlaşma imzalanmaya zorlandı. NATO genel sekreteri, Belgrad bombardımanı sırasında İngiltere Dışişleri Bakanı olan Robertson, “Ya bu anlaşmayı Makedonya parlamentosuna onaylattırırsınız ya da iç savaş çıkar, kan gövdeyi götürür!” diye tehditler savurdu. NATO işgali halen sürüyor.

Belgrad’ta geçen yıl, yine ABD ve NATO’nun kışkırttığı ve aktif destek verdiği (şimdi bunu bizdeki haber muhabiri ya da emekli büyükelçi kılıklı kaşarlanmış Düveli Muazzama yalakaları, “Ne yani, yapılmayacak mıydı?” diye göğüs gere gere itiraf ediyorlar) göstermelik bir “halk ayaklanması” ile Miloseviç devrilmişti, hatırlayacaksınız. Yerine gelenler Batılıların ağır baskısı ve tehditleri altında Miloseviç’i 1,5 milyar dolara NATO’ya sattılar. Bir buçuk milyar nedir ki? Sadece bu bile zorbalığın boyutunu göstermeye yetiyor. ABD ve NATO (işin içinde Almanya’nın sosyal demokrat hükümeti ve onun Yeşiller Partisi de var!) bütün dünyaya mesaj veriyor: veyl bize karşı çıkacak olanlara..!

NATO YALAKALARININ BOY HEDEFİ: MİLOSEVİÇ

Batı’nın son on yılı aşkın bir süredir Yugoslavya’da gerçekleştirdikleri, evet, tam bir Düveli Muazzama operasyonudur. Emperyalistler gizli kapaklı diplomasi oyunları ve kaba kuvvetle Balkanlar’a yerleşmeyi başardılar. İki dünya savaşının araya girip engellediği ana hedeflerinden birine şu son elli yıllık “barış” döneminde nihayet ulaştılar. Doğu Akdeniz, Ortadoğu, Kafkasya üzerinde esaslı bir denetim, tarassut ve saldırı platformu şimdi ellerinin altında. Daha Doğuya doğru, Orta Asya’nın zengin petrol, doğalgaz yatakları, enerji boru hatlarının geçeceği topraklar ve Rusya ile Çin’e bırakmamak için şimdiden harekete geçtikleri uçsuz bucaksız bir pazar potansiyeli...

Miloseviç’in Lahey’de sözde yargılanmakta olması nın ardında bu gerçekler yatıyor. Onu, hangi suçtan sorumlu olursa olsun, Bondvari bir gece operasyonu ile kaçırıp “yargı önüne” çıkaranların bunu hak, hukuk, adalet ve sair insanlık değerleri adına yaptıklarına kim inanıyor ki? Kimse inanmıyor ama güce tapan NATO ve ABD yalakaları her türlü medyada, uluslararası toplantılarda, vb. insanları buna inandırabilirlermiş gibi yaparak üstlendikleri görevi, kahve dövücüsünün hınk! deyiciliğini yerine getiriyorlar.

ABD’nin, her türlü insanlık suçu ile (Tibet’te “soykırım”) ya da ağır insan hakları ihlalleri ile (Tienanmen) durmadan suçlayıp durduğu Çin’e karşı neden hiç bir ciddi yaptırım uygulayamadığı üzerinde hiç duruluyor mu?

Yirmi yıl önce Lübnan’da bütün dünyanın gözü önünde işlenen toplu cinayetlerin, Sabra ve Şatilla katliamlarının baş mimarı Şaron bugün İsrail’in başbakanı; Presidan Bush 2 ile Beyaz Saray’da birbirlerinin şerefine kadeh kaldırıyorlar.

Afrika’da son on, yirmi yıldır sürüp giden, adı, sanı, sayısı artık hiç hatıra gelmeyen ülkeler/kabileler arası katliamların, soykırımların, siyasi cinayetlerin, darbelerin ve savaşların tümünün ardında Batı parmağı (Fransa, ABD, Belçika...) olduğu pekala biliniyor. Şu ünlü “bilgi çağı”nda bunların bilgisi niçin bütün dünyada olay yaratmıyor, sorumlularından hesap sorulması için “yaygara” koparılmıyor?

Belgrad Holocaust’unun sorumlusu o zamanki NATO kumandanlarının, sözcülerinin, onlara emir veren siyasilerin (Clinton’ların, Blair’lerin, Solana’ları n, vb...) yargı önüne çıkarılmaları neden istenmiyor? İkide bir “Global adalet”ten söz edenler “adalet”in kör olduğu söylenen gözlerinden birinin neden hep güçlüleri kolladığını, öbürünün güçsüzler üzerine yıldırımlar yağdırdığını görmezden geliyorlar ve bir de, üstelik, kolu kanadı yolunmuş, güçsüz “suçlu”ların cezalandırılmasına alkış tutuyorlar? (“Miloseviç de boyuna bosuna bakmadan dünyanın efendilerine kafa tutmasaydı...” NATO yalakalarının “değerlendirmeleri” bu!)

GÜCE TAPMA SENDROMU

Alkış, “suç’un cezalandırılmasına değil, gücedir. Düveli Muazzama’nın önünde bütün akar sular duruyor. Bu bir vakıa ise... vakıadır. Alkış tutmak ne oluyor? Belgrad’tan gece baskınıyla kaçırılıp Lahey’deki sözde mahkemede sigaya çekilmek istenen “sanık” Miloseviç’in üzerinde tepinmek ne oluyor?

Üstelik, sözkonusu “mahkeme” uluslararası hiç bir hukuki meşruiyeti olmayan düzmece bir mahkeme. NATO’nun işlerini görmeye atanmış bir politika aracı. İnsanlık suçu sayılan eylemleri Birleşmiş Milletler nezdinde yargılayacak gerçek bir mahkemenin kurulması çalışmaları yok değil, var. Yıllardır, ABD’nin itirazları nedeniyle sonuçlanamıyor.

Emperyalizmin ve ABD hegemonyasının dayandığı en güçlü, etkin silah, güce tapma sendromudur. En güçlü olan ne yaparsa, en doğrusu odur. Isırılamayacak el öpülür! ABD’nin yeni yönetiminin de sözcülerini, alçaklığı meslek edinmiş “küresel” medya taifesinin “küresel adalet”, “insan hakları”, “insancıl değerler” gibi yaveleri hiç ırgalamıyor. Onlar katı mı katı reel politik hedeflerin peşindeler. Bütün dünyayı önünde sulta durdurmaya ahdettikleri temel Amerikan doktrini: ABD’nin ulusal çıkarı. Bunu açık açık belirtmekten hiç çekinmiyorlar.

O da, çünkü, reel politikanın bir gereği. ABD Senatosunun yıllanmış gözükara, gerici üyesi ünlü Jesse Helms, 1996’da, “...ABD hukukun ve kudretin moral, siyasal ve askeri meşalesini elinde taşıyarak dünyayı yönetmek ve bütün halklara örnek olmakla yükümlüdür,” diyordu.* Birkaç yıl sonra bir başka gerici yazar, Charles Krauthammer, şöyle demekten çekinmedi: “Amerika bütün dünyayı bir dev gibi kucaklamıştır... Roma’nın Kartaca’yı yıkmasından bu yana hiç bir büyük devlet bizim ulaştığımız doruklara ulaşamamıştır.”* 1991’de, o zaman Prezidan Bush 1’in Savunma Bakanı olan Dick Cheney (bugün Prezidan Bush 2’nin Başkan Yardımcısı) Körfez Savaşını şöyle yorumlamıştı: “Önümüzde açılan yeni çağda karşılaşacağımız çatışmaların tipik örneğidir bu savaş... Güneydoğu Asya’nın yanısıra Avrupa’da, Asya’da, Pasifikte ve Orta ve Latin Amerika’da önemli çıkarlarımız var. Politikalarımızı ve kudretimizi öyle ayarlamalıyız ki, buna benzer bölgesel tehditleri önleyebilelim ya da yenilgiye uğratabilelim,”*

Evet, sınırların kalkmakta olduğunun, “bütün insanlık çıkarları”nın öne çıktığının iddia edildiği bu çağda, sınırlar işte böyle kaldırılıyor: ABD hegemonyası nın temel şiarı “ulusal çıkar” uğruna!

11 Eylül 2001 sonrası ABD’nin “Terörizme karşı Savaş!” ilanından önce yazılmış olan bu yazıya şimdi şunu da ekleyelim: ABD, sadece 1946-1975 yılları arasında, amaçlarına ulaşmak için tam 215 kez askeri güce başvurmuştur. Aynı yıllarda, ulusal çıkarlarının tehlikede olduğunu düşündüğü durumlarda 19 kez nükleer silah kullanma tehdidini savurmuştur...

*Temmuz 2001 tarihli Le Monde Diplomatique’den.

“Yeni Ekonomi” : Bir mitin çöküşü

Ayrıntılar
Ahmet Hamdi Dinler
Sayı 9 (Ekim 2001)
30 Aralık 2013

Amerikan ekonomisinin bunalım sinyalleri vermeye başlamasından kısa bir süre önce ünlü Business Week Dergisinin Amerikan ekonomisindeki olağanüstü büyümenin nedenlerini konu ettiği sayısında bir fotoğraf çok çarpıcıydı. Fotoğrafta, Amerikan halkını temsilen, değişik sınıf ve meslek gruplarından kişiler bir arada mutlu bir yüz ifadesi ile poz veriyorlardı: temiz tulumu ve iş aleti ile bir işçi, orta yaşlı sevimli bir kadın, borsacı olabilecek genç bir işadamı... Bütün bunları birleştiren şey, mutlu yüz ifadelerinden anlaşılacağı gibi, “Yeni Ekonomi”den her birinin pay alıyor oluşuydu. Aslında Amerikan ideolojisi biraz da buydu. Aynı derginin ilerki sayfalarında söz alan emekli bir kadının dediğine göre, haftada üç finans gazetesi takip ederek emekli hisseleriyle borsada oynayıp dünyayı dolaşabiliyordu artık sıradan Amerikalılar. Yeni Ekonomi’de herkese yer vardı ve tüm dünya bunu örnek almalıydı. Bunun arkasında bizlerin son istikrar programından sonra hiç yabancısı olmadığımız bir “toplumsal uzlaşma” ideolojisi yatıyordu. Verimlilik göstergeleri, işsizliğin azalması, mantar gibi biten internet firmalarının borsada kazandığı inanılmaz değer bu uzlaşmanın sözde maddi temellerini yaratıyordu. Yeni Ekonomi dinamikti, enformasyon devrimi ile güç kazanmıştı, sürekli yeni işler yaratıyordu ve verimsiz firmaların çökmesine izin vererek Schumpetervari bir “yaratıcı yıkım” yoluyla dünya ekonomisine de yeni bir soluk kazandı rmaya, onu yeniden diriltmeye adaydı.

Aslında bu hikaye baştan sona bir mitdi. Mitin en büyük dayanağı “Bilimsel Teknolojik Devrim” ise bir efsane. Son 20 yılda yaygınlaflan iletişim teknolojileri, ne kadar gelişmiş olursa olsun daha önceki iki teknolojik devrimin –avcılıktan tarıma geçiş (Neolitik devrim) ve 18-19. yy. sonrası sanayi devrimi– özelliği olan, tüm yaşam biçimlerini topyekun değiştirme gücüne sahip değildi. Bilgisayarlar iş yaşamını kolaylaştırıp maliyetleri düşürüyor olsa da, bunun, ekonomideki verimliliği arttırıcı ya da ekonominin niteliğini temelden değiştirici bir yanı yoktu. En önemlisi, ekonominin en büyük sıkıntısı olan kârlılık oranlarının sürekli düşmesini, önceki tarihsel dönemlerle kıyaslandığında hiç de engelleyebilmiş değildi. Finansal piyasalarda paranın inanılmaz bir hızla dönmesi tüm dünya ekonomisinin ayakta durmasını nereye kadar sağlayabilirdi. Ya da, tüm dünya koskoca bir borsaya dönüştüğünde finansal piyasaların kırılganlığını ne dengeleyebilirdi?

Ancak başlangıçta, özellikle Clinton döneminde, verimsiz işleyen firmaların iflasına izin verilmesi ekonomiyi belli ölçüde toparlamayı başarmıştı. “Downsizing” adı verilen yöntemle şirketler küçültüldü ve maliyetler düşürüldü. Öte yandan yeni kurulan internet firmaları borsada hızla değer kazanmaya başladı. Oysa bu firmaların kârlılık oranları, borsadaki değerleriyle ölçülemeyecek derecede düşüktü. Borsayı bu derece şişmiş bir köpükle ayakta tutan iki neden vardı: bir yanda, içeride, inanılmaz bir borç yükünün altına giren ve yaşamını kredi kartları, ev ipotekleri, taksit ödemeleriyle geçiren ve borsaya sarsılmaz bir güven besleyen Amerikan halkı; diğer yanda, dışarıdan sürekli para pompalayan, Amerikan tahvillerinin sadık yabancı alıcıları. Özellikle dış piyasalarla Amerikan ekonomisi arasındaki ilişki Yeni Ekonomi’nin ne kadar hassas dengeler üzerinde oturduğunun göstergesidir: Önce 1995 de Japon Yeninin devalüasyonuna karşılık Amerika’nın gittikçe artan dış ticaret açıklarını Japonya’nın Amerikan tahvilleri satın almasıyla kapamaya başlaması, daha sonra da 1997 Asya krizinden kaçan spekülatif sermayenin Amerikan borsasına taze kan getirişi. Böylelikle dünya ekonomileri gittikçe birbirine daha bağımlı hale geliyor ve bir yerde çıkan bir kriz, daha önce hiç bir zaman olmadığı kadar doğruca bir başkasını etkileyebiliyordu.

Denk bütçe Clinton döneminin imza attığı bir başka mucize olarak gösteriliyordu. Oysa mucizenin formülü pek basitti: Bütçede sosyal güvenlik harcamalarını kısmak; vatandaşlardan alınan sosyal güvenlik katkı paylarını arttırmak ve tabii ki ücretleri düşürmek. Son yılların en düşük işsizlik rakkamlarının gerçeği ne kadar yansıttığı çok tartışmalıydı. “Part-Time” ve kısa süreli sözleşmelerle çalışanların sürekli iş sahibi imişler gibi gösterilmesi, iş aramaktan umudunu kesmiş olanların anketlerde işsizler arasında sayılmaması istatistiklerin “Yeni Ekonomi” efsanesine yaptığı bir katkıydı. Gerçi işsizliği azaltmak için bir takım mekanizmaların yaratılmış olduğu da doğruydu, ama ne pahasına? Kazanılmış Gelir Vergisi Kredisi diye adlandırılan kredinin arttırılması, insanların çok düşük ücrete de olsa bir işte çalışmalarını teşvik ediyor, bu da işsizliğin “azalması”na yardımcı oluyordu. Bu anlamda devlet, sanıldığının aksine, her zamankinden daha fazla müdahaleciydi. Yeni Ekonomi’nin yerleşmesi için gerekli kurumsal araçları yaratma görevini üstlenmişti.

Elbette, her durumda olduğu gibi bu süreçte de kazananlar ve kaybedenler vardı. Toplumsal uzlaşma, borsacılar, finans çevreleri ve tasarruf oranları sıfır’a yaklaşan, borçla karşılanan tüketim oranları %100 leri geçen orta sınıf hane halklarını kapsarken; sözkonusu sürecin baştan beri dışladığı, sayıları on milyonları bulan yoksullar, işsizler, evsizler, aç insanlar Yeni Ekonomi’nin öncesinde de, sonrasında da kaybeden kesimleri oluşturdu.

Bu iyimserlik havası tüm dünyaya öylesine yayılmıştı ki, Avrupa Birliği ülkeleri Yeni Ekonominin gereklerini nasıl yerine getireceklerini tartışıp bu yönde kararlar alırken, Türkiye’de de Amerikan ekonomisi örnek alınacak model olarak gösteriliyordu. Ancak ekonomideki gidişin bizce hiç de şaşırtıcı olmayan bir yöne evrilmesi bu iyimserliğin altının ne kadar boş olduğunu ortaya koyunca, modeli örnek diye gösterenler derin bir sessizliğe gömüldüler. Pek çok firmanın birleşmesi ve her birleşmede kârlılığı arttırıcı yeniden yapılandırmalar sonucu artan işsizlik, internet firmalarının hızla değer kaybetmesi, Borsada teknoloji sektörü endeksi NASDAQ’ın endişe verici inişleri... bütün bu gelişmelerin gün gibi apaçık ortada oluşu, Yeni Ekonomi’nin ağzı kalabalık taraftarlarını savunmasız bıraktı. Üstelik bu hiç de ekonominin doğal sayılacak bir durgunluk dönemi olarak gösterilemezdi. Japonya da resesyonun eşiğindeydi ve Amerikan açıklarını artık kapatamayacak duruma gelmesi halinde Amerika çok zor durumda kalacaktı. İç piyasada sürekli kredi kartı iflası yaşayan hane halklarının tüketimini sürdürmek nereye kadar mümkündü? Ayrıca Amerikalıların tüketmemesi demek, ihracatçı ülkelerin en değerli pazarlarını kaybetmeleri demekti. Borsa ise, her an patlamaya hazır bir köpükle sadece Amerikan yönetimini değil, Amerikan ekonomisine bağımlı hale gelen diğer dünya ekonomilerini de endişelendiriyordu.

Bu durumda yıllardır ekonomiyi kontrol altında tutmak için en önemli araç haline gelen faiz yükseltme ve indirmeler daha da önem kazandı. 1929 büyük Borsa Çöküşünden önemli dersler almış olan FED (Amerikan Merkez Bankası) çok dikkatli davranacak, piyasaları ısındırmamak için elinden geleni yapacaktı. Bu yıl içinde faiz hadleri ardarda dokuz kez düşürüldü: yatırımlar ve tüketim için para ucuzlatıldı ama işler düzelmedi. Bu durumda ekonomiyi canlandıracak bir başka seçenek ise Mister Bush’un seçimiyle yeniden gündeme gelen savaş sanayii olabilirdi. Bunun da belirtileri görülmüyor değilken, 11 Eylülde olanlar Mister Bush’a yerde aradığını gökte buldurdu. Buldurdu da, nereye kadar ve yine ne pahasına?

Bundan sonra artık hangi önlem alınırsa alınsın, Yeni Ekonomi 20. Yüzyılda dünya ekonomilerini vuran krizleri aşmak bir yana, yenilerine gebe olacağa benziyor.

“İnsanca yaşamak” neyin nesi?

Ayrıntılar
Tektaş Ağaoğlu
Sayı 9 (Ekim 2001)
30 Aralık 2013

Nedir “insanca” yaşamak? Ne kadar yaşamaktır? Kime, ne için gereklidir? Nerede bulunur? Kimden alınır? Fiyatı nedir?

Bu soruların cevabını biliyorsanız, söyleyin.

Sözgelimi, günde 12 saat değil de 8 saat çalışmak mıdır “insanca yaşamak”? Niçin 8 saat de 6 saat değil? 6 saat olabiliyorsa neden 3 saat değil? Çalışma süresinin “insanca” bir ölçüsü mü var? Nasıl konuluyor o ölçü? Kim koyuyor? Ne kadarı “insanca” oluyor? Neden “o kadar”ı insanca oluyor? Olduğu kadarından daha insancası yok mudur? Olamaz mı? Olursa nasıl olur? Nerede bulunur? Kimden alınır? Fiyatı nedir?

Ayda 130 milyon TL asgari ücrete değil de 600 milyon ya da 2 milyar TL ücrete çalışarak mı insanca yaşanır? 2 milyarın ne kadar üzerinde bir ücret insanı “daha insanca” yaşatır? Nerede bulunur? Kimden alınır? Fiyatı nedir?

Çalışma için öyle, ücret için böyle. Barınma, sağlık, eğitim, boş zaman, kültür-sanat, eğlence, vb. için de hep aynısı. İşin özeti: “insanca”nın belli, belirli, ele avuca gelir bir tanımı var mı? Yok. Eninde sonunda gelip “maddi refah”a dayanıyor. Doğal olanı da bu. Son derece önemli. İnsan denen varlığın ilk ve temel ihtiyacı, hayatını sürdürebilmesi, bunun için gerekli maddi imkanları bulabilmesidir. O imkanlar belli bir asgarinin altına inerse insan ÖLÜR. Biraz üstünde kalırsa, SÜRÜNÜR... Peki, ne kadarıyla “insanca bir hayat” yaşanır?

Besbelli ki sorun, temelde, “ne kadar” sorunudur. Yalnız ne kadar maişet (hayatta kalmak için günlük geçim aracı, “ekmek parası”) değil, aynı zamanda ne kadar barınma, boş zaman, kültür-sanat, eğitim, sağlık, şu bu sorunudur. Ne ki “insanca yaşama”nın belli bir tanımı yok ama zihinlerde ve özlemlerde oluşan belli kıstasları var: Hepsi, Batının gelişkin kapitalist toplumlarında geçerli sayılan ölçütlere referanslı. Öyle ki hayat, o ölçütlere ne kadar sadık kalınırsa ya da yaklaşılırsa o kadar “insanca” oluyor... Öyle mi oluyor?

“Ne kadar?” sorusu her toplumda geçerli. Batı toplumlarında her insanın, tek tek her bir bireyin hayatını sözde “insanca” yaşamasına dair ihtiyaçlar nasıl belirleniyor? Bireyin kendi kişisel potansiyelleri, kendi özlemleri, tercihleri, seçimi, kararımı kı belirliyor ihtiyaç boyutunu, yoksa kapitalist ekonominin ihtiyaçları, zorunlulukları mı? Avrupa’da bundan on yıl öncesine kadar insanların “insanca” yaşatma gayretinin ürünü yıllanmış sosyal devlet uygulamaları bugün olduğundan daha ileri ve kapsamlıydı (daha ileri ve kapsamlıydı da, o da ne kadardı, o ayrı bir konu.) Bugün niye, daha da gelişmiş olmaları gerekirken, geriledi, geriletildi? Oralarda “insanca yaşama” ölçütü mü değişti? Evet, değişti... Sorun burada. Neden değişti?

Değişir de ondan! İnsana dair belli bir “insanca yaşama sabiti” yok çünkü. Hiç olmamıştır. Olması da gerekmiyor. Bilhassa gerekmiyor. (Yani iyiki de yok.) Çünkü öyle bir mutlak ölçütün tespiti sınıflı toplumda verili iktidar olgusundan, sınıf tahakkümünden soyutlanamaz. Bakarsınız, kölelik “hukuku” nun da başlangıcı olur!

Avrupa ülkelerinde alışılagelen yüksek işçi ücretleri şimdilerde “tahammül edilemez” oldu. Çok yükseldiğinden ve hep yükseldiğinden değil, “küreselleşme” uygulamaları yla devreye giren ölçütlere göre “yüksek” kaldığından. Sendikalarla birlikte oluşturulan çalışma koşulu standartları uluslararası rekabet gerekçesi ile sürekli düşürülüyor; çalışanlar razı gelmezse fabrikalar, işyerleri kapatılıyor, işsizler ordusuna yeni işsizler katılıyor. İşsizlik on yıllardır kitlesel ve süreğen Sendikaların gücü, etkisi kırılıyor. Sağlıkta, boş zamanı değerlendirmede, sosyal güvenlikte kazanılmış bir sürü hak şöyle ya da böyle, şu kadar ya da bu kadar geri alınıyor. Sosyal devlet tırpanlanıyor. Çalışanların refah düzeyi, reel gelirler geriliyor.

Bunlar hangi koşullarda oluyor? Sözde “bilimsel teknolojik devrim”in ve küreselleşme denilen kapitalist yayılmacılığın ekonomilere ve insanlığa uçsuz bucaksız yeni üretim ve refah imkanı sunduğunun, tüketimin akıl almaz boyutlarda artacağının yüksek perdeden iddia edildiği koşullarda oluyor.

Oysa gerçek hiç de öyle değil. Bırakın dünyanın şu ucunu, bu bucağını, hiç bir ileri kapitalist ülkede çalışanların refahı dişe dokunur bir ölçüde artmadı, artacağı da yok. Genel olarak Avrupa ülkelerinde son yirmi yılda işveren konumundaki gelir grubunun milli gelirden aldığı payın %44’den %60’a kadar yükseldiği, buna karşılık ücretlilerin payının %56’dan %40’a düştüğü biliniyor. Teknolojide ilerlemenin insanlığa sunduğu çok büyük yeni imkanlar yok mu, var, ama onların önünü kapitalizmin kendisi kesiyor. AB ülkelerinin en kodamanı Almanya’da çalışma süresi şu son birkaç yıldır haftada 35 saate zar zor indirilebildi, işsizlik azalmadı. Son birkaç yıldır Japonya’da, “kaplanlar” diyarı Uzakdoğu’da, derken Avrupa’da ve şimdilerde AB’de reel ekonomi durgunluğa toslamış halde. Ünlü teknoloji sektörü başaşağı gidiyor. Kapitalizmin dillere destan “dinamizm”i dünya çapında para alışverişi ile habire “köpük” (sanal zenginlik) üretiyor.

Şurası bir gerçek; bütün olgular bunu doğruluyor: Türkiye gibi “ gelişmekte olan kapitalist pazar” ekonomilerinde olsun, gelişkin kapitalist ekonomilerde olsun, “ insanca yaşama“ anlayışı ve pratiği insanlara kendi iradeleri dışında dayatılmadır. Sömürü toplumunda çalışan insanı “nesnel” süreçlere esir eden yabancılaşma olgusunun bir türevidir. Sömürüye, sömürünün sürmesine bağlı değişken koşullarca belirlenmektedir; O koşullarda geçerli (“zorunlu”, “vazgeçilemez”, vb.) kıstaslarla maluldür. İçi fiilen boş bir kavramdır. Gerçekliği olan bir değer ifade edebilmesi için somut, kalıcı kazanımlarla doldurulması gerekir. Bu ancak sıkı ve çetin bir sınıf mücadelesi sayesinde mümkün olabilir: Ekonomik-demokratik haklar için, onları sürekli ilerletip çeşitlendirmek için. vb., yani insanca denilen bir hayatı arslanın ağzından koparıp almak için kıyasıya kavga vermekle... Ne ki bu yoldan kazanılan hakların yaşanan hayatı ne kadar insanca kıldığı, ya da öyle bir hayata “insanca” demenin ne anlama geldiği yine havada kalır. Zira kazanılmış hakları korumaya, savunmaya, ilerletmeye yönelik sınıf mücadelesi –ne kadar gerekli, ertelenemez, vazgeçilemez olursa olsun– kapitalizmden (insanın insanı sömürmesinden ) temelli kurtulmayı hedefleyen toplumsal/siyasal iktidar mücadelesinden uzak kaldığı sürece varacağı yer olsa olsa sosyal demokrasiye kadardır.

Sosyal demokrasi aklını yoksullukla bozmuştur. Yoksulluk (şu kadar, ya da bu kadar) hep olacak ki ona iş düşsün. Sermayenin iktidarına dokunulmasın, ama o iktidar yoksulları da olabildiği kadar kollasın. Yoksulluk ne kadar azalabiliyorsa azalsın, yoksul kişi ağzına bir parmak bal çalınıp hayatından hoşnut kılınsın. Ne kadar hoşnut.. ? Bugün için bu kadar... Ona yeter! Tabii, gönül ister ki...

Sosyal demokrat değerler, hangisi olursa olsun, sermayenin gittikçe dünya çapında karmaşıklaşan çıkarlarınca belirleniyor. Hiçbiri kalıcı değil; her birinden her an vazgeçilebilir. Gerçek, somut varlığıyla insan, kişi, birey, sosyal demokrasi için ekonominin girdi/çıktı hesabında soyut bir kalemden başka birşey değildir. Onunla adeta özdeşleşen bir kavram ve pratik olarak sosyal devletin çalışanlara sunduğu “insanca” hayat da her an bıçak sırtında bir hayattır ve bıcak sırtında kalmaya mahkumdur. Sosyal demokrasinin kendisinin bundan sonra ne olup ne olmayacağı ise bıçak sırtında olmanın da ötesine düşmüştür: Sosyal demokrat partilerin tümü, Avrupa’da ve bütün dünyada, sermayenin sınıf politikalarının etek taşıyıcılarına dönüşmüşlerdir.

Peki, sınıf mücadelesine ne oldu?

Eski hali kalmadı, doğru. Epeydir geriledi, sindi. Sınıfı atalet bastı. Bunun nesnel nedenleri var: kapitalizmin genişletilmiş yeniden üretim sürecinde yeni gelişmelerin dayattığı birtakım yeni durumlar gibi. (Ayrıntılarına yeri geldikçe değiniyoruz, daha da değineceğiz.) Ama öznel nedenleri de var. Onlar daha önemli. Çünkü öznel faktör (irade, teori, örgüt, şu ünlü “izm” lerin en ünlüsü!) devreden çıkınca –daha doğrusu, düşürülünce ve bu da sanki kaçınılmaz kadermiş gibi algılanınca– yeni nesnelliğin ürettiği ve taşıdığı bir sürü yeni potansiyel gelişemeden, kuvveden fiile çıkamadan heba oluyor; nesnellik yeni yeni olumsuz öznellikler üretiyor, onlar öne çıkıyor, ağır basıyor ve ataleti besliyor. Sınıf egemenliği ve tahakkümü o atalet (yenilgiye teslimiyet, özgüven yoksunluğu, güce tapma, vb., vb...) üzerinden topuyla tüfeğiyle, bilgisayarları ve her türlü sair teknolojik yeniliği ile ve “demokrasi” söylemli ideolojik hegemonyasıyla kendini yenden üretiyor. Kapitalizm, bundan 20, 30 yıl öncesine kadar, ideolojik/toplumsal hegemonyayı insanlara –sözde de kalsa– geleceğ e dair sunduğu “umut”la sürdüyordu. Şimdi artık umutsuzluğa yatırım yapıyor: “Daha ne kadar?” diye soracak olanları, daha beterine çatmaktan sakınıp, “İşte bu kadar!”la yetinmeye mahkum ederek.

Salt “insanca bir hayat” için siyasetten –işçi sınıfının bütün çalışanlarla birlikte bağımsız siyasetinden– ve iktidar perspektifinden yoksun sınıf mücadelesinin sonu çıkmazdır dedik ya, dün de çıkmazdı, bugün daha da öyle. Bütün dünyada, ileri Batı toplumlarında da, gelişme trendi çalışan kitleleri siyasetin dışına sürerek yıldırma, sindirme, pasifize etme yönünde. Sınıf mücadelesinde burjuvazide taraftır ve halen kozlar onun elindedir. Bütün maddi ve manevi, kültürel birikiminin çalışanları “toplum” ve “insanlık” adına hizada tutmak ve her fırsatta geriletmek için seferber etmiştir. Gerektiğinde her türlü anti-demokratik kısıtlamaya, baskıya, askeri çözüme başvurmakta tereddüt etmeyeceğini her haliyle göstermektedir. Bu nedenle, öznel faktörü, özelliklede iradi unsuru, siyaseti yani, önemsemek, hem de çok önemsemek gerekiyor. Tarihin tekeri bir süredir tersine dönüyor. Bu olamaz sanmıştık ama oluyor işte! Tersine dönüşü durdurmak, geri –ileriye– çevirmek gerekiyor. Bunun için irade gerekiyor. Çalışanlar ideolojik hegemonya ve siyasi iktidar mücadelesine dört elle sarılmadıkça, ekonomik-demokratik haklar mücadelesinin önüne burjuvazinin yığdığı engeller günübirlik kazanımlarla aşındırılıp aşılamaz. İktidar olmak istemeyenlere ekmek de, özgürlük de verilmeyecektir.

Daha önce de söylendi: Sınıf mücadelesi, özünde, insanca bir hayat adına üç beş kuruş daha yüksek ücret ya da yılda on beş, yirmi gün ücretli tatil, vb. için mücadelenin değil, işçi sınıfının ve bütün çalışan insanlığın özgürlük mücadelesinin adıdır. Özgürlük, “insanca” bir hayattan ne kastediliyor ve ne bekleniyorsa hepsinin, mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirildiği koşullarda özetidir. Kazanıldığı zaman hayat tümüyle, insancası filan söz konusu olmadan insana, özgür bireye ait olacaktır. Kişi, gücüne kuvvetine, sağlığına, zihni yeteneklerine, zamanına, aşkına, kafa dinçliğine, vb. alınır satılır meta fiyatı biçilerekten onun bunun kapısında ömür boyu çalışmak zorunda kalmayacaktır.

Sosyal demokrasinin encamı

Ayrıntılar
Hüseyin Hasançebi
Sayı 9 (Ekim 2001)
30 Aralık 2013

İşçi hareketi 20. yüzyıl içinde esas itibariyle iki ayrı yoldan yürüdü. Yollardan biri Sosyal Demokrat siyasi çizgi, diğeri Komünist siyasi çizgi adını aldı. Bunlar tekdüze bir siyaset anlamına gelmiyor, aynı zamanda felsefi, kültürel ve ideolojik boyutları da olan kapsamlı bir dünya görüşüne karşılık düşüyor.

Bu iki farklı yoldan yürünürken siyasi iktidarlar, yeni devlet biçimleri ve değişik, yeni toplumlar yaratma gayretleri yaşandı. Sosyal demokratlar daha çok Sosyal Refah Devleti yaratma alanında kaldılar, komünistler ise İşçi Sınıfı Devletleri adı altında yeni devlet biçimleri kurarak sosyalist toplumlar oluşturmaya çalıştılar.

AVRUPA SOSYAL DEMOKRASİSİ

Sosyal demokrasi kendi kulvarında kapitalizmin, yani sömürünün adil biçimde yönetilebileceği ve bir süre sonunda ortadan kalkacağı noktaya demokrasi içinden gidileceği tezini geliştirdi ve hayata geçirmeye çalıştı. Komünistler kapitalizmi yıkmayı, sömürüyü hemen ilk başta ortadan kaldırmayı ve eşitlikten başlayan süreçlerle özgürleşmeyi denediler. Bu yola devrimlerle girdiler.

20. yüzyılın sonuna gelindiğinde, irdelenmesi ve sebeplerinin derinliğine analiz edilmesi gerekli olsa da, kabaca şu durum ortaya çıktı: Eş zamanlı olarak, bu yolların ikisi de tıkandı. Apayrı dünyalara götüren bu iki farklı yolun eş zamanlı olarak tıkanmasının, hem sosyal demokratlar, hem de komünistler tarafından bilince çıkarılması gereken güçlü bir diyalektiği bulunmaktadır. Başlangıçta şu kadarını herkes kestirebiliyor: sosyal demokrasi sınıf mücadelesini demokrasi ve sosyal refah devleti sınırları içinde tutarak kapitalizmi daha beterinden (işçi devrimlerinden) koruma misyonunu üstlenmişti; bunu kendisi de böyle ifade ediyordu. Daha beteri (Sosyalist Sistem) ortadan kalkınca sosyal demokrasinin de misyonu bitti ve yolu kapandı.

Sosyal demokrasinin misyonunun bitişi, kapitalizmin kendi iç dinamiklerinin çağdaş evrimiyle de bağıntılı. Sosyal demokrasi ve sosyal refah devleti iç içe kavramlar ve olgulardır. Sosyal devlet pratiklerinin gündeme gelmesinde ve sürmesinde, sermayenin genişletilmiş yeniden üretim sürecinde üretim hacminin işe yaraması için gerekli kitlesel tüketim hacmi merkezi bir yer tutar. “Yeni” kapitalizm tekel kârı temelinde, yaygın kitlesel tüketime eskisi kadar ihtiyaç duymuyor. Giderek yükte hafif, pahada ağır ürünlerin imaline ve pazarlanmasına yöneliyor. Böylece, tüketim hacmi daralan bir ekonomi kâr oranlarını yüksek tutmaya, hatta daha da yükseltmeye yetiyor. Yeni teknoloji de istihdamdan tasarruf imkanı sağlayınca, bir yanıyla üretim/tüketim dengesine dayanan sosyal refah devleti konsepti havada kalıyor. Avrupa ülkelerinde alışılmadık boyutta kitlesel işsizlik yirmi şu kadar yıldır hala sürerken sosyal refah devletinin itibardan düşmesi ve tırpanlanması bundandır. Sosyal demokrasinin ayağının altındaki zeminin kaymasının temel nedenlerinden biri de budur.

Ancak, yolları kapandı diye ne sosyal demokrasi likide oldu, ne de komünist siyaset. Çünkü, yukarıda değindik, bunlar sadece siyasetten ve uygulamadan ibaret sistemler değil, felsefi, ideolojik, kültürel boyutları da olan iki kapsamlı dünya görüşünün karşılığı olan kavramlar. Ayrıca ikisini de temellendiren işçi hareketi var ve sürüyor.

Her iki siyasi hareket için de bir kırılma noktası oluşturan “Berlin Duvarı”nın çöküşü her iki siyasi akım için de, 20. yüzyılda edinilmiş temel paradigmaları yıktı. Ancak sosyal demokratlar bunu ilk adımda kavrayamadılar. O günkü dünya sosyal demokrasisinin lideri Willy Brandt, “Komünizm çöktü, ondan boşalan yeri doldurmaya talibiz,” diyordu. Halbuki aynı anda kendi yeri de boşalmıştı. Zaman kısa sürede bu yanlış algılamayı düzeltti.

Yine de Willy Brandt hepten de yanılmış olmadı. Doğu Avrupa sosyalizmlerini yöneten komünist partileri hızla sosyal demokrasiye yöneldiler ve kendi ülkelerinde yaşanan kapitalizmin yeniden inşası süreçlerini yönetmeye talip oldular.

Sosyal demokratlar kapitalizmin merkez alanındaki sarsılan durumlarını, bilhassa sosyal refah devleti ile ilgili tezlerini geri çekerek düzeltme gayreti içine girdiler. Bunu ya yapacaklar, ya da yok olacaklardı. Çünkü Sosyalist Sistemin yıkılması ile birlikte emperyalist sermaye kendisi açısından daha rasyonel olan programlara yönelmişti. Bu programlar “Sosyal Rövanşizm” adını alıyordu ve sosyal demokrasinin tüm tarihsel kazanımlarını yok etmeyi içeriyordu. Oysa onları işçi hareketine bağlayan tezleri tam da bunlardı ve bu anlamda yol değiştirdiler: yeni yollarına “3. Yol” dediler ve böylece sosyal demokrasi olmaktan da çıktılar.

3. Yol’un ne olup ne olmadığını daha iyi anlayabilmek için, Avrupa sosyal demokrasisinin tarihine ait bir noktanın burada altını çizmekte yarar var. 2. Enternasyonal geleneğini sürdüren sosyal demokrat partiler teoride Marksizmden bütünüyle “arınmadan” uzun yıllar geçirdiler. Mesela Alman Sosyal Demokrat Partisi “demokratik” yoldan ilerleyerek sömürüye (kapitalizme) son verme, üretim araçları üzerinde özel mülkiyeti kaldırıp kamu mülkiyetine geçme hedefini 1959 yılına kadar resmen korudu. Ondan sonra artık öyle bir konsepti, ideolojisi, hedefi olmadığını tüzüğünü ve programını değiştirerek açıkça ve resmen ilan etti. İngiliz İşçi Partisi bir kaç yıl arayla onu izledi. Yani sosyal demokratlar “demokratik yol”un daha o zamandan tıkalı olduğunu görmüş ve o yoldan da sapmışlardı. O sapma onları bugün “G-7”ler ve NATO çatısı altında Batı emperyalizminin en aktif unsurlarından olmaya kadar getirmiştir. İngiltere Başbakanı bile, Blair, bu tarihsel/ideolojik evrimin en tipik temsilcisidir.

Sosyal demokrasinin Batı’daki tarihini özetleyerek, onu tarihin çöplüğüne mi atmış olduk? Elbette hayır. Özetlemek doğru da değil. Sosyal demokrasinin tarihi devrimci Marksizmin ve sosyalist hareketlerin tarihinden soyutlanarak da özetlenemez. Çünkü sosyal demokrasi muhalefette ve özellikle de faşizme karşı mücadelelerde komünistlerle yan yana, bazen iktidardayken işçi sınıfına ve ezilen halklara karşı şahinleşerek, solun bütünüyle ilişki halinde bir tarih oluşturmuştur.

Özetlenmesi, ayrıca, tüm sosyal demokrasinin aynı sepete konulması sonucunu doğurur ki, bu da yanlıştır. Çünkü kendini emekçi sınıf talepleri üzerine kuran ve “sol sosyal demokrasi” adını alan siyasi akımlar da vardır; sermaye sınıfının yanında durup, işçilere ve emekçilere şu kadar verelim, bu kadar vermeyelim diyen ve hatta geçen yüzyılın başlarında Rosa Luxemburg’un öldürülmesini tezgahlayacak kadar gericileşen sağ sosyal demokrasi de. Bunlar, sosyal demokrasinin fark edilmesi gereken özellikleridirler.

21. YÜZYILA GİRERKEN

Devrimci Marksist bir pozisyondan bakıp, işçi ve emekçi sınıfların kendileri için istedikleri hayat bakımından bir yüzyılın tüm günahlarını sosyal demokrasiye yükleyerek işin içinden sıyrılmak mümkün değildir. Çünkü bu aynı zamanda solun tümünün ortak tarihidir. Soruna salt özgürleşme, ya da eşitlik veya her ikisini birlikte hedefleyen mücadeleler açısından bakıldığında durum değişmemektedir; bu alanda sosyal demokrat dünya görüşünün yer yer komünist akımları da içine aldığı ve kendine benzettiği unutulmamalıdır.

Tuhaf bir benzerlikle dünyamız, 20. yüzyıla başlarkenki gerçekliğinin ana temalarına dönerek 21. yüzyıla girmiştir. Bu da, 21. yüzyılın en azından ilk yarısının, geçirdiğimiz yüzyılın temaları üzerinden gelişeceğini göstermektedir. Araya “Küreselleşme” diye bir kavramın sokulması ve bununla tüm temalarımızın değişmekte olduğu yutturmacasının şimdilik rağbette olması, gerçeği değiştirmez. Bu nedenle, sosyal demokrat dünya görüşü ile, devrimci Marksist dünya görüşü arasındaki ilişkiler, yaşanmış tecrübeleri de içeren bir zenginlikle sürecektir. Bu zorunluluktur ve zorunluluğun temelini sömürünün sürüyor olması oluşturmaktadır. Sömürüye, “adil” olması koşuluyla razı sol ile, insanın kurtuluşunu (özgürleşmesini) sömürünün mutlak olarak yok edilmesinde gören sol, bugün de yan yana olacaklardır, yarın da. Üstelik içinde bulunduğumuz şimdiki zaman gerçekliği bu tartışmayı daha da alevlendiriyor. Çünkü emperyalizm, sadece işçi ve emekçilerin değil, bütün insanlığın önüne “ya barbarlık, ya sosyalizm” denklemini eskisinden de daha acil ve şiddet dolu bir biçimde koyuyor.

Bu uzun girişten sonra geldik günümüz sosyal demokrasisi ile günümüz devrimci Marksizmi arasında gelişen polemik alanına. Bu yeni polemik alanı eskisinden daha derin. Çünkü artık bundan böyle şu veya bu ülkede değil, kendini dünya çapında ortaya koyacak bir hesaplaşma konuşulmaktadır. Herkes artık bunu görerek sözünü söylemek ve eylemini belirlemek durumundadır.

TÜRKİYE’DE SOSYAL DEMOKRASİ

Türkiye’deki sosyal demokrasi ile Batı’daki sosyal demokrasi örnekleri arasında biçim ve öz bakımından şaşırtıcı farklılıklar vardır. Aynı şaşırtıcı farklılıklar, kendini devrimci Marksizm alanında görenlerin Batılı ve Türkiyeli örnekleri arasında da vardır. Bu farklılıklar doğaldır ve geri ülkelerin Marksizmi anlayıp algılamadaki kusurlarına vaktiyle Lenin’in dikkat çekmesi hem boşuna olmamıştır, hem de aynı şey bugün de sürüp gitmektedir.

Türkiye’nin sosyal demokrasisi nedir, nerdedir ve ne yapmaktadır? Toparlamak kolay değil ama hem siyaset, hem de felsefe, ideoloji ve düşünce alanında sosyal demokrat dünya görüşünün temel tezlerini üç aşağı beş yukarı taşıyan güçleri görebiliriz.

Türkiye’deki sosyal demokrasi de tıpkı Batılı örneklerinde olduğu gibi, aynı sepete konulur nitelikte değildir. Kendine Marksist diyen sosyal demokratlar tek tük de olsa vardır, fakat onlardan çok kendini “sol” hareketler içinde ifade eden ama dünya görüşü olarak sosyal demokrasiyi aşamamış ya da aşmışken oraya geri dönmüş yığınla devrimci, sosyalist Marksist bulunmaktadır. Bunları, günümüzün sömürü olgusu ile bağlı sorunlarına ve sorularına verdikleri yanıtların ortaklığına ve benzerliğine bakarak ayırdedebiliriz.

Siyaset alanındaki somutlanmalarına bakmadan önce ideolojik dayanaklarına baktığımızda, Türk sosyal demokrasisinde Marksizmi değil, Kemalizmi buluruz. Sınıfsal dayanağı nedir acaba diye bakarsanız, karşınıza çoğunlukla devlet çıkar. Bu nedenle Türkiye’deki sosyal demokrasi devletçiliğe ve Kemalizme olan bağnaz bağlılığı ile belirlenir.

Devletçilik son tahlilde sermaye sınıfının şartlara göre bir tercihini oluşturduğundan sadece Türk sosyal demokrasisinin karakteriymiş gibi dikkat çekici değildir ama, Kemalizm gibi, demokrasiden zerre içermeyen ama burjuva devrimciliğinin tazeliğini ve hararetini sonuna kadar içeren bir eylem ve düşüncenin üzerine sosyal demokrat dünya görüşünün inşa edilebilmesi önemli bir sorundur.

Bunun bir nedeni Kemalizmin kaynaklarındadır. Bilindiği üzere Kemalizm, Ekim Devrimi’nin yakınında, o devrimin açtığı özgürleşmeci kulvarda doğmuş ve yine o devrimin stratejik desteğini almış bir burjuva devrimidir. Gerçi Ekim Devrimi’nin desteğini alan diğer burjuva devrimleri gibi gelişmemiş, doğduğu kulvardan erken çıkmıştır ama genetik dokusundaki bu özelliğini, dünya dengeleri sallandığı zamanlarda “bağımsızlık”, “tarafsızlık” “millî çıkar”, “Bayrak” gibi özel atıflarla tarif ederek, vazgeçilmez bir kimlik olarak değilse bile, bir pazarlık unsuru olarak öne sürmüştür.

Kemalizm’in de “sol” ve “sağ” olarak belirlenen varyantları doğal olarak vardır ve sol Kemalist ideolojik varyantın, Türkiye soluna derinlemesine etkide bulunduğu bilinmektedir. “Kemalizm ile Leninizm arasında aşılmaz duvarlar yoktur” biçimindeki yaygın 1968 algılaması bunun en uç örneğidir. Ama aynı şey bugün, Marksizm alanında düşünüp olaylara ordan bakan pek çok kişi ve akım için de sürmektedir. Bir ayağı Kemalizmde, bir ayağı Marksizmde olan Türkiye’ye mahsus özel bir komünist tipine hepimiz aşinayız. Bu ideolojik yakınlığın anlaşılır tarihsel nedenleri de vardır. Devrimci Marksizmin sosyal demokrasi ile, günümüz gerçekliği üzerinden polemikler geliştirmesinin gerekli ve zorunlu olduğu, burdan da anlaşılabilir.

Kemalizmden koparsa Türkiye’deki sosyal demokrasi sosyal demokrasi olmaktan çıkmaz diye ilk cesaretlenen Bülent Ecevit olmuştur, ilk reddettiği de “elit” aydınların taşıdığı Kemalizmdir. Ecevit bu girişimiyle Türk sosyal demokrasisini siyasetten likide etmiştir. Baykal’ın elindeki oyuncaktan başka, siyasette sosyal demokrasi diye bir şey kalmamıştır. Ecevit’in gittiği yer başka tartışmanın konusudur; şimdilik gerekli ve elzem olan, Türk sosyal demokrasisini siyasette yeniden kurmak için, toplumdan habersiz, değişik mahfillerde Erdal İnönü, Mümtaz Soysal, Murat Karayalçın, vb. eliyle, hazırlıkları iktidardan kotarılan çalışmaların ne olup ne olmayacağına bakmaktır.

NERESİ YENİ?

Mümtaz Soysal’ın merkezinde bulunduğu sosyal demokrat yeni oluşum sol Kemalizme geri dönüyor ve bağımsızlık temasını öne çıkarmaya kararlı görünüyor. Sömürüye, kapitalizme karşı çıktığı yok. Olsun ama adil olsun istiyor. Türkiye IMF’den, Dünya Bankasından veya AB’den değil, Türkiye’den yönetilsin istiyor. Kısaca Kemalizmin, zaten eriyip yok olmasına da neden olmuş çelişkilerini canlandırmak istiyor.

Bu safsatanın “yeni” olan nesidir? Kapitalizme karşı çıkmıyorsun ama onun olmazsa olmaz kurallarına itirazın var. Kapitalizmin kuralı gerektirdiği için Türkiye Türkiye’den yönetilemiyor. Emperyalizm de kimsenin açgözlülüğünden, yağmacılığından doğmadı, kapitalizmin gelişmesinin kolayca anlaşılır bir sonucu olarak var. Kapitalizm kalsın ama yaptıkları ve yapacakları olmasın! Sömürü olsun ama, insaflı olsun! Bunların, hayatın gerçekliğinde, ulusal onur gibi soyut hamasetle ne ilgisi var? Sosyal demokraside yaygın olan bir yanılgı burda da var: kapitalizmin hizmetine, onunla pazarlığa oturarak talip olmak. Bu ancak orda daha güçlü ve kapitalizmi doğrudan tehdit eden bir sol varsa anlamlıdır. Ortada Mümtaz Soysal için henüz fol yok, yumurta da yok.

“Bağımsızlık” denilen şey kapitalist zeminde artık fuzuli bir kavramdır. Ufku kapitalizmin ötesine geçemeyen sol düşünce ve akımlar bu nedenle “bağımsızlık” fikrinden haklı olarak uzaklaşıyorlar. Bağımsızlık, bugünkü dünya gerçekliğinde ancak emekçi enternasyonali alanında ve kapitalizmden bağımsızlaşarak oluşan bir konsept olabilir. Böyle bir konseptin toplumsal/siyasal zemini devlet değil, emekçi kitlelerdir: “bağımsızlıkçı” devletin nesnesi olarak değil, yurt toprağının sahip/öznesi olarak. Nitekim Seattle’dan başlayıp Prag, Cenova gibi buluşma noktalarından geçen ve kendine özel bir doğrultu geliştiren hareketler içinde, bağımsızlığın temeli olan yerel çıkarlar ile emekçi sınıfların evrensel çıkarı uyum içinde yükseltilebilmektedir. “Kapitalizm öldürür!” sloganı boşuna öne çıkmıyor. Bu durumda Mümtaz Soysal ve arkadaşlarının sosyal demokrasisi olsa olsa erken emekliye ayrılmış Kemalist subayların ilgisini çekebilecek bir şeydir.

Siyasette sosyal demokrasiyi, daha soldaki çözültüleri de içine alarak yeniden kurabileceği izlenimini uyandıran Erdal İnönü ve arkadaşlarının hazırlığı ise ne safhaya ulaştı, bu henüz belli değil. Dinamizmini halktan almayacağı, hazırlığının gizliliğinden belli. Erdal İnönü’ye göre gizlilik gerekli de, çünkü fikirleri açıklanırsa, başkaları tarafından çalınabilirmiş!

Yeni bir sosyal demokrat siyasi hareketin Türkiye’de, bugüne kadar, örneğin Bülent Ecevit’in “toprak işleyenin, su kullananın” çizgisinden daha ileri söyleyebileceği ne vardır? O laf söylendiğinden beri hangi toprak hangi işleyenin ya da gaspçının olmuş, çetelesi bir çıkarılsa dudaklar uçuklar. Şimdi o “toprak işleyenler” işledikleri topraklardan da uçurulup büyük kentlerin devasa varoşlarına atıldılar. Bir pundu bulunsa da Avrupa ülkelerine de yayılıp saçılsalar diye de olmayacak dualara aminler ediliyor. Basit bir burjuva demokratik işin bile üstesinden gelemeyen bu Türk sosyal demokratları, hangi “demokratik” işin üstesinden gelebileceklerdir?

SOSYAL DEMOKRASİNİN KENDİ SOLUYLA İLİŞKİLERİ

Sosyal demokratlar bizde ikide bir heybeden yemekte, “işçilere grev sendika hakkını ilk Ecevit, 1961 yılında Çalışma Bakanı iken vermişti” diye övünmektedirler. Nerden çıktı? Hakkı verilmeseymiş işçi grev mi yapmayacakmış? Saraçhane mitingi toplumdaki maddi güç dengelerinin değiştiğini haber vermeseydi, Ecevit’in aklına mı gelirdi işçiler? Sonraki yıllarda ve bugün işçiler Ecevit için var mıdırlar, yok mudurlar? Sonra işçi sınıfını 1978’de başbakanken, bugün de başbakanken ketenpereye getirip, sendikaların tepesindeki adamlarıyla (Halil Tunç, Rıdvan Budak) toplumsal sözleşmelere oturtup imza attıran da Ecevit değil mi ki?

Sosyal demokrasinin kendi soluyla ilişkileri Türkiye’de sorumluluk içeren bir ilişki düzeyine hiçbir zaman yükselmemiştir. Kendi solundaki siyasal güçlerin Türkiye’de her zaman kısıtlı ve yasaklı, aynı zamanda –özellikle son yirmi yıldır– kendi içlerinde yorgunluk ve siyaseten ataletle malul olmaları sosyal demokratların işine gelmiş, ama onların oylarına talip olmaktan da vazgeçmemişlerdir. Bu kısıtlama ve yasakların ortadan kaldırılması için belli bir istek ve çabası olmadığı gibi, Türk sosyal demokrasisi kendi solundaki güçlerin özgürlük taleplerine ilgi göstermemiş, hatta iktidarda olduğu dönemlerde kendi içine “sızmış” daha sol unsurlar üzerinde artan baskılar karşısında pişkince, “Kimseye diyet borcumuz yok!” diyebilmiştir.

Buraya kadar bazı özelliklerini hatırlattığımız, “eski sosyal demokrasi”dir diyelim. “Yeni”si nedir ve nerdedir? Bu soruya doğru yanıta, sosyal demokrasinin değil, onun solundakilerin, bizde bu kadar olur diyerek, hazmedemediği halde desteğini ondan çekmeyenlerin gereksinmesi vardır. Yanıt ise genel olarak bellidir. Batı'daki sosyal demokrasi sermaye düzeni tarafından nasıl kıskıvrak yakalanmış ve teslim alınmışsa, konsepti Batı'ya dönük Türk sermayesi de Türk sosyal demokrasisini öylesine kendi çıkarına bağlamıştır. Bu nedenle Türkiye’de sosyal demokrasinin yenileşmesi, diyelim özgürlükçü ve eşitlikçi bir siyaset felsefesi geliştirmesi, TÜSİAD’ın özgürlükçü ve eşitlikçi olmasına bağlıdır. TÜSİAD’ın programı sosyal demokratlarımızınkinden daha geri değildir.

Devletçiliği ve halkçılığı açısından da Türk sosyal demokrasisi oklarını kırarak yeni liberalizmin ufkuna katılmıştır. En hızlı özelleştirmeci hükümetlerde koalisyon ortağı olarak özelleştirmelere onay ve destek veren sosyal demokratların, bu küresel eğilime karşı her hangi bir “millî çıkar” kavramı geliştirmeleri elbette olanaksızdır. “Sol ile Sağ”ın hiçbir farkı kalmadığı, sağın iftirası değil: sosyal demokrasinin “yenileşmesi”ni içeriyor. Siyasette sosyal demokratların seçenek olmaktan çıkmalarının bir nedeni de budur. Daha da “yenileşme”lerinden korkmak gerekir.

“Sol” kavramı bulandırılmıştır, doğru, ama onu netleştirmenin ve anlaşılır kılmanın yolu tükenmemiştir. “Sol”luk, emekle ve sömürü olgusu ile kurulan ilişki tarafından belirlenir. Bu açıdan Türkiye solunun sosyal demokrasiye bakışında kullanacağı ölçüler, eğer kendisi gerçekten bu ölçülere sahipse, değişmemiştir.

Hüseyin Hasançebi, Kızılcık, sayı 9, s. 25-29.

"Ulusal güvenlik" ve demokrasi

Ayrıntılar
Yavuz Alogan
Sayı 9 (Ekim 2001)
30 Aralık 2013

Duvar yıkıldığında emperyalist kapitalist dünya sistemi, Orta Avrupa’dan Asya steplerine kadar uzanan geniş bir alana bütün finans kurumlarıyla birlikte kapitalizmi yerleştirmek gibi önemli bir sorunla karşı karşıya kaldı. Önceki iki büyük savaştan kalma siyasal-stratejik sorunlar da vardı. Sözgelimi Fransa ve Britanya, Avrupa’nın orta yerinde güçlü ve birleşik bir Almanya’nın kurulmasından pek hoşlanmamışlardı. Soğuk Savaş’ın galibi ABD’nin, NATO’nun altyapısını kullanarak küresel hâkimiyet peşinde koştuğunu gösteren belirtiler de vardı. Ancak bütün bu sorunlar sistemin genel kapitalist çıkarları karşısında ikinci plana itildi. Duvarın yıkılmasından hemen önce ve sonra, daha kesin bir tarihsel aralık vermek gerekirse Gorbaçev’in "Büyük Avrupa Evi"nden söz etmeye başlaması ile SSCB Genel Kurmay Başkanı Sergey Akhromeyev’in intihar etmesi (1991) arasında geçen bir kararsızlık döneminin ardından, Batı’nın Doğu Avrupa’ya akını başladı. Sermaye, proje kredileri, NGO’lar, Batılı uzmanlar, siyasal stratejistler, insan hakları ve hayat standardı kriterleri, mafyanın her türlüsü, Avrupa’nın hukuk normları, oluşum halindeki borsaları speküle ederek muazzam paralar vuran finans maceraperestleri ve daha pek çok şey, tam bir akıl tutulmasına uğramış, devletleri çökmüş ve orduları dağılmış Doğu Avrupa ülkelerini istila etti. Piyasalaştırma başladı, Kiliselerin ve medyanın etkisi güçlendirildi ve dizginsiz kapitalizm bu ülkeleri kapladı.

Küresel düzeyde tamamlanması gereken bu süreç, önce perestroyka’yı kontrollu biçimde uygulayan ancak glasnost’a hiç yanaşmayan Çin tarafından; daha sonra, IMF ile bağlarını kesip Şanghay Beşlisi içinde Çin ve Avrasya ülkeleriyle stratejik ortaklık kuran, bölge ülkeleriyle bir Karadeniz Gücü oluşturan, bu arada İsrail’le ortak helikopter üretimi projeleri, vb. geliştiren, özetle eski imperium’una sahip çıkmaya, silah ve teknoloji ticareti yapmaya başlayan Rusya tarafından durduruldu.

Başka deyişle, sermaye bu geniş alanlara yayılırken, buradaki ulus-devletlerin siyasal bağımsızlığını, kendi aralarında silah ve teknoloji ticareti yapmalarını, stratejik ittifaklar kurmalarını engelleyemedi. Coca-Cola ve McDonald’s bu bölgelere gitti, ancak Avrupa’nın hukuk normları, insan hakları kriterleri (bazı Batılı Marksistlerin deyişiyle “insan hakları emperyalizmi”), “demokratikleştirme misyonu”yla faaliyet gösteren CIA vakıfları vb. bu geniş alanı denetim altına alamadı.

Sonuçta Batı bu bölgeleri kendi siyasal sistemine özümleyemedi; sözgelimi, Irak ve Yugoslavya operasyonları nda bu geniş siyasal coğrafyanın desteğini alamadı. Sermayenin küreselleşmesi siyasetin de küreselleşmesini gerektirdiği için, dünyanın yarısında meydana gelen bu bağımsız tavır alma eğilimi, emperyalist kapitalist ülkelerin Soğuk Savaş yıllarını hatırlatan bir söylem geliştirmelerine, Avrupa orduları (AGSK) inşa edip uzay kalkanı kurma çabalarına yol açtı. Ancak bu çabalarda da tam bir stratejik iç mutabakat sağlanamadı.

Bu süreç Türkiye üzerinde muazzam bir baskı yarattı. AB’nin kapısında piyasanın sopasıyla terbiye edilmeye çalışılan, oluşum halindeki Avrupa askeri stratejik alanından (AGSK) dışlanma çabalarına maruz kalan, ABD ile Kuzey Irak, Kıbrıs ve silah ticareti gibi konularda anlaşmazlıklar yaşayan Türkiye, sadece "ulusal güvenlik sendromu" değil, bir tür varoluş krizi yaşamaya başladı.

Bu krizi askerlerin sivil ve demokratik yapılanmaya gösterdikleri direnişe indirgemek sorunu basitleştirmek olacaktır. TSK’nın askeri-iktisadi bir kast oluşturduğ u ve her kast gibi kendi çıkarlarına zarar verebilecek değişimlere direndiği, siyasal kurumları tasfiye edebilecek yeteneğe sahip olduğu ve bu yeteneği zaman zaman siyaseti yönlendirmek için kullandığı doğrudur. Ancak bu durum, Türkiye’nin bugünün dünya jeo-politiği içinde "ulusal güvenlik" ya da başka bir isim altında stratejik bir konsept aramak zorunda kaldığı gerçeğini değiştirmez.

Soğuk Savaş döneminde ülkenin “Misak-ı Milli sınırları içinde bölünmez bir bütün” olarak varlığını sürdürebilmesinin güvencesi, kutsal NATO ittifakının Güneydoğu kanadında yerine getirdiği askeri işlevin bir sonucuydu. Oysa NATO’nun, Polonya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan’ı kapsayacak şekilde genişlediği, savaş teknolojisinin değiştiği bugünün dünyasında böyle bir işleve gerek kalmadı. Yeni dünya sistemi, Dünya güçlerinin "oyun sahaları"nda sadece bir piyon olmayı kabul eden, gerektiğinde Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu’daki kriz bölgelerine, hattâ Somali gibi uzak bölgelere, uluslararası askeri ittifakların komutası altında müdahale eden, ulusçu iddiaları olmayan, teknoloji üretmeyen, darbe yapmayan, "yeşil sermaye", vb. ile uğraşmayan, sivillere karışmayan, kendine özgü bir "ulusal güvenlik" doktrini, konserve fabrikaları, inşaat şirketleri ve kentlerin içinde geniş garnizonları olmayan küçük, güçlü ve teknik bir ordu istemeye başladı.

Bu noktada insanın aklına gene Doğu Avrupa ülkeleri geliyor. Batı’nın istilası gerçekleştiğinde, bu ülkelerin orduları dağılmış, devlet aygıtları çökmüştü; o zamana kadar barınma, beslenme ve eğitim ihtiyaçları devlet tarafından karşılanan halklar tarihin bu esef verici anında daha çok tüketmekten (muz, beyaz eşya, dolar) başka bir şey düşünemez haldeydi. Oysa Türkiye’deki devlet "derin" sıfatıyla anılıyor. Bu derinliğin içinde bir de "çelik çekirdek" var. Halk kitleleri ise, "öteki" iktidarı oluşturan parlamentonun peş peşe çıkardığı yasalarla, özelleştirmelerle, devletin iktisadi etki/denetim alanından çıkarılarak kapitalist piyasanın insafına terk edilmekte.

Dolayısıyla, Türkiye’nin Doğu Avrupa ülkeleri gibi bir dönüşüm geçirmesine engel olan iki özelliği var: ilkelere bağlanmış, katı bir ideolojisi olan devlet aygıtları ekonomik krize rağmen çökmüyor ve halk kitleleri, ne kadar yoksullaşırsa yoksullaşsın, ulusçu/merkezci eğilimlerinden vazgeçmiyor; tam aksine, yaşadığı felaketten devleti ya da onun çelik çekirdeğini, vb. değil, doğrudan doğruya sivil siyaset kurumlarını sorumlu görüyor.

Bu büyük dönüşümü ya da düşük statülü entegrasyonu, dıştan gelen baskılarla gerçekleştirmenin de pek kolay olmadığı görülüyor. İktisadi araçlara başvurmak, ülkenin bütün kaynaklarını ve iktisadi potansiyelini marifet sergilemesi için eziyet edilen bir hayvana dönüştürmek, tam aksi sonuç veriyor. Nitekim Genel Kurmay’ı n son "muhtıra"sında "küreselleşme anlayışının teslimiyet olarak benimsenmesi"nden söz edilmektedir. Türkiye’deki AB temsilcisi Karen Fogg’un "Ampul" partisinin solun işlevini de yerine getireceğini söylemesi gibi çocuksu destek atışları tam aksi yönde etki yapı yor. Avrupalı mahfillerin siyaset mühendisliği denemeleri sahayı pek iyi tanımadıklarını, ülke tarihini çok iyi anlamadıklarını kuşkuya yer bırakmayacak biçimde ortaya koyuyor.

Aç ve işsiz kalmış, üretim sürecinden koparılmış, gururu kırılmış insanların, mülksüzleşmiş orta sınıfların, umudunu kaybetmiş geniş bir esnaf kesiminin sürükleneceği rejimin adı, Avrupa normlarına uygun demokrasi değil, düpedüz faşizmdir. Kaldı ki bu ülkede yaşayan insanlar "demokrasi" ile kendi hayat standartları arasındaki bire bir ilişkiyi özümleyebilecekleri siyasal deneyimler yaşamamışlardır. Zira sivil siyasetçiler, askeri darbelerden sonra bile demokratikleşme yönünde kırılmalar yaratmayı ve militarizmle hesaplaşmayı göze alamamışlardır. Bu ülkede 1921 Anayasası hariç, sivillerin yaptığı tek bir anayasa yoktur. Ülkenin yakın dönem tarihi, sivil kadroların militarizm ve demokrasiye yönelik tutumları bakımından, Portekiz ve Yunanistan gibi ülkelerinkinden çok farklıdır.

Herkesin gözünü IMF programlarına, borsanın düşüp doların yükselişine diktiği, ülke ekonomisi borçlarını ödeyebilecek ölçüde ayakları üzerinde durabilsin diye halk kitlelerinin açlık sınırında süründüğü bir anda, "ulusal güvenlik sendromu"nun histerik biçimde patlaması, Eylül ayındaki anayasa değişiklikleriyle birlikte Türkiye’nin stratejik tercihlerini, kendi rejimini, dünya içindeki yerini ve statüsünü belirleme anının yaklaştığını, ikili iktidar durumunu sona erdirme girişimlerinin süreceğini göstermektedir.

Ancak IMF’nin, uluslararası alanda daha büyük bir serbesti talep eden çokuluslu şirketler ve ABD yönetimine kendisini kanıtlamak için Arjantin’le birlikte deney tahtası olarak kullandığı ülke ekonomisinin iflas ettiği koşullarda, devletin stratejik tercihlerini bağımsız biçimde, saf anlamda "ulusal güvenlik" gerekleriyle yapması beklenemez. Bu, çok yönlü bir pazarlık sürecidir. Burada büyüklerin küçüklere yaptıkları baskılar ve küçüklerin ellerindeki kozları kullanma becerileri önemli bir rol oynamaktadır. Devlet, sonunda, stratejik konjonktürün önüne koyduğu konseptlerden birine razı olmak ve kendi siyasal rejimini de buna göre düzenlemek zorunda kalacaktır. 2003 yılına kadar AB kriterlerini gerçekleştirip Doğu Avrupa ülkeleri gibi kapılarını Avrupa hukukuna ve standartlarına açabilir ve bağımsız dış siyaset ve "ulusal güvenlik" iddialarından vazgeçerek AB treninin arka vagonlarından birinde, vesayet altında bir ülke olarak yoluna devam edebilir. AB’ye sırt çevirerek ABD’nin kontrolünde bir askeri-sınai kompleks, enerji yollarının bekçisi ve bölgenin "çevik müdahale gücü" olarak da konumlanabilir. İsrail-Azerbaycan hattında İran’ın karşısında konumlanma çabaları ve Hazar krizine gösterilen tepkiler, birinci alternatife açıkça "hayır" demeyen militer kesimin ikinci alternatifi benimseme eğiliminde olduğunu düşündürmektedir. Güç dengelerinin belirleyeceği tercih hangi yönde olursa olsun, şu anki "statüko" ve "denge" durumundan şiddetli sapmalar yaratacak ve rejimin kaderini belirleyecektir.

"Ulusal güvenlik"le ilgili çeşitli stratejik tercihlerin bu ülkenin halkına demokrasi ve özgürlük getirmeyeceği açıktır. Bu coğrafyada, dipten gelen bir dalga her şeyi önüne katıp sürüklemedikçe, militarizm varlığını sürdürecek ve mülksüzleşen, yoksullaflan insanları mızın çok-uluslu şirketlerin işgücü piyasasına ucuz emek olarak sürülmeleri, ulusal varlıkların dünya piyasasında satılığa çıkarılması önlenemeyecektir.

Büyük dönüşüm dönemlerinde, bütün kurumlar ve kesimler (partileşmiş kliantel çıkar çeteleri, sarı sendikalar, "sivil toplum kuruluşu" kılığına bürünmüş proje müteahhitleri, tarikatlar, iş ve ticaret dünyasının çeşitli kesimleri, çeşitli aydın grupları) avantajlı bir konum elde etmeye çalışırlar. Pek çoğunun elinde salladığı "demokrasi" bayrağı sahtedir. Gerçek demokrasi, halkın kendi kriterlerini oluşturmasıyla, büyük bedeller ödemeyi göze alacak kadar siyasallaşmasıyla, kriz dönemlerinde merkeze sığınmayıp, faşist demagojiye kanmayıp kendi "sosyal sözleşmesi"ni dayatmasıyla kazanılabilir. Tarihin öğrettiği budur. Diğerleri, bir köleliği diğerine tercih etme meselesidir.

Savaş rüzgarları, dünya ve Türkiye ekonomisi

Ayrıntılar
Arslan Başer Kafaoğlu
Sayı 9 (Ekim 2001)
30 Aralık 2013

Bu yazıyı yeni savaş rüzgarlarında Dünya ve Türkiye ekonomilerini irdelemeden kaleme almak, yani bu dalga hiç yokmuş gibi bir ekonomik analize girmek yanlış olurdu. Bu nedenle yeni koşulları içinde dünya ekonomisinin ve bizim ekonomimizin nereye gideceğini anlamak üzere ağırdan aldım.

YANLIŞ TAHMİNLER

Televizyonda, 11 Eylül olaylarından sonra Fatih Altaylı’nın Teke Tek programında bana sorulan bir soruya karşı, bu baskın sonunda içine girilen savaş konjonktürünün durgun Amerikan ekonomisini canlandırıp, aranan kanı getireceğini söyledim. Ancak derinliğine yapılan tahliller durumun böyle olmadığını gösteriyor. Bush yönetimi aslında “nükleer kalkan” projesiyle, yerlerde sürünen Amerikan ekonomisini yeni bir harcama enjeksiyonuyla ayağa kaldırma niyetindeydi. Ama bunu ne bağlaşıklarına ve ne de Rusya, Çin ve Hindistan gibi artık sesleri daha gür çıkan büyük nüfuslu ülkelere kabul ettirebilmişti. Bu kez uğranılan saldırı yeniden silah harcamalarını parmaklayarak sarsılmış ekonomisini, onunla beraber sarsılan hegemonik gücünü arttırabilir mi? Etekleri zil çalan yetkililere bakılırsa, bu soruya onların EVET yanıtını verdikleri anlaşılıyor. Durum tıpkı 1941 yılı Aralık ayındaki duruma benziyor.

7 Aralık 1941’de Japon uçak gemilerinden kalkan uçaklar Amerikan Deniz Kuvvetleri’nin Hawai adalarında bulunan üssünü baskın biçiminde bombalamıştı. Pearl Harbour Baskını denen bu operasyonda, o gün üste bulunmayan uçak gemileri ve deniz uçakları hariç Amerikan donanması tamamen savaş dışı bırakılmıştı. Başkan Roosevelt olayı Amerikan halkına anlatırken, “tarihte ulusumuzun uğradığı en büyük felaket” ifadesini kullanıyordu. Ama bu “felaket” Amerikan ekonomisinin 1929 bunalımından kalma bütün yaralarını sarma gibi bir büyük hizmet gördü. Bazı yazarlar, özellikle Paul Baran, yazı ve kitaplarında bu savaş olmasaydı, ABD ekonomisinin, yeniden 1929’daki gibi bir bunalıma düşmese bile, gösterdiği büyük kalkınmayı gerçekleştiremeyeceğini ısrarla belirtmiştir. Bu konuda rahmetli Ergin Günçe tarafından Türkçeye çevrilmiş kitapta yeterli ve inandırıcı kanıtlar vardır. Amerika’yı bugün yönetenler bu örneğe bakıp savaş makinesinden bir umut bekliyorlar. Talep eksikliğinden gelen depresyon ve durgunluklarda talep toplamını silah harcamalarıyla şişirerek tedavi etmek bazı hallerde mümkündür. Örneğin, 2. Dünya Savaşından sonra ABD ekonomisinde 1950 yılları başında gelen durgunluk, Kore Savaşının getirdiği silah harcamalarıyla aşıldığı gibi, 1955’den sonraki durgunluk da Vietnam Savaşının getirdiği konjonktür sayesinde aşılmıştır. Bunlar doğrudur.

BORÇLANMAYA DAYANAN EKONOMİ

Ama ekonomik olaylar geçmişe bakıp geleceğe ezbere reçete yazılacak kadar basit değildir. Bazen geçmişteki ilaçlar, içinde bulunulan zaman parçası için geçerli ve tedavi edici olamaz. Buna en önemli örneği Türkiye ekonomisinden verebiliriz. Geçmişte döviz kurlarının yükselmesi sonucu daima dış satım önemli biçimde artmıştır. 1985’de, 70’lerde, Turgut Özal’ın devalüasyonunda hep böyle olmuştur. Ancak bu kez 2000 yılından 2001 yılına döviz kurları %120 gibi görülmemiş bir oranda artmış olduğu halde ihracat artışı hemen hemen sıfırda kalmıştır. Geçen zaman parçasında aynı bir ulusal ekonomi öylesine yapı değişikliğine uğrayabilir ki, eski önlemler sonuç getirmeyebilir. ABD ekonomisi içinde durum şimdi böyle görünüyor.

Amerikan ekonomisi şişirildiğinin aksine çok zor durumdadır. Ekonominin yatırım kaynağı her şeyden çok, borçlanmaya dayanmaktadır. Kurum kârlarının, borç servisine oranı gitgide düşmektedir. 1970’de kurum (şirketler ve benzerlerinin) kârları borçlanmaların %34’ü iken, 1990’da %15’e ve 2000 yılında %5 düzeyine kadar inmiştir. Şirket kapitalleri gitgide azalıyor ve kârın her yıl artan bir oranı borç faizlerine gidiyor. Bu durumda eski anlı şanlı Amerikan şirketleri varmış gibi hayaller kurmak, hayal sahiplerini hüsrana götürür. ABD ekonomisi 1967 yılına kadar dış ticaret açığı vermezdi. O yıldan sonra başlayan dış ticaret açığı 1990’da 300 milyar, 2000 yılında ise 450 milyar doları buldu. Şimdi yarım trilyon dolara doğru gitmekte. Görüldüğü gibi Amerikan ekonomisi artık başına buyruk bir ekonomi değildir; ürettiğinden çok tüketmekte ve bu bozuk gidişi dış borçlanma sayesinde sürdürmektedir. Böyle bir ekonominin 1941, 1950 ve 1955’lerdeki Amerikan ekonomisi ile kıyaslanarak aynı ilaçlarla tedavi edileceğini sanmak yanlış olur. Bir çok kişinin sanısının aksine, bu kadar zayıflamış ekonomiler, bu gibi silahlanma zorlamalarıyla, 1980’lerdeki Sovyetler Birliği ekonomisi gibi çöküşe giderler.

Amerikan ekonomisinin verdiği açıklar sayesinde dünyanın diğer ülkeleri yaşam olanağı buluyor. Amerikan dış ticareti açık vermese, başta AB, Japonya ve hatta Çin ekonomileri üretecekleri bir çok malı satamayacaktır. Bunların tutarı gelecek yıllarda 500 milyar doları aşacaktır.

BİZİMKİLERİN BİLMEDİKLERİ

Bizim solcularımız olsun, sağcı ve orta yolcularımız olsun, dünya ekonomisinin bu halini biliyorlar mı? Bildiklerine dair elimizde bir ipucu yok. Japonya ve AB’nin, arada ufak tefek anlaşmazlığa zaman zaman düşseler de, ABD’ye sarılmaları ve onun isteklerine bir çok halde baş eğmelerinin nedeni de bu noktada yatmaktadır. Amerika bu ölçüde tüketici olmasa, onların ekonomileri de büyük sıkıntılara uğrar.

Bu durumda silahlanma için ekonomiyi savaş ekonomisine çevirme Amerika Birleşik Devletleri’nin kendi seçeneği içinde değildir. Çünkü, ABD şirketlerinin yeni yatırım kaynakları çok sınırlıdır. Bütün umutları Clinton zamanında kendisine vaad edilen bütçe fazlası ve vergilerin hafifletilmesine bağlanmıştı. Bir silah harcamaları artışında burada da umut kalmamaktadır.

Türkiye ekonomisinin haline gelince, burada da söze borç ödemelerinden başlamak gerekir. Türkiye son krize aslında borçlarının ve hem de iç borçlarının faizlerini ödemede sıkıntıya uğradığından girmişti. Bu durum iyiye değil, daha kötüye doğru gelişmiştir. Ödenecek boç faizleri vergi gelirleri toplamını aşmıştır. Üstelik roket hızıyla yükselen yabancı para kurlarının bir sonucu olarak, borçların Türk parası karşılığı hem ana para ve hem de faiz olarak artma yolundadır. Hükumet sanki döviz gelirlerinde durum pek sağlammış gibi bir kısım iç borcu ödemek için, gelecekte ne olacağı, hangi miktara yükseleceği belli olmayan dış borçlara başvurmaktadır.

Öte yandan döviz kurlarının %120 oranında artmasına karşın kendisine umut bağlanan ihracat artışı gerçekleşmemiştir. Temmuz ihracatı, zaten çok düşük olan 2000 yılı ihracatının bile gerisinde kalmıştır. Yedi aylık ihracat artışı, %120 devalüasyona karşın, %10’un altındadır. Şimdi turizm mevsimi de geride kalmış, hükümetin hayalci turizm gelirleri tahminleri de tutmamıştır.

Aslında yaşayan bir varlığa dışarıdan gelen etkiler onu kıpırdatır. %120 devalüe edilen milli paranın ihracat gelirlerini mutlaka önemli bir oranda arttırması gerekirdi. Fakat Türkiye ekonomisi yaşayan değil can çekişen bir ekonomi olduğundan, böyle bir keskin uyarı bile ekonomiyi yerinden kıpırdatamamıştır.

Biz yıllardan beri IMF politikalarının bizim gibi ülkelerde olumlu sonuç vermeyeceğini yazar söyleriz. Bu program ilan edildiğinde tutarsızlıklarını kamu oyuna çeşitli biçimlerde açıkladık. Bunlardan birini hatırlatalım. Yapılacak 15-20 milyar dolarlık IMF-Dünya Bankası ek kredilerinin yaraya merhem olamayacağını, Türkiyenin sorunları yanında bunun çok sınırlı kaldığını belirtirken, özel kesim temsilcileri olsun, yöneticiler ve onların hınk deyicisi televole bülbülleri olsun, bunu çok cömert bir yardım olarak niteliyorlardı. Şimdi bizzat Kemal Derviş, IMF yardımlarının (daha doğrusu kredilerinin) yeterli olmadığını belirtip ek yardım isteneceğini söylüyor.

Ekonomimiz için kırk yıldır yazıp söylediklerimizin hepsi doğru çıkmıştır. Bunlar, yöneticilerin yadsımaları ve IMF’nin göz boyamalarının gerçek yüzünü ortaya koymuştur. O kadar açık şekilde ortaya koymuştur ki, on yıllardır IMF’ye inanmış görünen, çıkarlarını orda gören büyük patronlar bile, hükümetin yanısıra IMF’yi de topa tutmaktadırlar.

Yanlış politikalar ekonomiyi ayağa kaldırma uğruna feda edilen bankacılık kesimini bile eskisinden zor duruma düşürmüştür. Türkiye bankaları, uluslararası sendikasyon kredilerini bile ödeyemiyor ve birer ikişer yabancılara hisse satışı için kuyruğa giriyorlar.

Açık söyleyelim: bu düzende, kapitalist düzende, bu krizden çıkışın yolu yoktur. Halkçı, devletçi ve devrimci bir düzen, yani sosyalist düzen tek tedavi yoludur.

Çıkış yolları hakkında notlar

Ayrıntılar
İzzettin Önder
Sayı 9 (Ekim 2001)
30 Aralık 2013

Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu durumun ve bundan çıkış yollarının irdelenmesi, öncelikle hem ekonominin iç dinamiklerinin, hem de dışsal ögelerin incelenmesini gerektirir. Bu nedenle, asıl konumuz olan çıkış yollarının tartışılmasına ulaşabilmemiz için, fazla zaman yitirmeden ve çok kısa olarak ekonominin geçmişe yönelik seyir defterine ve bu defterin sergilediği rotaya göz atmakta yarar görmekteyim. Ancak, önce yöntemle ilgili birkaç şey söylemem gerekmektedir.

Tüm ekonomilerin incelenmesinde geçerli olduğu gibi, Türk ekonomisinin incelenmesinde de geçerli olan yöntem, ekonomiyi bir tür canlı uzviyet gibi ele alarak, bu uzviyetin iç organlarının ve bunların çevre ile ilişkisinin ve çevreye uyum sağlama süreçlerinin ve sonuçlarının odağa koyulmasını içerir. Yöntem olarak bu analiz metodunun sosyal ve doğa bilimlerine uygulanışındaki temel farklılık, doğa bilimlerine göre sosyal bilimlerde çok sayıda değişkenin varlığı ve bunların davranışlarının öngörülmesindeki büyük güçlüklerdir. Buna ilaveten, sosyal bilimlerin süjeleri, doğa bilimlerindekinden farklı olarak, önceden kodlanmış ve objektif davranış kalıplarına sahip olmayıp, anlık davranış değişiklikleri sergileyebilecek akıl ve irade ile teçhiz edilmiş olmalarıdır. Ancak, bu son ögenin fazlaca büyütülmemesini haklı kılan iki önemli faktörün de göz önünde bulundurulması kaçınılmazdır. Bunlardan biri, süjeler ve/veya gruplar arasındaki hegemonik ilişkiler, ikincisi ise, merkez hakim ögeden çevreye yayılan ve çevreyi mutlak denetim altında tutabilen ideolojik ışınlamalardır. Böylece, sosyal alanlardaki akıl ve idrak sahibi olduğunu varsaydığımız bireysel ögeler, kendilerinin de fazla farkedemediği bir yöntemle, merkez kararları doğrultusunda davranışa yönlendirilip sürüklenirler. Hal böyle olunca, sosyal bilimlerdeki inceleme yöntemleri ile doğa bilimlerinde uygulanan yöntemler arasında oldukça yakın bir benzerlik kaçınılmaz olmaktadır.

Böyle bir analiz yöntemi ile yapılan yaklaşımın doğal sonucu olarak, o ana dek yaşanmış olan tüm olayların ve devinimlerin, çok karmaşık sosyo-ekonomik dinamiklerin etkisi altında geliştiği ve bu nedenle temel dinamiklerin radikal biçimde değiştirilmediği durumda planlanan sonuçların da elde edilemeyeceği yargısına ulaşılır. Hatta böyle bir analiz yönteminin belirleyici ve yönlendirici olmak yerine, tanımlayıcı ve tarif edici nitelikte olduğu da ileri sürülebilir. Ben de sosyal dokuların çok güçlü içsel ve çevresel sosyo-ekonomik dinamiklerin altında şekillendiğini düşündüğüm için, hazır reçete vermek yerine, bazı düşünce kırıntılarımı sergilemek istiyorum. Daha da ileri giderek, gerekli ve etkili çıkış yolları imiş gibi bir dizi sanal önlemi sergilemenin, güçlü dinamikleri hafife almak ve bu yönde kamuoyunu yanıltmak anlamına geleceğini de düşünüyorum. Ancak, böyle düşünmenin, sessiz kalmaya değil, tam tersine, toplumu etkin dinamikler hakkında düşünmeye ve bilinçlendirmeye yönlendirmesi gerektiğine inanıyorum. Aşağıdaki açıklamamı da bu düşüncelerimin ışığı altında yapıyorum.

* * *

Türkiye ekonomisini, 1920’lerden başlatarak ele almak fazla doğru değildir. Çünkü, İmparatorluk’tan devralınan sosyo-ekonomik miras, genç Cumhuriyet’in tabanını oluşturmaktadır. Böylesi bir karmaşık doku içinde meseleye baktığımızda, derhal iki önemli belirleyici olumsuzlukla karşı karşıya gelmekteyiz. Bunlardan birincisi, Cumhuriyet tam bir maddi ve zihinsel çöküntü ve birikimsizlik üzerine kurulurken, Batı aleminin birinci sanayi aşamasını kapatıyor olduğudur. İkinci olumsuzluk ise, kapitalist aleme doğmuş olan Cumhuriyet’in, bu sistemde hamle yapılabilmesi için gerekli dış ve/veya iç sömürü kaynakları ndan mahrum olmasıdır. Bu durumda, doğuşuna izin verilen, ve sistem içine alınan Türkiye, kaçınılmaz olarak kendisinden çok farklı ve güçlü bir sosyo-ekonomik yapılanmadaki merkez kapitalizmin etkisi altında tüm gelişmelerini yaparken, şekillenmesi de merkezin gereksinimlerini karşılayabilecek biçimde gerçekleşmiştir. Şöyle ki, merkez, ürünleri için piyasa aradığında Türkiye devrededir; merkezin eskimiş teknolojik birikimini aktaracak pazar aradığında Türkiye devrededir; merkezde birikmiş finans sermayesine yüksek faiz aradığında Türkiye devrededir, ilh.. Ne yazık ki, bu politikalar içeride zengin zümreler oluştururken, aynı anda, ekonomiyi de her geçen gün daha şiddetle kanatmı ş ve bugünkü konumuna taşımıştır.

Bu çok kısa özet şunları netleştirmemize yardı m etmektedir: kapitalist ilişkiler ağı çerçevesinde, (1) uluslararası ekonomik ve siyasal ilişkiler güçsüz ekonominin aleyhine çalışmaktadır; (2) herkes kendi çıkarını güderken toplumsal çıkar güdülmüş olmuyor.

Türkiye’nin içine sürüklenmiş olduğu sorunlar böylesi bir ilişkiler ağı ortamında gerçekleşmiş olduğundan, aynı ortamda ve dinamikler içinde bu sorunlardan kurtulmanın yollarının kapalı olduğu da açıktır. Zira, aynı ortamda kalındığı sürece, merkez hakim güç Türkiye ekonomisi üzerinde, doğrudan ve/veya içerideki işbirlikçileri kanalı ile dolaylı olarak etkili olacak, ekonominin merkeze kanamasını sürdürecek ve sorunların derinleşmesine de neden olacaktır. Nitekim, tam da bu olmuştur! Bu durumdan çıkıp, ekonomik sorunların çözüm rayına oturtulabilmesi için, çevresel ve içsel oluşumların aksine, ulusal kaynaklar üzerinde ulusal hakimiyetin tesis edilerek, kaynakların ulusal çıkarlar yönünde mobilize edilmesi kaçınılmazdır.

Ulusal kaynakların ulusal kararlar doğrultusunda ve ulus çıkarı yönünde kullanılması ifadesi, ilk bakışta fevkalade şık durmakla beraber, kapitalist alemde ve güç ilişkileri içinde yaşanması olası geçiş güçlüklerinin, hatta olanaksızlıklarının bir tarafa bırakılması durumunda dahi, böyle bir uygulamanın olağanüstü güçlüklerle karşılaflacağını bilmek zorundayız. Zira, kapitalist merkez güç, çevredeki kapitalist ekonomileri ekonomik ilişkilerle sömürür, kapitalist olmayanları ise amansız bir mücadeleyle çökertmeye çalışır. Türkiye, kapitalist koşulları gördüğüne ve yaşadığına göre, bu sistemden dersini de almış olmalıdır. Ancak, ikinci durumda, yani gelişme rayının değiştirildiği durumda da, Türkiye rahat bırakılmayacaktır. Bu nedenle, geçiş sorunları bir tarafa, Türkiye sosyalist bir aşamaya geçtiğinde de, tutunabilmek için, çok güçlü olmalıdır.

Ekonomik anlamda güç üretimden gelir. Yüksek katma değer yaratan ve teknoloji yoğun üretimin iki önemli koşulu vardır: yüksek düzeyde tasarruf (yani, maddi sermaye) ve yüksek vasıflı insan gücü (yani, beşeri sermaye). Bence Türkiye’nin en fazla sıkıntısını çektiği konular da, maalesef, bu ikisidir. Üstelik de, bu iki konuda ciddi birikim olmaması bir yana, tam tersine, ciddi bir yük ve erime söz konusudur. Zira, Türkiye’nin verimsiz maddi sermaye altyapısı gerekli birikimi oluşturmaktan uzak olduğu gibi, sıfırdan başlamak yerine varolan altyapıdan başlamak daha da maliyetlidir. Aynı dezavantaj insan sermayesi alanında da söz konusudur; varolan, ortalama 3,5 yıllık eğitimle donatılmış 60 milyon dolayındaki insan gücü, insan sermayesi oluşumunu sıfırdan başlatılması halindekinden çok daha fazla kaynak ve zaman gerektirir. Başka bir ifade ile, varolan verimsiz ve ikinci sınıf sanayi alt yapısı ve eğitimsiz ve vasıfsız yüksek miktardaki nüfus, ekonominin kalkındırılması için avantaj değil, büyük bir dezavantaj oluşturmaktadı r.

Olası bir sosyalist rejimin oluşturulması halinde ülke kaynakları bugünküne göre genel halkın ve toplumun yararı doğrultusunda daha fazla kullanılabilir. Ancak, sosyalist sistemin idamesi ve başarıya ulaştırılması ve böylece merkez kapitalizmle mücadele edilebilmesi için, yüksek oranda tasarruf ve birikim yanında, kısa sürede yoğun eğitim kampanyasına da girilmesi gerekmektedir.

Türkiye’nin bugünkü sistemde varlığını sürdürmesi halinde ise, geçici olarak ve/veya geçişe zemin hazırlamak üzere, şu temel önlemlere başvurması kaçınılmazdır. Böyle bir yürüyüş planı içinde, yukarıdakinden fazla farklı olmayan, şu ilkelerin benimsenmesi gerekmektedir. Sistem içi yaklaşım tartışmalarında da yine karşımıza çıkan ilk sorun, maddi ve beşeri sermaye birikimi eksikliğidir. Burada da eğitim ve insan yetiştirme yanında, maddi sermaye yatırımı yapılması da esas olmalıdır. Kaynak sorunu üç tür önlemle gündeme getirilmelidir. Bir defa, yolsuzluk ve batak alanlarla, bunların müsebbibleri sorumlu tutularak, bunlarla mücadele edilmeli ve bu kayıplar ilgili kişilere ödetilmelidir. İkinci olarak, adil olmayan gelir dağılımda yüksek pay alanlardan vergileme yoluyla yüksek kaynak aktarımı yapılmalıdır. Bu amaca yönelik olarak, servet vergisi de gündeme getirilmelidir. Üçüncü olarak da, ileriki dönemlerde yaratılacak katma değerlerin giderek büyük bölümünün kamusallaştırılması yoluna gidilmelidir. Bunun yolu da özelleştirmeden değil de, tam tersine, kamusallaştırmadan geçer. Böylece, geçmişten sarkan maliyetler hafifletilip, gelecek için gerekli olan kamusal fonlara sahip olunabilir.

Türkiye üzerindeki büyük dış borç yükü de moratoryum, konsolidasyon ve/veya konversiyon yöntemleri ile ertelenmelidir. İç borç sorunu da benzer yöntemlerle ertelenebilir ve bunların bir bölümü de vergi yolu ile kamulaştırılabilir.

Yüklerin hafifletilerek, belirli plana bağlanması nın hemen ertesinde asıl mesele olan yeniden yapılanma programı da uygulamaya konulmalı dır. Yeniden yapılanma, hiç bir biçimde özelleştirme ya da yabancılaştırma anlamında anlaşılmamalıdır. Buradaki yeniden yapılanma kavramı ile, teknolojiye yönelik üretim tabanı üzerinde istihdam ve ihracata yönelik ileri bir ekonomik alt yapının kurulması amaçlanmaktadı r.

Belirtmeye gerek yok ki, yukarıda söylenenler ve benzerleri, bunların kağıt üzerinde ifade edilmeleri kadar kolay değildir. Şimdiye dek gerçekleştirilen uygulamaların toplumun genel çıkarının aleyhine, belirli kesimlerin ise yararına olduğu ortadadır. Buna karşın, yukarıda kısaca açıklananların ise, belirli kesimlere yarar sağlamayıp, tüm topluma daha fazla yarar sağlayabileceği açıktır. Buna rağmen, bunların uygulanmasının ise, fazla olanaklı olmadığı açıktır. Bunun nedeni, çıkarları zarar görecek olan dış güçlerin baskısı yanında, adaletsiz ve dengesiz gelir ve servet dağılımı sonucunda toplumun dar bir kesiminin toplumsal kaynakların yönetimi üzerinde de etkin ve hakim olmasıdır. Görülüyor ki, kaynaklara hakim olmak, aynı zamanda, siyasal kararlar üzerinde de etkili ve hakim olmayı; siyasal kararlar üzerinde etkili ve hakim olmak ise, ikinci aşamada kaynakların temerküzüne neden olmaktadır.

Toplumlarda şu hata sıkça yapılmaktadır. Ekonomik alt yapı değiştirilmeden salt siyasal erkin ele geçirilmesi ile, daha etkin ve adil bir vergi sisteminin kurulabileceği ve toplumsal kaynakların toplumun yararı doğrultusunda daha etkin mobilize edilebileceği yolunda bir düşünce geliştirilmektedir. Oysa, her ekonomik yapı kendi siyasal üstyapısını da oluşturur ve toplum üzerinde ekonomik ve onun uygulama aracı olarak da siyasal baskı kurar. Ancak, sistemi yumuşatmak ve meşrulaştırabilmek için sıkışık anlarda hafif gevşetmeler yaşanıyor olabilmekle beraber, bu tür açılımları mutlak kazanım olarak değil, toplumsal bilincin çelinmesi için verilen tavizler olarak görmek gerekir. Bunun en tipik örneğini de, sıkça ve yanlış olarak sosyalizmle karıştırılan sosyal demokrasi ve sosyal politikalar oluşturmaktadır.

Kapitalist merkeze giriş kapıları İkinci Paylaşım Savaşı ertesinde kapanmıştır. Bugünkü koşullarda, teknolojinin, pahalı olması yanında, çok kısa süreler içinde hızla değişmesi, onun kopya edilmesini dahi engellemektedir. Diğer yandan da, reel sosyalizmin krizde olması gibi olumsuz koşullar da gelişmekte olan ekonomilerin arayış ufkunu karartmaktadır. Ancak, birikimli toplumsal bilincin nelere gebe olduğu belli olmaz!

  1. Suçlular ve güçlüler
  2. Neresini düzeltmeli?
  3. Daha Vakti Değil mi?
  4. Savaş mı? Niye?
  5. Devrim ve karşı-devrim

Sayfa 1 / 2

  • 1
  • 2

Diğer bölümler

  • Hayat Ağacı
  • Polemik
  • Belge

kizilcik dergiler

Tüm dergiler (2000-2014)

Çok okunan yeni yazılar

  • KAPİTAL mi, MUKADDİME mi?
  • Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve görüşleri
  • İttihatçı düşmanlığı anlamsız değildir
  • Liberaller
  • Dünya Barış Günü ve komisyondan beklentiler
Siyaset Ekonomi Dünya Kültür-Anma

© KIZILCIK 2000–2026. Tüm hakları saklıdır. · Hakkımızda