KIZILCIK
  • Anasayfa
  • Siyaset
  • Dünya
  • Ekonomi
  • Kültür-Anma
  • Dergiler
  • Yazarlar

Suçlular ve güçlüler

Ayrıntılar
KIZILCIK
Sayı 9 (Ekim 2001)
28 Aralık 2013

Ezilmiş, aşağılanmış halkları temsil iddiasında olanlar, felakete uğramış halkların kıyıcılığı ve ürkütücü zalimliği ile karşılık verdiler. “Artık bize ancak Allah yardım eder” şiarıyla, dünya kapitalizminin en büyük efendisine semavi bir darbe indirdiler. ABD, ektiğini biçti! Dünyanın ezilmiş, yoksul, aç, işsiz kitleleri bu saldırıda kendi birikmiş öfkelerinin bir tecellisini görüp sevindiler!

Amerikan halkı neye uğradığını şaşırdı. Hiç beklemezken, hayal bile edemezken, kendi yurdunda görülmemiş bir saldırıya uğramıştı. Dünyanın en güçlü ülkesine bu nasıl yapılabilirdi? Dünya kapitalist merkezlerinin yöneticileri ve uluslararası medya “Savaş!” çığlıklarıyla kükrediler. Olayın üzerinden daha bir kaç saaat geçmeden, Türk medyası savaş çığırtkanlığında başı çekiyordu.

Dünyanın en güçlü ülkesine bu nasıl yapılır ya da ona karşı nasıl olur da böyle korkunç bir suç işlenebilir?

Soru bir başka soruyu akla getiriyor: dünyanın en güçlü ülkesi neden ve nasıl olunur? Dünyanın dört bir karasında havasında denizinde kol gezen sayısız savaş uçağı, keşif uçağı, uçak gemisi, uzun, orta, kısa menzilli nükleer başlıklı füzelerle yüklü onca zırhlı, nükleer denizaltı, orda burda, her yerde, on binlerce savaşçının, komandonun, vurucu timin konuşlandığı sayısı belirsiz üs, yerin yedi kat dibinde depolanmış on binlerce ton kimyasal ve biyolojik silah... Bunlar neyin nesi? Hiç bir suç işlemeden ve her an suç işlemeye hazırlıklı olmadan nasıl dünyanın en güçlü ülkesi olunur? Hiç bir ABD yönetiminin kendine sormayacağı bu soruyu Amerikan halkı sormalıdır. Çoktan sormalıydı ama şimdi artık mutlaka sormalıdır.

Elini duvara çarpanın eli acır.

Ne kadar güçlü çarparsa o kadar acır!

Amerikan efsanesi ağır yara aldı. Sınırsız sömürüye, hegemonya hırsına tahammülün de bir sınırı olduğu görüldü.

Elbette olayın trajik boyutu var. Onca ölüm, onca yıkıntı, yüreği kanayan aileler... “Globalleşen” dünyada bu da olur denilip onaylanamaz, emperyalizme karşı mücadele ilkelerine sığar bir yöntem olarak da savunulamaz. İkiz Kuleler’in yıkıntısı altında kalanlar, o kuleleri bütün dünyanın yüzüne karşı diken kör ihtirasın ve kibirin kurbanları oldular.

Emperyalizm, dünyanın en güçlü ülkesi ve müttefikleri sıfatıyla, dünyanın bir vakıası ise, onun elini çarptığı, yumruğunu indirdiği duvarlardan böyle tepkiler gelmesi de bir vakıadır. 21. Yüzyıl bu vakıaya daha uzun yıllar tanıklık edecek. Kapitalizmin onulmaz dinamiklerinden beslenen ABD ve NATO hegemonyasının içinde taşıdığı barbar şiddet yer kürenin sathında ters tepi olarak insanlığın halini ve geleceğini karartacak.

Yakın gelecekte ise “Soğuk Savaş”, eskisine benzer ya da benzemez biçimlere bürünerek, yeni boyutlarda yeniden yaşanacak. “Doğu-Batı” sendromu nüksedecek. “Eldeki kanıtları”nın açıklanması nedense sakıncalı görünen Bin Laden “komplo”sunun özel olarak Afganistan’ı ve genel olarak Orta ve Yakın Doğu’yu işaret etmesi boşuna değil. Dünyanın en güçlü ülkesinin gözü ne zamandır Orta Asya’da. Orayı muazzam yerüstü, yeraltı zenginlikleriyle Rusya’ya ve Çin’e bırakmamak için dünyanın en büyük gücünü orada da ispat etmek, geçerli kılmak istiyor. Bir an önce davranmazsa çok geç kalmış olacağını görüyor. Elini arı kovanına sokma pahasına da olsa, (Rusya’nın ve Çin’in bu olay sonrasında ABD’ye taktik yakınlıkları, gelecek stratejik çatışmaya hazırlıktır) Amerikan ulusal çıkarı eksenli NATO konseptini Rusya’nın yumuşak karnından geçirip Çin’in burnuna dayamayı şavulluyor.

Büyük savaşların büyük çelişkilerden çıktığı bilinir. ABD, istemeden de olsa, üçüncü Dünya Savaşının uzun vaade yolunu döşüyor gibi.

New York faciasını ilk anda adeta böyle bir atak için fırsat bildi. Şimdi, bir ay bekleyip sonunda savaşı başlattıktan sonra, “Fırsat” ayağına dolaşacak, atak yaparken çetin bir politik batağa saplanacak diye hala korkuyor. En büyük zaafı, oluşturmaya çalıştığı “terörizme karşı uluslararası koalisyon” un büyüklüğünde. Bugünün birlikteliği geleceğin nifak tohumlarını içinde taşıyor. Ayrıca, Berlusconi gibi Batılı müttefiklerinin kendini bilmez ırkçı hezeyanları, “uygarlık ve özgürlük” savaşının içyüzünü gözler önüne sererken, çoğunluğunu Müslüman halkların oluşturduğu Ortadoğu, Yakın ve Uzakdoğu müttefiklerine –”özgürlükçü” ABD’nin sadık yâranı eli kanlı despotik rejimlere– korkulu rüyalar gördürüyor.

Duruma bakılırsa, elini çarpacağı başka duvarlar bulmakta zorlanacak. Bulamazsa bir türlü, bulursa iki türlü...

Neresini düzeltmeli?

Ayrıntılar
KIZILCIK
Sayı 9 (Ekim 2001)
28 Aralık 2013

Anayasa’da değişiklik “Türkiye anayasasını, yani siyasal rejimini yeniliyor”muş gibi sunuldu. Toplumun algılaması bu değil, tabii. Çünkü halkın derdi başka. Yığınlar başka sorunlarla meşgul. Ama sunum biçimi insanı çileden çıkarıyor. Rejim değişiyor, demokratikleşiyormuş!

Yığınların Anayasa ile, demokratikleşme ile ilgilenmemeleri hem iyidir, hem de kötü. Bize, kötü olan yanı daha hayırlı olur gibi gözükmektedir. Yığınlar ilgilense ne ile ilgilenmiş olacaklardı? Elbette yapılan değişikliklerin sunumuyla. Yani kandırmacayla. Yığınlar ilgilenmeyerek kandırmacayla ilgilenmemiş oluyorlar. Bu hayırlıdır.

Yığınlar rejim sorunlarıyla yakından ve gerçekten ilgilenmeye başlasınlar, siz görün o zaman koparılacak kıyameti! Yığınların ilgisizliğinden yakınanlar o vakit, rejim elden gidiyor diye feryad edecekler. Şimdilik o noktadan uzaktayız.

Gene de kandırmacayı yüzlerine vurmak gerekir. Güya Türkiye’de siviller ilk kez bir anayasa yapmış oluyorlar. Bu parlamento ve bu sivil siyaset anayasa değiştirecek, yeni bir rejim yapacak! Nerden çıktı bu? Şimdiye kadar neredeydi?

Bir de sanılıyor ki, dışardan, AB’den gelen istektir Parlamentoyu harekete geçiren. Yalandır. İstek içerden gelince bu iş olur ve içerden gelmektedir. TÜSİAD’ın gündemine girmiştir de ondan.

Değişiklikler tatmin edici olmazsa durum vahimmiş. AB bizi almazmış, dışlarmış. AB’nin aldığı sen değilsin, ben değilim zaten, Türkiye’nin sermaye sınıfıdır. Fakir fukara AB’ye, karnını doyursun diye mi alınacak? AB’ye alınan sınıfın işini bozacak şeyi AB niçin istesin? Fakir fukara niye karnını doyuracakmış ki zaten?

Değişiklikler uygarlık gereği imiş...

Öyle midir?

Düşünce, “faaliyet” nitelemesiyle, yine suç olacak, cezalandırılacak. Hatta suçtur-değildir tartışmasına konu olmuş belirsiz bazı “düşünce suçu” alanları da “suçtur” tanımı içine alınıp netleştirildi. Parti kapatma zorlaştırılıyor denilerek partiler üzerinde yeni baskı uygulamalarına kapı açıldı. İdam cezası hiç olmaması gereken yerde, siyasi alanda, kalıyor...

Kimin uygarlığı, neyin uygarlığı?

Neden özgürleşme istek ve inadını sokağa, memlekete, dünyaya yayıp özgür bir uygarlığı kovalamak değil de, illa ki hazır bir “Avrupa uygarlığı”nın kuyruk sokumunda uygarlıktan nasiplenmek.

Bu değişikliklerin işçiye, emekçiye, Kürtlere, sömürü düzenine itirazı olanlara verdiği ne? Hiç! AB’ye doğru ilerleyip de hukukta, özgürlükte, insan haklarında geriye gitmek! Bu bazı akılcıkların almadığı bir çelişki mi? Hayır. Bugünkü ahvalde bile “AB Demokrasisi” tasarı mı, şimdi bu tasarımın peşine takılan somut demokrasilerin gerisindedir. Ulusal demokrasiler AB Demokrasisi’ne katılıp daralmakta, daralarak katılabilmektedir. Ulus-devletlerin sandıktan, seçilmek denilen şeyin her türlüsünden, hatta seçilmişlerce atanmaktan ve onlara hesap vermekten muaf, uluslar-üstü finans merkezlerine bağlı kurullar tarafından kuşatılması, bu konuda bir nebze muhakemesi olanların tüylerini kaldırmıyor mu?

Şeffaflık! Ne için? Uluslararası tahkimle, DTÖ, GATS, vb. uygulamalarıyla ve TÜSİAD’ın bastırması yla uluslararası sermayenin işini kolaylaştırmak, çıkarını kollamak için!

Sıra şuna gelmiştir: Yeni bir Türkiye lazımsa ve kime yeni bir hayat lazımsa, işçiler, emekçiler, ezilenler ve mevcut sistem tarafından dışlanan milyonlar da bu yeni hayata ortak olacaklarsa, yeni bir anayasa lazımdır ve bu anayasa mutlaka, hayatın bu “yeni ortakları”nın dilinden çıkmalıdır, onların dertlerine, sorunlarına cevap verir olmalıdır. Bu “Yeni Hayat”ın temel çizgileri tartışılıp belirlenerek ve ilk temel taşları bu yeni ortaklar tarafından hayatın pratiği içinde yerli yerine konularak, hayat hayatın gelişmesinin ve özgürleşmesinin engellerinden ayıklanarak...

Bunlar olduktan sonra anayasaya ne gerek var elbette, ama onlar olurken ve oluncaya kadar, oldukları nın kayda geçmesi ve dokunulmaz kılınması için anayasalara ihtiyaç olacaktır. Anayasalar, “Ne kadar özgürlük veriyorum,” klasiğinden çıkıp, “Şu kadar özgürlük istiyor ve alıyorum,” anlayışıyla yazılmaya başlandığında, işin esası ve özü anlaşılmış demektir. En genelinde toplumu, öncelikle de çalışan yoksul halk kitlelerini ve onların çıkarı üzerine kurulmuş eylem ve düşünceyi, yani onların eylem ve düşüncesini atak kılan, devleti ve hakim sınıfları savunmada bırakan bir ilk anayasanın kazanılması özgürleşmeye giden yolun başlangıcıdır.

“Bunlar olmaz ve ulaşılmaz amaçlardır, bir orta yol bulalım,” diyenlerin çokluğu ve pintiliğidir yolu tıkayan. Önce bu pintiliğin üstesinden gelinmeli ve siyaseten çoğunluk olunmalı. Sayımda çoğunluk değil, siyaseten çoğunluk!

Daha Vakti Değil mi?

Ayrıntılar
KIZILCIK
Sayı 9 (Ekim 2001)
28 Aralık 2013

Demokrasi alanı salt düşünce özgürlüğü (siyasal özgürlükler, vicdan özgürlüğü, vb.) insan hakları. azınlık hakları, hukuk devleti, vb. ile sınırlı değildir. Kimse de bunu inkar etmez. Ama dikkat ederseniz, tartışmalar hep bu alan içinde sürüp gidiyor. Mesut Yılmaz yaz ortasında “ulusal güvenlik sendromu“ diye bir laf attı ortaya, bir bardak suda fırtına kopku. AB yanlıları Yılmaz’ın ne dediğini anlamaya çalıştılar, anladılar, ona destek verdiler. AB “karşıtı” ulus-devletçiler –ya da ulus-devletin dümen suyunu kollamadan hiç bir konuda taraf olamayanlar– ne denildiğini hiç anlamadan ya da anlamaya bile çalışmadan, veryansın ettiler.

Şöyle bir garip durum ortaya çıktı. Bunu somut bir örnekle açıklamakta yarar var. M.Yılmaz, öyle yapalım ki, sözgelimi işkenceye karşı olduğumuzu dünyaya lafla değil, eylemimizle anlatabilelim diyor. (O böyle bir şey demiyor, biz “mesela” diyoruz.) Anayasada, yasalarda gerekli değişiklikleri yapalım diyor. Ona karşı çıkanlar, “Olmaaz, bu ülke (“bizim özel koşullarımızda”) işkencesiz yönetilemez,” diyorlar. (Onlar da, tabii, böyle bir şey demiyorlar ama dedikleri sonunda buna varıyor.) “Ulusal güvenliğimiz”e sahip çıkarak Yılmaz’a cephe alanların hepsi de, “İşkencesiz olmaz!” mı diyorlar? Elbette ki hayır... Peki, M.Yılmaz bu ülkede işkence olmasın diye bugüne kadar ne yaptı? Laf olsun diye bile ne söyledi? Hiç! Lafın nereye gideceğ ini o herkesten iyi biliyor.

Kızılcık, “demokrasi” sorununun düşünce özgürlüğü, insan hakları, vb.’den ibaret olmadığını baştanberi vurguladı. Demokrasinin başka alanları da var. Onların gündeme getirilmesi çok daha önemli. Çünkü, 1) hiç gündemde değiller; gündeme gelmeleri ve gündemde tutulmaları için hiç bir şey yapılmıyor. Bırakın hükümetleri ve burjuva partileri, emekten yana oldukları şüphe götürmez başka partiler de, sendikalar da hiç oralı değiller; insan hakları, hukuk devleti, siyasi özgürlükler, vb. alanında, ya da mesela ana dilde eğitim konusunda aralarında anlaflamaz görünenler, o “başka alanlar”da geçerli olacak özgürlüklerin ve hakların (“bizim koşullarımızda!”) İNKÂRI üzerinde pekala anlaşmış ve anlaşır görünüyorlar.

Anlaşır görünüyorlar, evet, çünkü –yine Kızılcık’ta hep vurgulandı– iki tarafın da demokrasi anlayışının ufku (“bizim koşullarımızda!”) sermaye çıkarlarının –buna epeydir küresel sermayenin çıkarlarının da eklenmiş olduğunu unutmayalım– çizdiği sınırları aşmı yor. Öyle olduğu için de en temel işçi hakları, grev özgürlüğü, sendikal örgütlenme ve eylem özgürlüğü, vb. dolunay üzerinde gündem konusudur belki ama nedense bugünün Türkiye’sinde değil!

İşçi hakları çağdaş burjuva demokrasisinin ayrılmaz bir bileşeni ise eğer, bu, her ülkenin çalışan yurttaşlarına, emekçilere bir gün belki değil, hemen şimdi, mutlaka lazım oldukları içindir. İş bırakma, grev, vb., ekonomik-demokratik ve politik hakların ve bu arada insan haklarının, hukuk devletinin, vb. de, kazanılmasında ve korunmasında yurtdaşın elindeki en –belki de tek– etkin araçtır. Demokrasiyle yönetilen ya da öyle yönetildiği iddia edilen bir toplumda geniş çalışan kitlelerin hayatını doğrudan ilgilendiren kimi ihtiyaçlar ve o ihtiyaçlardan doğan hak talepleri ekonomide olsun, siyasette olsun, bir türlü karşılanmıyor, ısrarla, adeta inadına, sürekli inkara uğruyorsa ne yapılır? İş başa düştüğünde ne yapılırsa o yapılır. Bunun için, sözgelimi, çalışanlar orda burda ya da her yerde topluca iş bırakarak kendilerini yönetenler üzerinde politik baskı uygularlar. Bu onların doğal hakkı değil midir? Onlar yurtdaş değiller midir? Bu yurt onların ve bu yurdun işleri onların işi değil midir? Bugün AB’de geçerli hemen bütün özgürlükler, haklar, bütün “insancıl” demokratik mevzuat, çalışanların çok uzun yıllar süren dişe diş mücadeleleriyle, grevlerle, boykotlarla, sair kitle eylemleriyle kazanılmıştır. Öyle ki, iş bırakma özgürlüğü bütün özgürlüklerin anasıdır denilebilir.

Düşünce özgürlüğü, şu bu... çok önemli, vazgeçilemez, ertelenemez... Elbette ve amenna! Peki, iş bırakma, grev özgürlüğü de en azından bir o kadar önemli, vazgeçilemez, ertelenemez değil mi? Niçin hiç gündemimizde değil? Neden 312. Madde hep gündemde de, çalışanların grev özgürlüğünü yıllardan beri ha var, ha yok düzeyinde tutan Türkiye’deki mevzuatın değişmesi hiç gündeme girmiyor? Şu ünlü Kopenhag Kriterleri/Avrupa değerleri bu konuda ne diyor? Son Anayasa değişikliği ile ilgili önerilerde olsun, tartışmalarda olsun neden hiç sözü edilmedi? İşçi haklarının bir Avrupalılar için olanı, bir de Türkiyeliler için olanı mı var?

Gelin, M.Yılmaz neyin peşinde, Genel Kurmay ne demek istiyor diye kafa patlatacağımıza, bunu düşünelim... Var mısınız, şu “TL’ye itibar kazandırma ve reel sektöre destek” çığırtkanlığı sürerken bir de çalışanlara “en az AB ülkelerindeki kadar” grev özgürlüğ ü (hemen şimdi!) kampanyası açmaya? Ankara Sanayi ve Ticaret Odaları başkanları, sayın Hükümet, MGK, Parlamentodaki ya da parlamento dışı siyasi partiler ve Mesut Yılmaz ne derler acaba?

Yoksa, daha vakti değil mi?

Savaş mı? Niye?

Ayrıntılar
KIZILCIK
Sayı 9 (Ekim 2001)
28 Aralık 2013

Savaş başladı. Emperyalist sistem ekonomik ve siyasi açıdan dışladığı öteki dünyaya topyekun saldırıya geçiyor. Bu savaş, tanımı değişik bir savaş. Çelişkisini kendi içinde taşıyor. Adeta ABD’nin kendisine karşı –daha düne kadar bir çok yerde ve Afganistan’da, bugün de Balkanlar’da, Çeçenistan’da yaptıklarına ve şimdi yine Afganistan’da yapacaklarına karşı–ilan ettiği bir savaş. Bu çelişki işin özünü ele veriyor: “Amerika’nın teröre karşı savaşı”, “tek kutuplu dünya”da kapitalist hegemonyanın şiddet ve terör eksenli gerçekliğinin resmiyete dökülmesidir. Yoksul-zengin, Güney-Kuzey, ezen-ezilen kutuplaşması biçimine bürünmüş sınıf mücadelesinin dünya çapındaki yeni platformu olarak görülmelidir.

Dünya Bankası Başkanı Wolfensohn, ABD’nin tüm dünyayı operasyon alanı ilan etmesi nedeniyle durgunluğa toslayacak ekonomilerin 10 milyondan fazla insanı açlıktan öldüreceğini tahmin ediyor. Yoksul ülkelerin fakirleşmesi bu savaş nedeniyle daha da artacak ve gelişmiş kapitalist ülkelerde de büyüme duracak. Pahası, ABD de dahil olmak üzere, gelişmiş ülkelerin çalışanlarına ödettirilecek. İktisat bilimi böyle söylüyor, 11 Eylül’den beri tırmanan ciddi ekonomik sorunlar bunu doğruluyor. (Yalnız ABD’de son bir ay içinde 200 bine yakın işçinin işine son verildi.)

Bu savaş, ABD’nin kaba ve zorba gücünü tartışılmaz kılmak için başlatıldı. Öyle de sürecek. Bu gücün etki alanından yararlanan ülkelerin sermaye sınıfları buna katılırlar, çünkü düzenlerinin garantisi budur; ama burada dünyanın ve Türkiye’nin emekçilerinin işi nedir? Türkiye burada ne arıyor..? İncirlik’ten kalkan Amerikan uçakları nereleri vuracak? Bombalar, füzeler kimleri öldürecek? Türk askeri yurt dışında kimlerle, ne için savaşacak? Türkiye’nin komşularıyla ilişkilerini –kısa/orta/uzun vaade çıkarlarını yani– NATO “sorumlulukları”na kraldan çok kralcı tavırlarla feda etme siyaseti bu gidişle nereye varacak?

İsmail Cem, Türkiye’nin yeniden “cephe ülkesi” durumuna geldiğini söylüyor. Ağzından çıkanı kulağı işitmeden ekliyor da: “Ulusal çıkarlarımızı öne alamayız, terör gelir, bizi de vurur”!

Acayip bir söylem. Hezeyan gibi!

Başımızdakilerin ülkeyi ve insanlarını nasıl bir maceraya sürüklemekte olduklarının göstergesi.

***

Kızılcık’ın yaz tatili bu defa uzun sürdü.

Affola...

 

Devrim ve karşı-devrim

Ayrıntılar
Mehmet Özgen
Sayı 9 (Ekim 2001)
6 Aralık 2009

Bütün Marksist teorik düşüncenin temeli olarak, ortaya atılan felsefi, tarihsel, kültürel ya da siyasal sorular bütünlüğünün birleştirici unsuru devrimdir.

Artık 1991-2001 aralığı, kapitalist sistem ve sistem karşıtı hareketler açısından tarihen ayırdedilebilir bir dönemdir. Bu dönemde, “reel” diye nitelenen sosyalizm deneyimi çökmüş, yeni bir alternatif ihtiyacı ortaya çıkmıştı. Ama bu sorun, küreselleşmenin ve liberalizmin ideolojik iklimi içinde, post-modern ve post-Marksist eğilimlerle etkileşim alanında tartışıldı. Bu iklim, kapitalizmin demokratik gelişme perspektifine dair hayalleri de besliyordu. Sonuçta buradan Marksizmin yeniden-üretimi ve yeni bir sosyalist alternatif ortaya çıkmadı.

Ne var ki, küreselleşme sürecinin ilk yıkıcı sonuçları kısa sürede ortaya çıktı. Küreselleşme hızlandıkça bölünmeler, parçalanmalar, çelişkiler de artıyor. Küresel emperyalizmin Üçüncü Dünya’da derinleşen sömürüsü, yoksul halkların birikmiş öfkesinde patlamalara yol açıyor. ABD’ye yapılan saldırı ile yeni bir döneme geçiyoruz. Bu dönemin ana yönelimi dünya kapitalist sisteminin çözülme eğiliminin daha belirgin hale gelecek olmasıdır. Küreselleşmenin reforme edilebileceği hayalleri çöktü, milliyetçi eğilimler, dinsel motifli reaksiyoner eylemler sürece yön veren etkenler olmaya aday. Bu durum yeni teorik/politik sorunlar ortaya çıkaracak ve önceki dönemden devralınanlarla bir sorun yumağı oluşturacaktır. Üstelik, sistem-karşıtı bir politik strateji oluşturma ihtiyacı da zorunlu hale gelecektir. Zira “uluslararası terörizme karşı mücadele” konsepti burjuva demokrasisinin son kalıntılarını da ortadan kaldırma eğiliminde. Bu, sınıf mücadelesinin şiddetleneceğinin açık ilanı olarak da kavranmalıdır.

BİR DEVRİM SİLAHI OLARAK FELSEFE

Bu koşullarda bütün teorik ve politik sorunları nasıl bir yaklaşımla çözebiliriz? Bu ancak bir devrim perspektifi ile mümkündür. Zira bütün Marksist teorik düşüncenin temeli olarak, ortaya atılan felsefi, tarihsel, kültürel ya da siyasal sorular bütünlüğünün birleştirici unsuru devrimdir.

Ancak tarihsel maddeciliği olasılıkçı (probabilist) bir determinizmle yeniden yorumlamak gerekiyor. Neden gerekiyor? Bu teoriyi aydınlanmacı tarihsel ilerleyiş mitinden arındırmak, tarihsel zamanla şimdiki zamanı, ya da ardışık (çizgisel) zamanla eşzamanlılığı birleştirmek ve nihayet tarih bilinciyle devrim perspetifi arasında mantıksal bağı yeniden kurmak için. Bu, Marksist felsefenin hem bilim, hem de siyasetle ilişkisi sorunudur. Bir yanda büyük bilimsel-teorik dönüşümlerin felsefeyi yeniden düzenleme gereğini doğurması, öte yanda dünya görüşlerinin, ideolojilerin (post-akımların) teori alanına felsefe yoluyla yansıması gerçeği var. Bu gerçek, Althusser’in “Felsefe teori alanındaki sınıf kavgasıdır”1 sözünü bir kez daha doğrularken, felsefesiz siyasetin tıkandığı bu kritik eşikte bir “devrim silahı” olarak felsefeyi gündemleştirmeyi önümüze koyuyor.

Marksizmin yeniden-üretiminden anlamamız gereken budur ve onun potansiyelleri bu yaratıcılığa fazlasıyla elvermektedir. Sermayenin, üretim sürecinin, üretim ilişkilerinin, dolayısıyla, sınıf mücadelesinin küresel bir bağlam kazandığı günümüzde bu kaçınılmazdır. Tarih ve devrim anlayışımızı prodeterminist (olasılıkçı dederminist) bir mantıkla temellendirebilir ve onun kavramlarıyla anlamlandırabiliriz. Üstelik kuantum teorisindeki belirsizlik (ya da kesinsizlik) ilkesi ve kaos analizleri, geleneksel gerçeklik tasarımlarını altüst etmekle böyle bir mantığı mümkün ve gerekli kılmaktadır. Kesinsizlik ilkesi’nin idealist yorumu, post-modern teori ve siyasete felsefi temel teşkil eden indeterminizme (belirlenmezciliğe) açılırken, maddeci yorumu ise olasılıkçı bir nedenselliğe ve total şimdideş olan olayları zaman enlemi kavramı altında yapılandırmaya imkan tanıyor. Bu kavram, Althusser’in geliştirdiği eklemlenme kavramı ile biçimsel olarak özdeş; ama onun içeriğini derinleştiriyor. Bütün bu teorik çerçeve bize bir geçiş teorisinin öncüllerini verebilir, ya da –zamanın yapılandırılması anlamında– diyalektiğin devrimci bir kavranışını.

GEÇİŞ TEORİSİNİN BAŞLANGIÇLARI

Bir üretim tarzının bozulması, kendi kendisiyle özdeşleşememesi, ancak bir başka üretim tarzının koşullarını yaratır, onun zorunluluğunu değil. Zorunluluk, aslında, iktisadi yapıdan çok daha karmaşık, toplumsalın bütünü içinden, yani ideolojik, politik, ekonomik bütünün dönüşüm şartları içinden, kesinlik olarak değil, nesnel bir imkan olarak doğar. Dolayısıyla, kapitalist üretim tarzının krizi, siyasal ve ideolojik şartların da yan yana gelmesiyledir ki, kapitalizmin yerine sosyalist üretim tarzının geçiş şartlarının bütününü yaratır. “Şartların bütünü” demek, bu yapılara ilişkin çelişmelerin belirli bir momentte, belirli bir biçimde kaynaşması veya toplumsal kuruluşun ekonomik, siyasal, ideolojik, kültürel düzeylerinin ve bunların çelişmelerinin özgül bir eklemlenmesi demektir.

Eklemlenme, zaman kavramı açısından senkronik nitelikli olduğundan, “zaman enlemi” olarak da kavramsallaştırılabilir: potansiyel bütün veya olanaklar eğrisi anlamında. Bu kavram, durağan sınıflandırmalardan çok, içiçe girmiş dinamik ilişki, bağlantı, oluşum süreçlerini ifade eder, yani çelişkinin doğasını belirleyen bir işlev görür. Zira bir yapının bütünle eklemlenme ilişkisi, ötekilerin etkileri ve işlevleri ile bağımlı olarak açıklanabilir. Bu bağımlılık yapıyı ötekilerle ve bütünle gerilimli kılar. Bu da onun çelişkisini ifade eder. Böylece belirlenim tek-nedenli değil, çoklu ve karşıklıklı bir belirlenim olur. Bu çoklu-belirlenim içinde bütünü oluşturan tüm elemanlar total bir davranışa yol açarlar. Althusser’in üstbelirlenim dediği şey, bu total davranışın kendisidir.

Zaman enlemi ya da zamanın yüzeyi, sistemin şimdiki an'a yayılımı veya “kesit” (mesela küreselleşme) diye adlandırdığımız durumdur. Çelişki açısından baktığımızda, hangi düzeyden baktığımıza bağlı olarak (üretici güçler-üretim ilişkileri, yönetenler-yönetilenler, sömürenler-sömürülenler, vb. gibi risk-güvence ilişkileri) biçimi değişen örgütlü ikili bir yapı olarak kavramlaştırmak mümkündür. Yani zamanın enlemi amorf bir dağılım içinde değildir, düzen/düzensizlik eğilimlerinin belirlediği kutupsallığa göre dağılım içeren bir iç-geometrisi vardır. Bu iç-geometri, risk ve güvence faktörleri gibi iki temel tutumun zaman enlemi üzerindeki dağılımlarının birbirlerini dışlayarak tamamladıkları (eşitsiz ve bileşik gelişme yasası gibi) örgütsel formdur. Bu faktörler olasılık kümeleri olarak birbirinin diyalektik karşıtı, bütünün içinde birbirini dışlayan eğilimlerdir. Zaman enlemi içinde birbirleriyle dolaysız ilişkiye girdiklerinde, yani karşıt kümelerden her biri öteki için risk olmaklığı tehlike düzeyine sıçrattığında ve her biri ötekine karşı güvence oluşturmak (özdeşliğini veya aynen varkalma yeteneğini korumak) için, her bir temel sınıfın öteki karşısında hegemonya mücadelesine giriştiği momentler gibi, karşıt yönlerdeki niteliklerini (karşıt olasılık dalgaları olarak ortaya çıkan özgürlük, eşitlik ile egemen sınıfın tahakküm, barbarlık, faşizm gibi eğilimleri) dile getiren, kristalize eden dikey bir kopuşa uğrarlar. Bu olanaklardan yalnızca biri ötekine karşı gerçekleşebileceğinden birbirlerini ötelemek zorundadırlar. Bu öteleme, vukubulma anı yaklaştıkça kutupsallığa ve dikey bir kopuşa yol açar. Bu kutuplar ki, bütün'ün belirli bir momentteki aktüel temsilcisini belirler.

Devrim ve karşı-devrim, böyle bir dikey kopuşun yaşandığı ve temsilcilerden birinin fiilileştiği momenttir. Ancak bu tür bir kopuş, sistemin şimdiki anını betimlemiyor. Eşitsiz ve bileşik gelişme yasası ve Lenin’in “zayıf halka” teorisi çerçevesinde küresel bir devrimin nesnel imkanları doğmuş olmakla birlikte, sistem, devrim ve karşı-devrim gibi iki karşıt imkanın oluşturduğu bir ikilem karşısında değildir henüz. Buna karşın kapitalist sistem, yeni dünya düzeni ve küreselleşmeyle birlikte dengeden-uzak bir konuma gelmiştir. Denge-dışı durumlar ise kendi içsel aktivitelerinden meydana gelen dalgalanmalara yol açmakta ve sistem bu dalgalanmalara karşı duyarlı hale gelmektedir. Sözgelimi, dünya finans sisteminin göbeğine yerleşen ve 2 trilyon doları kontrol eden güçler, kapitalizmin geleneksel yasallığına aykırı olarak özerkleşmektedirler. Bu özerkleşme ekonominin legal ve mafya ekonomisi olarak ikileşmesine yol açıyor. Böylece, her sistemin gösterdiği ardışıklık davranışı ya da deterministik gelişme durumundan rasgele dalgalanmaların denetimine girmekte ve düzen ve kaos arası ya da zorunluluk ve rasgelelik karışımı bir evreye geçmektedir. Bu rasgelelik, sistemin başlangıç ya da standart şartları açısından baktığımızda, denge durumuna özgü “normal” ve kararlı davranışlardan farklı yeni davranışlara ve sonuç olarak geri-dönüşsüz (tersinmez) bir evrime yol açmaktadır. Emperyalizmin kalelerine yapılan saldırı, böyle bir evrimi ivmelendirmeye aday gözüküyor.

Elbette ki dengeden-uzaklaşma’yı tek başına bu gelişme açıklamaz. Dengeden-uzaklaşma, sistemin davranışlarının çıkarsandığı evrensel nitelikli yasaların bozunumu anlamına gelir. Marksist iktisadi analiz açısından kapitalist sistemin temel hareket yasaları, sermaye birikiminin yasalarıdır ve sermaye birikimi de meta, değer ve artı-değer üretiminden kaynaklanır. Bozunum değer yasasının yozlaşmasından uç vermektedir. Bir yazımızda2 değerin ardışık ilerlemeden çok senkronik (yanyana) bir çoğalma eğilimine girdiğini, kendi genetik koduna yabancılaşmakta olduğunu ve böylece ardışık ilerlemenin (metalaşmanın) maksimal düzeye vardığını anlatmış ve bunun sermaye ve emek, kullanım değeri ve değişim değeri ilişkilerinde niteliksel farklılaşmalara yol açtığına dikkat çekmiştik. Gri alanların çoğalmasından ve sermayenin görece mafiyöz ilişkilerin denetimine geçmesinden söz etmiştik. Dengeden uzaklaşma evriminin bunlarla başladığını söyleyebiliriz.

Eğer küreselleşme, hem sistemin kendini tamamladığı bir periyod, hem de kendinden saptığı aperiyodik (karmaşık) bir eşikse, önümüzdeki dönem böyle bir aperiyodik katlanmaya maruzdur. Yani küreselleşme, tüm olanaklarını tekrar tekrar normladıkça kendine yabancılaşmasının limitine ulaşan, böylece kendini değiştirerek yeniden üretme yeteneğini yitiren her sistemde olduğu gibi, kapitalist sistemin kritik eşiğini oluşturmaktadır. Bu tür bir katlanma nitel bir periyod katlanmasından kopuştur. Bunun ardışıklık kazanması, yine ardarda giden çatallaşmaları doğuracaktır. Dünyanın en zengin ülkesi ABD’nin en yoksul ülke Afganistan’a saldırısını izleyecek güç dengelerindeki değişimler, dünya sisteminde yeni restorasyon politikaları, kuvvetle muhtemeldir ki, zengin-yoksul ayrımına dayanan bir çatallaşmaya doğru gidecektir. Çatalaşma noktasına gelen bir sistem iki olasılıktan birini seçme durumuna gelir. İşte burada indirgenemez bir raslantısallık var. Doğal sistemlerden farklı olarak, toplumsal bir sistemde irade belirleyici bir rol oynar. Buraya yeniden döneceğiz.

KAPİTALİZMİN “UZUN DALGALARI”

Dünya kapitalist sisteminin son 25 yıllık kriz patlamaları, daha kısa zaman aralıklarında gerçekleşiyor olması bakımından, önceki dönemlerden ayrılır. Bu durum Troçki ve Mandel’in geliştirdiği “kapitalizmin uzun gelişme dalgaları” olarak bilinen teorik çözümleme kavramını yanlışlamaz. Çünkü Marksist uzun dalgalar teorisi, kapitalist üretim tarzının bütün tarihinin ayırdedilebilir niteliklere sahip parçalarını temsil eder. Yalnızca iktisadi faktörleri değil, sınıf güçleri dengesinde meydana gelen değişiklikleri, ciddi sınıf mücadelelerini, savaşları bu faktörlerle bütünleşik olarak içerir. Yani iktisadi faktörler ve sosyo-politik, ideolojik süreçler, birbirini karşılıklı olarak belirleyen (DNA molekülünün yapı modeli gibi) ikili-sarmal oluştururlar. Bundan ötürüdür ki süreleri düzensizdir. Ama sermayeyi, “içinde cisimlendirilmesi gereken somut toplumsal, siyasal ve insani güçlerden soyunduran”3 Kondratiyef’in simetrik periyodları içinde bulunduğumuz kritik eşiğin verileri tarafından geçersiz kılınmaktadır. Çünkü bu eşik, dalga boylarının kısaldığı ve zaman aralıklarının daraldığı bir geçiş özelliği taşıyor. S.B.’nin çöküşüyle, ABD’nin siyasal ve askeri hegemonyasını “yeni dünya düzeni” adı altında ilan ettiği son on yıllık süreçte bu zaman aralıklarının daralmakta olduğu gözlemlenebilir. Diyebiliriz ki bu çöküş, beklenenin aksine, sistemi kararsız davranışlara, dengeden-uzak duruma iten başat bir etken olmuştur. Yeni bir genişleme dalgasının temel bir faktörü olmak bir yana, kapitalist sistemde uzun bir dönem boyunca bastırılmış iç çelişkilerin şiddetli bir patlamasına yol açmıştır. Bu aynı zamanda kapitalizmin coğrafi yayılmasının gerçek bir imkanı olmadığı anlamına gelir. Aşırı birikim sorununun ortaya çıktığı mekan genişledikçe–sermaye ve emek fazlasının emilmesi anlamına gelen coğrafi yayılma bu soruna ancak kısa dönemli bir çözüm olmaktadır.

Kimi “Marksist”lerin de diline dolanan, “Kapitalizm kendini yenileme yeteneğine sahiptir,” söylemi ideolojik bir çarpıtmadır. Kapitalizm, teknolojik yenilenme, rekabet ve örgütlenme bakımından kaçınılmaz olarak dinamiktir, bu doğru. “Ama yenilikçi girişimcinin efsaneleştirilmiş yetenekleri sayesinde değil, rekabetin zorlayıcı yasaları ve kapitalizme içkin olan sınıf mücadelesinin koşulları dolayısıyla.”4 Üstelik bu yeteneğin ağır toplumsal ve insani bedelleri var. 1920 ve 1930’larda duraklama krizini aşmak için gösterdiği yetenek faşizmi, Hiroşima ile noktalanan İkinci Dünya Savaşının yıkımını kapsamıştır. Yeni bir genişleme yaratma karşılığında insanlığın ödediği bedeldir bu. Sürekli yeniliklerin sonucu, geçmiş yatırımların ve emek vasıflarının değersizleşmesi, hatta yok edilmesidir. Yenilik istikrarsızlığı ve güvencesizliği keskinleştirmekte, toplumsal ve siyasal uyuşmazlıkları, çelişkileri kritik bir noktaya doğru büyük ölçüde besleyerek sonunda kapitalizmin çöküşünü hızlandıran itici güçlerden biri olmaktadır. Öyle görünüyor ki, 1990’larda başlayan yeni genişleme dalgası, 1930 ve 40’lı yıllarla ölçülemeyecek derecede daha pahalı olacaktır. Kapitalizmin yeni bir “yıkıcı uyumu”nun, yeni bir dünya savaşının insanlığın ve doğanın mahfına yol açacağına dair işaretler yeterince mevcuttur. Hiç şüphe yok ki bu, İkinci Dünya Savaşı’ndan daha büyük bir felakete yol açacaktır. Başka türlü kendisini yeniden üretmesinin olasılığı da yok denecek kadar azdır.

HER ŞEY SON SINIRINDA

Dünya bir geçiş dönemi yaşıyor. Ama bu dönem yalnızca dünya kapitalizminin krizi ve krizi ithal eden reel sosyalizmin çöküşü ile karakterize edilemez.

1. Bu geçiş döneminin asıl karakteristiği, burjuva toplumsal formasyonun, dolayısiyle Batı uygarlığının da krizde oluşudur. Burjuva toplumu kendini yeniden üretme potansiyellerinin sınırına vardı. Batı uygarlığı tarihin genel fonksiyonu olma konumunu yitiriyor. Reel sosyalizmin çöküşü bu gerçeği daha da somutlaştırdı. Zira bu modelin eleştirisi, giderek Batı akılcılığını da kapsadı. İnsani özgürleşmeyi dışlayan araçsal aklın egemenliğinde bir toplum tasarımı ve siyaset felsefesi ikisinin de ortak paydası oldu. Sanayileşme ve teknolojik ilerlemeleri gelişmenin itici güçleri olarak almışlar ve özgürlükleri bu tarz bir gelişmeye feda emişlerdi. Bu bakımdan Doğu’da çöken aslında Batı akılcılığı oldu. Çünkü Marx’ın düşüncesi ve pratikte Ekim Devrimi’nin kapitalist uygarlıktan kopma girişimi, üretici güçlerin gelişmesininin –tarihsel koşulların da zorlamasıyla– sosyalizmin inşasında temel öncelik olarak alınması ile kesintiye uğrarken, Stalinist “tek ülkede sosyalizm” tezi doğrultusunda Batının tipik ilerleme teorisine uygun adım hareket edildi.

2. Burjuva toplumu aslında üç egemenlik tarzına dayanır. Ama Marksistler, genellikle birine, sınıfsal egemenliğe vurgu yaptılar. Oysa doğa ve kadın üzerindeki özgül egemenlik tarzları da bu toplum yapısını belirleyen evrensel niteliklerdi. Sosyalizm deneyinin yenilgisinde burjuva toplumunu bu bütünsellik içinde kavrayamamanın da payı var. Tarih boyunca insan aklını yoğurup biçimlendiren bir egemenlik tarzı olarak ataerkilliğin parçalanması gözle görülür bir olgudur. Bu yüzden düşünme tarzımızı ve gerçeklik kavrayışımızı görece değiştiren feminist hareket, kuşkusuz evrimimizi de derinden etkileyecektir.

3. Öte yandan, sanayi çağını belirleyen geleneksel enerji biçimlerinin tükenmekte oluşu sistemin tüm yapılarını sarsmakta, radikal değişimleri, yeni enerji arayışlarını gündeme sokarken savaşları da kızıştırmaktadır. Teknoloji ise, insanların içinde yaşadığı doğal, organik çevreyi basitleştirmiş, yapay bir çevreye dönüştürmüştür. Batı uygarlığının egemenliği altında, biyolojik ve ekolojik tabanımızla kopukluğumuz geçmişteki herhangi bir uygarlıkla kopukluktan daha büyük. Nükleer felaketi sürekli tehdidi yanısıra ekolojik dengenin bozulması, küresel ısınma tüm canlılığı yokolma riski ile karşı karşıya bırakan kapitalist aklın doğa üzerindeki egemenliğinin yıkılmasını yaşamsal bir soruna indirgemiştir.

Bütün bu geçişlerin sınıf mücadeleleriyle eşzamanlı konuma gelişi, yalnızca burjuva egemenliğinin değil, tüm Batı uygarlığının da tükenişine işaret ediyor. Bugün için sınıf savaşımının gerilemiş olmasında –reel sosyalizmin çöküşü ve sermayenin küresel saldırısı yanısıra– öteki egemenlik tarzlarına özgü savaşımlarla eklemlenme tarzının, nihayet yeni bir gelecek tasarımının henüz belirginleşmemiş oluşunun payı var. Dolayısıyla, yeni bir siyaset tarzı ve yeni bir gelecek tasarımı, bu eklemlenmeyi inşa etmekle de ilgili.

Ancak bu geçiş evresinde bir aşkınlık ögesi, yani varolanı aşma özelliği henüz belirgin değil. Bu yüzdendir ki değerin, yanyana, kanserli bir hücre gibi çoğalması bütün parametrelere bulaşarak kültürel ve sosyal davranışlarda aynileşmeye yol açması ve böylece insanı giderek “suret”e dönüştürme eğilimi, insan bilincini yıkıma sürükleyebilecek gerçek bir tehlikedir. Zira bilinç, farklılığın olduğu yerde vardır; birbirinden farklı öznel varlıklar arasında bu farklılığın bir yönü olarak ortaya çıkar, farklı olanın bizdeki yokluğunun farkındalığı olarak. Yani bilinç, öznelerarası alanda, toplumsal ilişkiler içinde gelişen kişinin kendi kendini dönüştüren faaliyetlerinden doğar. Ama bu faaliyetlerden bilincin ürettiği içerikler olarak tinselliğin yıkımı, farklılıkların ortadan kalkması olarak aynileşme, bilinci körelten, giderek yokeden eğilimlerdir. Yabancılaşmanın bu yeni içeriği, bireyi, öznelliğini umursamazlığa iterek, kapitalist üretim sürecinin yeni biçimlenişinde çalışanların sermayeye artan bağımlılığı, çaresizliği, gelecek umudunun yokolmasının yanısıra sermaye kontrolündeki medya vasıtasıyla da özerk muhakeme yetisini körelterek, doğal davranışların yerine yapay modeller geçirerek kendi öznelliğinden soyutlamakta, sonuçta onun muhalif potansiyelini yoketmektedir. Burjuva kültürü ve alt-kültürlerindeki akıldışı ve anti-hümanist “değer”lerin nesnel işlevi, insanların zihinlerini, barbarlık dalgasını en azından edilgen bir hoşgörüyle karşılamaya hazırlamaktır. Bu ise, bireysel ve sınıfsal konumlarıyla onları köleleştirilmeye uygun hale getirmektedir. Özgürleşmenin olanaklarının geliştiği ve çoğaldığı bir yerde, eğer bu imkanı gerçekleştirmek için bir irade özgürlüğü, bir başkaldırı eğilimi ortaya çıkmıyorsa, köleleşmek bir sistem olarak da kaçınılmaz olur.

Geçiş döneminin ana eğilimi bir tümceyle ifade edilebilirse şu söylenebilir: Tüm yapıların, değerlerin içerikleri boşalıyor; her şey son sınırında!

Post-modernizmin betimlediği durum budur: belirlilikten belirsizliğe geçiş veya belirsizlik durumu. Sistemin tüm içerikleriyle kendini özdeşleme yeteneğini (anlamını) yitirdiği, kendi özniteliklerinden (kimliğinden) saparak belirsizliğe düştüğü tarihsel bir an. Yani burjuva toplumsal formasyonu, fonksiyonelliğinin ya da kalıcılık olasılığının doruğundan aşağıya, çöküşe doğru ilerliyor.

TARİHİN SONU’NDAN TARİHİN DİRİLİŞİNE

Gerçekten de kendini gerçekleştiren kapitalizm, küreselleşme ile birlikte, büyük bir sel gibi, insanlığın yarattığı bütün değerleri, insanı ve doğayı felakete sürüklemektedir. Ama sosyalizmin belli bir süre alternatiflik konumunu yitirmesi onun tarih-dışı kaldığı anlamına gelmiyor, yalnızca virtüelliğe itilmiş oluyor. Ve virtüel (fiilileşmek üzere bekleşen) alternatifler de düştükleri çelişki ve arızalarla dönüşürler, yeni bir çatışmayı, yeni bir dönemi başlatmak üzere kendilerini yeniden üretirler. Üretiyorlar da. Sosyalizm, alternatif olarak yeniden gelişiyor. Kapitalist küreselleşme karşıtı hareket, virtüel gerçeklikten kopup gelen devrimci bir dalga olarak yükseliyor.

Bütün bu nedenlerledir ki, bir çağdönümünün eşiğindeyiz. Bu eşikte kapitalizm-sonrasının belirsizliği –tarihi bu durum’da sonlayan post-modernizmin tersine– giderek şu temel ikilemle belirliliğe dönüşüyor: Sosyalizm mi barbarlık mı? Bunu devrim ve karşı-devrimin olasılık dalgalarının şiddeti belirleyecek.

İradi müdahale veya insanın bilinçli eylemi bu tarihsel anda önceki uğraklardan farklı olarak çok daha belirleyici olmak zorundadır; toplumsal evrimin yozlaşmasına karşı devrimci bir irade oluşturarak. Bu, evrimin özerk doğası açısından zorunlu değil elbette, ama insanlığın bekası açısından zorunluluk. Ancak bu tür bir zorunluluk, “sosyalizm kapitalizmi zorunlu olarak takip eder” gibi bir anlayışla karıştırılmamalıdır. Kapitalist sistemde nesnel çelişkiler varolduğu sürece ve bu çelişkiler işçi sınıfının, çalışanların nesnel çıkarlarına denk düştüğü içindir ki sosyalizm gerçek bir imkandır, bu kadar. Bundan ötesi öznel iradenin işidir, onun bu imkanı gerçekleştirme bilinci ve gücüne, kapitalizmin aşılmasının tarihsel gecikmesi’ni yeni tip bir köleci düzene evrilme tehlikesini farketmesine bağlıdır.

Kapitalizm bir yandan, gelişmiş ülkelerde insanların yaşamdan beklentilerini kat be kat artırarak, böylece onları doyumsuzlaştırıp gerçekte yaşamlarını anlamsızlaştırırken, öte yandan yoksul ülkelerde fiziksel acılara, açlığa, savaşlara, gelir dağılımında uçurumlara, doğal yaşamda tahribata yol açmıştır. İçinde bulunduğumuz dönüm noktası, barbarlık ve özgürlük eğilimlerini bir arada içeriyor. Yeni teknoloji biçimleri hayatı hem zenginleştirmenin ve kolaylaştırmanın potansiyellerini, hem de tahrip etmenin, insanlıkdışılaştırmanın araçlarını sağlamaktadır. Kapitalist üretim ilişkileri bütün toplumsal ilişkilere yayılmış ve bu ilişkiler tümüyle kâr için üretimin mantığına bağımlı hale gelmiştir. Kapitalist üretimin bu her yere nüfuz edişi, toplumu durmaksızın yeni ihtiyaçların yaratıldığı ve gittikçe daha fazla insan emeği ürününün metaya çevrildiği geniş bir pazara dönüştürmüştür. Her şey paranın etkisinin ve meta üretiminin alanına taşınmıştır. Burjuva toplumunun bireyi, salt bir işgücü satıcısı olarak değil, artık diğer pek çok toplumsal ilişkiye katılışı (kültür, boş zaman, sağlık, eğitim, cinsellik) yoluyla sermayeye bağımlı hale gelmiştir. Kapitalist ilişkilerden kurtulan hiç bir bireysel veya kollektif yaşam alanı yok gibidir. Estetikten ve planlamadan yoksun, tarihsel dokuyu yokeden kentleşmeyle, nevrotikleşen yaşama tarzıyla, kent-rantının paylaşımına tabi hale gelen yerel yönetim politikalarıyla kentler kapitalist işgal altındadır.

Durum tam da Benjamin’in öngördüğü gibi: “Metalar krallığında, insanlık mahkum olarak boy göster(mektedir).” Ama Marx’ın, kapitalizme dair yüz elli yıl önceki öngörüsü bir kez daha doğrulanmaktadır: (Kapitalizm) “bir yandan ihtiyaçların ve onları tatmin edecek araçların karmaşıklaşmasını, öte yandan da hayvanca bir barbarlaşmayı, ihtiyaçların ham, soyut, en üst dereceden bir basitleşmesini yaratır.”5

Eğer sosyal, siyasal, kültürel, vb. süreçlere insani özgürlük doğrultusunda müdahale edilmezse barbarlığa sürüklenmek kaçınılmaz olacaktır. Kapitalizm altında varolan biçimiyle teknolojik ilerleme, devrimci bir kesinti olmadıkça insanlığın geleceği tehdit altındadır. Teknoloji, 3. Enternasyonal çizgisinde içerilmiş olduğu gibi, onun pozitivist eğiliminin de bir göstergesi olarak, saf bir olgu değil, esasen kapitalizm tarafından belirlenen tarihsel bir süreç. Her şeyden çok, savaşın teknik anlamda mükemmelleştirilmesine hizmet etmekte. Askeri teknolojinin vardığı öldürücü boyutlar bunun örneğidir. Dolayısiyle devrim, bu ikinci anlamda bir zorunluluktur, yani evrimi doğurtmak gerekiyor. “Devrim tarihin ebesidir” deyişinden anlamamız gereken budur. Çünkü sözkonusu olan insanlığın kurtuluşudur. Bu yüzden devrim, bir sağlık belirtisidir; doğadan koparılmış insan varoluşunu yok olmaktan kurtaran, onu yok olma koşullarından çıkarıp yeniden varoluşma imkanlarına kavuşturan, böylece toplumsal gerçekliğin kendisini de yeni bir ortama oturtan bir oluşum. Ama devrim, varolanın iyileştirilmesi ya da ilerlemeci evrimin birikerek çoğalan sonucu değil, kapitalizmin yıkıcı yaratıcılığına karşı, yaratıcı bir yıkım, “tarihsel sürekliliğin bir infilakı” (Benjamin) ve bütünüyle yeni bir başlangıçtır.

TARİHSEL ÖZNE

Gerçek yaşamda bu olanağı temsil edenlerin bunu bilince çıkarması, olanağın fiilileşmesi için gerekli dinamizmi ve örgütlülüğü göstermesi gerekir. “Tarihin sunduğu fırsat”tan anlaşılması gereken budur; yani fırsat, olanağın gerçekleşmeye geldiği momenti temsil eder: eğer momente uygun dinamizm ve örgütlülük niteliği ve düzeyi tutturulursa. Örgütlülük, içeriklerin biraradalık biçimidir ki, bundan öncelikle alternatif bir toplumsal modeli anlamak gerekir. Devrim anında fiilileşecek olan bu biçimdir. Bu moment, gerçekliğin şu anki fiili durumunu (tarihsel mevcudu) açıklayan ve bir an ya da süre sonra dönüşeceği durumu (geleceği) öngören teori ile davranışı, eylemi temsil eden pratiğin çakıştığı an’dır. Ya da virtüel gerçeklik (teorik içerik) ile pratik (aktüel) biçimin çakışması. Maddeci diyalektiğin anlamı budur. Ama bu çakışma kendiliğinden olmaz, bir dolayıma ihtiyaç duyar. İşte iradi müdahale ya da “tarihsel özne” kavramı bu noktada anlam kazanır. Çünkü, geleceği (teoriyi) bugüne indirgeyen, bu anlamda onu belirleyen, koşullayan tarihsel öznedir. Zira farklı nesnel imkanlar arasında seçim yapmak, bilinçli insanların eylemine bağlıdır. Rosa Luxemburg’un, Junius Broşürü’ndeki ünlü sözü: “ya sosyalizm ya barbarlık”, sosyalizmin bu anlamda nesnel bir imkan olduğu yolundadır. Dolayısiyle, Reform ve Devrim’deki, “sosyalizm ekonomik zorunluluktan çıktı” şeklindeki mantıktan bir kopuştur.

Tarihsel özne sözkonusu olduğunda, işçi sınıfının tarihsel rolü ve yeni toplumsal hareketlerin bu rolle ilişkilendirilmesi bir sorun olarak karşımıza çıkar. Bu özellikle Laclau gibi post-Marksistlerin tartıştığı bir sorun. Onlar işçi sınıfının merkezi rolünü inkar etmektedirler. Marksist teorinin aşırı mekanistik tek-nedenli yorumlarını reddetmeleri onları, nedenselliğin bütününü inkara yöneltti. Tek-nedenli yorumlar anti-kapitalist politikayı ayrıcalıklı kılarken, bir ittifak içerisinde emek ve sınıf politikasını da ayrıcalıklı olarak dayatıyordu. Bu, pratikte, diğer hareketlerin sınıf hareketinin egemenliğine tabi olmaları demekti. Yani sözkonusu olan hegemonya mantığı değil, egemenlik mantığı idi. Oysa, erkek egemenliği, ırkçılık, çevre, vb.’den türeyen dinamikler sınıfsal baskı ve sömürüye indirgenemez ve sömürüye dayalı olmayan toplumsal ilişkilerin kurulmasıyla otomatik olarak ortadan kalkmazlar. Batı’da, savaş sonrası dönemde, yeni metalaşma, bürokratikleşme ve homojenleşme süreçlerinin kapitalist ilişkilerin toplumsal ve kişisel hayatı gittikçe daha fazla kapsaması sonucunu vermesi, yanısıra medyanın dallanıp budaklanması, refah devleti uygulamaları toplumsal ilişkilerin gitgide politikleşmesine yol açtı ve bunlar yeni toplumsal hareketlerde dışa vurulan yeni direniş biçimleri yarattı. Bu durum, klasik politika anlayışının haklı olarak reddini kolaylaştırırken, post-Marksistleri, her şeyin eşit bir yapısal ağırlığı olduğu düşüncesine dayanan bir çoğulculuğa götürdü. Buna göre işçi sınıfı ve yeni toplumsal hareketler kapitalizme karşı mücadelede eşit ağırlıklara veya rollere sahiptirler. Birincisi, böylece yeni toplumsal hareketlerin rollerini ve güçlerini abartırken, aynı zamanda ve esas olarak, tahakküm ve baskının kilit bölgelerini (devleti, artı-değer üretimi ve sömürüsünü) özgülleştirmekten aciz kalırlar. İkincisi, bu tür hareketlerin yapısının da kapitalist koşullar tarafından belirlendiğini gözardı etmektedirler. Örneğin, kadınlar, hem erkekler hem de kapitalizm tarafından ezilir; bu nedenle kadınların tabi kılınmasına karşı mücadele ile anti-kapitalist mücadele arasında nesnel bağlantılar vardır.

Belli ki sözkonusu olan tek tür (politik) bir örgütlenme biçimi değildir, tüm yaşam alanlarına yayılarak, oralarda insan davranışlarını koşullayan ideolojik-kültürel, sosyo-ekonomik, politik, kentsel vb. fiili yapı ve ilişkilere alternatif biçimler geliştirmek, böylece bu alanların tümünü siyasal ve toplumsal eylem alanı haline getirmektir. Bu ilişki ve yapılar kendilerini aynen yeniden-üretememe riskine doğaları gereği açıktır. Siyasal müdahaleyle (örgütlenmeyle) bu risk açık bir çelişkiye, ama alternatif olanak anlamında bir çelişkiye dönüşür. Böylece sözkonusu yapı ve ilişkiler kendilerini aynen yeniden üretemez olurlar. Hem bireysel hem de toplumsal planda özgürlüğün gelişme temeli budur. Çünkü özgürlük, insanın toplumsal nesne olmayı aşma eğiliminden kaynaklanır ve bu eğilim, kendi diyalektik karşıtı olan deneyimle birlikte gelişir. Bilincin özgürlükçü içerikler kazanması, bu diyalektik ikilinin aşamalarıyla oluşur. Bütün bu içerikler sosyalist ideoloji tarafından eklemlendiğinde yeni bir toplumsal ilişki tarzını koşullayan faktörlere dönüşürler ve gelecek bu ilişkilerde görece olgusallık kazanır. Devrimi olanaklı kılan etkenlerden biri de, bu ilişkilerin yaygınlaşması ve kökleşmesidir.

Sonuçta, alternatif toplumsal örgütlenme modeli, geleceği (sosyalizmi) yani içeriği temsil eden biçimdir. Geleceğin bugüne indirgendiği teorik-politik ve ideolojik bir bütünlük olarak, onu içselleştiren öznelerin eylemlerini yöneten toplumsal norm ve değerlerin de üretecidir. Dolayısiyle, devrimci pratik etkinlik, aynı zamanda, içselleştirilmiş geleceğin serimlenmesidir. “Devrimci etkinlikte kendi kendini değiştirme, koşulları değiştirmekle kesişir” çünkü (Marx).

Lukacs, Marx’ın, “teori kitleleri kavrar kavramaz maddesel bir güç haline gelir” sözünü yorumlarken şöyle diyor: “Burada daha önemli olan şey, gerek teoride, gerekse teorinin kitleleri kavrayış tarzında yatan ve teoriyi de, diyalektik yöntemi de devrimin aracı haline getirecek olan momentleri ve belirleyici faktörleri keşfetmenin gerektiğidir.”6 Kapitalizmin düştüğü krizden devrimci çıkış yolunu bulmak, sosyalistlerin, devrimci işçilerin çıkış yolunu gösterecek bilince erişmesi... günümüzün temel sorunu budur. Yine Lukacs’a kulak verelim: “Bu bilinç olmadıkça kriz boyuna sürer gider, çıktığı noktaya geri döner, yaşanan durumu tekrarlar..”7 Yani emekçi sınıflar sistemin yeni varolma biçimlerine boyun eğmek zorunda kalır. Şimdi içinde bulunduğumuz subjektif durum tam da bu tespite denk düşmektedir. Krize genel olarak yanıt üretemeyen sol, böylece kendi içsel krizini de üretmiş olmaktadır.

Teorinin “kitleleri kavrayış tarzı” ya da pratiğe dönüştürülmesinden anlaşılması gereken bir başka şey, öncelikle alternatif bir toplumsal örgütlenme modelidir. Zira teorinin pratiğe dönüşmesi dolayımsız olarak gerçekleşmez. Somut tarihsel koşullara göre biçimlenen ideolojik-politik, kültürel, vb. dolayımları gerektirir. Bu dolayımların biraradalık biçimi toplumsal örgütlenme modelidir. Teoriyi ve diyalektik yöntemi devrimin aracı haline getirecek olan bu biçimdir. Pratik kavramı açısından baktığımızda da bu böyledir. İnsanlar pratik etkinliklerini belirli biçimlerde nesnelleştirirler, ya da belirli bir güç’te kristalize ederler. Tarihsel olarak bu nesnelleşme, kapitalist üretimin koşulladığı toplumsal ilişki tarzında ve bu ilişki tarzını geliştiren, koruyan yapılarda somutlaşır. Pratik etkinlik ya bu ilişki tarzıyla sınırlanır ya da uzlaşmaz bir şekilde onu aşar. Bu aşma, eğer toplumun yeniden örgütlenmesini alternatif bir ilişki tarzıyla eklemleyen bir toplumsal örgütlenme modelinde ifadesini bulmuyorsa, işte o zaman “fırsatı kaçırmış” ya da devrim imkanını yitirmiş oluruz. Ya da devrim, emekçi kitlelerin gücünün kullanıldığı, devlet iktidarının bir egemen güçten yeni bir egemen güce devri ile yozlaştırılmış olur. Yani önemli olan, biçimin içeriği (ilişki tarzını) temsil etmesidir. Pratik etkinliğin salt bir siyasal güç olarak kristalize olması yeterli değildir, hiçbir zaman olmamıştır. Marx’ın dediği gibi, “Kendi içeriğini temsil etmediği sürece biçimin hiç bir değeri yoktur.”8

DEVRİMCİ ROMANTİZM

1960 ve 70’li yıllarda, devrimci mücadele anlayışının tayin edici bir boyutu “kurtarıcılık” nosyonuydu. Devrim, asıl olarak, yoksul halk kitlelerini baskı ve sömürüden kurtarma misyonunu kendine yükleyen seçkin bir devrimci grubun eylemi olarak içselleştirilmişti. Ama bu nosyon güçlü bir devrimci romantizm de içeriyordu. Che’ye ve ülkemizde Deniz’e duyulan hayranlık yalnızca onların devrimci mücadelede gösterdikleri kararlılıktan dolayı değil, aynı zamanda, özverili, özgeci olmaları ve sosyalist etiği yaşamlarıyla bütünleştirmeleriydi..

80’li ve 90’lı yıllarda kurtarıcılık nosyonu, siyasal kültürümüzün en çok eleştirilen boyutu oldu. Bu eleştiri, devrimci bir özeleştiri mantığından çoğunlukla uzak, daha çok inkarcı bir eğilim içerdiğinden, son yılların siyasal kültürü derinlikten, duyarlılıktan, duygudan, devrimci dayanışmadan büyük ölçüde yoksunlaştı; içeriksiz, anlamsız bir biçime dönüştü. Çünkü, kurtarıcılık’la beraber devrimci romantizm de uçup gitmişti. Güncel yaşamımıza yön veren şey, yaşamı dönüştürme aşkı, yani devrimci bir ruh hali değil, tüketim ideolojisi ve abartılmış bireysellik, burjuva kültürünün bencil hesaplamalarıydı. Romantizmin buharlaşmasında, Eylül yenilgisi, Sovyetlerin çöküşünün yarattığı düş kırıklığı, kötümserlik ve bunlarla paralel yükselen liberalizmin saldırıları başat etkenlerdi. Dolayısiyle, bunların sonucu olarak sosyalist hareketin ideolojik gerilemesi. Yaşadığımız son yirmi yıllık süreç, ideolojinin siyasal ve toplumsal pratikte başat belirleyenlerden biri olduğunu bir kez daha göstermiş oluyordu. Devrim ve sosyalizmin gerçekleşebilirliğine dair inanç kaybı, mücadelenin gerilemesinde önemli bir rol oynadı. Siyasi mücadele, kendimizi başka türlü varedemediğimizden dolayı katıldığımız bir yaşam alanı halini aldı. Böyle bir ortamda devletin ve kapitalizmin saldığı korku, bir yanda teslimiyetçi ve çürütücü eğilimleri, öte yanda irrasyonel tepkileri üretti. Devrimcilik içeriği boşaltılmış bir “şey” haline dönüştü, nostaljik bir duygu, ya da kimi çevrelerde içeriksiz ve kör bir başkaldırı halini aldı. Tayin edici bir etken olarak güçlü bir devrimci kitle hareketinin gelişmemiş olması bu durumu süreğenleştirdi.

Olan nedir? Rasyonelleşmek; duygudan kopuk düşünce, bilinçten kopuk akıl, Batı akılcığının biçimciliğine, hesapçılığına daha çok garkolmak; burjuva toplumunun tipik bireyine daha çok benzemek. Böyle olunca, bugünkü gibi kritik koşullarda akıl kırılmaları da kaçınılmaz oluyor.

Peki nedir romantizm? Romantizmin özü, kapitalizm öncesi değerler adına endüstriyel/burjuva uygarlığını protestodur. Bilimsel ve teknolojik ilerleme, şeyleşme, bürokratik akılcılık, toplumsal hayatın nicelikselleştirilmesi ve değersizleşmesiyle bağlantılı ruhsuz maddi ilerlemeyi protesto (Bu yüzdendir ki, kapitalist uygarlığın Marksist eleştirisinin kaynaklarından biridir). Çünkü bu ilerlemeye insanileşmenin gerilemesi eşlik etti. Benjamin şöyle diyordu: “Romantizmin düş yaşamına başvurması bir acil durum sinyaliydi; ruhu, kendi anayurduna götüren yoldan çok, bu yolu tıkamış engellere işaret ediyordu.”9 Bu nedenle geçmişin cemaatlerine dönme hayalini kuruyor ve bu bağlamda kapitalizmin “değerleri” ile çatışıyordu. 20. Yüzyılın son çeyreğinde yükselişe geçen politik İslamın bu gelişmesinde bu hayal ve çatışmanın rolü büyük. Bu aynı zamanda, burjuva değerlerden ayrışmış sosyalist bir ideolojinin, amacına uygun bir inşasının gerçekleştirilememesinin de bir sonucudur. Ne var ki, bütün bunlar başlı başına bir modernite tartışması. Ama devrimci romantizmi nasıl tanımlayabiliriz? Yaşamı dönüştürme aşkıyla hem geçmişin cemaatlerine dönüş hayalini, hem de bugünün kapitalizmiyle, burjuva değerleriyle uzlaşmayı reddeden bir romantizm. Günümüzün burjuva toplumu ve kapitalizmin barbarlığa evrilmesi karşısında, hem ezilen ve sömürülen kitlelerle bütünleşmenin bir gereği, hem de bireysel özgürlüğün bir koşuludur bu. Sözü Micheal Lowi ile bağlayalım: “Bu durum, Marksizmin romantik devrimci boyutunu yeniden keşfetmenin ve geleceğin sosyalist perspektifini, kapitalizmin doğuşundan beri ‘bencil hesaplamanın buzlu suları’na garkolan komünal, kültürel, etik ve toplumsal nitelikte değerlerin kıymetli hazinesiyle zenginleştirmenin önemini ortaya koyar.”10

***

1. Louis Althusser, Lenin ve Felsefe, s.29, İletişim, 1989
2. Küreselleşme ve Devrim, Kızılcık, sayı: 5, 2000
3. Ernest Mandel, Kapitalist Gelişmenin Uzun Dalgaları, s.53, Yazın Yayıncılık, 1986
4. David Harvey, Postmodernliğin Durumu, s127, Metis, 1996
5. Marx, 1844 Elyazmaları, s.148, Sol yayınları 1993
6. György Lukacs, Tarih ve Sınıf Bilinci, s.54, Belge, 1998 7 age., s.149
8. Aktaran, K. Korsch, Marksizm ve Felsefe içinde, s.85 Belge, 1991
9. Aktaran, Michael Löwy, Dünyayı Değiştirme Üzerine, s.197 Ayrıntı, 1999
10. age, s.33

Küreselleşme kültü

Ayrıntılar
Yalçın Yusufoğlu
Sayı 9 (Ekim 2001)
6 Aralık 2009

Temsili demokrasinin topallığı ortada, katılımcı demokrasi hiç bir ülkede oluşmamış, sözü sıkça tekrarlanan (etimolojik ve içerik anlamıyla, dilimizdeki en doğru karşılığının "yurttaş toplumu" olması gereken) "sivil toplum" gerçekleşmekten çok mu çok uzak, çünkü sosyal yaşamın eksenini –belli sınıf ve zümrelerin belirleyici olduğu– "siyasa" oluşturuyor (siyasa sözcüğünün somutu, tabii ki, devlet demek). Toplum kendisine ilişkin hayati karar mekanizmalarını siyasetin (ve o belli zümrelerin) inhisarından çıkarıp kendi inisiyatifine alamamış; Birleşmiş Milletler’de kısaca NGO, bizde ise yaygınca "sivil toplum örgütleri" diye anılan devlet dışı kuruluşlar, "yurttaş örgütleri" pek demokratik bilinen ülkelerde bile sanıldığından çok zayıf, çünkü sosyal yaşam ve siyasa üzerindeki etkileri, sonuç alıcılıkları çok sınırlı, yığınlar pasif ve ilgisizler, kendilerini yönetenlere tâbi olmağa pek yatkınlar, sevk ve idareleri kolay.

Burjuva toplumu, Gösteri Toplumu kitabının yazarı Guy Debord’un sözüyle, "gösteri toplumu"na dönüşmüştür, gösteri araçları ise siyaset arenası ve medyadır. Fakat daha önemlisi, zaten zihin tembelliğiyle malul geniş toplum kesimlerinin konformizminin genişleyerek sürmesidir.

Sistemin güçlü ikna mekanizmaları var. Feodal çağda böyle bir gereksinme bulunmuyordu. Hem yerleşim birimleri küçüktü, basit meta üretimine dayanan ekonomide sosyal işbölümü (emeğin ortaklaşa karakteri) gelişmemişti, hem de hakim bilinçlilik formu dindi, yönetenlerin kudreti tanrısaldı, halkı iknanın vasıtası göksellikti, ruhbanların Tanrı adına öğütleri, cennet vaadi ile cehennem tehdidi sopaya itaatin ideolojisiydi. Burjuva çağında dinin yerini yeni bilinçlilik formu olan siyaset aldı, temel birim olarak ulus devlete, yönetim biçimi olarak parlamento ve genel oya, ekonominin belkemiği olarak genişletilmiş yeniden üretime varıldı; üretimin sosyal karakteri gelişti, büyük yerleşim ve üretim birimleri oluştu, böylece çalışanların topluluk bilinçleri ve hareketlenmeleri boyut kazandı. Bütün bu gelişmeler nasıl ki, feodalite ve onun mülkiyetlileri baki kalmadıysa—kapitalizmin ve burjuva egemenliğinin de ilahinaye devam edemeyeceği, yerini üretimin gelişkin sosyal karakterine uygun sosyal mülkiyet biçimlerine terkedeceği düşüncesine yol açtı, o doğrultuda davranma potansiyelindeki sosyal kuvvetler bu düşünceyi maddi dinamizme dönüştürdüler. Karşılığında, sistem de kendi bekası için hem dünya çapında, hem de tek tek ulus-devlet birimleri ölçeğinde her türlü yola başvurdu. İletişim araçlarının ve okul eğitimi olanaklarının vardığı bugünkü düzeyde iknanın gerekleri de, gereçleri de arttı, ilh.

SÖZCÜKLERİN FETİŞ KARAKTERİ

Siyasetçilerin, sistemin kuramcılarının, sair uzmanların ve tabii ki medyanın kurulu düzen lehine oluşturdukları ikna mekanizmalarının pek çok ögesi var. Ama yazımızın konusu onlardan sadece bir tanesiyle ilgili: Kamu oyunu şekillendirenler, sloganların, tekerlemelerin yanısıra zaman zaman şablon kavramlar atarlar, bunları mümkünse, bir-iki sözcükte, tek bir terimde simgeleştirirler, şayet tutarsa onu fetişleştirirler. O fetiş muttasıl tekrarlanır durur, üzerine tartışmalar yapılır, karşıtları bile onun çekim alanından çıkamazlar; fetiş eskiyene ya da bir yenisi bulunana kadar işlevini icra eder. Gerçekte asıl icra olunan egemenlerin hükmüdür.

Son zamanların fetiş sözcüğü ise Türkçe’siyle "küreselleşme". [Batı dillerindeki "globalizm" (küresellik) ile "globalizasyon" (küreselleşme) bizde tekleşti, "küreselleşme" ya da onun yabancı-yerli melezi "globalleşme" olarak yerleşti.]

Küreselleşme sözü ilk kez ne zaman, nereden çıktı bilmiyorum, ama Perestroyka’cıların onu Batı’lılardan daha fazla kullandığını, böyle diyerek kapitalizm ile sosyalizm arasındaki farkı önemsizleştirmeyi, sistemler arasındaki mücadeleden vazgeçmeyi kastettiklerini, "sorunlar globaldir", "karşılıklı bağımlılık içindeyiz", "hepimiz aynı gemideyiz" (yani, batarsak hep birlikte batarız) gibi sözlerle Batı’ya güven vermek, karşılığında yardım almak istediklerini anımsıyorum. Kapitalizm, tabii ki, buna itibar etmeyecekti, çünkü onun için bu dünya bir menfaat dünyasıydı, kurtlar sofrasıydı, orda kimse kimsenin gözünün yaşına bakmazdı, seni niçin gözetsinlerdi? "Üretim araçlarının özel sahipliğini yerküre yüzeyinde kaldırmak, mülkiyeti toplumsallaştırmak, çalışana yaymak üzere seni mülksüzleştireceğim," diyeceksin, bunları izleyegeldiğin yolla başaramayınca da insanlık sorunlarının müşterekliğinden sözederek, karşındakinin sana yardım edeceğini umacak denli safdil olacaksın. O ise, elbette, "Sen aradan çekil, eğer böyle bir süreç varsa, onun sahibi de, patronu da benim," diyerek, küreselleşmeyi kendisine mal edecekti. Haklıydı da, çünkü o süreç sosyalizmden önce de vardı: Taa kolonyalizmin tarih sahnesine çıktığı merkantilist evrede başlayan ve kapitalizmin eşitsiz gelişme yasasını dünyaya tanıtan —gerçekte sosyalist enternasyonalizmin maddi önkoşullarının başlangıcını da temsil eden— o süreç (üretimin sosyal karakterinin ya da başka bir deyimle sosyal işbölümünün uluslararasılaşması süreci) kapitalizmin inisiyatifinde idi. Kapitalizm için, sosyalizm akim kalmış bir deneme, tarihte bir parantez haline gelmeli, süreç eskisi gibi salt kendi patronajına dönmeliydi.

Sonuçta "globalizm" ve "globalizasyon" kapitalizme kaldı, "emperyalizm" sözcüğünün silinmesi için bir fırsat oluşturdu; kısa zamanda, bir propaganda, endoktrinasyon ve koşullandırma aracı haline geldi, ondan da günümüzün fetişi doğdu. Bu fetişin en çok etki kazandığı ortamlardan birisi, ülkemizin ekonomik, politik, akademik ve medyatik elitleri ile onlara kulak verenlerdir. Nitekim, sözcük olur olmaz kullanılıyor. "Küresel" sıfatı "dünya çapında, dünya ölçeğinde" sözünün yerine geçti; örneğin "dünya barışı" değil, "küresel barış", "dünya pamuk rekoltesi" yerine "bu yılın küresel pamuk üretimi..." ya da "küresel bira tüketimi" veya "AIDS küresel bir hastalıktır" deniliyor, vb. Böylesi kullanışlar, eğer zihinleri ve dilleri koşullandırma niyetini taşımıyorsa, bizzat o koşullanmanın kurbanı olmuş fetişçilerin konformizmini temsil ediyordur.

Dilde abartı sıfatları balon gibidirler: Müthiş, süper, hiper, mega, korkunç, dehşetli, acayip, muazzam, muhteşem, inanılmaz... Siz onları üfürüp şişirdikçe, içlerindeki boşluk büyür, anlamları muğlaklaşır, pek çok ismin başına gelirler. Nüansları ve ayrıntıları yok ederek, dili biteviyeleştirirler, konuşmayı kısırlaştırmaktan, dolayısıyla zihni yavaşlatmaktan başka bir işe yaramazlar, çünkü zihnin işlemesi ve gelişmesi ile dilin zenginliği arasında doğrudan bağıntı vardır.

Zihin tembelliği ve düşünsel sığlaşma dili fakirleştiriyor, o fakirlik düşünceyi köreltiyor, ilh. Fetişler de balon sözcükler gibidir. Bir terim fetişleştikçe, temsil ettiği kavram balon gibi büyüyor, büyüdükçe hem müphemleşiyor, hem de kırkanbarlaşıp içeriği çeşitlileniyor, kim neyi, nasıl algılıyorsa, eğilimi, tercihi neyse, içinden onları çekip alıyor, ya da öne çıkarıyor.

Küreselleşme fetişi de öyle: Değişik değişik öznel algılanışları var. Dünyanın esenliğini Amerikan liberalizminde ve Amerikan rüyasında bulan uç tipleri saymayalım. Ekonomik çıkarları gereği uluslararası kapitalizmi yücelten iş adamı, borsa simsarı (küreselcesi "broker") ve benzeri tipleri de hariç tutalım, kişisel, maddi çıkar beklemeyen yerli küreselcilere bakalım, onların da farklı farklı öznel tercihlerini görürüz. Kimisi teknoloji tapıncı içindedir, uygarlığı salt teknolojide gördüğü için küreselliği kutsar: günün pek çok saatini bilgisayarı başında geçiren genç öğrenci için, küreselleşmenin en büyük harikası, odasına kadar gelmiş PC ve İnternettir, insan insana ilişkinin yerini insan-makina ilişkisinin alması, insanlarla, hatta anne-baba-kardeşleriyle geçirdiği saatlerin kaç katını sanal alemde geçiriyor olması bir deformasyon mudur, değil midir, gencimizin böyle bir sorusu yoktur; kimisi insanlığın geçmiş birikimlerine, kültürel, toplumsal geleneklerine, toplumsal dokunun harcı sayılan ve insanları yüz yıllardır bir arada tutan değerlere, öğelere aldırmaz, aklınca moderndir de aslında cahildir; edebiyat, sanat boş adam uğraşıdır ona göre. Sait Faik’in adını bile duymamıştır, Turgut Özal’ın, "Sen hiç roman okudun mu?" diye soran Çetin Altan’a verdiği," Ben masal okumam," yanıtındaki gibi, "müsbet bilim" ve "teknoloji" kafası taşır, modernizm budalasıdır, "bilişim-iletişim-bilgi toplumu-Microsoft-Silicon Valley" diye tesbih çekerek, dergi kültüründen edinilmiş "mikroprosesör, super çips, biyo-kompüter, yeni kuşak bilgisayarlar, polimerler kimyası" konularında konuşmayı pek seve seve küreselcidir. Çağdaş dünyanın birörnekleştirme ve insanları basit tasnifler içinde biçimlendirme dinamikleriyle birbirlerine pek benzeşmiş böyle prototiplerin dışında da küreselciler var: Örneğin "Ceberrut ulus- devletten ancak küreselleşmeyle kurtulunur, Türkiye başka türlü adam olmaz, uluslararası hukuk ve evrensel hümaniter normlar bu yoldan yerleşir, dünyada ulus-devlet belası böyle son bulur," diye düşünen aydınlar az değil. Daha daha, Marksizmin 150 yıl önce öngördüğü enternasyonalizme, ulussuz, devletsiz, sınıfsız topluma küreselleşmeden geçilerek varılacağı savında olan eski Marksistleri veya, "Daha bugünden küreselleşme kapitalizmin ve ABD’nin aleyhine dönmüş, süreç tersyüz olmuştur, yakında küreselleşme sözcüğünü onlar değil, biz bayrak edineceğiz," diyen küreselci anti-kapitalistleri unutmamak gerekir.

Kavram bir tek ülkede kişiden kişiye değiştiği gibi, ülkeden ülkeye daha da farklılaşmış. Tek kutuplu dünyanın merkezindeki ABD’nin yurttaşı ile o merkeze çok uzak olmayan Almanya’nın yurttaşı arasında bile algılayış farkı var. Amerikalı, sürecin en çok kendi ülkesine ve dolayısıyla kendisine yaradığını, çünkü sürecin ta merkezinde Amerikan büyük sermayesinin ve ABD adlı "küresel ulus-devletin" durduğunu, mevcut tek kutbun ABD olduğunu bilir. ABD’li zaten 1945’ten beri dünyanın hakimi, düzenleyicisi, koruyucusu ve yarının kurucusu olarak kendi ülkesini ve devletini görmekteydi, işte artık bu tartışılmaz biçimde kanıtlanmıştır, ABD’nin yerküredeki konumu kesinleşmiştir. Bir Alman her ne kadar Mercedes-Benz, Chrysler’ı satın aldıysa da—Amerikan mali sermayesinin Avrupa şirketlerini yuttuğunun farkındadır; o halde, şimdilerde küreselleşme denilen çağdaş finans, entdüstri alanları, pazar, işgücü, doğal kaynak paylaşımında ve düzenlemesinde yaya kalmamanın yolu AB’nin mali ve iktisadi gücünün büyümesinden, Euro’nun güçlendirilmesinden geçer, diye düşünerek küreselleşmeyi AB ekseni etrafında görür. Bir Malezyalı için, küresellik önce çok iyiydi, dışarıdan bol para geliyordu, yöneticileri dünyanın en yüksek binasını bile inşa etmişlerdi , ama Amerikan finans spekülatörlerinin bir el işaretiyle paralar ülkeden çekiliverince ve Üçüncü Dünyanın yeni yetme zenginlerinden Asya Kaplanları uyuz tekire dönüverince, üstelik içeride eş-dost kapitalizminin (crony capitalism) tüm çirkefi ortaya saçılınca, acaba şimdi Malezyalı ekonomist için küreselleşme nedir? Onu bilmiyorum, ama bir Bağdatlı, bir Belgrad’lı için tepesine yağan füzelerin, bombaların, ilaçsızlığın, gıdasızlığın adının küreselleşme olduğunu iyi biliyorum. Ya da kendi vatanında sığıntı bile olamamış Filistin’li için küreselleşmenin mücessem ifadesinin siyonist devletin ve onun kayıtsız şartsız destekçisi ABD politikalarının olduğunu. Bir Afrika’lıya göre küreselleşme, binlerce yıllık florası büyük devletlerin gereksinmelerine göre değiştirildiği için, doğal ekonomiden kopuşla, kayda değer hiç bir yatırım da yapılmadığından—üretim dışına itilerek, çarpık çurpuk kentlerin yoksul varoşlarında mahkûm edildiği işsizlik ve sefaletten kurtulmanın tek yolu olarak gördüğü, eski metropol efendisi Fransa’nın, Britanya’nın bir büyük kentine kapağı atabilme ihtimalidir. (Oysa eskiden köle tacirleri kara Afrika’lıyı zorla götürüyorlardı, işgücü dolaşımı o zaman da vardı: l550 - l850 yılları arasında yeni ve eski kıtaya götürülmeye karşı koyduğu için öldürülen veya gemide ölen siyahların sayısı, tacirlerinin defterlerinden çıkarılan rakamlarla, 70 milyon kadardır.) Bir Brezilya’lı için küreselleşme, kimi dünya endüstri devlerinin istemleri uyarınca kesilen Amazon’un kauçuk ormanlarından GSMH’ya giren, eh, kendine de kırıntısı düşen paradır belki de. (O ağaçlar ki, tüm yerküre canlıları için çok önemlidirler, zira gezegenimizin akciğerleridirler).Ya da bir Asya yoksulu için küreselleşme, sanayi ülkelerinin nükleer atıkları sayesinde milli ekonomisine giren çöplük parasıdır. Küreselleşmeye sübjektif bakışların farklılıklarına ait örnekleri uzatmağa gerek yok, fakat küreselleşme kültünce belki ayrıntı, belki de geçici olgu gibi görüldüğünden hiç anılmayan bu ve daha pek çok özellik, küreselleşme fenomeninin boyutları arasındadır.

ÇAĞDAŞ KONFORMİZM

Her şeyden önce, zihinlerin bir fetişle körelmesi rahatsız edici. Şu ya da bu şekilde eğiticilik, yol göstericilik yapan, politika üreten, karar ve uygulama hiyerarşilerinde yer alan kimilerinin böyle hazır kalıpçı, düşünce tembeli olmaları can sıkıcı.

İkincisi, onlardaki mutlaklaştırma tutumu, "olmazsa olmaz" yaklaşımı, doğruyu kendi inhisarında görmek hem akli değil, hem de özgürce düşünmeye aykırı. Bilim, bilgi, bilişim, teknoloji, evrensellik, çağdaşlık adına insan aklının modern köleliği kabul edilemez. Niçin toplumun enteligensiyası, düşünen, yol gösteren kesimleri bir terimi giyinip kuşanacak, yere göğe koyamayacakmış? İnsanlığın yeni ve nitel bir evresinin adı mı küresellik? Bir felsefi akım mı? Bir öğreti mi? Hümanizmin bir aşaması mı? Bir düşünce sistemine, ekolüne mi sahip? İnsanlığın hangi düşünsel ve kültürel mirasının devamı, hangi geleneğinin ve etik birikiminin mirasçısı? Eğer bir birikim söz konusuysa, sermaye birikiminin ileri boyutlarda uluslararasılaşmış niteliğidir. Sermaye aleminde küçüklerin yaşama şansı kalmadı, büyükler ya birleşerek, ya da başkalarını yutarak daha, daha, çok daha büyüdüler diye, sermayenin karakteri mi değişti ?

Kapitalizmin içinde kalıcılaşmış terimler yerine otururlar, çünkü gerçek hayattan kaynaklanırlar. Ekonomide liberalizm, üretimde Taylorizm veya Fordizm denince anlarsınız, monetarizm de öyledir, kolonyalizm, militarizm, nasyonalizm, urbanizm, metropolitanizm de. Bütün bu "izm"lerin içeriği somuttur. Peki globalizm hangi somutu içermektedir?

Üçüncüsü, bir zihin olayı olarak karşımıza çıksa da, saiklerini psikolojide aramak gerekir. Türkiye’nin içinde bulunduğu çaresizlik psikozunda, umutlu ve iyimser olmanın kolay yolu dünyanın iyiye gittiğine inanmaktır; o inanış abartılırsa, küreselleşme gemisine binmekten başka çare kalmaz. Sanki o geminin kaptan köşkündekiler, sistemin doğasında mevcut bulunan ve kapitalist olmanın vazgeçilmez güdüsü "durursam düşerim" den de kaynaklanan açgözlülükleri ve asla dinmeyen hırsları besbelli kapitalistler değil de, Rönesans’ın, Aydınlanma’nın, çağdaş edebiyatın hümanistleri, iki bin yılı aşmış düşün mirasının seçkin filozoflarıdırlar, insanlığın acısını ve yarının evrensel sorumluluğunu yüreklerinde taşıyanlardır!

İyimser ya da kötümser olmak aklı değil, ruhsallığı ilgilendirir. Verileri sıralayarak iyi bir tablo çiziyorsanız, iyimser değil, gerçekçisinizdir, verilerdir önemli olan. Yok, tablo kötüyse, kabahat sizde değil, ortadaki verilerdedir, siz gene gerçekçisinizdir. Tablo ürkütücü diye küreselleşmeyi kurtarıcı görüyorsak, bu iyimserliğin altındaki dürtü çaresizliktir, kolay tercihtir. İnsanlığın ve ülkemizin önünde hangi olanaklar, hangi alternatifler, yollar var diye düşünmeksizin, onları ve sosyal güçlerini aramaksızın izlenecek yol, insanlığın yazgısını birilerinin iyi niyetine, inayetine bırakmaktır, onların irade ve buyruklarına tabi olmaktır.

"Küreselleşme yerçekimi gibi bir şeydir, ona karşı çıkılamaz," diyorlar. Küreselleşme niçin iyidir, yararlıdır, sorusuna yanıt getirmeden böyle bir savlamaya giden yaklaşım, bir takım ekonomik yasaları, politikaları insan iradesi üzerinde hüküm süren, değiştirelemez, etkisizleştirilemez mutlaklıklar gibi göstererek, insanın özne olmasını hiçe saydığı ve toplum süreçlerini doğa yasalarının kesinliğiyle açıklama kolaylığına sığındığı gibi, bilimsel de değil. Doğa yasaları niçin karşı çıkılamaz olsun? İlkel insan, doğa yasalarına boyun eğmediği, onlara karşı mücadele edebildiği için var olabilmişti. Yerçekimi benzetmesini pek seven ekonomi profesörü, dört asır önce Asitane’li hemşehrisi Hazerfen Ahmed Çelebi‘nin yerçekimine karşı çıktığı için uçabildiğini unutmuş olmalı, Mongolfier’leri de, Wright’ları da. Bir çok teknik buluş doğa yasalarına tevekkül eden değil, karşı çıkan ve başka doğa yasalarını kullanabilen akıllar sayesinde başarılmıştır. Ağırlık, gravite ile kütle arasındaki ilişkinin doğrudan sonucu olduğuna göre, eski insanın büyük buluşlarından kaldıraç, yerçekimine karşı çıkmaktı; kaldıraç kolunun uzatılmasıyla varılan çıkrık, veya daha ağır, daha hızlı taşıyabilmek için kızağın yerini alan tekerlek de öyle. Eğer doğa yasaları emsal alınacaksa, toplumsal yasaları da mutlak görmemek, bir takım toplum yasalarına, başka toplum yasalarını işlevlendirerek karşı çıkmak niçin düşünülmesin? En başta, emeğin meta haline gelerek, işgücü adıyla alınıp satılması ve alıcıya artı-değer bırakması, kapitalizmin eşitsiz gelişmesi, piyasanın belirleyiciliği ve dokunulmazlığı (fakat iletişim araçları sayesinde reklamlarla yönlendirilebilmesi, yani sanal ve yapay bir yönünün bulunması), sermayenin uluslararası düzeyde aşırı merkezileşmesi (ekonomin kontrolünün gitgide daha az sayıda elde toplanması), aşırı üretim fazlasının oluşması (kaynak israfı), pazarla ve iletişim araçlarıyla talep yaratarak körüklenen tüketim çılgınlığının doğayı (insanın yaşama ortamını) tahrip etmesi gibi, çeşitli kapitalist olgular ve yasalar, insanlığın başka yasalarıyla ve dinamikleriyle önlenebilir mi, diye niçin sorulmasın? Bugüne değin verilmiş yanıtlar ve uğraşlar sonuçsuz kaldıysa, yanıt ve çözüm aramağa devam etmekten niçin vazgeçilsin? Ama gözler kapitalizmden kamaşınca, ABD’nin kurduğu üstünlük ebedi bir "Pax Americana" sanılınca, kapitalizm tabii ki, tarihin sonudur. Sınıflar ve sınıf karşıtlıklarına ne olmuştur, eşitsiz kapitalist gelişmenin getirdiği zengin-yoksul dünyalar uçurumu —insansızlığı bir yana— dünya için nesnel bir tehlike değil midir, küreselleşmeyle ulus devlet sona eriyor diye diye güçlenen ABD adlı ulus-devletin patolojik pervasızlığının sonu nereye varacaktır, 2001’de ABD’nin askeri bütçesi 305 milyar dolar (yeni yılda % 25 daha artacak), ikinci gelen Rusya’nınki 55 milyar dolar iken, bu askeri üstünlük ve harcamalar o ülkenin mali oligarşisinin dünyadaki konumuyla birleşince, bu emperyalizm değilse nedir? gibi daha pek çok soruyu akla getirmemek rasyonel düşünmemektir. Osmanlı’da "İngiliz-Boer Harbi" denilen savaş ile Amerikan-İspanyol Savaşı yıllarından, yani 1890 sonlarından beri girilmiş olan evre devam etmektedir; o evreye İngiliz burjuva iktisatçısı Hobson "emperyalizm" adını vermişti, bugün özce değişmiş bir şey yoktur, olsa olsa artan karakterini vurgulamak için, o sözcüğün önüne bir "ultra" sıfatı konulabilir. Peki, küreselleşme propagandasından bir çıkarı olmayanların, bu külte kapılmaları niye? Ondan, küreselleşmenin efendileri ve bölüşümde kendilerine pay düşenler yararlanıyor. Hem, unutulmasın ki, "Pax Romana" ebedi olmadı, "Pax Americana" da olmayacak.

KÜLTÜN İKONLARI

Küreselleşme kavramı bizde yavaş yavaş bir kült oluşturuyor, kendisiyle birlikte yardımcı kavramları, rozet sözcükleri, yan şablonları, ritleri, koşullanmaları getiriyor. Dinselleştirilmiş her düşüncenin "kutsal" ve "günah" kabulleri olur. Küreselleşme kültünün de var.

En büyük kutsallık "piyasa"dır, onu itham etmek zinhar zındıklıktır. Ona karşı tek bir eleştiriye hemen refleks gösterilir, kamu mülkiyeti, ekonomiye devlet müdahalesi, özelleştirmenin tartışılması da öyledir. Bunlar mutlaklardır, çünkü pazar ekonomisi insanlığın en büyük buluşudur.

Kültün diğer bir yardımcı şablonu "Hi-Tech" sözüdür. Teknoloji hayranlığını ifade eder. Sanki teknolojik gelişme insanlığın varlığı ve iradesi üzerinde devinen, (Con Ahmed’in devr-i daim makinası gibi) kendi enerjisini (finansmanını) kendisi üreten, insan üstü, doğa üstü özerk bir güçtür. Yani "yüksek teknolojiyi insana değil, insanı yüksek teknolojiye tabi sayan, insanı özne görmeyen bir soyutlamadır bu.

Teknoloji tapıncının türevi "bilgi toplumu" sözü bir başka rozet sözcüktür. Ne ki, terimin aslı "enformasyon toplumu"dur. Çeviride terimin mucitlerinin ötesine geçilerek, basit bir "enformasyon" sözcüğü, bilgi’ye tahvil edilmiştir. Şayet Türk küreselcilerinin bilgiden anladıkları buysa, haberi, ya da danışma bürosu bilgilerini bilgi sayıyorlarsa, o başka! Ama bilgi demek, bilimsel, akademik, felsefi, kültürel bilgidir, medya haberleri ya da tren saatleri değil. Nitekim, Batı’nın aydınları, yani gerçek bilgi sahibi olanları, "Çağımız enformasyon çağıdır," diyen küreselcileri, "Evet, çağımız enformasyon ve dezenformasyon çağıdır," diye yanıtlıyorlar.

Terminolojinin bir başka ögesi "Yeni Dünya Düzeni"dir. Bu sözle tek kutuplu bir dünyanın kastedildiği, o kutbun ABD olduğu besbellidir. 1970’lerin BM literatüründe "Uluslararası Yeni Ekonomik Düzen" diye bir deyim ve bir “proje” vardı. O projenin ardında, dünyanın zengin ülkeleriyle yoksulları arasındaki uçurumu “olabildiğince” azaltmayı öngören bir yaklaşım olduğu söylenebilirdi. Bu proje, geliştirilip olabildiğince de olsa uygulanması yönünde somut hiç bir çaba gündeme gelmeden rafa kaldırıldı. Bir daha da adı sanı duyulmadı. Şimdi ise, Amerikan kaynaklarınca "Soğuk Savaş sonrasının düzeni" diye nitelendirilen, bildiğimiz Yeni Dünya Düzeni zuhur etti.

Jargonun en vazgeçilmezleri arasında bir de 1980’lerde başlayan "neo-liberalizm" var. Kuramcılarınca "ekonomik gelişmeye engel oluşturan devlet yapılarının, özelleştirmeler, yapısal düzenlemeler, yasa değişiklikleri ve katı bir finansal disiplinle yıkılmasıyla serbest ticarete ve pazara dayanan ekonomiye geçilmesi" diye özetlenen bu ekonomik politikanın bütün öğeleri, yukarıda da anıldığı gibi, tabudur. Fakat neo-liberalizmin uygalandığı Avrupa ülkelerinde sosyal devlet var. Neo-liberalizmi ABD’deki gibi savunmuyorsanız, Türkiye’de fecaat haldeki kamu sağlık hizmetlerinin yeniden düzenlenerek, kapsamlı bir tıp sosyalizasyonunun gerçekleştirilmesi, parasız eğitim olanağı, çalışanlara işsizlik sigortası, düşkünlere, gelirsizlere minimum geçim geliri, dar gelirlilere aile yardımı, çocuklara kreş ve sahipsiz yaşlılara huzur evleri, tarım politikalarından zarar görenlere düzenli tazminat, vb... olması gerekir. Bütün bunlar her AB ülkesinde "olmazsa olmaz"dır. Eğer devletinizi sosyal kılacak kaynak yoksa, o zaman vergilendirmenin ciddiye alınmasından niçin sözedilmiyor? Çünkü sosyal devlet de devletçilik sayılarak zihinlerdeki tabulara aykırı görülüyor. Oysa, bütün o öykünülen ülkelerde sosyal olmayan ABD başta— vergi çok sıkı uygulanır. Ama yerli neo-liberalizmdeki anlayış Turgut Özal zihniyetidir: Merhum, işletmelerin SSK prim borçlarıyla vergi borçlarını silen yasa ya da kararnameler çıkarırdı. C.Başkanı olarak, büyük meblağlardaki vergi borçlarını silen bir yasayı imzaladıktan sonra, vergilerini vermemiş ve borçlarından da kurtulmuş işverenler için, "İyi ki vermemişler,” demişti, “verselerdi çarçur olacaktı, böylece o parayı yatırıma aktarmışlardır, bir işe yaramıştır." [Oysa Özal, ilkokuldan İTÜ sonuna kadar parasız eğitim görmüştü, kamu kuruluşu EİE’de sigortalı çalışırken, o zamanki adıyla İşçi Sigortaları’nın sağlık hizmetlerinden ailecek yararlanmıştı, devlet parasıyla bir kaç kez Amerika’ya "görgü ve bilgisini arttırmaya" gönderilmişti, EİE’nn yazlık kampında tatil yapmıştı, vb.]

Belki diğerleri kadar önemli olmayan bir başka sözcük de "milenyum" oldu, yirmi yıla yakın zamandır "2000’ci yıl" etrafında umut haleleri yaratıldı. 2000 yılından bu yana ise "milenyum", modernistlerin kelime dağarcığında küreselleşmenin yanında yer aldı. Oysa takvim zorunlu bir pratik araçtır; kapitalizm, gücünden dolayı kendi takvimini dünyada geçerli kıldı diye, ben niçin İsa’nın varsayılan doğum yılını sıfır kabul eden, bir papalık takviminindeki yıl ölçeğine göre 10’un ikinci ve üçüncü kuvvetlerini yüzyıl, binyıl diye önemseyeyim ki? Müslümanların takvimi ayrı, Budistlerin de, Brahmanların da. Salt onların toplam nüfusları 4 milyarı geçiyor. Hrıstiyan takviminin milenyumunu evrensel sayıp, umut vesilesi yapmak Avrupa-merkezci (Öro-santrist) kültür koşullanmasının bir yansıması ve gösteri toplumunun imajiner bir atraksiyonunun bizdeki yansıması.

Atlanmaması gereken bir nokta daha var: Yerli küreselcilik, küreselleşmeye karşı çıkan siyasal solla ve yurttaş örgütleri sözcüleriyle pek didişirken, asıl güç odaklarıyla hiç uğraşmıyor. Oysa Nice’e, Cenova’ya, Selanik’e gidenlere değil, başka mahfillere dönüp bakmak gerekiyor. Ekonomi yönetiminin IMF ve Dünya Bankası buyruklarına itaati konusunda küreselci, çalışanların istemlerine karşı da küreselci (IMF gibi Hayır’cı), tarımımızın hepten öldürülmesi karşısında da küreselci (çünkü küreselleşme merkezleri öyle istiyor) olan küreselcilerimizin hepsi değilse de şaşılacak bir çoğunluğu, Kürt sorununun evrensel normlarla çözümünde Türk’çü, ölüm oruçlarında ve hapishane operasyonlarında kendilerini ortalarda hiç göremediğimiz için gene Türk’çü (Hikmet Sami Türk’çü), BM’ler nezdindeki ikili görüşmelerden çekilen, yeni çağrıya da gitmeyen Denktaş’ın dayatmaları önünde ve onu destekleyen dış politikalarda (off-shore’lar, daha beyaz yıkamalar, kumarhaneler diyarında) KKTürkC’ü, ya da İttihatçıların "Ermeni tehciri" konusunda (yani tarihte bakarken), Enver-Talat-Cemal’ci Türkçü, bütün bu küresel konularda ulus-devletçi, hatta yer yer şovenci, ya da suskun ve tedbirli kaldıkları görülüyor. Ne biçim “küreselcilik”tir bu? Garip olan şu: Türkiye’den Cenova’ya gidenlerin hemen hepsi, resmi ideoloji karşısında ses veriyorlar, küreselcilerin pek azı öyle yapıyor. İnsan haklarına değgin tüm aktif çabalarda, duruşmalarda, forumlarda, yurttaş girişimlerinde, toplu imza çabalarında hep anti-küreselciler önde. Küreselcilik piyasanın uluslararası belirleyiciliğinde aranırken, evrensel hakların hayata geçirilmesinin mücadelesi, kendisine dudak bükülen aktif sola kalıyor.

POST-GLOBALİZM NE ZAMAN GELECEK?

Bu yazı ülkemizdeki küreselleşme fetişçilerinin yaklaşımlarına yoğunlaştı. Oysa küreselleşmenin fetişçi olmayan yanlıları ve argümanları da var. Ayrıca uluslararası iş bölümü, emeğin yeryüzünde bu ölçekte sosyalleşmesinin ve teknojinin vardığı boyutların kapitalizmi mutlaklaştırmayan perspektifleri, teknoloji yoğun üretim ile emek yoğun üretim arasındaki ilişkilerin metropollerde ve dünya ölçeğindeki gelişme eğilimleri, önümüzdeki dönemin en önemli sorunlardan metropol ülkelere akım ve göçmen sorunu, dünyada kültürlerin tanışması ve enterferansının mı, yoksa belli bir kültürün yaygınlşması ve öteki kültürleri silikleştirmesinin mi yaşandığı, iletişim ağlarının vardığı gelişkinlik düzeyinin getirdikleri ve bunlar üzerindeki kontrolün götürdükleri, Kuzey-Güney uçurumunun sonuçları ve muhtemel evrimi, Huntington’u "uygarlıklar çatışması" savına götüren gözlemler, uluslararası ekonomide santralizasyon ve desantralizasyon trendleri, kapitalizmin potansiyelleri ve rezervleri, tek kutup–tek süper güç patolojosi içindeki karargâhın daha ileri militarizasyonu (ABD’nin anti-balistik kalkan ve yeni "Yıldız Savaşları" tasavvurları), buna karşılık dünyamızın ileriye dönük dinamikleri, ulus devletin geleceği gibi küreselleşme terimini doğrudan ilgilendiren bir çok önemli konuyu adı geçen kültün koşullanmalarının dışında artısıyla, eksisiyle ele alıp irdelemek gerekir.

Türkiye küreselcilerine ayrılan bu yazıyı, küresellik karşıtları üzerine bir not düşerek bitirmek istiyorum. Nasıl ki, küreselleşmenin yanlıları farklı farklıysalar, karşıtları da aynı değiller. Yöneten mahfiller arasında küreselleşmeye karşı çıkanlar bulunduğu iddiasını bir yana koyalım, zira Batı’cı olmak, şu ya da bu ölçüde küreselciliktir. Yönetim dışındaki siyasal eğilimler arasında, İslami hareketin küreselleşmeye derece derece mesafeli ve karşı duran kesimleri var; Batı’ya ve ABD’ne karşıtlıkla, uluslararası İslami hareketin başka bir siyasal kutup oluşturma çabaları da rol oynuyor olabilir. 1400 yıl öncenin özgül bir toplumsallığında vazedilmiş umdeleri referans alan, hiç bir görüşünü, ilkesini gözden geçirmemiş bir yaklaşım siyaset sahnesine çıkıp, sosyal düzen oluşturma savını taşıyorsa, onun geriye dönüklüğü küreselliğin alternatifi olamaz, çünkü öngördükleri ve hatta oluşturdukları şimdiki düzenler küreselcilerinkinden bin defa daha gayrı insanidir; ne ki, ona karşı verilecek düşünsel uğraş, geçmişten kopuk, yerel değerlere bigâne, insanın manevi dünyasını hiçe sayan, bireyi sırf üretim ve tüketim yapan bir yaratığa indirgeyen, Batı hayranlığıyla yüklü, Batı’nın pek çok insani ve kültürel değeri yerine, yozluğunu taklit ve ithal eden (ama nedense, döner ve şiş kebap dışında hiç bir kültürel öğe ihraç edemeyen, çünkü Osmanlı düşmanlığı, geçmiş reddiyeciliği, yerellik küçümsemesi sonucu hemen hiç yerel kültür öğesi bırakmamış olan) Türk modernizminin kişiliksizliğiyle ve yöntemleriyle başarılamaz. İçeride ve dışarıda onun üzerindeki modernist-globalist zora karşı çıkmak, "fikirlerine karşıyım, ama onları savunma hakkına saygılıyım" diyen bir demokrasi anlayışıdır, onun demokrat olmadığını bile bile öyledir. Benim için, demokratizm budur: Irkçılık, faşizm, soykırımcılık vb. gibi, insanlık suçu olanlar hariç, hiç hoşumuza gitmeyen görüşlere bile tahammül edebilmektir, habire partilerini kapatıp, yasaklar koyup, görüşlerini ifade edemez hale getirmek değil (AİH Mahkemesi de sizi onaylasa, değil).

Öte yandan, sol kapsamı içinde sayılan bir kesim ve bazı köşe yazarları, öğretim üyeleri veya sayıları hiç de az olmayan öğrenimli başka kimseler var. Ulus devleti yüceltiyorlar, bağımsızlık adına milliyetçilik yapıyorlar, siyaset üzerindeki politika dışı politik vesayeti kutsuyorlar, demokrasiye pek az inanıyorlar, bakışlarına ilkesellik ve evrensellik değil, pragmatizm hakim, Batı’ya karşı çıkma adına uluslararası platformda gündemde olan –yukarıda andığımız önemli konularda—Türk’çülüğü ve devlet’çiliği, hatta yer yer yayılmacılığı savunuyorlar, ilh.

Küresellik karşıtı diğer belirgin eğilim ise, karşıtlığını sığ değil, bilinçli bir anti-kapitalizmle muhtevalandırmış olan ve küreselleşme konusunda, ulus-devletçi, milliyetçi değil, enternasyonalist ve barışsever bir dünya görüşüyle davranan siyasallıktır. Emperyalizmin politikalarına küçük burjuva milliyetçiliğiyle karşı çıkmak da elbette bir karşı çıkıştır, ama milli devlet tapıncı, ister istemez, onun sınıf karakterini ve asli işlevini yok sayarak, uluslararası konumunun ve bağlarının gerçek niteliğini görmezlikten gelmeyi getirir. Bu nedenle, burjuva kozmopolitizminin karşısına —sloganda değil, içerikte— enternasyonalizmle çıkıldığı takdirde ancak, evrensel olunabilir ve hakça bir uluslararası ilişkiler ağı öngörülebilir. İstenilen, çatışma değil, adil dünya barışıdır, ulus-devletlerin didişmeleriyle, şimdiki yaygın etnik –merkezcilik (etno-santrizm) ile acıları sürdürmek değil, kalıcı kardeşliğin temellerini atma düşüncesini hakim kılmaktır.

Bütün bu özlemler kimileri için gerçekçilikten uzaklaşmaktır, "İdeal olan"ı abartıp, ütopizme gitmektir. Ama ideali olmayan insanlık olamaz. Kapitalizmi tarihin sonu görmemek demek, insanlığın biriktire biriktire ve süze süze bugüne getirdiği değerler birikiminin en gelişkin bütünselliğini, en yetkin ifadesini aramak, özlemek ve öyle davranmak demektir.

Sonuç olarak, küreselleşme konusu tabii ki, daha uzun süre tartışılacak, ama muğlaklığı ve propagandif işlevi nedeniyle yerli yerine oturmayıp geçici kalacak, bu moda da geçecektir; muhtemelen, önce "post-globalizm" türünden bir terim ortaya atılacak, sonra o da yavaş yavaş sönümlenip gidecektir.

Bir kez daha söylem üzerineBir kez daha söyleme değinmek gerekiyor. Bu sözcük eğer teknolojik gelişmeyi vurgulamak ve emeğin sosyalliğinin uluslararasılaşmasına dikkat çekmek için kullanılsaydı, bir çeşit teknik terim olarak, bilim adamlarının , teknoloji kapsamında veya sosyo-ekonomi bağlamında kullandıkları bir adlandırma olsaydı, yani içeriği vazıh kılınsaydı ve "nesnel" bir terim olarak kalsaydı —ya da küreselleşmecilerin "küreselleşme herkesindir" dedikleri sav gerçeği yansıtsaydı— sözcük de herkesin ortak malı olurdu. (Bıktırıcı derecede kullanılan ve sayısız kavramın başına getirilen "küresel" sıfatının, onca versiyonu arasında gerçekten de herkesin ortak kullanımı olabilecek tek bir kullanışı var: küresel ısınma. Bu sözcük yerküreye ait bir doğa, yani doğanın insan tarafından bozunmaya uğratılması olayı olduğu için gerçek anlamda küresel. Ama onu da ABD kabul etmiyor, bu konudaki uluslararası resmi konferansların kararlarına uymuyor, imza koymuyor.)

Yeryuvarlağını (globe) doğa bilimleri açısından ilgilendiren kavramlar dışındaki küresellik atıfları indidir, nesnel değildir.

Birincisi, her hangi bir sosyal, ekonomik ya da kültürel fenomene bakılırken, en önemli soru "kimin yararına, kimin zararına...genel olarak kimin çıkarına?" sorusudur. Kamu çıkarına, herkesin yararına kabul edilen taşıt trafik düzeninde bile bu soruyu sormak gerekebilir. Yeni bir trafik kuralı ya da düzenlemesi mi getirildi, araçlıların mı yararına, yoksa yayaların mı, diye sorabilirsiniz; araçlar arasında ağır taşıtlar bundan nasıl etkilenir, binek otoları nasıl, kamu taşımacılığı nasıl, ilh?

İkincisi, dilde semantik diye bir şey vardır. Söylenen çoğunlukla apaçık ve aritmetik kesinlikte değildir; bir bakıma, anlam "söz’den çıkartılan öz’dür" diyebiliriz. Ya da söylenen ile kastedilen her zaman üstüste çakışmaz veya özdeş değildir. Kimi sözden, sözcükten, söylemden neyin denilmek istendiğini, veya söylenen birden fazla öge varsa, aslında hangisinin üzerinde durulduğunu anlamak, o sözlerin muhataplarına düşer. Algılamalarda öznellikler tabii ki, rol oynar. Bu öznel algılayış küreselleşme için de söz konusudur, küreselleşmeyi öven ve ona öykünen birisi gerçekten de onu teknolojik gelişme ve teknolojinin ürünlerinin hem ucuzlaması, dolayısıyla yaygınlaşarak, yığınların hizmetine sunulması olarak algılıyordur; bu onun öznelliğidir. Ya da küreselleşme karşıtı olarak ben de sübjektif kalabilirim; küresel söylemden onun (hiper-süper-ultra!) emperyalist karakterinin kastedildiğini algılamam da öznel olabilir. Öyleyse öznelliklerden (yorumsal semantikte olası yanılmalardan) kaçınmak için, nesnel olgulara bakmak gerekir. Yukarıdaki "kimin yararına, kimin zararına" sorusunu sormak semantiğimiz için bir gösterge olabilir: Emeğin sosyal karakterinin uluslararasılaşması boyuna yaygınlaşırken, finansın, üretim ve dolaşım araçlarının (uluslararası bankacılıkla sigortacılığın ve sanayi ile ticaretin) mülkiyeti ve doğrudan-dolaylı kontrolü giderek daha az sayıdaki elde toplanmaktadır. Emek uluslararası planda toplumsallaşmakta, ama mülkiyet daralmaktadır.

Küreselleşmenin, toplumlardaki ve dünyadaki eşitsizlikleri daha da derinleştirdiğini onun kuramcıları, yazar-çizerleri bile söylüyorlar: Kimisi küresel sermayedarların vicdanına sesleniyor, kimisi olayı bir ahlaki sorun olarak görüyor (oysa, eşyanın tabiatı gereği böyle bir vicdan olamaz; "süreç nesneldir" diyenler sosyal uçurumu birilerinin hamiyet duygularıyla mı kapatacaklar?) kimisi ise —özellikle 11 Eylül 2001 sonrasında (bilincinde adalet duygusu taşıdığından değil, sadece, zarar görenlerin zarar vereceğinden korktuğundan) "Aman, bu eşitsizliğin artması vahim sonuçlar doğurabilir!" diye uyarıda bulunuyorlar. Küreselleşmenin öncüleri ve yandaşları her ne kadar, "Bu bir nesnel süreçtir, kimse bundan kurtulamaz, ona karşı çıkmak veya ondan yana olmak diye bir şey olamaz, o her insanın, her kuruluşun ve ABD dahil her ülkenin iradesi dışında devam etmektedir" gibi sözleri yineleseler de, küreselleşmeden kastedilen ne esas olarak teknolojidir, ne de emeğin sosyal karakteridir. Küreselleşmeden murat edilen sermayenin, evet her şeyden önce sermayenin dolaşımıdır ve dünyanın kocaman, tek bir pazar haline gelmesidir; bunun sınıfsal ifadesi ise mali sermayenin (finans kapitalin) dünyaya tam egemen olması, yerküredeki her olanağa, her kaynağa el atmasıdır. Yerçekimi benzetmesini yapan profesör gibi birçok küreselleşme hayranı, "Bu süreç insanların, toplumların iradesinin üzerindedir," derken, neyi kastediyorlar? Ya İnsan’ı özne almıyorlar, veya aldıkları özne kredi veren finans devleri ve New York, Londra, Frankfurt, Paris, Tokyo borsalarının büyük spekülatörleridir, bir takım uluslarötesi en iri kapitalist kuruluşların sahipleri, yönetici ve teknokratlarıdır, onların finanse ettikleri araştırma projelerinin şefleridir, küresel microsoft pazarını elinde tutan(lar)dır, bir de medya devleri ile kimi büyük devlet büyüklerinin danışmanlarıdır vb., yani altı milyar kişi içinde üç-beş on bin kişidir. Küreselleşme denilen süreçte insanlığın kaderi onların elindedir. Bu durumda insanlar, elbette, küreselleşmeden yana veya ona karşı olacaklardır. Bunu da, insanların kendi sınıfsal ve kişisel çıkarlarının bilincinde olmaları belirleyecektir.

PAZARIN KÜRESELLEŞMESİ

Yeni küresel alanın artık "yüksek teknoloji iletişimi"(High-Tech-communication) sayesinde "sibernetik mekan" (cyberspace) ve onun ürünü "enformasyon alanı" (info-sphere) olduğu ne denli söylenirse söylensin, yerkürede para, mal ve hizmetlerin kontrolü kimdeyse, yeni moda teknolojik terimlerin ifade ettiği o mekanlar, ortamlar ve alanlar da onlardadır. Yani onların çıkarınadır. Üstelik o alanlar mevcut alanların yanı sıra bir alan değildir, onların üzerindedir; sermaye-emtia-hizmet dolaşımını, sonuçta ULUSLARARASI EMEĞİ, daha iyi, daha çok, daha egemence kontrol etmek içindir.

Ve her şey pazar içindir.

Kısacası, küreselleşme sözcüğü —hangi süslü teknolojik terimlerle anlatılırsa anlatılsın— İDEOLOJİK bir terimdir.

İdeolojik değildir, bir sürecin adıdır, denilecekse, o süreç yüz yıl önce de vardı, adı niçin l990’larda zuhur etti? Sibernetik iletişimde sıçrama yaptı da, telgraf, telefon, telsiz kendi çağlarında yapmadılar mı? Morse’un telgrafı 1850’lerde yaygınlaşmıştı, Osmanlı’da dahi Telgraf İdaresi’nin kuruluşu 1855’tir; deniz dibinden kablo döşenmesi ondan da öncedir. Telefonun yaygınlaşma başlangıcı dünyada yüzyıllıktır, bizde şehirlerarası şebeke 1926’da kurulmuştur. Telefaksın kökenindeki faksimil Türkiye’de basında, devlette, 1950’lerde yaygındı; artık modası geçen teleksin bizdeki geçmişiyse 1938’e dayanır. İletişimdeki en önemli icatlardan olan "radio"(telsiz) ile Marconi 1901’de Atlantik’in iki yakasından mors alfabesiyle konuştu; ilk radyo yayını beş yıl sonra yapıldı, bizde 1927’de başladı, 1950’lerde bütün evlere ve DC 120 voltluk bataryalarla köylere girdi. TV yayınlarına Avrupa’da II. Savaş öncesinde başlandı, ilk renkli yayın l950’lerde yapıldı. Internet’in basiti olan Minitel’in monitörlerini Fransız telekom daha 1970’lerde abonelerine bedelsiz dağıtıyordu.

Sermayenin dolaşımı da yeni değil. Sömürgelerin doğa ve insan kaynaklarına el konulması için oraya sermaye yatırmak gerekiyordu. Emperyalist evreyle birlikte sermaye ihracı, merkezileşme, finans kapital kümelerinin sömürgeleri paylaşması geldi ve sistemleşti. Bunların hepsini Hobson yazdıydı, Lenin yazdıydı.

Sermayenin dolaşması ve uluslararasılaşması ile teknolojinin ilerlemesi yan yana gelince, emeğin sosyalliği de tek tek ulusların sınırlarından çıkmış, uluslararasılaşmıştı, yani emek de günümüzden çok önce küreselleşmişti. Ne var ki, 70 yıl boyunca Batı o küreselliğin tek sahibi değildi. Önce çok-uluslu bir tek ülke, sonra da çok-ülkeli bir sistem halinde uygulanan devletçi bir sosyalizm modeli ve ona paralel –sömürgelikten çıkmış– çok sayıda ülkedeki (3. Dünya’daki) ulusal ve devletçi ekonomiler dünya ekonomisinde ve kaynaklarında önemlice bir hacim oluşturmaktaydılar. Bu kütle uluslararası kapitalizmin kontrolünde değildi; tersine, onunla zıtlık ve mücadele içindeydi. Yani kapitalizmin tapıncı olan pazar küresel değildi, kısmiydi. Sosyalist ülkelerin o zamanki politikasında, genç ulusal devletlere yardım yaparak onların sanayileşmelerini sağlamak, böylece siyasal bağımsızlığın ekonomik güvencesini getirmek, hem de uluslararası kapitalizmin pazarlarını daraltmak stratejisi vardı (ki, bu strateji sistemin kendi iç zaaflarının yanı sıra, reel sosyalizmin çöküşünde rol oynadı, 3. Dünya’ya dökülen —ve sosyalist ülke insanının onca emeğinin yaratısı olan– onca makine, tesis ürün, para heba oldu; o ülkeler sanayileşemediler, birer ikişer gidip —o sıralarda "yeni sömürgecilik" denilen yöntemle— uluslararası sermayeye teslim oldular.) Sosyalist dünya ile bir kısım 3. Dünya arasındaki o yakın ekonomik ilişki ve hepsinin pazar ekonomisi dışında kalmaları, sadece uluslararası kapitalizmin oralara uzanmasını (sermaye, mal ve hizmetlerin serbest dolaşımını) sınırlamakla kalmıyordu, emeğin sosyalliğinin küresel niteliğinin Batı’ca kontrolünü de şu veya bu ölçüde engellemiş oluyordu. Küresel işbölümünde tek söz sahibi kapitalizm olamıyordu.

Kapitalizm için her şey demek olan pazar küresel olmayınca, üretim ekonomilerinin bir bölümü planlı veya başka yoldan düzenlenen (regüle edilen) ekonomi olunca, elbette dünyadaki üretim de Batı için küresel sayılamazdı. (Kaldı ki, Batı’nın kapsamı veya yörüngesi içindeki çeşitli ülkelerde de şu veya bu şekilde ekonomiye devletin müdahalesi ya da himayesi bulunuyordu. 1980’lerde neo-liberalist özelleştirmeler ve yapılanmalar ile bunların giderilmesine başlandı.) İşte, süreç öteden beri var olduğu halde, ona küresel denilmemesinin, sözcük icat edildikten sonra bile kapitalizm tarafından benimsenmemesinin asıl nedeni budur. Ne zaman ki, karşısındaki sistem sahneden çekilmiştir, onunla ilişkideki başka ekonomilerin de o bağları kopmuştur, artık sermaye istediği gibi at koşturabilir, her istediği yerde dolaşabilir, her yere girebilir, mallarına pazar bulabilir olmuştur. Şu halde, eskiden de var olan süreç (sosyal emeğin ve iş bölümünün uluslararasılaşması) ancak uluslararası kapitalizmin kontrolüne girdikten, yerkürenin ekonomik düzeni tek kutuplulaştıktan sonra küresel sayılır olmuştur, terimleşmiş, jargonlaşmıştır. Bu nedenle, terim nesnel değildir, ne teknolojiyi, ne de emeğin toplumsallığının (sosyal işbölümünün) uluslararasılaşmasını temsil etmektedir. Sözcüğün bu denli fetişleştirilip, yinelenmesindeki asli öğe mali sermayenin dünya pazarını kontrolüdür.

Batı, küreselleşme sözcüğünü 1990’larda sahiplendi. SSCB ve Doğu Avrupa sosyalizmi sona ermişti, ÇHC devlet kapitalizmi yoluyla kapitalist üretmekteydi, Vietnam uluslararası kapitalizme, hatta Amerikan dolarına teslim olmuştu. Yani "2. Dünya" artık yoktu. 3. Dünyanın ise sadece adı kalmıştı. (Gene dile ilişkin bir nokta: Kapitalizmin merkezleri terim üretmekte pek mahirler. Benim çocukluğumda o ülkelerin resmi adı "backward countries"="geri ülkeler" idi (yerli dildeki "geri kalmış"ın "kalmış"ı fazla.) Sonra, "underdeveloped countries" oldu; Türkçe’ye "az gelişmiş" diye çevirdiler, doğrusu "gelişmemiş ülkeler" anlamına geliyor. En sonunda terim, "developing countries" = "gelişmekte olan ülkeler"e terfi etti. Bu sözcük demagojiktir, çünkü gelişme her yerde var, sorun o ülkelerin gelişiyor olması değildir; esas mesele gelişmiş denilen dünya ile aradaki farkın azalıyor mu, yoksa artıyor mu olduğundadır. "x" tarihinde, "a" ülkesinin fert başına düşen geliri 7 bin dolar, "b" ülkesinin bin dolar olsun, bugün o birinci ülkeninki 30 bin dolar, ötekinin 3 bin dolarsa, "b" ülkesi gelirini üçe katladığına göre, tabii ki, "gelişme gösteren bir ülke"dir, ama "b" ülkesiyle arasındaki fark, GSMH/nüfus ölçütüne göre 6 bin dolardan, 27 bin dolara çıkmıştır. İşte o "b" tipi ülkeler 40 yıla yakın zamandır resmi literatürde "gelişmekte olan ülkeler" arasındadırlar. Yani hallerine şükretmelidirler!)

Kısacası, 1990’larda artık dünyanın (yerkürenin) tamamı 1. Dünya’nın olma yoluna girmişti. Perestroyka’cılar “globalizm” tekrarlayıp dururken oralı olmayan Batı, onların ve sistemlerinin sahneden çekilmesiyle, birdenbire terimin de, sürecin de sahib-i aslisi oluverdi. Kendisini sürecin sahibi görmek, gerçekte küre’nin sahibi görmek demekti, zira süreç o küreyi çıkarlarına gitgide daha fazla ramediyordu. Kendisini küre’nin tek sahibi görünce, dünyaya ilişkin her şeyin başına bir küresel sıfatı ekleyiverdi. Tam bir işveren mantığıyla. Tıpkı, bir holdingin kendi adını, logosunu (örneğin "Sa" ekini veya Koç boynuzunu), ya da ondan türemiş reklamvari sözü sık sık tekrarlayıp, olur olmaz kullanması gibi. Böylece sözcük de, kavram da —her türlü suret-i haktan diskuruna rağmen— propagandif ve ideolojik bir kimlik kazandı.

Küreselleşmeyi nesnellik saymak, kapitalizmi ebedi görmektir. Fukuyama şarlatanlıkta herkesten atik davranıp, kapitalizmi tarihin sonu ilan etmişti, ama sonradan "aile kurumunun manevi öneminden, toplum için ne denli elzem olduğundan" söz ederek, ailenin çözülmesini toplumdaki en önemli sorun gibi görmeğe başlamakla, en sıradan Amerikan orta sınıf yakınmalarını tekrarlar oldu.

Kapitalist ideolojiden yana olmadığı halde, "küreselleşme" sözcüğünü teknolojik ya da nesnel bir ekonomik terim diye algılayanların, sürece bir de —yukarıda sözü edilen— "çıkarlar sorusu" açısından bakmalarında yarar vardır. Süreç ne nesneldir, ne de kendiliğindendir. Yukarıda saydığımız uluslararası elit ve onların izleyicileri tarafından bilerek, planlanarak yönlendirilmektedir.

PROTESTOCULAR KİM?

Küresel sözcüler Seattle’dan, Melbourne, Göteborg, Cenova, Daho ya da Ottowa’ya kadar protesto gösterileri için gidenlere "anti-globo’lar" diyorlar. Bu sözcükte hem o Amerikan kısaltmacılığı var, hem de belli bir pejoratif içerikle kullanılıyor, yanına "sorumsuzlar, çılgınlar, teröristler" gibi olumsuzlama sıfatları ekleniyor. Karşıtlarına "anti-globo" diyenlerin, kendileri için "biz globolar" dediklerine rastlamadım; oysa öyle demeleri gerekir, karşıtları "anti-globo" ise, kendileri "globo" oluyorlar.

Ama protesto hareketine katılanların bir bölümü terimin kısaltılmamış şeklini de benimsemiyorlar, ister uzunu, ister kısası olsun, terimin medya tarafından icat edildiğini söylüyorlar. Asıl kendilerinin küresel nitelikli bir hareket yarattıklarını, çünkü Güney ile Kuzey’i eylemde birleştirdiklerini söylüyorlar. Geliştirdikleri hareketin ilk çekirdeğinin büyük ölçüde Güney’de oluştuğunu, hatta adında bile "küresel" sözcüğünün bulunduğunu, bir çok örgütlenme biçimleriyle, iç işleyişlerindeki demokratizmin, bir çok uygulama prensibinin Güney’den alındığını, yani bir anlamda kapitalizmin küreselliği —finans, emtia ve kültürel öğelerle— Kuzey’den Güney’e doğru yayılırken, o sürece karşı oluşan hareketin Güney’den Kuzey’e yayıldığını savunuyorlar.

Küreselciler, o kentlere giden protestocuları bir takım asosyal ve bireysel kişiler saymaktadırlar. Oysa o kentlerdeki on binlerce göstericinin büyük çoğunluğu sayısız sendikanın, kooperatifin, tarımdaki örgütlenmelerin, diğer meslek örgütlerinin ya da kısaca NGO denilen devlet dışı –gönüllü— kuruluşların temsilcileridirler, yani salt kendi bireysel tutumlarını ifade eden kişiler değildirler (örneğin, Türkiye’den anti-MAI katılımcısı kuruluşların listesine bakıldığında, kaç milyon kişiyi temsil ettikleri görülebilir.) Ayrıca, sözü edilen meslek kuruluşlarından başka, çeşitli ülkelerde bu hareket için ya da başka kampanyalar için oluşmuş örgütlenmeler ya da politik nitelikli gruplar da hareket içinde bulunmaktadır. Bu nedenle, hayli heterojen nitelikli bir yapı içinde eylemi dejenere edici bazı öğelerin bulunmadığını iddia etmek gerçekçi olmaz; ne var ki, o öğeler geniş kapsamlı yapıyı ve onun asıl niteliğini ne temsil eder, ne de belirler. Sadece medya için hareketi karalama vesilesi oluşturur. Ben kişi olarak küreselleşmeyi, sosyalist deneyin başarısızlığa uğramasından sonra, ideolojik içerikli ve kapitalist nitelikli bir tırmanış diye gördüğümden "küreselleşme karşıtı" terimini yadırgamıyorum, çünkü anti-emperyalist mücadele olarak görüyorum. Kanımca, "asıl küreselciler biziz" diye terimi emperyalistlerden kapmağa gerek yok. "Sen mi gerçek küreselcisin, ben mi?" diye tartışmak, küreselleşmenin süreç olarak da, terim olarak da gerçek anlamını, içeriğini bulanıklaştırır. Hedef kesin ve belirgin olmalıdır; küreselleşme emperyalist kavramla yan yana algılanmalı, sözcük sürecin asli sahiplerine bırakılmalıdır, aksi halde, "emperyalist küreselleşme" ile "anti-emperyalist küreselleşme" gibi kavramlar ve terimler kullanmak gerekir ki, bu da kavram kargaşasından başka bir şeye yaramaz. Verdiğimiz mücadele sonuçta siyasal bir mücadeledir ve siyasal erekler içindir, siyasette ise bulanıklık ve müphemlik zarar getirir. Küreselleşme sözcüğünün sahipleri başkalarıdır.

Mücadele biçimlerine gelince, literatüre ağ (network) örgütlenmesi ve ağ savaşı (netwar) diye yeni yeni giren bir tarz var. Her biri "nodül" olarak nitelenen temel birimlerin, hiyerarşik olmayan, uluslararası yatay ilişkilerinden ve beraberliklerinden meydana gelmiş yaygın bir ağdır bu. Sadece küreselleşme karşıtı eylemlerde değil, uluslararası kampanyaların açıldığı çeşitli barış, çevre, insan hakları konularında sayısız ulusun yurttaş örgütlerinin, saygın şahsiyetlerinin —hatta kara mayınlarını yasaklatma kampanyası örneğinde olduğu gibi, bazı devletlere ait resmi kurumların da— iradesini eylemde birleştirebilmektedir. Temel birimleri oluşturan nodüller kendi içlerinde değişik örgütlenme biçimlerine, işleyiş yöntemlerine, demokratizm uygulamalarına sahiptirler.

Bu yazının konusu sözünü ettiğimiz hareketi incelemek olmadığı için ayrıntıları içermiyor. Ama hareket ne denli önemli olursa olsun, "enternasyonalizmin yeni biçimi budur" türünden bir ikame arayışı, daha çok hayırlar’da birleşmiş, evet’leri belirsiz, hedefleri farklı farklı bir birliktelik için çok erken, yersiz ve fikriyatsız bir yakıştırma olur, diye düşünüyorum. Örneğin, haraketin icinde yer alanlardan hangi sınıf güçlerinin (örgütlerinin) liberal ekonomiye (pazara) karşı olduklarını bilmiyorum, kapitalizmi aşıp, aşmama konusundaki yaklaşımları konusunda bir fikrim yok.

Ama bu hareket, kapitalizme karşı alternatif getirme, kapitalizmi aşma hedefinin nerdeyse bütün düşünsel çabalarını içinde ve çevresinde barındırdığı ya da dikkatlerini üzerine çektiği için, içinde bulunduğumuz reel sosyalizm sonrası, tek kutuplu dünya evresinde sadece eylemin değil, düşüncenin de gelişmesine önemli katkı yapacaktır. Çünkü toplumsal düşünce, verili durumun isabetle gözlemlenip, bilimsel şekilde analiz edilmesinden doğan vargılardır ve oradan hareketle geleceğe yapılan projeksiyondur; başka bir deyişle, toplum pratiğinin zihinsel düzlemde üretilmesi ve geleceğe doğru yöneltilmesidir. Marksizm sadece 19. yy. kapitalizminin analizi değildi (o, siyasal ekonomi bileşeni idi), aynı zamanda işçi sınıfının damgasını vurduğu sosyal hareketlerin ve devrimci başkaldırının da gözlenmesinden çıkan düşünsel projeksiyondu. Günümüzün devrimci sosyal kuvvetlerinin analizinden ve toplumsal arenadaki dizilimlerinin gözlemlenmesinden çıkacak günümüzün projeksiyonları da düşünsel gelişmenin asli öğelerinden olacaktır. Bu nedenle, hareket, düşünsel gelişmeye yapacağı katkılar bakımından da büyük önem taşımaktadır. Ama bugünkü haliyle onu abartma eğilimlerine katılmıyorum. Ne denli organize nitelik taşırsa taşısın, hâlâ da kendiliğinden gelme niteliği ağır basmaktadır, yarın sönüp gitmeyeceğinin bir garantisi yoktur; sağlamlaşmanın ve kökleşmenin güvencesi ise ancak düşünsel muhtevayla sağlanabilir, çünkü tarih, düşünsel fikriyatı bulunmayan, ideolojik yönelimi belirsiz sosyal hareketlerin sönümlenip gittiğine dair örneklerle doludur.

Uluslararası kapitalizmin sözcüleri, yukarıda kısaca değindiğimiz ve çok değişik biçimleri içeren bu yaygın ağ modeli ve ağ mücadelesi için, "Görüyor musunuz, karşıtlarımız da küresellikten yararlanıyorlar, İnternet kullanıyorlar," diyorlar. Bu bir çarpıtmadır. Küreselleşmenin yukarıda vurgulanan ve herkese değil, kapitalizme ait olan niteliğini örtüp, onu teknoloji ve İnternete indirgemektir (kaldı ki, Internet’in de hamiyet amacıyla değil, pazar için yapıldığı, güneşin batmadığı yerküre üzerinde, İnternet sayesinde pazarı 24 saat açık tutarak yapılan pazarlamanın payıyla ortaya çıkmıştır. Kapitalizm merkezleri "küresel, küresel" derlerken, küreden 24 saat boyunca nasıl yararlandıkları anlaşılmıştır.)

SÜRECİN BİLEŞENLERİ

Küreselleşmenin biri birine sıkı sıkıya bağlı boyutları, ekonomik, teknolojik, toplumsal, siyasal ve kültüreldir. Yaşanılan bütün fenomenler, bu başlıklardan birisi ya da birkaçı kapsamındadır.

Küreselleşmenin ekonomik anlamını yeterince vurguladığımı sanıyorum. Bunun toplumsal yansıması eşitsiz gelişmenin sonuçlarıdır, yeryüzünde bölgeler arasında, uluslar arasında ve pek çok ulusun kendi içindeki sınıf ve katmanlar arasındaki dengesizlikleri arttırmasıdır. Ama daha önemlisi, süreçten mağdur olan kesimlerin, yarar sağlayanlara karşı pazarlık, direnme ve mücadele olanaklarını daraltmasıdır. Bu, uluslar için böyledir: küresel kapitalizmin temel örgütleri olan IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü (WTO) karşısında Türkiye’nin düştüğü çaresizlik yalnızca bize özgü sanılmamalıdır. Belirli aralıklarla IMF şu kadar milyar serbest bıraktı diye müjde verenler, o borçların faiz oranlarından hiç söz etmiyorlar, o anaparaların ve faizlerin ödenmesi için ne bedeller ödeneceği konusunda kamu oyuna bir açıklama yapmıyorlar, "niyet mektubu", "stand by anlaşması" gibi terimleri yineleyip, asıl içeriği laf kalabalığına getiriyorlar. Alınan o kredilerin faiz oranlarını kaç kişi biliyor? Küreselleşmenin devleri karşısında boynu bükük ve eli yukarıya dönük ulusların direnci yok da, o ülkelerdeki çalışanların ağırlaşan yaşam koşulları karşısında mücadele güçleri mi var?

Hatta küreselleşmenin kaymağını yiyen ulusların çalışanlarının toplu pazarlık ve yeni sosyal haklar için mücadele olanakları mı var? Tersine, oralarda bile sosyal haklar habire budanıyor (bu operasyonlar da büyük ölçüde sosyal demokrat hükümetlere yaptırılıyor), sendikaların önemi azalıyor, grev silahı paslanıyor. Kısıtlamalar karşısında sendika liderleri demeç veriyorlar, kimseyi inandırmayan tehditler savuruyorlar, gösteri yürüyüşleri düzenliyorlar, ama yollar yürümekle gerçekten de aşınmıyor. Halk o uygulamalara ya tepki göstermiyor, veya ilk seçimde, muhalefettekileri hükümete getiriyor. Ya merkez sol yerine, merkez sağ çoğunluğa geçiyor, değişen bir şey olmuyor, veya merkez sağ düşüyor, sosyal demokratlar hükümet oluyor, hakları daha fazla kısıtlıyorlar, sendikaların çoğu sosyal demokratların elinde bulunduğu için, ya seslerini çıkarmıyorlar veya zevahiri kurtarmak için bir takım demeçler veriyorlar. Buna rağmen, küreselleşmeden ülkelerdeki çalışanların hiç yararlanmadığı söylenemez, ama aslan payını alanlar tabi ki, onlar değil.

Küreselleşmenin teknolojik boyutu uzay teknolojisinin uydu aracılığıyla yapılan iletişim, meteorolojik bulgular, vb. gibi sonuçlarıdır, elektronikteki gelişmelerin getirdiği otomasyondur, robot kullanımında atılan adımlardır, gerek sanayide gerek hizmet sektöründeki yaygın bilgisayar kullanımıdır ve insanların yaşamındaki iletişim olanaklarıdır. Ama tüm bu teknolojik ilerlemelere ve otomasyona rağmen, işgücünün kol emeği kısmı olanca ağırlığını korumaktadır. Kol emeği derken, sadece emek yoğun sektörlerdeki kol emeğini kastetmiyorum, yüksek teknolojinin kullanıldığı alanlarda da zihinsel emeğin artan önemi ne olursa olsun, kol emeğinin, sanayide, tarımda, dolaşım ve hizmet sektöründeki belirleyiciliği ortadadır.

İnsanlarda genel olarak bir teknoloji tapıncı vardır.

Sadece bugün değil; yüz yıl önce de vardı. Kişinin, teknolojik buluşlardan genellikle gözü kamaşır. Yakınlarda ise “sibernetik çağı” abartması ile bu tapınç özellikle bizde daha ileri boyutlara vardı; örneğin, insanlığın artık “sanayi toplumu çağından” çıkıp “bilgi toplumu çağına” girdiğini, kol emeğinin önemini yitirdiğini, literatürde "sofistike" denilen, son derece gelişkin, son derece yüksek teknolojinin artık kol emeğinin önemini ikinci plana ittiğini, geleneksel sanayi dallarının modasının geçtiğini söyleyen görüşler çoktur. Elbette bir sürece mevcut durumuyla (statik olarak) değil, gelişme trendi hesaba katılarak, dinamik içinde bakılır ve bugün ne olduğundan çok, yarının ne olacağı üzerinde durulur. Ama bu yaklaşımdaki abartı payının da üzerinde durmak gerekir. Bu tür düşünce orta ve üst katmanlara mensup insanlarda belirgindir. Hemen hemen tamamımız ya hizmet sektöründeyiz ya da sanayicilerimizin "reel sektör" dediği alanda zihin emeğiyle çalışmaktayız. Büro çalışması tabii ki bilgisayarsız olamaz; gerek büroda, gerekse sanayi dallarında artık makineler de elektronik programları gerektiriyor; bu nedenle, bilgisayarı kullananlar değil, ama programları hazırlayanlar, eskiden dilimizde "elektronik beyin" denilen beyinin, hakiki (insan) beyinleridirler ve varılan aşamada belirleyicidirler. Gelgelelim, teknolojik gelişim konusunda yenilediğim gibi, bu olgu —en azından, manifaktür üretiminden çıkılalı beri— sürecin her evresinde böyleydi, teknolojide ve kullanımında, zihin ve kol emeği arasında (ve her ikisinin de kendi içinde) adı konulmamış bir hiyerarşi vardı: a) o makinelerin üretiminin tasarımında görev alanların (makine yapan makineyi tasarımlayanların) zihin emekleri, b) o makineleri üreten kol emeği, c) o makineleri çalıştıran işletmeci ve mühendisin zihin emeği, d) o makineleri kullanan işçinin kol emeği, e) üretilmiş ürünlerin dağıtımında ve pazarlanmasında hem zihin, hem kol emeği olmadan üretim yapılamazdı. Otomasyon süreci sibernetikle başlamamıştır; hiç değilse buharlı makinenin icadından bu yana öyledir. Teknolojik gelişimin her basamağında kol emeğine olan gereksinim azalmıştır. Makinedeki her gelişim adımı ya ayni hacimdeki üretim için gerekli kol emeğini azaltmak, veya aynı toplam kol emeği ile üretimi arttırmak, yahut da aynı kol emeği ile kaliteyi yükseltmek demektir. Her üç durumda da birim ürün başına düşen kol emeği süresi azalmaktadır.

Sanayi çağında dün de, bugün de üretim süreci piramidinin tepesinde —ister patent almış icat sahipleri, gelişkin teknoloji tasarımcıları veya araştırma projelerinin yürütücüleri, ister yazılım (microsoft) yaratıcıları olsun— zihin faaliyeti bulunmuştur. Sanayileşmiş ülkelerde kol emeği istihdamı azalmamıştır, sadece emek yoğun işler giderek daha fazla –yasal veya yasa dışı— göçmen işçi istihdamına kaymaktadır. Avrupa’da haftalık çalışma süresinin 2 veya 1 saat kısaltılmasına karşı özel sektörün gösterdiği büyük direnç, kişi başına azalacak iş saatinin ek istihdamla telafi edilme zorunluluğunun getireceği maliyetten dolayıdır.

Küreselleşme savunucularının bir başka argümanı da, "küresellik karşılıklı bağımlılık ilişkileridir" şeklindeki tarifleridir. Bu bağımlılık yeni değildir. Sosyal işbölümü günümüzden çok önce uluslararasılaşmıştır, üretim süreci uluslar arası bir süreçtir, Transval’daki, Urallar’daki maden işçisinin, denizyolu ya da demiryolu işçisinin, metalurji işçisinin emeği olmadan, Manchester fabrikalarının makineleri imal edilemezdi, Avustralya’daki tarımcı koyun beslemeden, Manchester’da ünlü İngiliz kumaşları dokunamazdı, ama bu bağımlılık (uluslararası sosyal işbölümü zorunluluğu) yüz yıl önce de vardı. Rusya’nın, Orta Asya’nın, Sahra’nın doğal gazına mı bağımlıyız? 1956’da Abdülnasır Süveyş Kanalı’nı kapattığında, Eden hükümeti asker göndererek, Kanal’ı prestij için mi silahla açtırttı? Ya da 1973’de petrol krizi çıktığında, Avrupa’da otolar, kalorifer kazanları, hatta termik santraller yakıtsız kalmadı mı? O bağımlılık doğal gaz bağımlılığından daha mı azdı? Veya doğal gazı Sovyetler Birliği Batı’ya pompalarken küreselleşme yoktu da, o yıkıldıktan sonra mı ortaya çıktı?

Karşılıklı bağımlılık argümanının bir başka yanıltıcı ve demagojik yanı, eşitler arasında bir bağımlılık izlenimi vermesidir. Sanki arkadaşlarımıza, yakınlarımıza söylüyoruz: Ben sana bağımlıyım, sen bana bağımlısın. Oysa sözünü ettikleri bağımlılık, eşitler ya da birbirine yakınlar arasında değildir, eşitsizler arasındadır, birbirleriyle ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel bakımdan uçurumla ayrılmışlar arasındaki bağımlılıktır.

Ve nihayet, "küresel, küresel" derken, sanki tek bir küre varmış sanılmaktadır. Tek olan küre jeodezi ve jeomorfolojideki küredir. O küre üzerinde tek bir dünya yoktur, çeşitli dünyalar vardır. Ruanda’da hala Milat öncesinde kalmış yaşamlar vardır. Son zamanlarda Afganistan’dan gördüğümüz manzaralar —ellerindeki silahlar hariç— acaba kaçıncı yüzyıldan kalmıştır? Oralardaki ilkellik ile Silicon Vadisi’ndeki, NASA’daki teknoloji gelişkinliğini, oralardaki yaşam tarzı ile Las Vegas’daki ya da Leman Gölü kıyısındaki –biri çok gürültülü, öteki çok dingin ihtişamı yan yana koyabilir miyiz? Sadece binlerce kilometre mesafede mi bu farklar var? Bir milyara yakın nüfusuyla Hindistan, hem kabul edilemez yoksullukların, etnik ya da dinsel çatışmaların ve totem çağından kalma "ineğin kutsallığının" diyarı, hem de Federal Almanya’ya binlerce bilgisayar programcısı işgücünü ihraç edebilecek bir ileri teknoloji ülkesi.

***

Küreselleşmenin siyasal ve kültürel boyutlarını da irdelemek gerekiyor. İlerki sayılarda ayrıntılarına gireceğim. Ama benim asıl ve en çok önemsediğim boyut kültürel boyuttur. Şimdilik, kısaca, şunu söylemem yararlı olabilir:

Hollywood’un, MTV’nin, show business’ın, sadece ticari değil, siyasal ve kültürel kampanya siparişlerini de alan Madison Avenue’nün, McDonald’s’ın, Coca Cola ya da Pepsi Cola’nın (ve onların starları Micheal Jackson ile Madonna’nın) veya sesiyle ve dekoltesiyle yeni çıkan Birtney’nin tüm dünyaya yayılması, bütün bu Amerikan kitle kültürü sığlığının yeryüzündeki farklılıkları, kültürel çoğullukları düzleyip, sıradanlığı, yozluğu, bencilliği, yabancılaşmayı aşılaması, insanları yüz yıllardır bir arada tutan dokunun manevi ve kültürel değerlerini ezip geçmesi, parayı, menfaati, en üste çıkararak, toplumdaki dayanışma ruhunu, yardımlaşma duygusunu, birliktelik güdüsünü ve sevgi bilincini tehdit etmesidir. Elbette, insanlığın biriktire geldiği değerler kolay uçup gitmez, ama küreselleşmenin insanlığa parlak bir gelecek vaad ettiğini ileri süren eğilim, insanın bugünden çok önce homo economicus haline getirilmesinin küreselleşme denilen süreçte yapacağı daha ileri erozyonu kutsuyor demektir.

Küreselleşmenin öznesi

Sosyalist sistemin dağılmasından sonra Francis Fukuyama diye ABD’den bir öğretim üyesi çıkıp, kapitalizmi tarihin sonu ilan ettiğinde, insanlığın geleceğini sonuna dek kapitalizmin belirleyeceğini, başkaca bir sosyo-ekonomik ve politik sistem aramanın artık anlamsız olduğunu savlıyordu. O gün, bu kadar çok sözü edilmeyen, bugünse bir tapınç haline getirilen, adeta toplumun iradesinin üstünde kendiliğinden bir devinimmiş gibi tanıtılan ya da toplum iradesinin bizzat kendisi gibi gösterilen—küreselleşme de tarihin sonundan başka bir anlama gelmiyor. Fukuyama türü birilerinin gözünde.

Toplumsal evrimi esas olarak teknolojik determinizmle açıklayan, onu da küreselleşme gibi gören kimseler de –teknoloji artık sadece kapitalizmin elinde olduğuna göre—kapitalizmi ebedileştirerek, “tarihin sonu” iddiasını paylaşmış oluyorlar; kendilerini kapitalizmin savunucusu saymasalar bile, küreselleşme adıyla nitelenen süreci, “sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçildi” diye algılamak suretiyle, ekonomik ve sosyal sisteme aldırmadıkları, kapitalizme karşı bir alternatifi öngörmedikleri için, insanlık nehrinin artık hep kapitalizmin yatağından akacağını ileri süren perspektifin içinde yer alıyorlar. Hatta, kapitalizm teknolojiyi geliştirdikçe, hem insan emeğine gereksinme azalacak, hem de o teknoloji sayesinde üretim öyle artacak, öyle artacak ki, yeryüzünde herkese yetecek kadar ürün bollaşacak, böylece sınıf farklılıkları sona erecek, burjuvaziye de, kapitalizme de gerek kalmayacak diye düşünen, kapitalizmin evriminin, burjuvazinin kendi kendisine son verme noktasına dek varacağını düşleyen, bunu da Marksizmin tarihsel olarak haklı çıkması gibi görenler bile var.

Yani, Marksizmin toplumsal öğretisinin "işçi sınıfının tarihsel misyonu"diye nitelediği işlevi, artık burjuvazinin kendisi üstlenmiştir, böylelerine göre; burjuvazinin mezar kazıcısı gene kendisi olacaktır, insanlığı esenliğe o götürecektir.

Peki, bütün bunlar nasıl gerçekleşecek? İnsanlığın “en büyük buluşu” olan pazar ekonomisi sayesinde mi? Asıl üzerinde durulması gereken soru budur. Yerküre üzerinde pazar ekonomisi öyle gelişecek, öyle gelişecek ki, pazar kendi kendisini yok edecek, bunu da pazarın tek hakimi olan sosyal sınıf yapacak. Ve hangi anlayışın hakimiyetindeki bir dünyada bu gerçekleşecek? Üretimde artı değerin, ticarette kârın, finansta faiz ve spekülasyonun esas olduğu, paranın en büyük değer, servetin ise asıl kudret sayıldığı bir mantalitenin sadece olağan ve meşru değil, aynı zamanda "insan tabiatı"ndan kaynaklanan gereklilik ve toplumun en büyük dinamiği kabul edildiği, dahası da, çalışan insanlar arasında da kıyasıya bir rekabetin, didişmenin, hodgamlığın olağan ve hatta başarı için gerekli sayıldığı bir dünyada gerçekleşecek.

Kuşkusuz ki, kapitalizmin ve burjuvazinin ileride kendisini yok edeceği savı Fukuyama’ya veya kapitalizmin efendileriyle kuramcılarına, savunucularına ait değil; onlar pazarın ilanihaye süreceğini, her şeyi belirleyeceğini, çünkü insan karakterine en yatkın sistemin kapitalizm olduğunu söylüyorlar.

Basit bir dilbilgisi kuralıdır: Emir kipi dışında, eğer cümlede fiil varsa, onun bir de öznesi vardır. Bu kuralı anımsamak için, “küreselleşmek” fiilini “küreselleştirmek” diye yinelemekte yarar var; zira “küreselleşme” şeklinde fiilden türemiş bir isim (fiilsi isim) kullanılınca, o kendisi bir özne oluyor ve —bazılarımızda bilerek, bazılarımız için bilmeyerek—bir bilinç kayması oluşturuyor. Örneğin, “Küreselleşme uluslararası mal ve hizmet dolaşımını arttırıyor, küreselleşme uluslararası sermaye hareketini hızlandırıyor, küreselleşme teknolojinin etki alanını genişletiyor, küreselleşme Kuzey-Güney farkını çoğaltıyor,” vb., vb. diyoruz. Konuyla ilgili sayısız tesbiti “küreselleşme” öznesiyle başlatıyoruz; öyle yapınca da, sözcüğün kendisi anlık ve tekil bir eylem olmayıp, süreklilik ifade ettiğinden, küreselleşme bir fiil, bir etkinlik değil de, kendiliğinden bir devinimmiş gibi algılanabiliyor.

Oysa, küreselleşme bir özne değil. İnsan toplumuna değgin her olayın öznesi gene o topluluklar içindedir. Doğa olaylarının özneleri ise doğanın içindeki öğelerdir —ya da gene doğanın öğelerinden olan insanın doğaya müdahalesi sonucunda oluşmuşsalar—onların da öznesi insan topluluklarıdır.

Küreselleşme denilen olayın bir süreç olması, onu kendiliğinden kılmaz. Esasen kendiliğinden bir devinim de yoktur; ister doğada, ister toplumda olsun, her sürecin öznesi/özneleri vardır.

Toplumda, kapitalistleşme, sermaye birikimi veya kolonizasyon dediğimizde, bunların hepsi nasıl ki süreç iseler, ama özneleri varsa, küreselleşme’nin, Batı dillerinde globalizasyon’un da öznesi vardır ve bu saydığımız süreçlerin hepsinin öznesi aynı sosyal sınıf ya da o sınıfın içinden sivrilerek en üste çıkmış, o sınıfın da eliti olmuş bir zümredir.

Şu halde, “Küreselleşme! Küreselleşme!” diye tesbih çekercesine tekrarlanan fiilin failinin kim olduğu mutlaka sorulmalıdır. O soruyu sormamak, küreselleşmeyi savunmakla kapitalizmi ve pazarı savunmanın aynı olduğunu düşünmeyenlere özgüdür. Oysa, küreselleşmenin sahipleri, sürecin de, küresel pazarın da öznesinin kendileri olduğunu açıkça ve övüne övüne söylüyorlar. Kimisi kendisine çok uluslu (mülti-nasyonal) şirket diyor, kimisi daha fiyakalı olsun diye uluslar ötesi (transnasyonal) korporasyon diye tanımlıyor, diğerleriyse o lokomotifin çektiği katarın vagonları içinde yol alıyor. Kendi içlerinde de hiyerarşileri var kuşkusuz, ama bir bütün olarak. kendilerini sadece küreselleşmenin öznesi olarak görmüyorlar, o Küre’nin hakimi olduklarını, onun geleceğini kendilerinin belirleyeceğini de belirtiyorlar.

Gelgelelim, o kesimlerden çıkarı olmayanlardan küreselleşmeyi savunanlar, “teknolojik gelişme”, “ulus-devletin göçmesi”, “küresel demokrasi” gibi gerekçelendirmelerle, “küreselleşme”yi özne kılıp, öznenin kendisini görmek istemiyorlar, Ya da görüyorlar, ama sözünü etmek istemiyorlar.

Küreselleşmenin sahipleri ile onun savunucuları sonuçta aynı süreçte buluşsalar da, özdeş değiller. Burada “savunucuları” sözcüğünden kasıt, ondan çıkarı olmayanlardır. Bu kişiler, liberal düşünceli olabilirler, ya da sol eğilimli olabilir, hatta kendilerini Marksist olarak da niteleyebilirler, ama konumlarında neo-liberalizmden, sermaye piyasasının, mal ve hizmetler pazarının uluslararası mali oligarşi hakimiyetinde küreselleşmesinden kişisel menfaat beklememektedirler, akıl yürütme tarzları nedeniyle o konumu almışlardır. Birinciler, yani küresel sermaye-mal-hizmetler pazarından derece derece menfaati olanlar neyin ne olduğu konusunda hayli pervasızdırlar. Temel yaklaşımları sosyal-Darwinizm’dir: Doğadaki kural, toplumlar için de geçerlidir onlara göre; kendileri güçlü, yetenekli oldukları için, topluma en iyi intibak edebildikleri için en tepededirler ve güçlerini sürdüreceklerdir; bu hem sosyal sınıflar için geçerledir, hem o sınıflar içindeki tek tek bireyler için öyledir, hem de uluslar ya da ülkeler için geçerlidir. Böyle düşünen ve bu düşünceyi açıkça savunanlar için o kural bizzat burjuvazinin kendisi içinde de geçerlidir: tutunamayan, düşer, yok olur; ayakta kalan yaşar ve güçlülük derecelerine göre hiyerarşiler oluşur.

Burjuvalar böyle bakmakta kendi çıkarları bakımından haklıdırlar, çünkü burjuvazi denilen kavramı da soyut bir özne olmaktan çıkarıp, irdelediğimizde, ekonomik faaliyet alanında, onun firmalardan, holdinglerden, banka ya da konsorsiyumlardan, çeşitli uluslarararası birlik ya da örgütlerden ibaret olduğunu görürüz. Daha da somuta indiğimizde, burjuvazi tek tek firmalara ve orada asıl karar merciindeki büyük hissedarlara indirgenmiş olur. İşte, o alan bir kurtlar sofrası’dır. Kimse kimsenin gözünün yaşına bakmaz. Orası cehennemi bir yarış alanıdır ve asıl Orman Kanunları orada işler. Bizim siyasal literatürümüzdeki eski bir söz, kapitalizmin kendi iç dünyası için çok daha geçerlidir: İsmet İnönü, 1950 seçimlerinde ağır bir yenilgiyle Milli Şef’liği yitirdiğinde ve partisi 27 yıldan sonra iktidarı terk ederken, parti ileri gelenlerine, “Durmayalım düşeriz!” demiş, çok az sayıdaki milletvekiliyle çok aktif bir muhalefet yapmağa geçmişti.

Siyasetteki böyle bir öngörü, burjuvazinin ekonomik faaliyet alanında çok daha geçerlidir. Orası öyle bir alandır ki, durmak, yerinde saymak bile gerilemek demektir, çünkü siz yerinizde sayarken, başkası ilerliyorsa, geride kalan siz, o geri kalmayı hiç bir zaman telafi edemeyebilirsiniz ve hatta günün birinde yok olabilirsiniz. Buna karşılık, sürekli büyümek ve genişlemek zorunluluğu, diğerlerine mutlaka galebe çalacağınız anlamına gelmez; onun da pek çok riski —ve kumar yönü— vardır, yani ne pahasına olursa olsun büyümek çaredir denilemez; hesapsız bir büyüme de felaket getirir ya da bir firma için her şey iyi giderken hiç beklenmedik faktörler ortaya çıkabilir. Kapitalizmin tarihi, en güçlü, en sarsılmaz sanılan şirketlerin, bankaların batıp yok olduğuna tanık olmuştur. O cehennemde, hiç bir firmanın ilanihaye garantisi yoktur, hepsi daima diken üstündedir; kılı kırk yarmak, mevcut durumu çok iyi irdelemek, muhtemel her türlü etkeni göz önüne almak gibi azami uyanıklığı hep sürdürmek zorundadır, ilh. Sistem budur, o sistemin içinde olacaksanız, oyunu kurallarına göre oynamak zorundasınızdır. Burjuvaların emekçi sınıflar karşısındaki tutumundaki gaddarlıkta, birbirlerine karşı acımasızlıklarının rolü büyüktür. Burjuvazi niçin emekçilere karşı vicdanlı olacakmış ki? Tarihte hangi sömürücü sınıf vicdanlı olmuş ki, burjuvazi olsun? Sorun bir vicdan, merhamet sorunu değildir. Bu tür kavramlar insana özgü olsalar bile, bir nesnellikleri yoktur. Toplumsal olayları, sınıf ve zümreler arasındaki ilişkileri vicdan’la, namus’la, ahlak’la açıklamak idealizmdir. Gerçekliği yansıtmaz. Kapitalizmin beşiği olan kıtadaki sermaye birikimi, çocuk emeği dahil, günde 16-18 saat süren ağır çalışma koşulları pahasına gerçekleşmiştir, sömürgelerdeki “vahşi”lerin vahşice sömürülmesiyle ve köle emeğiyle gerçekleşmiştir. Bugün kapitalizmin ve dolayısıyla globalizmin zirvesinde duran ABD’nin yürümüş olduğu —ve çok da eskiye dayanmayan— kapitalizm yolunda 17,5 milyon yerlinin ve on milyonlarca Afrika’lının kanı ve başka başka on milyonlarca kölenin ızdırabı vardır. Ya da ABD’den önceki yıldız, Britanya İmparatorluğu’nun görkemi, küresel olmasından, ünlü tabirle, “üzerinde günesin batmaması”ndan geliyordu. Onlar için hala övünç vesilesi olan bu tanımlama, Britanya’nın beş kıtaya ve üç okyanusa yayılmış —hiç değilse bugün— utanç duyulması gereken sömürgeciliğiydi ve bu sömürgelere, silahlı bağımsızlık savaşıyla kurulmuş ABD öncesi Yankee ülkesi de dahildi.

Nasıl ki, kapitalizmin şafağında, merkantilizmin sömürgeciliği kapitalizmin kendi mallarına pazar ve kendi tüketimi için yok pahasına ürün araması idiyse, nasıl ki, 19.yy. sanayi devriminin genişletilmiş yeniden üretim kapitalizmi ve 20 yy.’ın emperyalizmi pazar, ham madde, ucuz mal ve işgücü gereksinmesinin sürmesi ve genişlemesi idiyse, 20.yy. sonrasının küreselleşme denilen fenomeni de, sosyalizm sonrası dünyanın ekonomisinin tamamını kontrol etme atağıdır. Yani sistemin hem yukarıda andığımız karakterinin bir gereğidir, hem de bu karakterin yerküreye yaygınlaştırılmasıdır.

Küreselleşmenin savunucuları, mal, hizmet ve sermaye dolaşımının durmadan küreselleşmesi sonucunda yerkürenin varacağı yeri bir barış ve kardeşlik iklimi olarak görüyorlar, ya da öyle görmek istiyorlar. Sık sık yinelemek zorunda kaldığım gibi, onun da motorunu teknoloji diye görerek, durup durup “sanayi toplumundan, bilgi toplumuna geçtik” deyip, Yerküre’ye birden bire “çağ” atlatıyorlar. Bu “bilgi toplumu, bilişim toplumu” tekerlemesini bağımsız bir başlık altında irdelemek gerekiyor, ama buradaki bağlamda anımsamamız gereken şudur: Bırakınız burjuvazinin küreselleşme ile insanlığın esenliğini ve güvenliğini gözettiği savını, küreselleşme denilen süreç, kapitalizmin kendi içindeki kavganın bir sonucudur ve gereğidir.

Yani, küreselleşme, küreselleşme derken ne yerküre üzerindeki burjuva sınıfını, ne de emperyalist burjuvaziyi mütecanis sayabiliriz. Tersine kavga kıyasıya devam etmektedir ve tüm o küreselleşme söylemi altında daha da kızışmaktadır. Küreselleşme, dünya burjuvalarının kendi sorunlarına buldukları ortak bir çözüm değil, dünya burjuvazisi içindeki bir elit içinde olanların, daha fazla güçlenmek, diğerlerine daha fazla üstünlük kurmak, yani küreselleşmek değil, konileşmek —daha çok konileşmek— koninin tepesini yükseltip, inceltip, tabanını genişletmek için başvurdukları ultra liberalizmin daha çok uluslararasılaşmasıdır.

İşte küreselleşme tapınıcılarının önüne konulan son örnek: Epeyce zamandır dünyada bir “Çelik Savaşı” sürüp gidiyordu. Bu savaş esas olarak ABD ile AB arasındaydı, ama devrede Japonya. Rusya, Ukrayna ve Brezilya da vardı. 1980’lerin sonlarına doğru Federal Almanya’daki büyük çelik endüstrisi için tehlike çanları çalmağa başlamıştı, Krups ve Thysen gibi iki büyük dev sarsıntı geçiriyordu. Sovyetler Birliği’nin dağılması ve oradaki stokların dünya pazarlarına girmesiyle, bu tehlike daha da arttı. Almanya ve AB, teknolojisini hızla yenileyerek maliyetini düşürdü ve ABD ile AB arasındaki antlaşmalar gereği en büyük müşteri olan ABD pazarındaki konumunu onardı. Aynı yenilemeyi ABD çelik devleri (örneğin Bethlehem Letco, U.S. Steel, vb.) yapamadılar. Bu nedenle, son zamanlarda ABD’nin çeliğe karşı gümrük duvarlarını yükselteceği söyleniyordu; ABD’nin adeta AB içindeki eli gibi davranan Birleşik Krallık bile gümrük duvarına karşıydı ve Başkan Bush’a son uyarı bizzat Tony Blair’den geldi.

Buna rağmen, bu yazı hazırlanırken, ABD türe ve kaliteye göre belli çelik tasnifleri yaparak, gümrük duvarını %30’a dek varacak oranlarda yükseltti. Bush yönetimi bunu yapmak zorundaydı, aksi halde, krize girecek çelik endüstrisindeki 250.000 işçi işini kaybedecek, özellikle Pennsilvania, Ohio ve West Virigina eyaletleri darbe yiyecek, dahası da, dünyanın en büyük sanayi devi olan ABD’deki ekonomik dengelerde tahribata yol açılacaktı. Ertesi gün (6.3.2002) çıkan gazetelerden, International Herald Tribune’da haber Afganistan manşetinin yanında duyurulurken, ekonomik nitelikli Financial Times, olayı başlıkta vermişti.

Bu denli önemli bir olayı, bizim küreselleşme savunucularımız suskunlukla geçiştirdiler. Oysa, ABD yönetiminin kararı küreselleşme ve bilişim tapıncı açısından önemliydi.

Birincisi, neo-liberalizmin ve ultra-liberalizmin küreselci şampiyonları, himayeci bir karar almışlardı; bizzat öncülüğünü yaptıkları Dünya Ticaret Örgütü’nün kurallarını da, AB ile imzaladıkları gümrük ve ticaret antlaşmalarını da çiğnemişlerdi. ABD yöneticileri olsun, mali oligarşi olsun, liberalizmin ideologları olsun, işlerine geldiği müddetçe, her şeyi pazara bağlarlar, her türlü ekonomik sorunun piyasa içinde ve onun sihirli değneğiyle çözüleceğini iddia ederler. Öyleyse, niçin himayecilik ve müdahalecilik yapıyorlar, piyasayı kendi haline bırakmıyorlar? Esasen, o ülke, bütün iddialarının aksine, “düzenlenen” bir ekonomiye sahiptir; düzenleme işini devlet yürütür. Dünya jandarmalığı yapan, olağanüstü silah deposuna, en sofistike silah ve uzay teknolojisine sahip olan, petrol başta olmak üzere yer yüzünün tüm önemli yeraltı kaynaklarına müdahale eden, kendisini dünyanın hakimi ve geleceğinin sorumlusu sayan, sayısız ülkenin ekonomisini düzenleyen bir —mega-süper-ultra— devletin kendi ülkesindeki ekonomiye karışmayacağını sanmak fazla safdillik olmaz mı?

İkincisi, küreselleşmeye paralel bütün o ulus-devlet reddiyelerinin koca bir içtensizlik olduğu bir kez daha ortaya çıkmıştır. ABD için “küresel ulus-devlet” nitelemesini kullanmıştım. ABD dünyanın en güçlü ulus-devletidir ve küreselleşmenin patronu olduğu için de kendisini tüm Yerküre’nin egemeni görmektedir, bu nedenle Yerküre’de meydana gelen her önemli ekonomik veya politik olayla ilgilenmektedir. Uzaydan dünyanın her hangi bir noktasında, açık havadaki bir otomobilin plakasını okuyacak ya da herhangi bir ülkenin yıllık tahıl rekoltesini uzay fotoğraflarından hesaplayacak kadar gelişkin gözetleme sistemleriyle yer yüzünü izlemektedir (örneğin, Özal’ın Başbakanken IMF’e şişirerek verdiği yıllık tahıl rekoltesinin rakamlarının doğru olmadığını bu kuruluş gerçek rakamları belirterek o zamanın yönetimine bildirdiğinde, bunları uzay fotoğraflarından hesapladığını da belirtmişti.) Gene ABD, her türlü telekomünikasyon haberleşmesini izleyebilecek kadar gelişkin bir elektronik casusluk şebekesine sahiptir. İşte, bütün bunlardan dolayı küresel bir ulus-devlettir.

Örneğin, IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü küreselleşmenin üç tapınağıdır. Peki, onların hem yeryüzündeki, hem de tek tek ülkeler hakkındaki politikalarına kim karar vermektedir? Pazar mı? Sermaye piyasası mı? Türkiye’nin 2001 krizinde Türkiye’ye kredi verilmesi için kim talimat verdi? Chase Manhattan Bank mı, Bank of America, First National Union Bank, ya da başka bir finans kuruluşu mu? Yoksa Amerika Birleşik Devletleri mi?

Olayın üçüncü mesajı, “sanayi toplumu sona erdi, şimdi bilişim çağındayız” sözünü tekrarlamayı çok seven yerli küreselcilerimizedir. Böyle yapaylıklarla, sanal bir dünya yaratıp, ona göre kendilerinin gene pek sevdikleri sözcük olan—“paradigma” lar ileri sürenler için, sözünü ettiğimiz çelik savaşı önemsiz olabilir. Artık bitti dedikleri sanayi toplumunun çeliğine ABD gümrük koymasa, 250 bin Amerikan işçisi işsiz kalacak, koysa Avrupa’da başka bir işçi kitlesi işsiz kalacak. Ama sanayinin ana maddesi çelik olayı, petrol yüzünden çıkan ve çıkacak olan savaşlar, gıda üretimindeki kavgalar (ABD’nin gen teknolojisi ve hormonlu besinleri bir başka uluslararası sorundur ve Dünya Ticaret Örgütü’nün ABD’yi kolladığı yolunda AB’nin güçlü şikayetleri vardır, ilh...); sanayi toplumuna özgü bütün bu ve daha pek çok olay, küreselleşme tapınmacıları için olağan zigzaglardır, çünkü insanlık bir kez bilişim toplumuna adımını atmış olduğuna göre, sanayi toplumumun modası geçmiş meseleleriyle uğraşmak abesle iştigaldir.

Oysa, toplumsal yaşam zihin sporu değildir, toplumsal yaşam tek tek insanların gerçek hayatlarıdır. Yeryüzünde on milyonlarca değil, yüz milyonlarca insanın çektiği somut acıya bigane kalarak, sanal bir alemde geleceğin pembe dünyası için fikir ve düş yürütmek çağın sorumluluğu olamaz. Zira, Afrika’nın, Asya’nın, Latin Amerika’nın yoksullarının çektikleri de, Pittsburg’daki ya da Duisburg’daki çelik işçisinin işsizliği de çağdaş sorumluluğun içindedir; bu sorumluluk “bilişim toplumu” tekerlemesiyle, küreselleşme tapıncıyla yerine getirilemeyecek kadar ciddidir, günceldir. Sanayi toplumu aşıldı, şimdi bilişim çağındayız, diyenler kendilerini Silicon Vadisi’nde sanmaktadırlar. Oradaki herkes için teknolojik perspektifin hemen hemen her şey olması çok olağandır, ama teknoloji ve yazılım üretmeyen birileri kendilerini Silicon’da sanırlarsa, reel dünyadan çıkıp, sanal dünyaya taşınmış olurlar, ne çelik savaşına aldırırlar, ne Körfez Savaşı’na, ne tarımsal üretimin seyrine veya Ozon deliğine, ne Afganistan’da Orta Çağ’da, Ruanda’da ise onun da gerisinde kalan yaşama, ne iki milyar insanın yoksulluk sınırının altında yaşamasına, ya da Avrupa’da sosyal devletin zayıflamasına önem verirler.

Burjuvazinin tüm uluslararası süreci dünyanın ekonomik pastasından pay alma kavgasıdır. Bu kavgaya iki adet dünya savaşı da dahildir. Küreselleşmeyi insanlık için ebedi saadet gibi gösterenler nasıl olur da kolonyalizmin ve emperyalizmin tarihini yok sayabilirler, burjuvaziyi soyut bir sınıfmış gibi görebilirler? Yukarıdaki noktayı bir kez daha vurgulamak gerekiyor: siyasal araçlarını ve görevlilerini bir yana bırakırsak, burjuvazi firmalardan ve tek tek burjuvalardan oluşur. Onlar arasındaki ilişkileri ise menfaatleri belirler. Burjuvaların şirketler, holdingler, bankalar ve benzeri birimleriyle birbirleri arasındaki ilişkileri, pazarlıklarını, uzlaşma ve zıtlaşmalarını, birbirlerini yutmalarını veya ekonomik yaşamdan silmelerini ya da birleşmelerini, yani tüm o menfaat çekişme ve çatışmalarını, tek ülkenin ekonomik alanından çıkarın ve tüm dünyanın ekonomik alanına aktararak büyütün, çok daha fazla sayıda etmenin veya değişkenin rol oynadığı çok daha karmaşık ilişkiler ağına varacaksınızdır. Tüm sermaye hareketleri, pazar ilişkileri, sektörler arası paylaşma ve paylaşamamalar, aynı sektördekiler arasındaki bağıntılar yada karşıtlıklar, kılı kırk yaran maliyet hesapları, yerkürenin içindeki ve üstündeki doğal kaynakların dağılımı, rezervleri, rantabilite değerlendirmeleri, onca ülkenin döviz kurlarındaki istikrar veya istikrarsızlıklar, doğrudan (reklamla) ya da dolaylı (medya enformasyon manipülasyonuyla) yapılan tanıtımlar, temsilci firmalara bırakılacak kâr payları, aracılara verilecek komisyon rayiçleri, sayısız devletin politikacısına veya bürokratına yedirilecek rüşvet tutarları... daha daha her ülkenin aynı olmayan özgül koşulları, satın alma güçleri, işçi ücretleri (fiyat ve ücret hareketleri), her ulus-devletin kendi yasaları, mevzuatı ve daha pek cok irili ufaklı etmen küresel ekonomik alanın karmaşıklığının öğeleri arasındadır. Küresel platforma çıkan her firma, tüm o faktörleri mutlaka irdelemek zorundadır.

Ulus devletin ortaya çıkmasından bu yana, burjuvazi kendi sınıfsal çıkarlarını tüm ulusun çıkarları gibi gösteregelmiştir. Oysa, bırakınız burjuvazinin sınıf çıkarlarının emekçilerle özdeş olmasını, burjuvazinin çeşitli zümrelerinin, sektörlerinin, ya da şirketlerinin ve bireylerinin çıkarları bile özdeş değildir. Sınıf olarak söz konusu olan çıkar birliği, çalışanlar üzerindeki sınıf egemenliğinin sürmesi ve güçlendirilmesidir ve “ulusal çıkar” diye tanıtılan da aslında budur.

Şimdi ise aynı iddiayı küresel alanda görmekteyiz. Uluslararası burjuvazi, kendi çıkarlarını, tüm insanlığın çıkarları gibi tanıtmaktadır.

Öte yandan, burjuvazi homojen olmadığı gibi, kapitalizm de hem tek tek ülkelerde, hem de uluslararası düzeyde—homojen değildir. Değerin oluşmasına etkiyen faktörler (işçi ücretleri başta olmak üzere) çeşitli alanlarda değişiktir; cins ayırımcılığı, veya çok ırklı toplumlarda ırk ayırımcılığı bile ücretlere ve ürünlerin mübadele değerine etkimektedir. Hizmet sektörünün bu denli kabarması bir başka heterojen’lik unsurudur. Borsa spekülasyonları ve finans sektörünün uluslararası plandaki uygulamaları, son yıllarda sıcak para denilen son derece esnek ve seyyal paranın, çeşitli ülkelere hızla girip çıkmasının sonuçları, liberallerin iddialarının aksine devletlerin ekonomi üzerindeki rolleri, özellikle silah sanayii ve ticaretinin, savunma bütçelerinin paylarının önemi, yani tam liberalleşmiş sektörlerle, bütünüyle devletin elinde veya gözetiminde olan sektörler arasındaki farklılıklar, alt yapı yatırımlarının devlete ait olması, vergi matrahlarının ve mevzuatının ülkeden ülkeye, sektörden sektöre önemli değişiklikler göstermesinin ulusal ve uluslararası ekonomilerdeki rolü, kayıt dışı ekonominin hacmi, başta uyuşturucu ve yasa dışı silah ticaretiyle, diğer illegal ekonomik faaliyetin tüm yerküre çapında işgal ettiği büyük hacim ve Mafyanın iş adamlarıyla, politikacılarla, bürokratlarla girift ilişkileri... daha daha ailenin toplumda temel sosyal kurum ve en küçük ekonomik birim olarak önem taşıması ve adeta tek yaşam tarzı olarak sürmesi nedeniyle, hemen hemen tüm dünyada ev işlerini yapmakla yükümlü tutulan kadının evdeki çalışmasıyla iş gücünün yeniden üretilmesine yaptığı katkının ücret (ve tabii ki, değer) olarak ifadesinin ne olduğunun saptanamaması ve daha çok sayıda önemli faktör sistemin heterojenliğini oluşturmaktadır. Bunca karmaşık ilişkiler ağında ve heterojenlik içinde, çözümü pazarda bulan ve teknolojik gelişme ile pazarın insanlığı aydınlık bir geleceğe götüreceğini savlayan yaklaşım küreselciliğin yalınkatlığıdır.

Tarihsel akış konusunda, genellikle şöyle bir yargı vardır: Gerçekleşmiş olandan başkasının mümkün olmadığı, onun dışında başka hiç bir seyrin zaten olamayacağı ve olması gerekenin gerçekleştiği var sayılır. Üstelik, bir çok tarihçinin de tarihsel olaylara böyle yaklaştığına rastlanır. Bu tarz özellikle bir takım olumlamalara dayanak yapıldığında daha bir önem kazanır.

Bu yaklaşımın günümüzdeki en cisimleşmiş ifadesini Avrupa-merkezci (Öro-santrik) anlayışta görmekteyiz. Bugünkü durumdan yola çıkarak, terimi “Batı-merkezci” diye ifade etmek, içerdiği kapsamı daha doğru ifade edecektir. Ama bu sözcüğü coğrafi olarak değil, hepsi bir arada, “ekonomik-siyasal-kültürel bir terim” olarak anlamak gerekir. Çünkü “Batı” denilince, Avrupa’nın yanısıra, Avrupa’nın da Batısındaki Kuzey Amerika anlaşılır, Orta ve Güney Amerika Latin sıfatına, Avrupa kökenli ve Hristiyan kültürüne rağmen terimin ekonomik ve siyasal içeriğine girmez; buna karşılık, Avrupa’ya göre Doğuda kalan 5’ci kıta Avustralya (ve tabii, Yeni Zelanda) Batı kapsamındadır.

Avrupa merkezciliğin tarihe yaklaşımı insanlığın bugün gelmiş olduğu ekonomik, sosyal ve kültürel noktanın haklı gösterilmesidir. Sanki dünya tarihi bir başka seyir gösteremezdi ve insanlık —kaçınılmaz olarak— bugünkü noktaya gelmeye yazgılıydı.

Batı’nın bugüne nasıl geldiği bu yazının konusu değil, ama kapitalizmin bugüne nasıl vardığı, küreselleşme bağlamında, elbette önem taşıyor. Eğer sömürgeleştirme olmasaydı şimdiki konumuna ulaşamazdı. Dahası da, Batı’lılar ve Batı’cılar sömürgeciliğin vahşi ve barbar ülkelere ekonomik gelişme ve uygarlık götürdüğünü ileri sürerler. Onlara bakılırsa, o toplumlar eğer vahşetten kurtulup bugünkü düzeylerine gelmişlerse, bu Batı sayesinde olmuştur. Bu nedenle, onların yeraltı kaynaklarını çıkartıp işleten, ürünlerini —baharattan, muza, yüne, ipeğe değin değerlendiren (pazarlayan), oralara yatırım yaparak belli bir sanayii başlatan, uzak diyarlara, tropik ormanlara ilaç ve doktor götüren gene Avrupa’nın kolonyalist geçmişiydi.

Çocukluğuma rastlayan yıllarda, “keşifler” hakkındaki kitapları pek severdik. “Egzotik ülke”lere yapılan ilk kara ve deniz yolculukları, içerdikleri serüven karakterleriyle de çok ilgimizi çekerdi. Kendi harçlığımla birçok böyle yayın satın aldığım ya da kiraladığım hala aklımda. (Şimdiki kuşakların bilmelerinde yarar var, diye ekliyorum: O yıllarda, kitap kiralanabiliyordu, çok da iyi oluyordu. Hiç bir kapora bırakmadan cüzi tutarlarla kitap kiralardık. Nüfusun çok kalabalık olduğu, kütüphanelerin çok yetersiz kaldığı, ama kitapseverlerin istediği her kitabı satın alamadıkları günümüzde, bu yöntem illa gerekiyorsa kapora da alınarak niçin uygulanmasın? Kültürel kuruluşların, “sivil toplum örgütü” denilen bir çok yurttaş örgütünün, ticari kitabevlerinin, hatta Anadolu kentleri dahil, üniversitelilerin devam ettikleri cafe’lerin bu yöntemi başlatmaları pekala mümkündür kanısındayım.)

Çocukluğumuzda bizlere “keşif” diye tanıtılmış olayların keşif olmadığını yıllar sonra öğrendik. Çünkü keşif, daha önce üzerinde hiç insan yaşamamış topraklara ilk kez insanın varması demekti. Kutuplar’a ilk olarak gidilmesi keşifti, ama üzerinde insanların binlerce yıl yaşadıkları, medeniyetler kurmuş oldukları topraklara varılması niçin keşif oluyordu? Oralara Avrupa’lı insan ilk kez gidiyor diye orasını “keşfedilmiş” saymak, insanlığa değil, Avrupalı’ya göre bir adlandırmaydı, yani Avrupa merkezciydi. Bize “keşif” diye öğretilen o geziler aslında kolonyal amaçlarla yapılıyordu..

Sömürgeleştirme, kapitalist gelişme için zorunluydu. Sömürgecilik olmasaydı, kapitalizm gelişemezdi. Kapitalizmin sömürgeleştirdiği ülkelere zorla dayattığı sistem de, tümüyle, o ülkelerin metropollerin ihtiyaçlarına hizmet etmelerine göreydi. “Zorla dayatılan” terimi abartma değildir, çünkü sömürgeciler oraları, general Cortez’in yerlileri toplu halde katleden, Aztek uygarlığının eserlerini bile yakıp yıkan İspanya orduları misali, üstün silah gücüyle ele geçirmiş ve gaddarca yöntemler kullanarak elde tutmuşlardır. Dünyanın son beş yüz yıllık tarihi bunun sayısız örnekleriyle doludur.

İddia edilenin aksine, Avrupa’lı olmayan çeşitli ülkeler, sömürgecilik öncesinde gelişme içindeydiler; bu gelişme Avrupalı kolonyalistler tarafından durdurulmuş veya saptırılmıştır. Örneğin, 18. yy. Hindistan’ında gemi yapımı, dokuma sanayii son derece gelişkindi, Hint çeliği en iyi çelikler arasındaydı. Geleneksel ilişkilerle yeni ekonomik ilişkiler birlikteydi, ekonominin örgütlenmesi daha önce sömürgeciliğin empoze ettiğinden farklıydı. Örneğin devlet çiftçiye belli ürünlerin ekimi için kredi veriyordu. Nüfus çokluğu nedeniyle, işyerlerinde çok işçinin çalışmasının getirdiği işçi yoğunluğu, Batı merkezlerindeki patron-işçi ilişkilerinden farklı ilişkileri öngörüyordu; işçiler üretimlerinin nimetlerinden daha çok yararlanıyorlardı. Sömürgecilik olmasaydı, belki kapitalizmden başka türlü bir gelişim seyri ortaya çıkabilirdi. (Gene sömürgecilik olmasaydı Asya Tipi Üretim Tarzı’ndan kapitalizme mi geçileceği ya da başka bir sosyo-ekonomik formasyonun mümkün olup olamayacağı şu anda yanıtı verilemeyecek bir başka sorudur. Burada hiç bir spekülasyona girmemek gerekir; sadece, yaşanmış olan akışı, başka türlüsü olamazmış gibi gören ve tarihi bu anlamda habire aklayan anlayışı kabul etmediğimi söylemek istiyorum.)

Erken kapitalizmin uluslararasılaşması, sık sık belirttiğimiz gibi, merkantilizmdi ve ticaret etrafında şekilleniyordu. Avrupa’nın yayılması, coğrafyaya göre değil, azami derece sömürmeye göreydi ve uzandığı yerlerdeki geleneksel, yerel ticaret usullerini yıkıp, Batı’nınkileri dayatıyordu. Merkantilizm geçilip, manifaktür dönemine girilince, metropollerdeki hisse senetli şirketler uluslararasılaştı. Böylece sömürgecilik oralara ürün pazarlamak ve oralardan ucuz ürün almaktan çıktı, üretime yöneldi, yani üretim küreselleşti.

Merkantilist sömürgecilikte, metropol sanayi ürünlerinin pazarlanabilmesi için, sömürgelerin sanayileşmesine izin verilmiyordu. Bu engellemeye Kuzey Amerika da dahildi.

Ama sömürgecilikte ırkçılık da söz konusu olduğundan, Kuzey Amerika’daki koloniler Beyazlardan oluşuyordu. Bağımsızlıktan sonra ABD nin beyazları, bir yanda o topraklarının tamamını yerlilerden alma savaşı verirken, öte yandan sanayileşti, büyük ekonomik ve teknolojik sıçramalar yaparak 200 yıl içinde zirveye çıktı.

ABD’nin başlangıçtan itibaren hızlı gelişmesi, Avrupa’da ortaya çıkmış ulus-devletlerde zihniyet değişikliklerine yol açarken, periferi ülkelerde artık sanayileşmeyi önlemekten, teşvik etmeye geçildi.

Ulus-devlet öncesi uzun Avrupa savaşları da küreselleşerek sömürgeler için savaşları kapsar oldu.

Kapitalizmin gelişmesindeki bir başka önemli faktör, köle ticareti ve köle emeğinin kapitalist toplumda kullanılması olmuştur. Kolonyal geçmişi olmayan ABD’denin yanısıra bazı Avrupa metropollerinde de köle emeği kapitalizme entegre edilmiştir.

O coğrafyanın doğasında yapılan ekolojik tahrip, kapitalizmin bu birinci küreselleşmesinin Güney’e verdiği bir başka zarardır.

Kapitalizmin yayılmasının en önemli özelliklerden birisi, yerel ve geleneksel yapılara (hem sosyo-ekonomik hem de kültürel) saldırması ve onları yıkabildiği kadar yıkması, buna karşılık, işine yarayanları kendi hizmetine uyarlamasıdır.

Kapitalizmde merkez ve periferi ülke arasındaki ikilem, sömürgecilik sona erdikten sonra da devam etmiştir. Bugünkü Kuzey-Güney arasındaki uçurum, Birinci Küreselleşme’den kalmadır.

Birinci Küreselleşme çağında da, şimdi de Güney’in özellikleri:

-Ekonominin genelinden koparılmış ve metropollerin çıkarlarına göre düzenlenmiş bir duragan tarım ekonomisi.

-Yetersiz sanayileşme düzeyi (daha çok pazara dönük ve uluslararası alanda rekabeti istenmeyen ya da rekabet edemeyecek olan sanayi).

-Elverişsiz bir ticaret dengesi ve şartları.

-Daha çok tarıma dayalı ürünlerin ihracatına karşılık, metropollerden sanayi ürünleri ithalatı.

-Ulusal ekonomide kaynak yetersizliği ve sermaye birikiminin bir türlü gerçekleşememesi.

-Küresel para hareketleriyle ülkelerin yüksek faizlerle borçlandırılması, borç ve faiz sarmalında bocalayan o ülkenin mevcut büyük üretim araçlarının özelleştirilmeye zorlanması, en verimli işletmelerin kısmen ya da tamamen doğrudan ya da dolaylı olarak çok uluslu şirketlerin eline geçmesi.

Bütün bunlara, o ülkelerdeki yolsuzluklar, eş-dost kapitalizmi veya ahbap-çavuş kapitalizmi dediğimiz yoldan iç kaynakların ya da alınan kredilerin çarçur edilmesi eklendiğinde, o ülkeler sürekli borç ödeyeceklerdir, yatırımlar için fon bulamayacaklardır, ürettiklerini hep faizler ve elverişsiz ticaret yoluyla uluslararası mali sermayeye kaptıracaklar, teknolojik gelişmelerini ise ancak bu imkanlar dahilinde yapabilecekler, eskiyen teknolojilerini kolay yenileyemeyeceklerdir. Sonuç olarak da uluslararası iş bölümünde hep kendilerine biçilen yerde kalacaklardır.

İşte, sosyalizm-sonrası dünyanın ekonomik ilişkilerinin adlandırılması olan İkinci Küreselleşme’ye Güney bu koşullarda girmektedir. O ülkelerin ekonomik ve sosyal akışını yüzyıllar öncesinden kontrolü altına alarak kendine ram etmiş, çarpıtmış ve belki başka mecralardan akacakken engellemiş olan uluslararası kapitalizmin, bugün niçin ve nasıl o ülkeleri esenliğe götüreceği küreselleşme savunucuları tarafından bir türlü izah edilemeyen bir sorudur. Küreselleşme furyası o hale gelmiştir ki, Bill Gates bile uyarıda bulunmakta, dünya finans piyasalarında 29 milyar dolarının dolaştığı söylenen Macaristan Yahudisi kökenli George Soros ise küreselleşmenin “uluslararası piyasayı genişlettiğini, ticarete yeni ufuklar açtığını, firmaların inisiyatiflerini arttırdığını, ama vergi almanın zorlaşması nedeniyle sosyal devleti öldürdüğünü, zengin-yoksul ülkeler uçurumunu büyüttüğünü” söyleyip, bir çare olarak zengin ülkelerin IMF’deki paylarını, oluşturulacak uluslararası bir sosyal kalkınma fonuna bağışlamalarını öneriyor. (3.3.2002’de CNN Türk’de yayınlanan Şahin Alpay’la söyleşi.) Bu öneri, küreselleşme karşıtlarının da önerileri arasında yer almaktadır.

Küreselleşmenin en önemli verisi olarak, bazı uluslararası ekonomik ve siyasay bütünleşmeler gösteriliyor. Bunların en gelişkin örneğini de Avrupa Birliği’nin teşkil ettiği belirtiliyor.

Oysa, AB denilen kuruluşun başlangıcı olan Ortak Pazar kurulduğunda (1957) ne küreselleşme vardı, ne de “tek kutuplu” bir dünya. Hatta o yıllardaki büyüme hızları karşılaştırıldığında, mevcut trendler devam ederse, SSCB’nin azami 30 yıl içinde ABD’yi geçeceği söyleniyordu. Ortak Pazar, sırasıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu, Avrupa Topluluğu ve Avrupa Birliği adlarını aldı. Savaş öncesinin büyük devletlerinin yerini ABD ve SSCB almıştı. Uluslararası kapitalizmin mutlak patronajı ABD’ye geçmişti. Savaşta tahrip olan Batı Avrupa, kendisini yeniden onarıp toparladıktan sonra, yeni dünya dengelerinde ve kapitalizmin içinde yerini sağlamlaştırmak ihtiyacındaydı. Bu girişim önce sosyalist sisteme karşı bir savunma güdüsünden kaynaklanıyordu. (Kurucu altı ülkenin yıllık üretimi SSCB’ninki kadardı, ABD’ninki ise 2.5 katıydı) Sonra Amerikan kapitalizmine ve Doların egemenliğine karşı Avrupa devlerinin ekonomik güçlerini birleştirmesi, Sovyet-Amerikan karşıtlığından da istifade ederek, sosyalist ekonomilerin yanısıra anti-Amerikan Üçüncü Dünya ülkeleriyle de ekonomik ilişkilere girerek avantaj sağlama çabasıydı. ABD kadar bir süper ekonomik güç olunamadı, belki de o bütünleşme çabalarının böyle bir şansı yoktu; sadece Avrupa’nın güçleri birleştirme yoluyla varlığını güçlü tutma çabasıydı. Bu konuda sosyalist sistemin yıkılmasıyla Doğu Avrupa ülkelerinin bir bölümü şemsiye altına alındı ve bütünleşme sürecine dahil edildi. Buna rağmen bir çok Avrupa şirketi, Amerikan şirketleri tarafından evlenmeler yoluyla yutulmuştur. Ayrıca, ABD’nin moneter politikalarıyla, büyük hacimde para Amerikan bankalarına akmıştır.

AB Avrupa’nın kendi içinde birleşmesi olmakla birlikte, küreselleşmede bölünmeye -ya da mevcut bir bölünmenin derinleşmesine—tekabül eder.

Daha önemlisi, küreselleşmeyi yanlış tanıtmamak gerekir. Küreselleşme devletlerin değil, şirketlerin, bankaların, sair ekonomik birimlerin birleşerek devleşmeleridir. AB’nin temel felsefesi küreselleşmenin özüne aykırıdır. Küreselleşme denilen neo-liberalizm karşısında tek tek zayıflayan ulus-devletlerin var olan ekonomik güçlerini birleştirerek daha güçlü bir konfederal, vb. devlet oluşturmalarını öngörür. İzlenen model, burjuva ulus devletin aynısıdır. Küreselleşme ise her şeyden önce liberalizmin daha ileri boyutlara taşınmasıdır, devletlerin para birimlerini birleştirip, paralarını güçlendirmeleri, birbirlerinin iç ekonomilerine, tarım politikalarına karışıp, düzenleyici (regülatör) bir rol oynamaları ve hem ekonomik bakımdan, hem de siyasal, hatta askeri bakımdan daha güçlü bir Avrupa yaratma çabaları, bunun da, sosyalizm sonrası dünyada tek dünya lideri ABD’ye karşı bir korunma içgüdüsüyle yapılması küreselliğin ruhuna uymaz. Küreselleşme, adı üzerinde "Yerküresel"dir, Avrupa’sal değildir. Küresellik devletin rolünü küçültecek uluslararası özel sektör bütünleşmesi iken, devletlerin birleşme yoluyla daha büyük güç olmaları küresellik midir? Brüksel’deki parlamento ve sayısız yetkili organ siyasi irade tarafından şekillenmiyor mu? Oysa küreselleşmenin özü, IMF görevlisi Kahkonen’in sık sık gelip ekonomiyi ve ilgili yasama/yürütme kararlarını teftiş etmesi ve talimat vermesidir. Bugün aynen olduğu gibi, siyasal iradenin (parlamento ile yürütmenin) ekonomi üzerinde hemen hiçbir söz hakkı bulunmamasıdır. Küreselleşmenin ruhuna en uygun olanı, bugün Türkiye’nin ekonomisi ile siyaseti arasındaki ilişkidir. Çünkü bu ilişki gerçekten de Küresel’dir. Avrupa kapitalizminin, Brüksel’deki organları kendi (bürokrat) temsilcileri aracılığıyla yönlendirmesi, kendi çıkarlarını o alanlarda vuruşturması ise zaten o sınıfın öteden beri siyasal yöntemidir.

Devletler arası her ekonomik yakınlaşma ve bütünleşme sürecini küreselleşme olarak tanıtmak ya içtensizliktir veya bilgisizlik. Örneğin, Shanghay Beşlisi’ne (6’ncısı gözlemci) ne diyeceğiz? Bu birleşme, Küresel Ekonomi’de bölünmeye tekabül etmez mi?

Benzer şekilde, Afrika’nın ekonomik topoğrafyasını inceleyenler, devletler arasında bir çok ekonomik yakınlaşma ve işbirliği göreceklerdir.

Eğer AB oluşmamış ve ortaya belli bir güç çıkmamış olsaydı, zaten Avrupa şirketlerini üçer beşer yutan Amerikan kapitalizmi, bir Fransa, bir Almanya, bir İtalya ulus-devletine çok daha kolay dayatmalarda bulunmayacak mıydı?

Bretton Woods anlaşmasıyla uluslararası kapitalist entegrasyon 1944’te başlatılmıştı. II. Dünya Savaşı sonrasında sosyalist sistem oluşmuş, Karşılıklı Ekonomik Yardımlaşma Konseyi’nin kurulmasıyla, sosyalist ülkelerin çoğu ekonomik yakınlaşmaya ve bütünleşmeye yönelmişlerdi. Bu iki dünya dışında, Bandung Konferansı’nda (1955) ifadesini bulan "Bağlantısız Ülkeler" dünyadaki üçüncü kümeleşme idi. Demek ki, ekonomik işbirliğinden yola çıkan bütünleşme süreçleri, siyasal yakınlaşma girişimleri, küreselleşmeden çok önce ve çok kutuplu dünyada başlamıştı.

Geçen Yüzyılın ikinci yarısındaki bu gelişmeler ayrı bir başlık altında incelenecek kadar önem taşıyor.

Dünya Çapında ÖrgütlenmelerKüreselleşmenin en belirgin özelliklerden birisi olarak uluslararası (veya uluslar ötesi) düzlemde yakınlaşmalar, örgütlenmeler, birleşmeler ve en genelinde yerküre ölçeğindeki bütünleşme gösteriliyor. Bunlar,

1- Devletler arası işbirlikleri, örgütlenmeler;

2- Devletler ve ekonomik işletmeler dışı uluslararası örgütlenmeler (kısaca NGO baş harfleriyle anılan yurttaş örgütleri, meslek kuruluşları, siyasal partiler veya kültürel nitelikli örgütlenmeler vb.);

3- Şirketler arası işbirlikleri, birleşmeler ve merkezileşmeler olarak sıralanabilirler.

Ulusal sınırların ötesine geçen her örgütlenmeyi veya işbirliğini, birleşmeyi küreselleşme diye tanıtmak veya algılamak gerçeği yansıtmaz. Örneğin en eski uluslararası örgütlenme Birinci Enternasyonal’dir. Gene, uluslararası sendikal örgütlenmeler veya diğer mesleki nitelikli kuruluşlar, gençlik, kadın, barış kuruluşları, çevre örgütleri geçen Yüzyılın özellikle ikinci yarısında çok işlevli olmuşlardır. Bugün Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International), Greenpeace gibi çok etkili kuruluşlar faaliyetlerine devam etmektedirler. En son olarak da, Küreselleşme Karşıtları şeklinde mücadele alanına çıkan uluslararası etkinlik, sayısız ülkeden her türlü yurttaş örgütlenmesinin ve tek tek bireylerin aktif katılımıyla gerçekleştirilmekte ve hızla genişlemektedir.

Tekrar tekrar vurgulamak gerekiyor ki, bu yazıda bazılarını anacağımız devletler dışı bu uluslar ötesi örgütlenmeleri küreselleşme saymak kavram kargaşasından başka bir şeye yaramaz. Zira, izlediğim Batı literatüründe gördüğüm kadarıyla, küreselleşmenin soldaki savunucuları onun kapitalist niteliğinden hoşlanmadıkları için, "yukarıdan küreselleşme" ve "aşağıdan küreselleşme" gibi kavramlar geliştirmektedirler. "Yukarıdan Küreselleşme" diye devletlerin kurdukları dünya çapındaki örgütlenmeleri ve çok uluslu (veya uluslar ötesi) şirketleri gösterirken, "Aşağıdan Küreselleşme" diye devlet dışı kuruluşların uluslararası önemini ve etkinliğini vurgulamaktadırlar. Oysa aşağıda göreceğimiz gibi, ne "yukarıdan" (devletlerce kurulan) dünya örgütlenmeleri yenidir, ne de "aşağıdan" gelen örgütlenmeler bugün başlamıştır. Onlar 20. Yüzyılın işlevli kuruluşlarıydılar ve kurulup işledikleri on yıllar boyunca ne küreselleşme vardı, ne de öyle bir kavram. Yukarıdan gelen örgütlenmelerden sadece üçü —GATT (Dünya Ticaret Örgütü), IMF ve Dünya Bankası— Bretton Woods’dan başlayarak liberalleşme ve kapitalist entegrasyonun örgütleri olmuş, ama ancak dünya sosyalist sisteminin dağılmasından sonra bugünkü üstünlüklerini elde etmişlerdir. Esasen “küreselleşme” kelimesi de uluslararası kapitalizmin diline o yıllardan sonra pelesenk olmuştur. Zira, küreselleşme, her şeyden önce pazarın (yani pratikte de, teoride de piyasa ekonomisinin) küreselliğidir. Yani dünya çapındaki kapitalist entegrasyondur.

Devlet dışı örgütlenmelerin uluslararasılaşmalarına gelince, onlar da en az yüz yıllıktırlar; gerekirlik ve işlerlik kazanmaları için küreselleşme denilen 1990 sonrası sermaye, mal ve hizmetler pazarının dünya çapında bu kadar yaygınlaşmasını beklemek gerekmemiştir ki, onların varlıklarını ve işlevlerini “küreselleşme”ye bağlayalım, "aşağıdan küreselleşme" diye bir terim icat edip, kavram kargaşasına yol açalım, küreselleşmenin kapitalist niteliğinin bulanıklaşmasına yardımcı olalım.

Oysa, farklı sosyal sistemlerin varolduğu 20. Yüzyıldaki uluslararası işbirlikleri, ulusal devletlerin üstüne çıkan örgütlenmelerin bir bölümü kapitalist işbirliği ve giderek entegrasyon amacını taşırken, diğer bir çok devletler üstü dünya örgütlenmesi, sosyal sistemleri ne olursa olsun uluslararası işbölümünün gereği olan örgütlenmelerdi. Geçmiş dönemlerde teşkil edilen ve bugün de ayni adla ya da değişik adlarla sürmekte olan bu "Yukarıdan" örgütlenmeler, a) Dünya çapında devletler arası ekonomik temelli kuruluşlar; b) Bölgesel nitelikli kuruluşlar; (Ortak Pazar’dan Avrupa Birliği’ne, NAFTA, ASEAN, vb.) c) OECD, OPEC gibi kısmi örgütlenmelerdir.

Sosyal işbölümünün gelişmesi ulus-devletler arasında dünya çapında ya da bölgesel düzeylerde devletler ötesi örgütlenmeleri getirmiştir. Ama bu örgütler, küreselleşme denilen 1990 sonrası döneme özgü değildir, ya da —sadece Türkçe dilinde bulunan ve Türkiye küreselcilerince kullanılan, uluslararası karşılığı bulunmayan adıyla— "bilişim çağı" nın da ürünü değildir. [Daha önce değinmiştim, küreselci bazı kimseler dahi "bilişim" sözcüğünün nereden geldiğini bilmeden onu kullanıyorlar, örneğin bir profesör, kısa bir gazete yazısında tam beş kez "İletişim-Bilişim Devrimi" tabirine yer verecek kadar "bilişim"i sevmişken, bu sözcüğün zaten "iletişim"i içerdiğini (Bilişim=Bilgi + İletişim diye icad edildiğini) bilmiyor; "bilişim"i, bileşik bir terim değil, "girişim" gibi, "gelişim" gibi "bilmek" fiilinden türemiş tekil bir isim sanıyor.]

Bu tür örgütlenmeler, ekonomik, politik, sosyal ve kültürel içeriklidirler. Onlara kısaca bakmak, çok sistemli 20. Yüzyılda uluslararasılaşmayı görmek, ama aynı zamanda onlardan bazılarının bugün uluslararası kapitalizmin "düzenleyici kuruluşları" haline geldiğini görmek bakımından yararlı olacak.

Devletler tarafından oluşturulan ekonomik, sosyal, kültürel ya da teknolojik (gayri siyasi) nitelikli uluslararası kuruluşların listesi, İngilizce baş harfleriyle ve kuruluş tarihleriyle aşağıda yer alıyor. Bunlara OECD gibi kısmi örgütlenmeler ya da NAFTA ve benzeri bölgesel ekonomik birlikler dahil değildir.

Görüldüğü gibi, dünya ölçeğindeki o kuruluşların önemli bir bölümü çok sayıda ülkenin insanlarının ve kuruluşlarının bir arada var olmaları ve uluslararası sosyal işbölümünde işlev görmeleri için zorunlu kuruluşlardır. Onların çoğunun varlık nedeninin ülkelerin sosyo-ekonomik sistemleriyle ilgisi yoktur.

Üzerinde farklı sosyal sistemlerin bulunduğu bir Yerküre üzerinde üretimin, sosyal işbölümünün uluslararasılaşması olur, ama küreselleşme olmaz; çünkü farklı sosyal sistemlerin varlığı demek, pazar ekonomisini kabul etmeyen ve piyasa dışında bir dünya amaçlayan —yine uluslararası nitelikli— sosyal sistemlerin varlığını ve tüm Yerküre’yi kucaklama amacını tanımak demektir. Bir başka deyimle, hem kapitalist, hem sosyalist hem de Üçüncü Dünya tipi devlet kapitalisti sistemlerin mevcut ve bir arada bulunduğu bir dünyada küresellik’ten söz edilmez. Küresellik kapitalist pazarın dünyaya egemen olması demektir.

Ne var ki, uluslararası kapitalizmin entegrasyonu, dünya 1990 sonrasında tek kutuplu hale gelmeden yarım Yüzyıl önce uluslararası düzlemde ve resmi kuruluşlar (devletler) aracılığıyla çok ciddi olarak ele alınmıştır. Çünkü, dünyanın yeni bir genel savaşa tahammülü yoktur. 1944 ortalarına gelindiğinde, savaşın sonucu belli olmuştur, III. Reich’ın her yanı kasıp kavuran o müthiş tümenleri Doğu Cephesi’nde bozgun halinde geri çekilmektedir, zaferi Sovyet ordularına bırakmak istemeyen Müttefik Kuvvetler 6 Haziran’da Normandiya’ya çıkmışlar, Paris’e doğru ilerlemektedirler. Artık savaş sonrası dünya düzeninin tasarımı başlatılmıştır.

-1 Temmuz ve 22 Temmuz 1944 arasında 45 devletin temsilcileri ABD’nin New Hampshire eyaletinde, Bretton Woods’da bir araya geldi ve savaş sonrasının uluslararası ekonomisinin nasıl düzenleneceğini tartıştılar. Bu toplantıda, Birleşik Krallık’tan John Meynard Keynes ile ABD’den Harry Dexter White’ın tezleri ve önerileri tartışıldı. Bilindiği gibi, Keynes, Kara Salı ile başlayan 1929-32 krizinden kapitalizmi devlet eliyle çıkaran ve kendi adıyla anılan yöntemin sahibidir. White ise liberal yöntemi savunmaktaydı. Bretton Woods’da kabul gören White oldu. Bu olay, yöntemin de yanı sıra, dünya kapitalizminde Britanya egemenliğinin sonu ve ABD hegemonyasının teyidiydi.

-21 Ağustos ile 7 Ekim 1944 tarihleri arasında Washington D.C.’deki Dumberton Oaks’ta (İngilizce dilinden alfabetik sıraya göre) Çin, Birleşik Krallık, ABD ve Sovyetler Birliği temsilcileri toplanarak, savaş sonrasının ekonomik ve siyasal önceliklerini ve güvenlik sorunlarını tartıştılar. (Burada Çin halkının temsilcisi olarak Formoza rejimi (Milliyetçi Çin) yöneticileri çağrılıydı.) Dumberton Oaks Konferansı’ndaki görüşmeler, 1941’de Winston Churchill (Birleşik Krallık) ile Franklin D. Roosevelt (ABD) tarafından imzalanmış deklarasyonu esas alan ve Atlantik Chart’ı diye anılan bir gündeme göre yapıldı. Atlantik’in iki yakasındaki iki süper devletin Chart’ı, belli bir redaksiyon sonucunda Birleşmiş Milletler Chart’ı adını aldı, dünya devletleri nezdinde tartışmaya açıldı. 25 Nisan ile 26 Haziran arasında San Francisco’da 51 devletin temsilcilerinin katılımıyla toplanan konferans sonucunda, 24 Ekim’de Birleşmiş Milletler resmen kuruldu. Birinci Dünya Savaşı sonunda kurulmuş olan, fakat yeni bir genel savaşı önleyemeyen Milletler Birliği (Türkçe’ye o zamanki dille Cemiyet-i Akvam diye girmiştir) İkinci Savaş sonrası koşullarında yeniden şekilleniyordu.

-1945’te IMF - Uluslararası Para Fonu kuruldu.

- 1946’da IBRD - Uluslararası Yeniden Yapılanma ve Kalkınma Bankası oluşturuldu (Daha sonradan kurulan Uluslararası Finans Korporasyonu (IFC) ve Uluslar arası Kalkınma Birliği (IDA) ile birlikte kısaca Dünya Bankası diye anılacaktır.

-Ve nihayet, 1947 Ekiminde Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Antlaşması Cenevre’de imzalandı. Havana Sözleşmesi’ne kadar işlev gören bu antlaşma, ülkelerin gümrük duvarlarını alçaltmalarını sağlamak ve çok değişik ülkelerin gümrük duvarlarını birbirine daha uyumlulaştırmak amacını taşıyordu.

GATT’ın öngörüsüyle, 1948’de Uluslararası Ticaret Örgütü Chart’ı hazırlandı, IMF ve Dünya Bankası’nın yanında, üçüncü temel direk olacaktı. O sırada ABD içinde himayeciler ile serbest ticaret yanlıları arasındaki tartışmaları himayeciler kazandığı için, ABD Senatosu bu Chart’ı onaylamadı, örgüt kurulamadı. Neticede, 1995’te Dünya Ticaret Örgütü adıyla kuruluş gerçekleşti. Türkiye GATT’a 1953’te katılmıştır.

Dünya Ticaret Örgütü, uluslararası ticaret antlaşmalarının yüzde 80’ininden fazlasını denetimi altında tutmaktaydı. Son olarak Çin Halk Cumhuriyeti’nin de örgüte girmesi önemli bir olay olmuştur.

-Fazlaca ayrıntı olacağı için, Birleşmiş Milletler’in, Ekonomik ve Sosyal Konsey, UNESCO, UNIDO, UNICEF (BM Uluslararası Çocuk Fonu), UNDP (BM Kalkınma Programı), UNFPA (BM Nüfus Fonu), ECLAC (Latin Amerika ve Karaibler Ekonomik Komisyonu), UNWFP (Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı), Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü, BM Mülteciler Yüksek Komiserliği gibi temel BM organlarını sadece ismen anabileceğiz.

-1899 ve 1907 yıllarında kabul edilmiş olan La Haye Konvansiyonu gereğince kurulmuş olan Uluslar arası Adalet Mahkemesi (bizdeki adıyla La Haye Adalet Divanı) tüm BM üyelerinin dahil olduğu bir mahkemedir. Hakimleri Genel Kurul ve Güvenlik Konseyi tarafından seçilir. Ama mahkemeye giden taraf devletlere herhangi bir yaptırım gücü yoktur; mahkemeden çok, bir hakemlik müessesesi gibidir.

Yazının esas amacı özel kapitalist pazara özgü dünya çapındaki örgütlenmelerden söz etmek. Bu bakımdan, NGO’ların (devlet dışı kuruluşların) uluslararası çaptaki örgütlenmelerinin en önemlilerini anmak yeterli olacak.

Bu nitelikte 700 kadar uluslararası örgütlenme mevcut. Bunlar, güçleri nedeniyle, Birleşmiş Milletler’de nüfuz sahibidirler, Ekonomik ve Sosyal Konsey’de istişari rollere sahiptirler. BM’in organları çeşitli uzmanlık konularında ve bölgesel sorunlarda belli başlı kuruluşların görüşlerine başvurmaktadırlar. Bunların niteliklerini ve önemlerini kavramak için, aralarından bazılarını İngilizce baş harfleriyle analım.

-Bu uluslararası kuruluşlardan en eski olanı Parlamenterler Arası Birlik (IPU) adını taşıyandır. 1889’da kurulan ve su anda 72 parlamentoyu kucaklayan Birlik, çeşitli ülkelerin parlamenterleri arasında kişisel temas ve ilişkileri geliştirmek amacını taşımaktadır, Sekreteryası Cenevre’dedir.

-Uluslararası Bilim Birlikleri Konseyi (ICSB), 1931’de kurulmuştur ve dünyadaki kuramsal ve uygulamalı (tatbiki) bilim disiplinlerinde uluslararası işbirliğini koordine etmeyi amaçlamaktadır. Halen 66 ülkeden sayısız akademik ve araştırma konseyinin ve uluslararası nitelikli 17 adet bilim birliğinin üye bulundukları Konsey’in merkezi Paris’tedir, kendisinin de ayrıca oseanografi, Anktartika, uzay ve su araştırmaları alanlarında özel komisyonları bulunmaktadır. Dünyada bilimsel ve teknolojik gelişme için elzem olan bilgi ve doküman alışverişi, haberleşme ve koordinasyon konusundaki işlevi nedeniyle son derece önemli bir dünya kuruluşudur.

-Uluslararası Hava Taşımacılığı Derneği (IATA), dünyada havayolu taşımacılığı ile birlikte kurulan, ama 1945’te yeniden örgütlenerek bu adı alan kuruluş, yüzü aşkın havayolu şirketini kucaklamakta, hava taşımacılığı ile ilgili genel kuralları ve denetleme işlerini, hem şirketlerin hem de yolcuların çıkarlarını gözetleyecek şekilde işlev görmektedir. Ne var ki, gerek sektördeki yeni gelişmeler, gerekse kızışan rekabetin sonucu olarak IATA dışı bir çok şirketin kurulması, hatta örgüte üye olan pek çok şirketin bile paravan firmalar kurmaları, charter seferlerinin yaygınlaşması ile IATA yakın yıllarda eski etkisini ve yaptırım gücünü yitirmiştir. Merkezi Cenevre’dedir.

-Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International) yeryüzünün her tarafındaki siyasi tutukluların teker teker durumlarını yakından izler, onların salıverilmesi için ilgili hükümetler nezdinde girişimlerde bulunur, sorgulama aşamasında haberdar olursa, işkence yapılmasını önlemek için İvedi Eylem Çağrısı ile harekete geçer, ve dünyanın her yanındaki tutuklu ve mahkumların yaşama koşullarının iyileştirilmesi için uğraş verir. Dahası da, tüm o siyasal tutuklulara ve ailelerine maddi yardımlarda bulunur. Kısaca "Amnesty" diye anılan uluslararası kuruluş, uzaktan bakıldığından ve sanıldığından çok daha örgütlüdür; her ülkedeki resmi temsilcilerin ötesinde dünyanın dört bir köşesinde, büyük kentlerin mahallelerinden, sayısız kasabaya kadar yurttaş inisiyatifleri örgütün sayıları milyonları bulan gönüllü üyesidirler. Kuruluşun merkezi Londra’dadır.

Greenpeace, çevre ve barış konularında önemli başarılar kazanmış çok etkili bir uluslararası girişimdir.

Uluslararası gönüllü örgüt niteliğindeki belli başlı diğer bazı kuruluşların sadece adlarını ve İngilizce dilindeki baş harflerini anmak —onların işlevlerini, önem ve niteliklerini görmek bakımından— yeterli olacak. (Uluslararası sendikalar, meslek odaları, işveren kuruluşları, kadın, gençlik, öğrenci örgütlenmeleri vb. uluslararası işbirliğinde önemli bir yere sahip oldukları halde, bu kısa listeye dahil değildir. Zira onlar zaten bilinmektedirler; buradakiler adı bizde az duyulmuş olanlardır.)

Uluslararası Tarım Üreticileri Federasyonu (IFAP),

Uluslararası Nüfus Planlaması Federasyonu (IPPF),

Dünya Kır Kadınları Örgütü (ACWW),

Uluslararası Liman ve İskeleler Birliği (IAPH),

Uluslararası Katolik Göç Komisyonu (ICIC),

Uluslararası Sulama ve Drenaj Komisyonu (ICID),

Uluslararası Çevre Yasası Konseyi (ICEL),

Uluslararası Doğayı ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği (IUCNNR),

Amerikan Bilimsel İlerleme Birliği (AAAS),

Uluslararası Su Kirlenmesi Araştırmaları Birliği (IAWPR),

Uluslararası Fiziki Oseanografi Birliği (IAPO),

Birleşik Kentler Örgütü (UTO),

Amerika Ülkeleri Arası Planlama Derneği (IAPS),

Uluslararası Sivil Havalimanları Derneği (ICAA),

Uluslararası Hukuk Derneği (ILA),

Uluslararası Karayolu Taşımacılığı Birliği (IRTU),

Uluslararası Demiryolları Birliği (IUR),

Uluslararası Kalkınma Örgütü (SID),

Uluslararası Yerel Yöneticiler Birliği (IULA),

Uluslararası Coğrafya Birliği (IGU),

Uluslararası Fotogrametri Örgütü (ISP)

Dünya Nüfus Örgütü (WPS),

Yerküre Dostları,

Sierra Kulübü.

İster yukarıdan, ister aşağıdan olsun, tüm bu kapsamlı dünya örgütlenmelerinin ve programlarının adlarını bir arada görmek bile, onların nasıl olur da küreselleşmeye yalancı tanık gösterilebildiğini şaşarak izlemeğe yeter.

Bu yazının kısıtlı sayfalarında bu sayıda "çok uluslu şirketler" ya da "uluslar ötesi (transnasyonal) korporasyonlar üzerinde ayrıntıya girmeden, yukarıdan ve aşağıdan gelen uluslararası örgütlenmeler konusunun tamamlayıcısı olarak, doğrudan doğruya firmaların kendilerinden gelen uluslararasılaşmaya genel bir bakışla yetineceğiz.

Çok uluslu şirketler her ne kadar İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra önem kazanmışlar ve Yüzyılın sonunda dünya ekonomisinde iyice güçlenmişlerse de, onların kayda değer ölçekte ilk ortaya çıkışları, Yüzyılın başlarına kadar gider. Şirketlerin uluslararasılaşmasında başı bazı ABD firmaları çekmiştir. 1914’te ABD firmalarının doğrudan dış yatırımları 2,5 milyar dolardı ki, bu, o günün ölçülerinde olağanüstü bir meblağdı. Aynı yıl, ABD; Fransa, Almanya ve Britanya firmalarının toplam dış yatırımları, dünyadaki toplam dış yatırımların % 87’ini oluşturmaktaydı. Bu tutarın önemli bir bölümü Asya ve Latin Amerika’ya gitmişti. Avrupa pazarına girmek için Kıta’da önemli yatırımlar yapan ABD firmalarının başında ise Ford, General Motors ve General Electrics gelmekteydi. Avrupa firmaları arasında ise, örneğin Fiat, 1907’de Avusturya’da, 1909’da ABD’de, 1912’de Rusya’da üretim birimleri (satış acentaları değil, üretim üniteleri) kurmuştu. 1654’te Frankfurt civarında ecza imalatını başlatmış olan Merck 1887’de ABD’de şube kurmuştu. Bosch ise otomobil parçaları imalatının bir bölümünü 1900 başlarında Fransa’da açtığı fabrikalarda yapmaktaydı.

1929 krizi nedeniyle, adı geçen ülkelerin şirketlerinin dış yatırımlarında ciddi durağanlıklar görüldü. Ama bu yıllarda da Japon sermayesinde dış yatırımlarda canlanma oluyordu. Avrupa ekonomilerinde ve sanayiinde yaşanmış olan yapısal bozukluklara bir de Savaş’ın olağanüstü yıkımı eklenince, ABD firmalarına tam anlamıyla gün doğmuştu. Nitekim Bretton Woods’dan sonra ABD şirketlerinin Avrupa’ya, başta Birleşik Krallık, Fransa ve Almanya olmak üzere, tüm Kıta’ya sermaye akışı başladı. Ünlü Marshall Planı —ve daha sonra onun Yunanistan ile Türkiye için tamamlayıcısı olan Truman Doktrini— bu akışı hızlandıracak devlet programları niteliğini taşıyordu. Bu arada "Üçüncü Dünya" da bir yatırım alanı olarak şekilleniyordu.

Ama yükselen ulusal bağımsızlık hareketleriyle sömürgeci sistemin çöküşü, o ülkelerin bazılarının sosyalist ekonomilerle ilişkiye girmesi sonucu Asya, Afrika, Orta Doğu ve hatta ABD’nin arka avlusu Latin Amerika’ya sermaye akışını ürküttü; ABD firmaları Avrupa’ya yatırımlara daha önem verir oldular ve oradaki yerli şirketlerle evlenmeler, ortak yatırımlar (çok uluslu şirketleşme) 1960’lı yıllarda hız kazandı.

Böylece, ABD firmalarının dış yatırımları 20 yılda 30 milyardan 280 milyar dolara yükseldi. Evlenmeler konusunda Britanya ve Fransa firmaları daha istekli davranıyorlar, Japonya ve Federal Almanya çekingen kalıyorlardı. 1980’lerde ise yatırımlar içinde Hong Kong, Güney Kore, Taiwan, Singapur önem kazanırken, o zamanki adıyla AET, sonra AT, şimdi ise AB’nin kendi pazarını geliştirmesi yüzünden 1980’lerde ABD’den Avrupa’ya sermaye akışında bir süre daha durağanlık görüldü.

Derken sosyalist sistemin dağılmasıyla, 1990’larda hem Amerikan firmaları için, hem de AB’nin genişleme projesi kapsamında Avrupa şirketleri için yeni yatırım olanakları doğdu. Sanayi bakımından köklü ve gelişkin Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve önemli potansiyele sahip Polonya’nın yanı sıra asıl dev Pazar ve işbirliği alanı olan Rusya halen her iki tarafın da (ABD ve AB) önemsediği yeni alanlardır.

Uluslararasılaşma imalat sanayiinden otomotiv endüstrisine, gıdadan giyim sektörüne kadar üretimin sayısız alanını kapsadığı gibi, yeni teknolojiler ve bilgisayar kullanımının yığınsallaşması nedeniyle, kompüter elektroniği önemli bir yer tutmaktadır. Örneğin, merkezi New York eyaletinde Rochester’da bulunan Xerox, fotokopi makinalarının ve bilgisayar yazıcılarının önemli parçalarını New York’ta, daha az önemlilerini ise Güneydoğu Asya’da ve Güney Amerika’da üretmektedir. General Motors, imalatının azımsanmayacak bir bölümünü Michigan’dan Meksika’ya; Levi’s Texas, San Antonio’dan Costa Rica’ya ve başka bazı ülkelere; Smith Corona New York’tan Kuzey Meksika’ya kaydırmıştır. Nike, spor giysilerini ABD ve Britanya’da üretirken, Japonya, Güney Kore ve Taiwan Malezya ve Çin fabrikalarına kaydırmaktadır.

Gelgelelim, bu sayılanlar uluslararası kapitalizmin tarihinde hiç de yeni olgular değildir. Üretimin oralara kaydırılması hepimizin bildiği gibi ucuz işgücü nedeniyledir.

Öte yandan şirket evlenmelerinin (joint-ventures) mutlaka başarıya ulaşacağını sanmamak gerekir. IBM ve General Motors’un bu konuda nasıl hüsrana uğradıklarını öğrenmek isteyenler, The Economist’de çıkan "The Fall of Big Business" başlıklı eski bir makaleye bakabilirler (14 Nisan 1993).

Bu süreç, garip ve çelişik bir seyir arzetmektedir. Bir yandan, bazı çok büyük firmalar uluslararası ölçekte orta boyluları ve nisbeten küçükleri yutmaktadırlar, ama şaşılacak bir şekilde, Batı’nın —özellikle ABD’nin— kimi orta boy firmaları, küreselleşme sayesinde ulusal pazarlar dışına çıkarak büyüme fırsatını yakalayabilmektedirler. Bu konuda özellikle Internet olanakları onlara hayli yardımcı olmaktadır.

Şirketlerin bu şekilde uluslararasılaşmalarını abartarak, küreselleşmeye tapınmak, kanımca, acelecilik olmuştur. Türkiye’nin bir yurttaşı olarak Türkiye firmalarının "dışa açılma" adı altında, yutulmalarının ülkemiz insanlarına bir şey getirmediği, tersine götürdüğü son yılların deneylerinden belli olduğu gibi, gelişkin kapitalist ülkelerin uluslararasılaşan firmalarının da bu süreçte yarın başlarına nelerin geleceği belli değildir. Patlak verecek uluslararası bir krizin vereceği hasarların çapı, onların uluslararasılaşmışlığı oranında büyük olacaktır. Yani tehlike, sadece Asya Kaplanları’nın başına gelen türden değildir, Amerikan Tarzanları’nın da güvenceleri yoktur. Zaten böyle olduğu içindir ki, her türlü ultra-liberal söylemine karşın, Amerika Birleşik Devletleri pek çok durumda "duruma vaziyet etmekte"dir: düzenleyici bir ekonomiyi uygulamaktadır. Ayrıca orada üretimde de devletin payı Türkiye’dekinden yüksek olduğu gibi, Avrupa "Birleşik Devletleri"nin de yapılanma şekli düzenleyicilik yönündedir. Japonya ekonomisinin işleyişine bakanlar ise, onun, Türkiye’de eskiden uygulanmakta olan karma ekonominin devlet ağırlıklı biçimi olduğunu göreceklerdir.

***

Sayı 9 - İçindekiler

Ayrıntılar
Administrator
Sayı 9 (Ekim 2001)
6 Aralık 2009

S09 kapakSavaş mı? Niye?
KIZILCIK

Daha vakti değil mi?

Neresini düzeltmeli?

Suçlular ve güçlüler

Hayat ağacı
Akla kitakse! / Böylesi de var / "Ya sosyalizm, ya barbarlık" (Kenan Somer) / Batı'nın değerleri / "Amerika pişirir, bize de düşer"! / Ne farkeder? / Sezar'ın hakkı / Özetin özeti / "Bin Şifo Mehmet daha!" / Kaos / Hem suçlu hem güçlü / "Amerikan Barışı" 

Çıkış yolları hakkında notlar
İzzettin Önder

Savaş rüzgârları, dünya ve Türkiye ekonomisi
Arslan Başer Kafaoğlu

Demokratik parlamenter sistem kendisini denetleyemiyor
Prof. Dr. Zafer Üskül

"Ulusal güvenlik" ve demokrasi
Yavuz Alogan

Ve Recep ve Tayyip ve Erdoğan
M. Turgay Yerlikaya

Zurnanın zırt dediği yer

Sosyal demokrasinin encamı
Hüseyin Hasançebi

"İnsanca yaşamak" neyin nesi?
Tektaş Ağaoğlu

AB ülkelerine geçen yaz ne getirdi?
Gaye Yılmaz

"Yeni ekonomi": Bir mitin çöküşü
Ahmet Hamdi Dinler

Küreselleşme kültü
Yalçın Yusufoğlu

Devrim ve karşı-devrim
Mehmet Özgen

Kadın buluşmaları
Batman buluşması
Zübeyde Atay-Tüfekçi

Dünyada ekonomik kriz derinleşiyor
Zeki Yavuz

"Karmaşık ve ucu açık bir savaş için bu inat neden?" (özet)
Fidel Castro

ABD'ye saldırı, savaş ve dünya solu

Yugoslavya'da olanlar ve kahve dövücüsünün hınk! deyicileri

ÖDP
Hüseyin Hasançebi

Sanat-Kültür-Kitap
Evrenin efendileri?

İnternette Kızılcık turu
International Action Center / Eğitim, Bilim ve Kültür Emekçileri Sendikası (Eğitim-Sen) / sendika.org

Belge
Sermaye, Kuzey-Güney ya da zengin-yoksul ülke ayrımı yapmıyor,
Boyd Young (PACE)

MESS'den Birleşik Metal-İş Sendikasına
MESS

"Yeni bir dünyanın önsezisini" dile getirdi
Fourier'nin güncel yönü

Sayı 9'un tamamına buradan (PDF - 7,66 MB) erişebilirsiniz.

Sayfa 2 / 2

  • 1
  • 2

Diğer bölümler

  • Hayat Ağacı
  • Polemik
  • Belge

kizilcik dergiler

Tüm dergiler (2000-2014)

Çok okunan yeni yazılar

  • Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve görüşleri
  • İttihatçı düşmanlığı anlamsız değildir
  • Liberaller
  • “Ulusalcılık”
  • Bir tanıklık: Tatar Nihat
Siyaset Ekonomi Dünya Kültür-Anma

© KIZILCIK 2000–2026. Tüm hakları saklıdır. · Hakkımızda