KIZILCIK
  • Anasayfa
  • Siyaset
  • Dünya
  • Ekonomi
  • Kültür-Anma
  • Dergiler
  • Yazarlar

İşin şakası yok artık

Ayrıntılar
KIZILCIK
Sayı 8 (Haziran/Temmuz 2001)
24 Aralık 2013

Şunların olacağı kesinleşti:

İşten işçi çıkarmalar dalgalar halinde sürecek, yılın ilk üç ayında işsiz kalan 1 milyon işçiye yıl içinde en az bir o kadar daha eklenecek. İşçi ücretlerinde artışlar fiilen sıfır mertebesinde tutulacak, reel ücretler büyük oranda düşürülecek. Memurlar bugünkü hayat standartlarının yarısına razı edilecek.

Tarım hiç ama hiç desteklenmeyecek, köylülerden borçlarını ödemeleri istenecek, ödemeyenlere cebir uygulanacak. Topraklarını bırakıp kaçan köylüler kentleri dolduracak.

Ücret, maaş ve köylü gelirlerindeki düzey genel bir gelirler politikası oluşturduğu için kentlerde yaşayan orta katmanların gelirleri hızla azalacak, yoksulluk kontrol edilemez sınırlara ulaşacak.

Bunlar hükümetin yapacağını ilan ettiği şeyler.

İlan etmediği de var.

Bu yapılanlara tepki gösterilmesi ihtimali hiç mi yok? Yoksullaştırılan ve yoksulken daha da yoksullaştırılan milyonlarca insanı yerinde zaptetmek gerek. Korkutmak, sindirmek gerek. Bunu yapmazsanız düzeni koruyamazsınız. Sermaye –siyaset sınıfı– baltasını biliyor. Ara rejim/kara rejim uzmanları kolları sıvadılar bile.

Bu durumda ne yapmalı?

Bir “demokratikleşme” beklentisi var: hükümetten veya AB’ye taahhüt olarak imzaladığı Ulusal Katılım Programı’ndan. Önce bu rüyadan uyanmalı. Tam tersi beklenmeli: halkı boğazlayacak ekonomik eylemin yolunu açacak bir siyasal eylem. Oraya gidiliyor.

Oraya gidilirken Türkiye büyük sermaye sınıfı ile uluslararası sermayenin ortak planı ve küreselleşme modeli içinde gerçekleşenler ve gerçekleşecek olanlar pek çok kafayı karıştırıyor. Türkiye gibi büyük bir sınıf ve toplumsal katman zenginliği taşıyan bir ülkede bu tarz bir kapsamlı dönüşüm zorlaması klasik siyasi bilinç ve konumları da allak bullak etmektedir ve edecektir. Bu durumda çalışanların çıkarlarından hareket eden berrak bir siyasetin oluşturulmasında zaruret vardır.

Bu noktada, soldaki kafa karışıklığı, kapsadığı alan solla sınırlı olmayan “anti-emperyalizm” nedeniyledir. Şu sıra Türkiye’nin yaşadığı her şey emperyalizm tarafından dayatıldığı için karşı refleksler geniş ve karmaşık bir yelpaze oluşturmaktadır. Bağımsızlıkçı, devletçi, milliyetçi, Kemalist motiflerin üşüştüğü bu siyasal karşı reflekslerin çoğunda işçilerin, emekçilerin çıkarı yoktur. O halde, hareket noktası onların çıkarı olan bir sosyalist sol siyasetin yapması gereken çok iş vardır. Ama solda, nerde bir demokratik veya anti-emperyalist bir ipucu görse oraya kendi misyonundan daha çok değer verme eğilimi de hiç yok değildir. Kendine güveni olmayan ve açık seçik belirlenmiş izleyecek bir yolu da bulunmayan sosyalist solun bu zaafı, sınıf mücadelesi ile kurduğu bağlar ölçüsünde telafi edilebilir ancak.

Devletin ve gerici faşist sağ güçlerin demokratikleşmenin önüne çektikleri barikatı TÜSİAD’ın, AB’nin, Sosyal-Demokratların veya şimdi bulundukları yer itibariyle Kürtlerin demokrasiyle ilgili talepleri sayesinde aşmak hem mümkün değildir, hem de bu talepleri yok saymak mümkün değildir. O zaman sosyalist sol ve tüm içten demokrasi yanlıları için sorun, demokratikleşmeyle ilgili vazgeçilemez, ertelenemez talepleri işçi ve emekçiler yararına bir demokratikleşme çizgisi üzerinde birleştiren ve ufku sosyalizme kadar açılan bir mücadeleyi kotarabilmektir. Aksi halde, ne demokratikleşme olabilecek, ne de çalışan sınıfların bu gelişmenin altında kalması önlenebilecektir.

Gene işçi sınıfını başa almaktan başka çare yok. Çünkü sermayenin yeniden yapılanma programı, ezmek için işçi sınıfını başa almaktadır. İşçi sınıfı onca sözü edilen “reel sektör”ün, yani üretimin kilit noktasını işgal ediyor. Bundan böyle tüm sendikal eylemler toplumsal ve siyasal eylem niteliğine büründürülmedikçe hiç bir sonuç alınamaz. Emek Platformu yeni ve daha somut paralel siyasal desteklerle güçlendirilmelidir. Sınıf perspektifli ileri siyasi talepler ekonomik-demokratik hak taleplerinin itici gücü kılınmalıdır. İşçinin gücü, durumu kurtarma değil, ileri atılım bilinci üzerinden harekete geçmelidir.

Derviş programı Türkiye’de tarımın öldürülmesine son noktayı koyuyor. Tarımın öldürülmesi, bir sektörün öldürülmesi değildir; milyonlarca emekçi köylünün öldürülmesidir. Tarım siyaseti, solun toplumsal eylemine boydan boya girmelidir.

Kriz bütün emekçi sınıfları zaten ezmekte olduğu konumdan, bu kez daha ağır bir yükle ezmektedir. Ama orta sınıfları da, konumlarını, bilinçlerini allak bullak ederek, sağa sola savurarak ezmektedir. İşçi ve emekçi hareketine kitleler halinde zengin bir potansiyel katılmaktadır. Sol siyaset, siyasetin bu edilgen kitlesini aktifleştirecek inceliklerle örülmelidir.

Salt emek sermaye çelişkisi değil, sermaye ile bütün halkın çelişkisi yaşanıyor. Sermaye can havliyle saldırıp bütün kaynakların ve imkanların üzerine oturuyor. Halka nefes alacağı tek bir delik bırakılmıyor. Direnmeyen toplum, bilinmeli ki, bu kıskaçta boğulur. Siyaset artık küçük hesaplar peşinde değil, büyük hesap peşinde yapılmalıdır.

Sermayenin programı, topluma daha önce ezberletilmiş Batılılaşma bilinci kılıf olarak kullanılarak işletilmektedir. Batı’nın bu yeni emperyalist stratejisinin farkında ve dışında olan bir yerden bakılmadıkça halkın direnme gücünün sınırlarını tesbit etmek de olanaksızdır. Sol siyaset kitlelerin tepki potansiyelinin farklı nirengi noktalarını gözardı etmeden sınıf perspektifi üzerine oturan dünya çapında bir zeminin bir parçası olunduğu bilinci ve iddiası ile yeniden sahneye sürülmelidir.

Ha altıncı filo, ha Kemal Derviş!

İş aynı iş.

Zaman daralıyor

Ayrıntılar
KIZILCIK
Sayı 8 (Haziran/Temmuz 2001)
24 Aralık 2013

Türkiye gergin bir sessizlik içinde. Değişik toplumsal sınıfların önünde büyük hamle imkanları var. Şimdilik hazırlıktalar.

Mevcut koşullarda hangi sınıflar için hangi büyük hamleyi yapabilme şansı var?

En şanslı sınıf büyük sermaye. Siyasetin ipleri elinde. Vizyonu küreselleşme. Emperyalizmi arkasına almış. Büyük hamlesini yapmadan önce küçük küçük hamlelerle saldırıyor.

Kime saldırıyor? En başta işçilere, köylülere, memurlara, dar gelirli çalışan katmanlara ve orta sınıflara saldırıyor. Küçük hamlelerle inisiyatif kazanıyor. Tepkinin ne olup ne olamayacağını ölçüyor. Hepsine sert yumruklar vurdu, tahmin edilen, hatta korkulan tepki gelmedi.

Ama büyük sermaye işini rastlantıya bırakmaz. Saldırısı arttıkça, şimdi suskun duranlar yarın birden ve herhangi bir sebeple ayağa kalkabilirler. Bu ihtimal pek yok gibi ama, ya olursa! Bunun çaresi devlet ve siyaset tarzını buna göre düzenlemektir. İcabına bakmaktır. Sessiz ve derinden, bu da oluyor.

Büyük hamle yapma imkanı ve ihtimali olan sınıflardan bir de emekçiler. Ama bu sadece bir ihtimal. Emekçi önce sermayenin ön saldırılarına yanıt vermeli, veremiyor. Kendi küçük ön hamlelerini başlatmalı, başlatamıyor. Büyük hamleyi düşünmeli, düşünemiyor.

Bunun nedeni şudur: Emekçi sınıf muhatabını fabrikada, atölyede, işyerinde arıyor. O eskidendi, şimdi öyle bir yer yok. Elinden alındı. Yasakla alındı, terörle alındı, hergün alınıyor. Sendika yok. Grev yok. Muhatap siyasette, siyasi araçlarını kullanıyor. Sözünü orda söylüyor. Emekçi de sınıf muhatabını siyasette arayıp bulmalı. Kavgayı orada başlatmalı. Gerçek sınıf kavgası siyasi olanıdır. Fabrika, atölye, işyeri, sendika ve grev siyasetle kazanılır.

Emekçilerin hakkını yememek için belirtelim, sınıfın siyasete bakan gözü, onun partisidir, partileridir. Bunlar var mı? Yok. O halde sınıf nereye bakacağını, nereden bakacağını bilse de göremeyecek.

Geldik solun durumuna. Türkiye’de sol ne ile meşguldür, buna bakmalı. Kendiyle meşguldür denilecek, hayır, hiç öyle değil.

Kendiyle meşgul olması dahi bir iştir ve iyi iştir. Kendini de koyvermiştir sol, işini gücünü de.

Solun önce kendini toparlamaktan başlaması lazım. Kendini toparlayabilecek başkalarıyla "dirsek teması"na geçmesi lazım. Bir savunma çizgisi oluşturması lazım. Emekçilerin bu çizgiyi farketmesi lazım. Emekçiler çizilen en geri savunma hattının bile gerisinde olabilirler. Onları çağırmak lazım. Çağırabilmek için onların çıplak dilinden konuşmak lazım. Sermayeye onlarla birlikte burda dur, şuraya girme demek lazım. Girerse ne olacağını göstermek lazım. Bütün bunlar için gerekli bir siyasi strateji lazım. Solun şimdi olduğu yere gören gözlerle bakıldığında çok şey lazım.

Tamam, çok şey lazım da, bunları kimse sola verecek değil, solun kendi göbeğini kendisinin kesmesi lazım. Zaman daralıyor. Büyük sermaye büyük hamlesini yaptıktan sonra... Geçmiş ola..!

1789 Fransız Devrimi

Ayrıntılar
Hüseyin Hasançebi
Sayı 8 (Haziran/Temmuz 2001)
6 Aralık 2009

Tarihin özeti geçmiş ve gelecek olduğudur. Şu sıra çok yaygın bir fantezi olduğu için hatırlatalım: geleceğin geçmişten kurtarıldığı görülmemiştir. Toplumsal evrimin bu karşı konulmaz diyalektiğinden Fransız Devrimi’ne bakıldığında geçmiş, bugün ve gelecek nasıl görünür?

Önce şu görünür: Bu büyük devrim proleterler ile burjuvalar arasında bir alacak-verecek davasıdır. Sonraki bütün Batı devrimleri de, Doğu devrimleri de bu alacak-verecek davasının sürdürülmesidir. Yeryüzünde iki yüz senedir yaşanmış ne varsa hepsi Fransız Devrimi ile ortaya konmuş davanın içindedir.

Bu davanın borçlusu burjuvadır; alacaklısı, proleterler ve bütün insanlık. Sadece Fransız Devrimi değil, sonrakiler de, 1848, 1871, 1917 ve öbürleri... hepsi. Bunlar burjuva sınıfın proleterlerden çaldığı devrimlerdir. Burada anlaşılmaz hiçbir şey yoktur. Kendisi için devrim yapamamış ve bu yüzden tarih boyunca hep alaya alınmış bir sınıftır burjuvazi. Hiçbir soyluluğu yoktur, ahlakı yoktur, ondan önceki bütün sömürücü sınıfların iyi kötü bir “insan” tanımı bulunur, fakat bu sınıfın insanı bir sömürü metaı olarak görme dışında belli bir insan tanımı da yoktur. Ama, proleterlerin somut sınıf mücadelesi içinde gerçekleştirdiği devrimleri siyaset sahnesinde ve siyaset mekanizması aracılığıyla kendine mal etmekte eşsiz bir sınıftır bu sınıf. Her şeyi, ama her şeyi kendi kârına dönüştürmekte üstüne yoktur. Hilebazdır, yalancıdır, dolandırıcıdır. Bu nedenle proleterler burjuvalardan sadece sömürüldükleri kadar değil, bütün modern çağ devrimlerinin büyüklüğü kadar alacaklıdır. Gene bu nedenle ve bu tecrübeden ötürü, dünya tek tek bu devrimlerin alacak davasının görüleceği yere değil, davanın toptan görüleceği yere doğru gitmektedir.

Dönelim davanın başladığı yere

KİM KİMDEN ÖNCEDİR?

Fransız Devrimi bir “Burjuva Devrimi” olarak anılır. Niçin? Mülkiyeti burjuva mülkiyeti olduğu için. Bu devrime el koyma hakkı burjuvaya, tarihsel olarak proletere öngeldiği kabulüyle tanınmıştır. Burjuvaya tarihsel öncelik tanıyan bu kavrayış hala güçlü biçimde, hatta tüm proleter düşünceleri de etkileyerek sürmektedir. Önce burjuva ve onun düzeni; sonra ve eğer gerekirse işçi ve onun düzeni... Bu tarih aslında böyle bir tarih değil. Lenin, geri bir ülkede bu tarihsel öncelik hakkına proletarya adına itiraz edebildiği için burjuva sınıfın bütün insanlığa benimsettiği çürük tarih ezberini bozabilmiştir.

Fransız Devrimi’ni ele alışta hem sağ, hem sol düşüncelerde bir eksiklik hep görülür. Burjuvazi bu devrimin izinden gidilerek yaratılmış bugünkü alemi kendi marifeti saymaktadır. Buna bakılırsa, bu uygarlık, onun uygarlığıdır. Proleter düşüncesi de eleştirdiği bu dünyayı hepten burjuvaya mal ederek kendi dahlini gereksiz bir tevazunun arkasında saklar. Oysa her şey ayan beyan ortadadır.

Ayan beyan olan şey, bu iki sınıf, burjuvalarla proleterlerin birinden birinin tarihsel önceliği olmayan ikiz iki sınıf olduğudur. Aynı anadan, aynı anda ve aynı yerde doğdukları tarihen tescillidir. Birinin elinde sermaye vardı, ötekinin elinde emek. Kapitalizm bu bütünlüktür. Bunda bir yanlış var mı?

Bu iki sınıf aynı tarihsel zemin üzerinde birlikte doğdular; beraber geliştiler; biri olmazsa öteki de olamadı; aralarındaki ilişki ve çatışma yeni bir hayat tarzıydı ve bu yeni hayat tarzının yolunu açacak ilk en büyük devrime, Fransız Devrimi’ne birlikte soyundular. Devrimden beklentileri çok farklı değildi. Ama birkaç yüz yıldır toplumu yöneten aristokrasiyle içli dışlı gelişip palazlanan burjuvanın bir niyeti, hesabı vardı; öyle bir hesapla uğraşmaya halleri olmayan işçilerin devrimi elden kaçırmamaktan başka bir niyetleri yoktu. Devrime amansız bir şiddet sokan da işçilerin saflığı ile burjuvanın hesaplılığı arasındaki çatışma oldu. Devrim burjuva için tam bir vurgundu. Yıktığı kralın, yaktığı kilisenin malını kaşla göz arasında zimmetine geçirip zenginleşmiş, Devrimin belli bir noktasında geri çark ederek servetini garanti altına alacağı bir yol tutmuştu. Buna, Devrime ihanet de dendiği olmuştur.

Burjuva kendisi için bir sınıf olamadığından proleterler yolu açmaya ondan önce davranmış, burjuva bu büyük devrime zorunlu sürüklenmişti. Yanlış bilinir ve söylenir; “Fransız Devrimi’nde burjuva 'kendi için' bir sınıftı ama proleterler sınıf olarak yoktular, sadece sokakta isyankâr, nereye varmak istediğini bilmeyen, başıbozuk aç sürüleri, baldırı çıplaklar vardı,” diye. Oysa orda o zaman “işçi” de vardı. İşçi, işçi olduğundan beri hem sınıf, hem bilinçtir. Teraziyi hakkıyla tutarsak, dünyayı yönetme hakkının daha o günden işçinin hakkı olduğunu teslim ederiz. Fransa’da sokağın baldırı çıplaklarıyla Devrim arasındaki ilişkiyi inşaat işçileri, duvarcılar ve demirciler, matbaa işçileri ve silah fabrikalarından gelenler, yani gerçek işçiler kurmaktaydılar. Sans-culotte’ların kozmopolit yapısından çok farklı, homojen bir sınıf niteliğindeydiler. İşçi sınıfının eylemi, devrimin başıbozuk sokak gücünün eylemine benzemiyordu. İşçi savuşturulamaz taleplerle devrime katılıyor, devrimin seyri ve geleceği üzerinde kendi adına hak idda ediyordu. İşçinin bu sınıfsal gerçekçiliği 1917 Ekim Devrimi'nin de özelliği olacak ve bu kez kendi eyleminin sonuçlarına kendisi sahip çıkan işçi, bir burjuva devrimini (Şubat) büyük bir proleter devrimine (Ekim) dönüştürmeyi başaracaktı.

DİKKATLE BAKILDIĞINDA

Tamam, makul ve haklı istekleri yönünden bir işçi vardı ama, işçinin sistematik bir dünya görüşü ve gelecek konsepti yoktu; oysa burjuvanın cihanşümul bir iddiası vardı ve bu nedenle dünyayı fethetme hakkına sahipti denilecekse –ki denir, Fransız Devrimi’nde düşünce ufkunun burjuva sınırlar içinde devindiği, onun ötesine taşmadığı sanılır ve söylenir– yanlıştır. Devrim’in entelektüel aktörlerine göz kamaştırıcı ve akıl çelici genellemelerden kurtulup kılı kırk yaran bir dikkatle bakıldığında, işçinin o günkü akıl ve duygu zenginliğinin, Devrim’den tarihe kalan değerler sisteminden çok daha görkemli bir zenginlik olduğu apaçık görülür. Devrim’de isyancı kitlelerin sözcülüğünü yapan bir kesime Enragé’ler (Azgınlar) deniliyordu. Bunlar, politik tecrübe açısından henüz naif olsalar bile, kapitalizmin insanlığın başına örmekte olduğu çorabı doğrudan gören ve dile getiren bir yerden devrime katılmışlardı. Devrimi kucaklayan kitlelerin içinden geliyorlardı ve içinden düşünüp, içinden konuşuyorlardı. Bu çizginin Devrimi temel dinamikleriyle tanımamızı mümkün kılan görüşleri atlanarak Fransız Devrimi anlaşılamaz. Devrim’i yücelten ve evrenselleştiren ilkenin sahipleri sayılan burjuvazinin Jakoben siyasi temsilcilerine, işçi düşüncesinin ilk tarihi basamaklarından seslenen Jacques Roux’un eleştirisi şöyle olmuştur:

“Dağ’ın milletvekilleri! Bu devrimci kentteki evlerin üçüncü katından dokuzuncu katına asla çıkmamışsınızdır. Bunu yapmış olsaydınız, ne bir dilim ekmeği, ne üzerine giyecek bir şeyi olan, spekülasyon ve besin maddesi istifçiliği yüzünden bu sefil ve bahtsız duruma itilen çok sayıda erkek, kadın ve çocuğun gözyaşları ve iniltileri içinize işleyebilirdi.”

Leclerc’in, “Bir ekmek fırınının kapısı önünde kuyrukta geçirilen üç saatin bir milletvekili için Konvansiyon’da geçirdiği dört yıldan daha öğretici” olduğunu söylemiş olması, bugünün hem sermayeden, hem de emekten vazgeçmeyen peltemsi entelektüelini ne kadar tedirgin eder bilmeyiz ama, aydın-proleter ilişkisinde bugün de bir problem oluşturan püf noktasının iki yüz yıl önceki tazeliğini açıkça ortaya koyar: “Halk grupları arasında, o çok sevdiğim baldırı çıplaklar ve paçavralara bürünmüş insanlar arasında ve bu insanların toplandıkları yerlerde geçirdiğim dört yıl bana şunu öğretti ki, tavan aralarından çıkıp gelen, saf, her türlü kısıtlamadan uzak zavallı adamlar, nazik centilmenlerden, büyük hatiplerden ve el yordamıyla yürüyen bilginlerden daha kusursuz, daha cesurca bir muhakeme yeteneğine sahipler; ötekiler gerçek bilgiye ulaşmak istiyorlarsa, benim yaptığım gibi, halkın arasına karışmalı ve onlarla birlikte yaşamalıdır.”

Babeuf’ü herkes tanır; Meclis üyelerine, “Aranızda tek bir baldırı çıplak yok. Açıktır ki hiç biriniz yoksulluğun yürek paralayan ızdırabını bilmezsiniz,” dediğini de duymuştur.

Enragé’lerin Meclis’te okudukları deklarasyon, tutucu olsun, devrimci olsun, burjuvazinin gerçek yüzünü sergiliyordu:

“Bir sınıf insan, diğer bir sınıf insanı açlığa terk edebiliyor ve cezasız kalabiliyorsa, özgürlük sadece bir hayaldir. İnsanların yaşamaları ve ölmeleri ekonomiyi tekel altına almış zenginlere bağlıysa, eşitlik sadece bir hayaldir...”

“BAŞ” OLMAYA HAK İDDİASI

Bunlar gerçekse, o halde bu devrimin eksik bıraktığı yerden alacak davası güdenlerin haklılığı da o kadar gerçektir. Ancak buraya kadar zikrettiklerimizin, Fransız Devrimi’nin burjuva boyutunun büyüsünden kendini kurtaramamış, hayatın gerçekliğine basmamış olanları bu hakkın teslimine ikna etmeyeceği besbellidir. Bu nedenle, onların bastığı yerin adını da koymak gerekir. Daha sonra, Ekim Devrimi’nin de anlaşılmazlığı veya kabul edilemezliği olarak görülecek olan şey, Fransız Devrimi’nde bir karşı devrimcinin (Duval) gözünde şöyle görünüyordu:

“Bu karmakarışık sefiller çetesinin başında hemen her zaman ya bir berber ya bir icra memuru veya hali vakti yerinde evlerin birinden gelen eski bir hizmetçi bulunuyor, başkanlık ediyordu... Bir sürü ayakkabı tamircisi Paris’te başkanlığa dek yükseldi... Debbağ Gibbon, tamama yakınını eskicilerin oluşturduğu baldırı çıplak şubesinde, devrimci komiteye başkan oldu. Pantheon şubesinin başına ayakkabıcı Isamber... Fontaine ve Grenelle şubesinin başına ise Hotel de Luynes hamallarından biri getirildi.”

“Ayak takımı”nın “baş” olmasından o zaman ve daha sonra da hiç hazzedilmemiştir. Yoksulların isyanından insanlığa hayır gelmez denilmiştir. Hatta bizzat yoksulların kendileri bile kendilerinden hiç bir şey olmayacağına inandırıldıkları için başlarına taş yağsa olup biteni tevekkülle izleme alışkanlığını sürdürmüşlerdir. Dünyayı kurtarırken yoksulları da kurtaracak gücün yüksek düşüncelerden ve yüksek hayallerden çıktığı, Marksizm adına da zaman zaman savunulmuş, işçilerin ve çalışanların ancak yüksek bir bilinç düzeyine ve ileri bir siyasi örgütlenme anlayışına ulaştıkları zaman iktidarı –”baş” olmayı– hak edecekleri ileri sürülmüştür.

Bunun söylenmesi, Marksizme ve sol düşüncelere mal edilmesi yanlış değildir elbette ama şöyle bir eksikliği de taşımaktadır: Sosyalist düşünceler, eşitlik ve özgürlük özlemleri yüksek ütopyalar şeklinde Marksizmden önce de vardı ve hatta bunların kapitalizm içinde ayıklanacak bazı lokal zeminlerde hayata geçirilebileceği biçiminde güçlü ve soylu bir inanç, bir hayli etkinleşmişti.

Ama bu yüksek eşitlikçi düşüncelerin ve inançların sırf kafalarda ve inançlarda var olması, onları hayata geçirebilmek bakımından hiç bir şey ifade etmiyordu. Marx, bu nedenle, bilincin tek başına, kendi başına hiçbir şey ifade etmediğini vurgulama gereğini duymuştu. Özgürlüğe ve eşitliğe dair bilincin ya da inancın toplumsal gelişmenin tarihsel somut bir zemini üzerinde mayalanması, yüksek düşünce sahiplerinin bu düşüncelerini bu zemine taşımalarının şart görülmesi bundandır.

Yoksulların yönetmeyi, “baş” olmayı istemesi, aslında herkes için yeni bir dünyanın kurulmasının başlangıcı ve ilk adımı sayılmalıdır. Bu adımı başka adımlar, başka yenilgiler ve başka dersler izler. Arkasından işçi sınıfının mücadele tarihi gelir. Bundan sonra da öyle olacaktır. Tarihsel gelişmeyi yönetmeye ehil olmak veya olmamak yönünden bakılırsa gerçi işçi sınıfının, emekçilerin bir hayli ehliyet kazandıklarından söz edilebilir ama çağdaş dünyada hayat çok daha karmaşık ve yüksek bilgi gerektiren süreçlerle işlemektedir ve yönetmeye ehil olmak bakımından emekçiler kapitalist toplumda yabancılaşmanın her türlü olumsuz etkisine ve tahribatına düne göre daha çok maruzdurlar. Bugünün dünyasında işçinin devlet ve toplum yönetmesi fikrine itiraz da dünkü dünyada olduğundan çok daha fazladır.

O halde ne olacak ve ne yapılacak?

Yapılacak belli: işçi sınıfının, emekçilerin, ezilenlerin iktidar istemesine güç vermek, ona lazım gelen bilinci iktidar formatına tercüme ederek taşımak. Lenin hiç haksız değildi işçiye sömürüldüğünü anlatanlarla alay ederken. İşçiler sömürüldüklerini onlara bunu biri anlatmasa da hayattan öğrenirler; onlara –dışardan– anlatılacak bir şey varsa, siyasettir ve siyaset de zaten iktidar olmaktan, “baş” olmaktan başka nedir ki?

“İşçiler, emekçiler, ezilenler” yoksul olanlardır. Yoksul oldukları için işçidirler, emekçidirler, ezilendirler. İşçi, emekçi, ezilen oldukları için yoksulluğa mahkûm edilmişlerdir. Dışardan gelen bilincin işi, işlevi onların bu konumdan kurtulup “baş” olmasının yolunu onlara göstermek, onlarla birlikte döşemektir. Somut zeminin esas, çoğunluk eyleyenini harekete geçirmektir. Bunu başaramazsa, hiçbir şeyi başaramaz. Kendi başına, hep “dışarda” kalır; dünya da hayat da değişmez.

Fransız Devrimi’nin objektif anlaşılması, burjuva devrimlerinin ve burjuva demokrasilerinin özünün anlaşılması bakımından da zorunludur. Bu nedenle bir de, Devrim’in burjuva tarafının devrimle ilişkisine bakılmalıdır.

BURJUVA İÇİN ARTIK “RAHİPLER GEREKLİ DEĞİL, TANRIYA İHTİYAÇ VAR” DEVRİ BAŞLIYORDU

Devrim 1789’da alevlenmiş, alev ülkeyi sarmış ve tüm Avrupa’yı ısıtmış, sınıf taşları yerine oturmuş ve kimin ne olduğu anlaşılmış, 1793 yılına gelinmiştir. Fransız Devrimi’nin niteliği ve felsefesi de ancak bu noktadan sonra kendini ortaya koyabilmiştir. Devrimin bu doruk noktasında olup bitenlerin, bugün olup bitenden pek farkı yoktur. Hiçbiri eskimemiştir.

Halk, devrim bu ya, yapmışken sonunu getirmek, tiksindiği geçmişin tüm kalıntılarından kurtulmak istiyor, Convention’un da onayladığı Komün Genel Konseyi kararı, halkın kendi kendini dinsizleştirdiği mahalli bir tecrübenin Fransa için genelleştirilmesini içeriyordu; halk birdenbire dinden ve kiliseden çözülüyor, dince kutsal sayılan her şeyi sokağa fırlatıp tekmeliyordu. Şaşılacak şey, 18 asırlık din halkın bir hamlesiyle sarsılıyor, Cennetle ve Cehennemle hesaplaşma yeryüzünde gündeme geliyordu. Devrim çığırından çıkmış, büyü bozulmuştu.

Halkla burjuva arasında Devrim boyunca süren çelişki ekmek bulmakla, aç kalmamakla ilgiliydi. Bunlar kutsal şeyler değildi. Ama ekmek bulamayıp aç kalmak, var olup olmamakla ve giderek insan olup olmamakla doğrudan alakalıydı. Hele de, Bastille’in zaptından sonra tarihin sokakta yürüdüğü bir kere görüldükten sonra... Bu çelişki üzerinden gelişen çatışmada burjuva sınıf en çok ve o da devrimden sağladığı zenginleşmenin biçimine göre “tutucu” ve “devrimci” diye bölündü. Din, toplum düzeninin temel paradigması olan mülkiyeti Kral’a ve krallığa bağlayan kutsal büyüydü. Kutsal şeylerin yok edilmesi... bir yere kadar, ama ya bu yıkım aslında en kutsal olanın, özel mülkiyetin yıkılmasına kadar varırsa? Devrimin başında hiç sorulmamış asıl büyük soru şimdi sorulmaya başlamıştı.

Bu temel soru bir kez sorulup ortalığı kavurunca ardından başka sorular geldi. Kutsal olan yıkılınca bilinç ters dönüyor, özgürlük başlıyordu. Özgürlük nedir...?

Bu sorular, yoksullarla devrimci burjuvazinin devrimi ilerleten ittifakını, devrimin kaderini belirleyecek biçimde bozdu. Devrimci burjuvazinin devrimciliği son buldu. Burjuvazi için artık “rahipler gerekli değil ama Tanrıya ihtiyaç var” dönemi başlıyordu. Devrimci burjuva devrimden döndü.

Kurucu Meclis üyesi Barnave, halktan gelen, Kral’ı yargılama –ve cumhuriyet– taleplerine karşı soruyordu: “Devrimi sona erdirecek miyiz, yoksa yeniden mi başlatacağız..? Bir adım daha ileri gitmek fecaat ve suç olur. Özgürlük yolunda bir adım daha, Krallığın yıkılması; eşitlik yolunda bir adım daha, mülkiyetin yıkılmasıdır.”

O gün orada kalındı, ama devrimle tutucu burjuvazinin arası daha da açıldı ve tarih sokakta yürümeyi sürdürerek sonunda Kral’ı Yasama Meclisi’nin önüne sanık olarak çıkardı. Yargılama sırasında, devrimci Jakobenler’in en açık sözlüsü St. Just, “Louis’ye şu ya da bu suçu işledin demek abesle iştigaldir. Kral olmak bizatihi suçtur, o yeter!” diyordu.

Barnave’ın denklemi doğruydu. Dinden beratlı kral olmak suçsa, mülk sahibi olmak da suçtu! Hiç de mülkiyet düşmanı olmayan St. Just, Thermidor karşı-devriminde giyotine giderken Devrim’de temel sorunun, özgürlük ve eşitlik değil, ne kadar özgürlük ve ne kadar eşitlik olduğu, tarihin siciline yazıldı.

Burjuva sınıfını “Aydınlanma”nın öncüsü sanmak, ona insanlığın yolunu aydınlatan büyük Devrim’in sahipliğini ve öncülüğünü bahşetmek de yaygın alışkanlık mertebesinde bugün de sürmektedir. Varsa bu sınıfın böyle nitelikleri, elbette onları onun elinden zorla tutup alacak halimiz yoktur. Ama bu sınıfın böyle nitelikleri yoktur. Devrim’de var mıdır? Hayır. Burjuva sınıfın Devrim’deki pozisyonu yalan ve aldatmaca üzerine kurulmuştur. Yalanlarını tarihe dercederek sonraki kuşakları da kandırmayı becermiştir. Örneğin, burjuva sınıfın Devrim’den gasp yoluyla elde ettiği tüm servetini ve kasasını muhkem kilit altında tuttuğu açlık günlerinde Sarayın kapısına dayanıp ekmek isteyen Paris’lilere Kraliçe Antoinette’in, “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler!” dediğini yaymış ve tarihe kaydettirmiştir. Oysa Kraliçe tam aksini söylemişti: ekmekten daha kolay ve daha ucuza karın doyuran bir şeyden söz etmişti. “Niye kruvasan yemiyorlar?” demişti.*

Bugüne çağrışımlar gönderen yönüyle ilgilendiğimiz zaman Fransız Devrimi'nden çıkardığımız sonuçlardan biri de, insanlığın bu devrimle birlikte “akıl çağı”nı başlattığı yalanıdır. Bu inanca dünyaca esir olunmuştur. Sanki “insan” denilen insan Fransız Devrimi”nden önce “akılsız”dır. Oysa insanın doğadan “akıl varlık” olarak verildiği bilinmektedir. Akıl burjuva sınıfla başlamışsa vay halimize! Ortaçağın, ondan da önceki çağın ve tüm çağların hiç aklı olmamış demektir. Madem böyledir, o halde bugün de öyledir. Burjuva sınıfından olmayanların veya burjuva akla biat etmeyenlerin aklı yok demektir.

Geçerken söyleyelim, aklı burjuva sınıfın kurduğu gibi kuranların bizde tebarüz eden en ilginç örneği Kemalist düşünce ve “Kemalist felsefe”dir. Bu düşünce ve felsefeye göre yeryüzünde Fransız Devrimi’nin temellendirdiği burjuva akla katılmadan evrim içine girilemez. Her toplum için tek evren, tek evrim yolu ve tek gelecek budur.

SINIFLI TOPLUMDA BİRİNİN ÖZÜ ÖTEKİNİ YOK EDEN İKİ KAVRAM: ÖZGÜRLÜK VE EŞİTLİK

Bu büyük burjuva devriminin üzerinden kurulan dünyanın gerçekliğini bu büyük devrimin ruhunu anlamakta kullanmaya kalktığımızda burjuva sınıfın foyası iyice açığa çıkmaktadır. Eğer burjuvadan bize de bir parça “akıl” kalmışsa, her şey bize de ayan beyandır. 21. yüzyılın özgürlükçü büyüsünü yakalayabilmek ya da bu yüzyılda sömürüyü toptan ve herkes için ortadan kaldırabilmek bakımından Fransız Devrimi’nin mirasını kullanmayı sömürülenler de bilmelidirler.

Fransız Devrimi’nin teorik zirvesinden bakıldığında insana özgürlük ve eşitlik görünmüştür. Devrime katılanları azdıran da budur. Herkes canı pahasına buna koşmuştur.

Burjuvalar da mı? Elbet onlar da. Onlar da can verdiler, tıpkı proleterler ve tüm açlar gibi. O halde sonuç niye böyle, dünya niye hala böyle? Bugün kafalarda dahi çözülmeden duran esas düğüm budur. Ve bu düğüm şudur: Devrim’de aşka gelen özgürlük tutkusunu kim, hangi sınıf veya hangi insan omuzlayıp taşıyacak ve sonucuna ulaştıracak?

O günkü tarihsel çerçeve içinde özgürlük bireyin dinden, topraktan ve devletten koparak bedenini ve emeğini kurtarması olarak görünür. Emekçiler bunu salt varlıklarıyla alakalı bir sorun olarak algılayarak isterken, burjuva kendi dünyasının tarihsel temelini kurmak için ister. Sınıfsallığın doğasındadır: özgürlük bilinç ya da felsefe tarafından değil, toplumun maddi temeli tarafından belirlenir. Devrim herkesle birlikte kapitalizmi özgürleştiriyordu. Özgürleşen kapitalizm özgürlüğün içeriğini ve sınırlarını kendine göre belirliyordu. Devrimin ruhunu şiddete dönüştüren de buydu.

Devrimin tezi de zaten “eşitlik” ve “özgürlük” denilen, kafalarda ikiz kavramlar gibi birlikte kurulan, biri olmazsa öbürü de olmayacak gibi biri ötekini üreten olgularmış gibi kavranan, ama aslında herhangi bir sınıflı toplumda her birinin özünde ötekini yok eden bir güç bulunan bu iki kavramın birliğini kapitalizm ile taşımaktı. Burjuva sınıfın devrimci bildirisi yeni bir evrensel değerler sistemi kuruyor ve bu sistem içinde insanı eşit ve özgür ilan ediyordu. Ama bu sınıf ve onun düzeni devrimin değerler sistemini taşımaya talip olsa bile, bu bir aldatmacadan ileri gidemiyordu. Çünkü kapitalizm bu ikiz kavramlardan biri olan “eşitlik”i, ne zaman ne kadar bolluk yaratmış olsa, yine de kusuyordu. Ve eşitlik olmayınca özgürlük büyük bir yalana, aldatmacaya ya da imtiyaza dönüşüyor, yukardakinin aşağıdakini sömürmesinin, ezmesinin gerekçesi oluyordu.

Eşitlik olmayınca özgürlük de olamayacağı için emekçiler açısından tarihin ondan sonrası eşitlik üzerinde yoğunlaşmıştır. Eşitlik kapitalizmle gerçekleşmeyeceği ve bundan dolayı kapitalizmden gerçek manada bir özgürleşme çıkmayacağı için, özgürlük mücadelesi de kapitalizme karşı mücadele olarak gelişmiştir. Bu nedenle Fransız Devrimi’nin teorik ufkundan ilerlenerek Ekim Devrimi’ne kadar gelinebilmiştir.

Ne ki bu da bir başka sorunsalı bugüne kadar içinde taşımıştır. Özgürlük olmayınca eşitlik, kendiliğinden, insanı özgürleştirmemektedir. Dahası, giderek eşitsizliği yeniden üretmekte, beslemektedir. Bu bakımdan, daha baştan özgürlüğü kazanmak ve sımsıkı elde tutmak –her an yeniden kazanmak– gerekir. Toplumsal mülkiyet (mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi) temeli üzerinde özgürlük, eşitliğin vazgeçilemez, ertelenemez teminatıdır: eşitliğin somutlanmasıdır. Ekim Devrimi'nin encamından çıkaracağımız derslerin en başında, özgürlüğün mutlak ertelenemezliği, toplumsal mülkiyetin ve yönetimin, siyasetin buna göre düzenlenmesi ve korunması gereği geliyor.

Fransız Devrimi'nden kalan pek çok şeye, bu pek çok şey çoğunlukla kâğıt üzerinde kaldığı için sahip çıkmak emekçi sınıflara düşmüştür. Bugün de böyledir.** Bireysel insan hak ve özgürlükleri, siyasal özgürlükler, hukuk devleti, pluralizm, eşit ve genel oya dayalı siyasi temsil sistemleri, vb... bütün bunlar burjuva sistemin içine, burjuva sınıfa karşı verilen sert mücadelelerle girebilmiştir. Bu mücadeleye bir an ara verilsin, emekçi sınıflar yorgun yakalansın ya da sermaye birikimi zora girsin, kapitalizmin saati hemen geriye doğru işlemeye başlamakta, ne hukuk devleti, ne demokrasi, ne de bireysel insan hak ve özgürlüklerinin (yani bireyin) bir önemi kalmaktadır.

İşçi sınıfı ve emekçiler için en büyük tehdit, savaşarak burjuva değerler sistemine kattıkları özgürlüklere hayranlık duymaya başladıkları noktada başlar. Burjuvanın ideolojik hegemonya adı verilen iktidar temeli budur ve burjuva sınıfın çok sözü edilen türlü hünerlerinden çok, sömürülenlerin kendi durumlarına burjuva sınıfın sözünden bakarak razı olmalarıdır. Düşüncesini ve geleceğini burjuva sisteminden bağımsızlaştırmak işçi sınıfı için, bu nedenle, ezelden beri şart olmuştur. Fransız Devrimi’ne biraz da kendi gözlüğümüzle bakmak isteyişimizin ve onda kendi suretimizi buluşumuzun nedeni budur.

***

* “Kruvasan” Osmanlı’nın ay çöreği, bir tür kıtlık tayını idi. Viyana Kuşatması sırasında açlık çeken Viyana halkı ekmek bulamadığı zaman karnını bu çörekle doyurmuş ve Fransa bu çöreğe kendi dilinden bu adı (hilal) vermiştir. Marie Antoinette Fransa kral ailesine Avusturya İmparatorluk Sarayından gelmişti.

** Fransız Devrimi’nin ünlü halk şarkısı La Marseillaise –bugün de Fransa Cumhuriyeti’nin milli marşı– bütün 19. yy. ve 20. yy. işçi sınıfı devrimcilerinin ağzından düşmedi. Enternasyonal bile onu unutturamadı. Bugün aynı Fransa’da bu şarkının sözlerinin –ve tabii ki geçmışinin de!– sermayenin Avrupası’na yakışmadığı söylenerek, bir başkasıyla değiştirilmesi ya da sözlerinin yeniden yazılması öneriliyor.

Hüseyin Hasançebi, Kızılcık, sayı 8, s. 36-40.

Sayı 8 - İçindekiler

Ayrıntılar
Administrator
Sayı 8 (Haziran/Temmuz 2001)
6 Aralık 2009

S08 kapakZaman daralıyor
KIZILCIK

İşin şakası yok artık

Beyaz enerji

Alternatif medya ne zaman?

Hayat ağacı
Helal olsun! / İyi ki / Bunlar neci? / Blair'in zaferi / Aileye mahsus / Değneksiz adam / Şimdi de Japonya'da / İsyan festivalleri / TTB kazandı / Şu takas işi / Siz misiniz grev hakkı isteyen! / FP kapatıldı ne oldu? / Öss

Küreselleşme-Bağımsızlık-Sosyalizm
Sadun Aren

Türkiye'nin yeniden yapılanması

Program ve işçi ücretleri

İstikrar programı ve tarımda tekelleşme
Ahmet Hamdi Dinler

Sağlık için sosyalizm gerekir
Sağlık, sosyalizm, kamuculuk
Dr. İlker Belek

Kriz ve sağlık
M. Turgay Yerlikaya

DSÖ 2000 Raporu'nda yazılanlar ve satır araları
Dr. Elif Yerli

Diyarbakırlı kadınlardan yükselen ses: barış...! barış...!
Zübeyde Atay Tüfekçi

"Kadın sorunu"ndan "kadınlık durumu"na
Saadet Özkal

"Uzlaşma tanımıyorum!"
Gore Vidal (Görüşen: Focus dergisi)

1789 Fransız Devrimi
Hüseyin Hasançebi

Jakobenlik nedir, ne değildir?
Tektaş Ağaoğlu

Sol Kemalizm üzerine notlar
Mehmet Özgen

15-16 Haziran işçi direnişi
İ. Barut

KESK ve yeni yasa
Cemil Karagül

Dünyada emek ve siyaset
Güney Kore'de IMF'ye karşı militan sendikal mücadele / Vietnam'da "Sosyalist Yönelimli Pazar Ekonomisi" deneyi / Seçimlerde soldan notlar / Dünya Gençlik Festivali bu kez Cezayir'de / Makedonya

Rifondazione Comunista

ÖDP'nin profili bu olmamalı
Hüseyin Hasançebi

Ortadoğu "barış"ından Konya-Kudüs hattına
Merdan Yanardağ

Kültür-Sanat
Sol'dan ne mi geliyor? İsyan çıkacaktır!

Marksizm ve ekoloji

İnternette Kızılcık turu
Türk Tabipleri Birliği (TTB) / Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) / Vietnam Komünist Partisi

Belge
Dünya bastırıyor, Türkiye değişiyor
Cem Boyner (Hürriyet)

Eğilmez, yılmaz, yoldan çıkmaz bir devrimci
Maximilien Robespierre

Sayı 8'in tamamına buradan (PDF - 8,44 MB) erişebilirsiniz.

Jakobenlik nedir, ne değildir?

Ayrıntılar
Tektaş Ağaoğlu
Sayı 8 (Haziran/Temmuz 2001)
24 Kasım 2009

1789 Devriminin “Jakoben” damarı genel olarak siyasette, özel olarak da devrim süreçlerinde ortaya çıkan şiddetin ardındaki saiklerle ilgili olarak siyaset biliminin ve tarihin ötedenberi ilgi odağı oldu. Öyle olması ve bu arada değişik amaçlarla çarpıtılarak mahkûm edilmesi ya da yerli yersiz yüceltilmesi boşuna değildi. Siyasetin, özellikle devrimci siyasetin dikkati çeken belli özellikleriyle yakından ilgili bir yanı var.

Jakobenlik nedir ya da ne idi? “Halka rağmen, halk için” tepeden inmecilik miydi? Değildi. Jakobenliği devrimde etkin ve belirleyici kılan da ikameci bir azınlık iktidarının güdümünde ya da tasarrufunda bir “halk tabanı” değildi. Öyle olduğu iddiası 1794 karşı-devrimi ertesinde ve bütün 19.y.y. boyunca Fransa’da burjuva siyasetçilerin ve tarihçilerin kafalara kazımaya, kitaplara geçirmeye özel bir özen gösterdikleri ideolojik çarpıtmadır. Şimdilerde bu çarpıtmanın bir başka türü buralarda —bizde—sözgelimi Kemalizmin Jakobenlik olduğu iddiası ile tekrarlanıp duruyor. Kimi “Kemalist devrimci” eşhas ve muhit Jakobenliği sahiplenmede birbiriyle yarışıyor. “2. Cumhuriyetçi” liberal ya da “sivil toplumcu” liberal sol (ya da sol liberal) muhitlerde önüne geleni “Jakoben”likle suçlamak âdeta vazgeçilemez moda oldu. Kimi siyasal İslam sözcüleri de bilir bilmez onlara özenip aynı çarpıtmayı Kemalist laiklik karşıtlığı adına kendilerine yarar bir silâha dönüştürme gayreti içindeler. Tarihsel gerçeğe vurgu yaparak yanlışı açığa çıkarmak gerekiyor.

NEDİR?

Jakoben sözü 89 Devriminin ilk aylarında kurulan ve toplantılarını Paris’te bir Jacobin manastırında yapan bir derneğe atıfla kullanılır oldu. Jakobenler Derneği burjuva devriminin önde gelen Millî Meclis üyesi radikal unsurlarıyla Paris’li yoksul işçi ve küçük burjuva devrimcilerin buluşma yeriydi. 89 Temmuzunda Bastille’in zaptını izleyen günler ve aylarda başkentin devrim üzerinde devreye giren aktif etkisinde bu olgunun büyük yeri vardı. O etki bir kaç bölge dışında Fransa’nın her yerinden gelen hararetli destekle Millî Meclis ve daha sonra Konvansiyon Meclisi dönemlerinde (92-94) Meclislerin içinden çıkan Devrim hükümetlerinin örtülü ve açık bütün direnmelerine rağmen artarak sürdü. 92’den sonra Konvansiyon içinde giderek öne çıkan yol ayırımında sans culottes denilen ve burjuva siyasetçilerle ideologların “baldırı çıplaklar güruhu” gözüyle baktıkları emekçi ve yoksul kitlenin Konvansiyon ve hükümet üzerindeki baskısının büyük payı vardı. (Alttan alta ya da açıkça Kralı destekleyerek Devrimin en bariz burjuva kazanımlarının ötesine taşmasını önlemek isteyen “Girondin’ler”le daha radikal demokrat tutumlar sergileyen “Montagnard’lar” arasında çatışma ve Girondin’lerin yenilgisi.) Ondan sonra da, Konvansiyon’da bir ara bir yıla yakın süre iktidarı diktatörce elde tutan Robespierre ve arkadaşları “güruh”un soluğunu sürekli enselerinde hissettiler. Robespierre devrimci halk hareketini kendi bildiği “doğrular” ve “gerekirlikler” doğrultusunda bir iktidar payandası yapma durumunda değildi. Devrimin genel ve temel burjuva karakteriyle halk hareketinin acil talepleri ve doğrudan inisyatifi arasında karşı-devrimin yolunu kesecek bir bileşke tutturmaya uğraşıyordu. O bileşke hayatın yaşanan gerçekliğinin dayatmalarıyla yüklüydü. Paris Belediyesinin bütün üst ve alt birimleri, geniş ve kalabalık mahalleler, “baldırı çıplak” ahalinin geleceğe dair soyut emellerinden çok, yaşadıkları hayata dair acil taleplerinden doğan toplumsal/siyasal ajitasyonla kaynıyordu. Bu arada Kralı, soyluları, zenginleri, gıda maddeleri ve para spekülatörlerini, Kilise adamlarını hedef alan şiddet, “güruh” denilen devrimci kitlenin ya doğrudan kendi eseri, ya da devrimci burjuvazi üzerinde karşı-devrime yol verilmeden karşı durulamayacak baskısının ürünüydü. Aynı zamanda da, ancienne regime’in (Krallığın) halka dayatageldiği yıllanmış küstah şiddetin karşıt yansıması olarak, o şiddetten kurtulma umudunun boşa çıkması halinde hiçe sayılmanın sürüp gitmesine müncer olacak gelişmelerin devrimin sokağa döktüğü insanları nasıl çileden çıkardığının göstergesiydi. Bu anlamda çileden çıkmış halk, her kurulu ya da kurulmakta olan düzenin sahipleri gözünde en korkulur tehlikedir. O korkuyu Devrimci Hükümet de paylaşıyordu ama gündemi işgal eden iç ve dış savaş koşullarında çaresizdi. 1793 Haziranıyla 1794 Temmuzu arasında bir yıl süren Robespierre’ci diktatörlük (Devrim tarihindeki adıyla “Terreur”) bu çaresizlikten doğdu ve devrimci şiddet karşı-devrimcilerin yanısıra Jakobenlerin bir bölümüyle Paris halkının “aşırı” devrimci unsurlarını da vurdu. 94 Temmuzunun karşı-devrim günlerinde Thermidor’cular, “Teröre son vermek için”, öncekinden daha da kıyıcı bir şiddetle (terörle) bütün devrimcilere saldırdılar. Gerek o şiddet, gerekse hareketin toplumsal tabanı ve getirdiği ekonomik/siyasal sonuçlar, asıl hedefin, Robespierre ve beş on arkadaşının kellelerini almak değil, yaşanan hayatın ve görünen geleceğin içinden çıkan talepleri dayatmakta direnen aktif kitle hareketini kırmak olduğunu gösterdi.

Bugün, aradan geçen iki yüz yıldan sonra, çoğu yerde klasik burjuva parlamenter temsili sisteme karşı, burjuva sınırları zorlasa da aşmaksızın gündeme getirilen “radikal demokrasi”, “kitle demokrasisi”, “doğrudan demokrasi” gibi taleplerin kökü, kısa süren o Jakoben etkinlik döneminde aranmalıdır. Bu tür talepleri büyük ölçüde karşılayan 1793 Anayasası devrimci Fransa’nın karşı-devrimci Avrupa devletleriyle giriştiği ölüm kalım savaşı ve iç karışıklıklar dağdağasında daha baştan kadük kaldı, hiç uygulanmadı. Thermidor’cuların ilk işi onu hiç yapılmamış saymak ve tarihe gömmek oldu. O anayasanın daha hala hiç bir yerde uygulamaya konulmamış kimi yönlendirici ilkeleri ve hükümleri bugün dahi “ileri” bir burjuva demokrasisi için geçerliliğini koruyor.*

NE DEĞİLDİR?

Kemalizm, belli tarihsel koşullarda “memleketi kurtarma”yı, Osmanlı mülkünden ne kadarı mümkünse o kadar bir Türkiye çıkarmayı –önemli bir bölüm Osmanlı aydınının yüz yılı aşkın bir süre aklını ve hayatını meşgul eden bir temel soruna, devletin zevalini önleme sorununa çözüm getirmeyi– öngören burjuva radikal bir yönelimdi. Kendi içinde belli hedefleri ve iç tutarlılığı, kendi kadrosu, o kadronun kendine malettiği tarihsel misyonu vardı. Arkasında ona baskı yapan bir “güruh” yoktu. Olsaydı da yaşatmazdı. Bugünlerde kendilerine Kemalist diyenlere en cazip gelen özelliği, “güruh”a pabuç bırakmayan tepeden inmeciliğidir. O günkü gibi tarihsel koşullarda halkı “eğit”me, toplumu “uygarlaştır”ma, ülke insanını “adam et”me –yani kapitalizme kazandırma– misyonu zaten tepeden inmeciliği öngerektirir. Böyle bir misyonu üstlenen siyasal yönelime en yakışır niteleme Jakobenlik değil, olsa olsa Bonapartizm’dir. Jakobenlerin öyle bir misyonu yoktu. Onlar devrimin sınıf karakterini zorlayan aktif halk hareketiyle birlikte yürümeyi seçen – hatta, dediğim gibi, kimi zaman buna zorlanan– unsurlardı. Robespierre kürsüde “le peuple (halk)”! diye haykırdığı zaman kendi kafasındaki soyut bir kavramdan söz etmiyordu. Halkı, hayata dair acil talepleri olan, o talepler için hemen şimdi vuruşmaya ve ölmeye hazır insanlar olarak önünde ve arkasında1 görüyordu. Onun devrimci demokratlığı ile Kemalist radikalizmi birbirine karıştırmak, özdeş saymak büyük bir yanılgıdır. Kemalistlerin indinde halk soyut bir kavramdır. Halkın kendisi, yaşadıkları hayattan acil talepleri olan insanlar yok, “halk”ın Kemalistlerce yorumlanıp belirlenen çıkarları, toplumun ilerlemesinin, devletin çağdaşlaşmasının, “muasır medeniyet seviyesi”ne ulaşmanın yerine getirilecek gerekirlikleri vardır. Esas ilgi alanları devlet ve ülkedir: devletin bekası ve ihyası, ülkenin (ve toplumun) ilerlemesidir. O gün öyleydi, bugün de öyledir.

Burjuva karakterli her devrimci hareket toplumun şöyle ya da böyle varlıklı unsurlarının önüne yeni gelişme, serpilme, zenginleşme, kariyer, vb... –kendini var etme– ufku açar. Bu arada toplum da, herkese sunulduğu söylenen yeni imkanlar sayesinde, ilerler. Bu “ilerleme”, varlıklıların varlıklarına varlık katmalarının hem bir yan ürünü, hem de giderek bereketlenen zeminidir. Varlıklıların hayrına çalışmadan yaşayamaz olanlar, yani toplumun büyük çoğunluğu, toplum adına devşirilen ürünün gübreliğini oluşturur.

Kısacası, burjuva cumhuriyetinde devletin ve ülkenin somut içeriğini, esas olarak, burjuvazinin reel ve potansiyel çıkarları belirler. Kemalist radikalizmin tarihsel misyonunu belirleyen de bu olmuştur. Başka ne olabilirdi ki? Kemalistlerden bundan başkasını (ya da “fazlası”nı) beklemek tarihsel olarak anlamsız ve onlara da haksızlıktır. Robespierre’i Robespierre yapan, arkasındaki halk inisyatifiydi. Mustafa Kemal’in arkasında, soluğunu ensesinde hissettiği bir halk var mıydı? Bugünün Kemalistlerinin, Kemalizmin tepeden inmeci (“halk için, halka rağmen”) misyonunu izahta dayandıkları ve sık sık dile getirdikleri olgu da zaten bu değil mi?

“Hangi burjuvazi? Hani neredeydi o burjuvazi?” diyenler olacaktır. Lafı uzatmadan söylenecek şey şudur: “Atatürk devrimleri” denilen süreci geçerli ve mümkün kılan enerjiyi üretmeye ve taşımaya bir tek Kemal Paşa’nın kişisel öngörüleri, siyasal mahareti ve karizmatik iradesi yeter miydi? Gençlik yıllarındanberi zihninde “muasır medeniyet” kavramı bağlamında geliştirdiği “mukaddes sır” ona nereden malum olmuştu? Kemal Paşa masmavi bir gökte çakan şimşek miydi?

“Atatürk devrimleri”, genel karakteri ve somut tecellileriyle, Osmanlı toplumunda ilk ciddi belirtileri Birinci Abdülhamid zamanında görülen, Üçüncü Selim ve Mısır’da Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın reform denemelerinden sonra Tanzimat’la daha ileri boyutlar edinerek 19.y.y. boyunca süren ve İttihat ve Terakki hareketi ile daha da büyük ivme kazanan maddi (ekonomik/toplumsal) ve düşünsel birikimin ürünüdür. “Devleti kurtarma” misyonuna sahip çıkan tek bir akım yoktu, birçok iddialı akım vardı. Hepsi birbirinden ayrı, birbirine karşıt, çelişkili çıkar kümelenmelerine dayanıyordu. Varılan sonucun ardındaki belirleyici dinamik besbelli ki sınıfsaldır: çıkar ilişkileri, yeni özlemler, çağın genel karakteri, entellektüel ortam ve ideoloji... Hiç bir “devrimci kopuş”, salt kişisel “irade” ile açıklanamaz.

Peki, Kemalistlerin ardında hiç mi “halk” desteği yoktu? Elbette vardı. Kemal Paşa üstün yetenekli bir Osmanlı paşası, ricalden sayılır, devletin en üst kademelerinde fikrine pek uyulmasa da hep kulak verilir bir kahraman asker, basiret ve dirayet sahibi parlak şahsiyetti. Savaş yenilgisi üzerine Talat Paşa hükümeti çekilince Harbiye Nazırı Enver Paşa yeni hükümeti kuranlara kendi yerine onun getirilmesini salık vermişti. (Falih Rıfkı Atay, Çankaya, ilk baskı, 1953, Cilt I, s. 70.) Anadoluya çıkışı devlet görevlisi sıfatıyla oldu.2 Ülkede ne kadarsa ayakta kalabilmiş iki ordunun en üst kumandanlarının, Kazım Karabekir ve Ali Fuat Paşa’ların silah ve dava arkadaşıydı. Samsun’a giderken ve gittikten sonra da Osmanlı Genel Kurmayının merkezinde hiç de azımsanmayacak sayıda Fevzi Paşa (Çakmak) gibi sıkı destekçileri vardı. Ülkenin o sıra geçmekte olduğu dar geçitte güven duyulacak ve desteklenmeyi hak edecek bütün vasıfları haizdi. Böyle bir şahsiyetin öncülük ettiği bir hareketin ardında “halk” desteği olmadığı söylenemez. M. Kemal Paşa elbette desteksiz çıkmadı yola. Çıktığı yolda da desteksiz yürümedi. En önemlisi, Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne dayanmasa ve dayanmadan nereye kadar gidebilirdi? O Meclisin ardında da, ülkenin dört bir yanında çoğunlukla İttihat ve Terakki’den arta kalan taşra örgütlenmelerinin aktif öncülüğünde devreye giren “Yerel Kongreler” olgusu vardı. “Kongre iktidarları” ne kadar iktidardılar, kimlerin elinde ne iktidarıydılar? Niçin o kadar kısa sürede Sivas Kongresi’nin çekim alanı içine girip yok oldular? Ne ölçüde ve ne anlamda halkı temsil ediyorlardı? O devirde ve ortamda “halk” neydi? Bunları irdelemeye açıp tartışmanın yeri şimdi burası değil.3 Tartışılmayacak nokta şudur: Mustafa Kemal Paşa emperyalist müstevlilere direnmede hak ettiği desteğin hakkını verdi. Bağımsızlık kavgasının somut ve reel koşullarda başarıya ulaşmasında, devletin kurtarılmasında ve yeniden ihyasının yolunun açılmasında olağanüstü siyasal öngörü ve irade sergileyerek belirleyici rol oynadı.

Sorun orda değil. Jakobenlik “halk desteği”ne4 mazhar yetenekli ve karizmatik önderlikten bambaşka bir şeydir. Fransız Devrimi Jakoben önderlerin eseri değil, burjuva sınıfı ancienne regime (Krallık, soyluluk) ile hesaplaştığı sırada, her türlü sömürünün, zulmün yüzyıllardır teslim almış olduğu ezilen kitlelerin özgürleşme yolunda ileri atılımıdır.

Ya da Kemalist misyonun hiç mi demokratik, kişiyi özgürleştirici bir içeriği yoktu? Kim diyebilir olmadığını? Sorun o da değil. Fransız devriminde “baldırı çıplak” emekçiler ve yoksul halk kendisi tarih ve siyaset sahnesine aktif özne olarak çıktı. Kimse onu özgürleştirmeye kalkmadı. O kendisi herkes için özgürlüğün önünü açtı. Egemenlik sisteminin duvarlarında açılan gedikten içeri daldı: tarihi kendi ellerine aldı. Öylesine aldı ki, karşı-devrim adeta Devrimin doğal uzantısı, mütemmimi olarak gündeme geldi: Jakoben dalga geri püskürtüldü ve pusuya yatmış Buonoparte’ye yol açıldı.

Jakobenlik bir avuç devrimci demokratın (Robespierre’lerin, vb...) politik ihtirasının ya da siyasal manevra yeteneğinin değil, kitle inisyatifi ve iradesinin tarihsel gerçeklikle yoğrulu simgesidir. “Baldırı çıplaklar”dan ya da “güruh”tan5 soyutlanmış bir Jakobenliğin kendine özgü (yakıştırma olmayan) tarihsel bir içeriği ve anlamı yoktur. Onun içindir ki 89 İhtilali bütün insanlığın devrimci uyanışının önünü açmış, ama halka adam edilecek “etrakı bi idrak” gözüyle bakan Kemalizm, Türkiye’yi bugünlere getirmiştir!6

* 2. Dünya Savaşı ertesinde Fransız Komünist Partisi 1793 Anayasasının nerdeyse olduğu gibi kabulünü önerdi, Fransız burjuvazisinin ödü patladı! (100 Soruda Fransız İhtilali, Murat Sarıca, Gerçek Yayınevi.)

1. Ardında değil, arkasında!
2. Atatürk’ün Bana Anlattıkları, Falih Rıfkı Atay. Cumhuriyet Gazetesi’nin Okurlarına Armağanı
3. Cumhuriyetçi tarih yazımında Erzurum ve Sivas Kongrelerinin hep gölgesinde kalan bu kongrelerin ne olup ne olmadıkları üzerine, bakınız: B.Tanör, Türkiye’de Yerel Kongre İktidarları, 1918-20. Cumhuriyet Gazetesi yayını
4. Kaldı ki, Kurtuluş Savaşı sona erdikten sonra artık salt soyut bir kaziye olarak “halk desteği”nden söz edilebilir. Kurtuluş Savaşı’nın Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi “Kemalist” değildi. Kemalizm, anlayış ve uygulama olarak, esas itibariyle İkinci Meclis’le, yani Birinci Meclis’in tasfiyesiyle tarih sahnesine çıkar.
5. 89 Temmuzunu izleyen aylarda ve Devrim ilerledikçe Fransa’nın dört bir yanında derebeylerin, zadegânın topraklarını işgal edip şatolarını—feodal kölelik arşivleriyle birlikte— ateşe vererek bütün Avrupa feodalitesinin yüreğini ağzına getiren köylüleri de o “güruh”tan sayabilirsiniz.
6. Osmanlı’nın gözünde etrakı bi idrak (idraksiz Türkler) adam edilemezdiler: çok-etnili bir imparatorlukta merkezi otoriteye ve onun değerlerine bin yıl öncesinin ilkel kabile demokrasisinden kalıntı bir direniş ruhu, içinde bulundukları geri maddi ortamın etkisiyle, onlarda şu ya da bu biçimde hala yaşıyordu. Bazı şeyleri “kafaları almıyor”du. Ulus-devletçi Kemalizm onları adam etmeyi (kafalarını değiştirip köylülükten çıkarmayı) üstlenerek “muasır medeniyet”in (kapitalizmin) hizmetine sürdü.

Sol Kemalizm

Ayrıntılar
Mehmet Özgen
Sayı 8 (Haziran/Temmuz 2001)
24 Kasım 2009

Kurtuluş savaşı ve tek-partili Cumhuriyet boyunca Türkiye’de Kemalizmle Marksist sol arasında yakınlaşma, uzaklaşma momentleri oldu. Bu iki hareket de hemen hemen eşzamanlı olarak ortaya çıkmışlardı. O günün tarihsel ve toplumsal koşulları, politik mücadele perspektifleri açısından bu momentleri anlamak mümkün. 3. Enternasyonal politikaları ve TKP’nin bu politikalara uygun pratiği az çok bilinmektedir; 2. Dünya Savaşı koşulları hariç, genellikle Kemalist iktidarı destekleme şeklinde sürdürülmüştür. Sovyetler için Kemalist devletin bekası, Türkiye’de bir komünist ihtilalden her zaman daha önemli olmuştur. Komintern de soruna, doğrudan işçi-köylü devrimlerinin gelişmesi noktasından değil, Sovyet devletinin bekası, sınır güvencesi açısından baktı. Çünkü Türkiye’de Cumhuriyet kurulurken Avrupa’da bir devrim ihtimali de gündemden kalkmıştı. Dolayısıyla, bu bağlamda kurulan diplomatik ilişkiler komünist hareketin de kaderini etkiledi.

Bütün bu süreç, aynı zamanda, tarihsel analiz açısından temel bir kriter olarak göz önüne alınması gereken Türkiye kapitalizminin devlet desteğiyle gelişme dönemiydi. Gelişmiş bir burjuvazi olmadığı gibi, kaydadeğer bir proleterleşme ve işçi hareketi de yoktu. Komünist hareketin güçsüzlüğünün temel bir nedeniydi bu. Bunlar, iki hareketin ilişkilerini ve etkileşimlerini öncelikle belirleyen nesnel olgular oldu.

60’lı yıllarla birlikte, kapitalizmin yeni bir gelişme dönemine girildiğinde, Kemalizm muhalif bir kimlik olarak kendini gösterdi. Sonraları bu, 2. Dünya Savaşı ardından, özellikle Demokrat Parti iktidarıyla yaşandığı söylenen anti-Kemalist “karşı-devrim”e bir tepki olarak tanımlandı. DP iktidarını alaşağı eden 27 Mayıs darbesiyle birlikte, darbecilerin ideolojik ve politik yönelimlerine ve 61 Anayasasına daha çok Kemalizmin bu yeni kimliği yön verdi, ya da bu kimlik eşzamanlı bir süreçle kendini kurdu. 27 Mayıs, eylem felsefesi açısından elbette ki bir darbe. Ancak yol açtığı sonuçlar açısından kategorik olarak politik bir burjuva devrimi. Tarihsel ve bilimsel açıdan böyle açıklanabilir. 61 Anayasası bunun ifadesidir. Herşeyden önce, izleyen yıllarda, toplumsal sınıfların hareketlendiği, alt sınıfların görece politikleştiği göz önüne alındığında, durağan bir toplumdan kopuşu temsil eder. Bu kopuştur ki, Kemalizm içinde mevcut düzenle bütünleşen statükocular ve o düzene karşı çıkan devrimciler ayrımına yol açmıştır. Kemalizmin yeniden ve bu kez “sol” yorumu bu ayrım üzerinden gelişti.

Yön hareketi ve özellikle Doğan Avcıoğlu çevresi, bu siyasal-sosyal fermantasyon ortamında, bu eylem felsefesi ile birlikte, o dönem 3. Dünya ülkelerinde revaçta olan, önde gelen figürleri Nasır ve Sukarno olan, sosyalizmin ulusalcı yorumlarından da esinlenerek, Kemalizmin ulusalcı ve popülist eğilimlerini yeni bir kalıba döktüler. 3. Dünyadaki uyanış, sömürgeciliğin tasfiyesi, halkların bağımsızlık mücadeleleri, Jöntürklerden beri Türkiye aydınının hülyası olan ilerleme, kalkınma ve Batıya yetişme projesini, sosyalist deneyleri ve onların ulusalcı yorumlarını içeren bir perspektifle ele almaya elverişli bir ortam oluşturuyordu. Böylece Kemalizm, ağırlıklı bir güç olarak, o yılların politik süreçlerinde oldukça etkin bir rol oynadı. Bu yıllar, aynı zamanda, ABD ile ikili ilişkilerin ve NATO içinde Türkiye’nin konumu ve rolünün deşifre olduğu, sorgulandığı, sonuçta anti-emperyalist bir iklimin oluştuğu yıllardı da. Kemalist ideolojinin göreli bağımsızlıkçı yönü öne çıkmıştı. Dolayısıyla, aynı iklim içinde günışığına çıkan ve gelişen Marksist sol, buna olumlu bir anlam yükleyerek sol Kemalistleri açıkça politik bir müttefik olarak algıladı.

Marksist solun Kemalizme bakışı, teorik dayanaklarını, 3. Enternasyonal’de egemen kılınan aşamalı devrim ve tek ülkede sosyalizm tezlerinde bulur. Bu tezler kapitalist-olmayan kalkınma yolunu Marksistler için de savunulabilir kılıyordu. Millileştirme, toprak reformu gibi önemli talepleri Kemalistler de savunurken, sosyalistlerin hedefleriyle de buluşmuş oluyorlardı. Aslında bu yeni bir şey değildi. 1925’ten önce TKP’nin, Türkiye’nin kapitalist-olmayan yolda Kemalist iktidarla geliştirilebileceğine dair umutları vardı. Ancak sonrasında, ünlü takrir-i sükün kanunu ile birlikte iktidarın komünist ve solcular üzerindeki baskısı bu umudu köreltti. Aynı düşünceyi savunanlar partiden dışlandılar, Kemalist iktidarın vesayetinde Kadro hareketini ve dergisini kurdular. Daha sonra, Kominternin 1935’teki son kongresinde, önceleri sosyal-faşistlikle suçlanan sosyal-demokratlarla ittifak politikası gündeme gelince, bunun Türkiye’deki yansıması da Kemalistlerle iktidar mücadelesinden vazgeçmek oldu.

Tekrar yakın tarihe bakınca, bir dönüm noktası olarak 12 Mart, Kemalizmin sol versiyonunun da içeriğini kristalize eden zengin bir deneyim olmuştur. Bu ideolojinin devleti yücelten seçkinci içeriği, tarihsel ilerleme fikrinin otoriter, tepeden inmeci ve demokratik olmayan bir özellik taşıdığı ortaya çıkmıştır. 27 Mayıs’tan 1971’in 9 Mart’ına uzanan süreçte, Önce Yön hareketi, daha sonra Devrim dergisi çizgisi, Doğan Avcıoğlu’nun 1970’teki Devrim Üzerine kitabında yazdığı program, o dönemin entelijensiyasının temel ideolojik eğilimlerini dile getirdiği gibi, küçük burjuva radikalizminin yukardan devrim özlemlerini, büyük toplumsal dönüşümlerin yolunu açmak için darbe hayallerini de temsil ediyordu. Dolayısıyla, 70’li yıllarda, Kemalizm ideolojik eleştirinin nesnesi, böylece sosyalist sol içindeki ayrışmaların temel bir etkeni oldu.

Bu eleştiriye yol açan temel unsurlardan ilki, 12 Mart’ın şiddetinin Kemalizmin solunu da kapsamasından sonra, onun artık özgül bir iktidar odağı olma ihtimalini solun gündeminden kaldırmasıydı. İkincisi ise, bağımsızlıkçı Kürt hareketinin ortaya çıkması. Bu ikincisi, Kemalizmin bütün varyantlarının aslında ulus-devletin bekasına dayandığını, onunla hesaplaşmadan herhangi bir toplumsal dönüşümün mümkün olmadığını gösteriyordu. Bir üçüncü ve önemli etken de işçi sınıfı hareketiydi. DİSK’in kuruluşuna yol açan direniş ve grevler, nihayet 15-16 Haziran büyük işçi direnişi, 70’li yıllarda süregiden eylemlilik, zaman zaman bu mücadelenin politik içerik kazanması, politik mücadeleye ve ittifaklar sorununa sınıf perspektifinden bakma eğilimini geliştirdi. Tarihsel gelişme sürecine daha önceki bakış açısına ise, “ilericilik-gericilik” gibi çok genel bir perspektif egemendi.

KEMALİZMDEN KOPUŞ NEREYE KADAR?

Buna karşın, sosyalist solun, ülke sorunlarına ilişkin kendi özgün tezleri, program, ideolojik ve politik mücadele perspektifi açısından, Kemalizmden köklü bir ayrışma yaşadığı söylenemez. Bu ayrışma, daha çok devlet kuramı ve Kürt sorunuyla sınırlı kalmakla bugün de Marksistler açısından temelli bir sorundur. Yalnızca geçmişten bugüne devralınan anlamda değil, ama önümüzdeki sürece ilişkin geliştirilmesi gereken toplumsal ve siyasal mücadele perspektifi açısından da önemi artan bir sorun.

Sosyalist solun, toplumsal dönüşüm projesi ile sol Kemalizminki arasında, pogramatik bir farklılık yoktu. Her ikisi de ulusal kalkınma-ilerleme paradigmasına bağlıydı. Farklılık, çıkış noktasında değil, varış noktaları arasındaydı. Dolayısıyla ayrışma, esasen, politik mücadele, devlete bakış, vb. düzlemlerdeydi. Bunu Kürt sorununa bakışa kadar götürebiliriz. Burada bile sorunlar var, birazdan değineceğimiz ulus kavramı bağlamında. Bir tür “negatif-Kemalis”t yaklaşım sözkonusu. Kaldı ki, devlet ve politik mücadele tarzı konusunda, eylem felsefesi açısından da sorunlar var. Mesela “öncü savaşı” formülasyonunun, bir kurtarıcı ideoloji olarak, dünyadaki kimi örnekleri izlemiş olsa bile, tepeden inmeci kimi izdüşümleri barındırdığı söylenebilir. Öte yandan, laiklik konusunda kalın çizgilerle çizilmiş bir ayrışma herhalde sözkonusu değildir.

Devletçilik konusunu alalım. Özellikle kriz dönemlerinde ve bugün bile, yürürlükteki iflas eden ekonomi modeline seçenek oluşturmak sözkonusu olduğunda, kimi Marksist iktisatçılarla Kemalistlerin önermeleri buyük ölçüde benzerlik göstermektedir. Bunun temel bir nedeni, modernizmle sosyalist teorinin çağdaş koşullar bağlamında yeterince ayrışmamış olmasıdır. Marksizm, bu ayrışmayı bugün bile bütünüyle gündemine almış değil. Ama sorun olarak (post-modernizm, post-Marksizm) yüzleşiyor. Yine bununla ilişkili olarak, bir başka neden, sınıf perspektifinin ve iktidar mücadelesi anlayışının yeterince gelişmemiş olmasıdır.

Bugünden bakıldığında, Türkiye solunun önemli bir bölümü, “reel” dediği sosyalizm modeliyle bütünsel olarak değil, yalnızca demokrasi, özgürlük, devlet, parti gibi parametreler düzeyinde sorunludur. Dolayısıyla, bu modelin, aynı zamanda, modernizmle örtüşen bir sosyalizm anlayışı içerdiği, hatırı sayılır bir tartışma konusu olmadı henüz. Oysa bu tartışma yapılmadıkça, Kemalizmle de ideolojik hesaplaşmamızı bitirmiş olmayacağız. Buna “tek ülkede sosyalizm” tezini de ilave etmeliyiz. Üstelik, içinden geçtiğimiz dönemeç, diğer hiç bir tarihsel durumun bize sunmadığı kadar ideolojik bir hegemonya imkanı içermektedir.

Öte yandan Türkiyede, sosyalist solun hiziplere bölünmesinde, teoriden çok kişilerin önde olmasında, Marksist bir örgütlenme bilincinden çok, şefokratik sistemin etkin olmasında, Kemalist rejim altında yetişmesinin, onun anti-demokratik siyasal kültür ögelerinin büyük payı vardır. Sol kendi içinde demokrat olamamıştır, çünkü bu siyasal kültürün içinde büyümüştür. Dolayısıyla, Marksizmi de böyle bir kültürel belirlenmişlik içinde kavramaya çalışmıştır. Politika düzeyinde bu kavrayışın Stalinist kalıplarla özdeşleşebilmesi böyle bir kültürel zeminle daha mümkün olmuştur. Sol-içi şiddeti türeten de böyle bir özdeşliktir. O nedenle, Kemalizmi aştığını iddia edenler, dönüp bir de bu noktadan bakmalıdırlar.

Sonuç olarak, Türkiye solunun, sol Kemalizmden ayrışamamasının, ya da bu ayrışma edebiyatının dönem dönem gündeme gelmesinin ideolojik ve teorik nedenleri, sosyalizm kavrayışının modernizmden ayrışmamasından kaynaklanmaktadır. Çünkü solda egemen olan tarih anlayışı, toplumların evrensel olarak belli aşamalardan geçtiğine dayanan aşamalı bir tarih görüşüdür. Buna göre de, ünlü beşli evrim şeması, yani ilkel toplumdan başlayarak komünist topluma kadar giden aşamalar, tarihin gelişme seyri gereği her toplumun zorunlu olarak geçmesi gereken aşamalardır. Sosyalistler olarak, Marksist teorinin zenginliğini gözardı edip, tarihin gelişme seyrini mutlak bir yasa gibi bu şekilde kabul ettiğinizde, yani tarihsel gelişmeyi, çok-boyutlu değilde, tek-boyutlu, çizgisel bir gelişme olarak kavradığınızda çağdaşlaşma/modernleşme sorunsalının tam göbeğine oturmuş olursunuz. Bu açıdan bakıldığında, Kemalizm elbette ki olumlu ve ilerici bir harekettir. Feodaliteden kapitalizme doğru, ümmet esasına dayalı bir cemaatten ulus devlete geçiş ilerici bir adımdır, sanayileşmek için devletçilik de. Nitekim Kürt ayaklanmalarının bastırılmasında, TKP’nin Kemalist hükümete verdiği destek bu bağlamdadır. Bu durumda fark, ufkun darlığı ve genişliği ile ilgili olur. Sosyalistler daha ilericidir, çünkü Kemalistlerin ufku kapitalist toplumla sınırlıdır, sosyalistlerinki ise bunun ötesine geçer.

Elbette ki tarihe ilericilik-gericilik noktasından bakılabilir. Gericiliğe ve faşizme karşı ideooljik mücadele açısından gereklidir de. Şeyh Bedrettin, Yunus Emre, M. Kemal, Kurtuluş Savaşı gibi halkın ilerici geçmişinin figürlerinin gericiliğin, şoven milliyetçiliğin bir aleti haline getirilmesine seyirci kalınamaz. Bugün bile IMF-Dünya Bankası programını işadamları “2. Kurtuluş Savaşı” diye nitelemekle bir kitle temeli yaratmaya çalışıyorlar. Ama bunun odağına sınıf perspektifini oturtmadığınızda, ya da ülkede ve dünyada tarihin geçmişten bugüne seyrini gözardı edip eski boyutlarıyla bugüne taşıdığınızda, TKP açısından söylersek, iktidarla eklemlenmiş bir politika izlemiş olursunuz. Onun tarihen ilerici olduğu görüşünden ötürü iktidardaki sınıfı cepheden karşınıza almazsınız, onunla ilişkiniz antagonist olmaz.

YENİ BİR DÖNEMECİN EŞİĞİNDE

Bugün ayrışmayı, yaşadığımız süreç dayatıyor. Sosyalist deneyleri de kapsayan modernizmin eleştirisinin, onun yerine, Marksizmin yeniden-üretilmesine dayalı yeni bir toplumsal gelişme kavramı koyması gerektiği ortadadır. Modernizmin toplumların tarih içindeki ilerlemelerinin itici güçleri olarak vaazettiği, ama yaratılan yeni ihtiyaç kategorileriyle insanların kendi yaşamlarını nasıl sürdüreceklerini dahi belirleme olanağını sağlayan sanayileşme ve teknolojik ilerlemeler, teorik sorunlar bir yana, son yüz yılda üretici güçlerin yeterince geliştiği dikkate alındığında, gelişme kavramının asli ögeleri olarak düşünülemez artık. Modernizmi aşamayan sosyalist deneylerin, yalnızca görece eşitlikçi toplumlar kurabildikleri unutulmamalı. Marksist bakış açısından gelişme kavramının içeriği, insanın sömürü ve baskı koşullarından kurtulması, insan potansiyelinin bütünüyle gerçekleştirilmesi ve insanların kendi yaşamlarını kendilerinin belirledikleri biçimde sürdürebilme olanağı anlamında insani özgürleşme’dir. Sanayileşme ve teknolojik ilerlemeler ise böyle bir özgürleşmeyi sağlamak yönünde işsizliğin, yoksulluğun ve eşitsizliğin giderilmesinde önemli araçlar olarak düşünülmelidir. Bu durumda siyaset de, insanın kurtuluşunun, insani özgürleşmenin aracıdır yalnızca. Ve sonuçta böyle bir gelişme kavramı, siyasal ve toplumsal düzeyde tam bir demokratikleşmeye tekabül eder. Ama bu demokrasi, soyut bir demokrasi değil, somut olarak bir emek demokrasisidir, sosyalist demokrasidir. Bireysel ve sınıfsal olarak, sahip olunan hakların bitiş noktası değil, başlama yeridir. Dolayısiyla, sosyalizm mücadelesinin de, böyle bir gelişme kavramına uygunluğunu sağlamak için gerek örgütlenme ve gerekse siyaset tarzı itibariyle yeniden yapılanması gerekir.

Kapitalizmin küreselleşmesinin sonuçları ve modernizmin eleştirisi sosyalizmin böyle bir gelişme anlayışı yönüde kavranışına yol açıyor. Bu kavrayış geliştikçe, modernist bir proje olarak sol Kemalizmle ayrışma da gelişecektir. Dolayısıyla, gelişme kavramı bu ayrışmanın temel nirengi noktalarından biridir. Ancak hemen hatırlatmak gerekir ki, yeni bir gelişme kavramı, herşeyden önce bir yöntem sorunudur. Modernizm eleştirisi pozitivizm eleştirisinden, dolayısıyla, tarihsel determinizm sorunundan bağımsız olarak yapılamaz. Marksist bir eylem felsefesi, buna bağlı olarak bir siyasal kültürün gelişebilmesi ve bu zemine oturan siyaset yapma tarzı, yeni bir gelişme kavramının ve dolayısıyla, Kemalizmden bütünsel bir ideolojik kopuşun, dolayısıyla, sosyalist hareketin ideolojik bağımsızlığının önkoşullarıdır.

Bu noktada, son olarak şunu hatırlatalım: Burjuva ideolojisi ve eylem felsefesi, kapitalist koşullarda tabii ki önceldir, önce gelendir. Marksizm, onun eleştirisi ve Marksist hareket, devrimci sınıf hareketi de onun yadsınmasıdır. Bu ideoloji ve felsefe, doğaldır ki, her ülkenin kendi tarihsel ve toplumsal koşullarına göre şekillenir, yerel biçimler alır. Bu koşulların içinde doğan devrimci hareketler, ister istemez, egemen ideolojiden etkilenirler. Hele tarihsel koşullar gereği bu ideolojinin ilerici görünen kimi yönlerini, burjuvazinin kimi ileri reformlarını sahiplenirler de. Bu tarihsel olarak böyle. Fransız devriminin karşısındaki konum neyse, ona benzer niteliteki diğer devrimler karşısındaki durum da odur. Her zaman bir etkilenme, olumlu yönleri sahiplenme olur. Eleştirimizi ve ideolojik kopuşu böyle bir tarih bilinci içinde kavramalıyız. Her tarihsel dönemde bu eleştiri ve kopuş da içerik olarak, biçim olarak kendini yeniden üretir. Bugün vardığımız yer, bu eleştirinin ve kopuşun bugünün koşullarında yeniden-üretilmesidir.

KEMALİZMİN BUGÜNÜ

60’lı yıllarda Avcıoğlu, “II. Milli Kurtuluş savaşımızda öncülük, asker-sivil zümreye aittir”, “ülkemizin bugünkü gelişme aşamasında milliyetçi devrimciler bir kez daha ön planda rol almaya aday gözükmektedir” demekteydi. Bugünkü İşçi Partisi çizgisinin o zamanki temsilcileri ise bunu, "Hiç olmazsa bir süre için yanlış değildir" biçiminde değerlendirmişlerdi (Şahin Alpay, Aydınlık Sosyalis Dergi Sayı 12). Yani "asker-sivil aydın zümrenin" öncülüğü meselesinde Avcıoğlu ile hemfikirdiler. Gerekçeler de aynıydı: "ülkenin iktisadi gelişme seviyesi proletaryanın değil de, asker-sivil aydın zümrenin öncülüğüne uygundur" Bugün de dönüp dolaşıp aynı yere gelmişlerdir. Perinçek’in partisi (İP), 28 Şubat’la birlikte Ordu’nun Kemalist Devrim mevzilerine geçmesiyle kuvvet dengesinin değiştiğini, Cumhuriyet Devrimi’nin ikinci taarruzunun başladığını, bunun “bir Cumhuriyet Devrimi Hükümeti’nin kurulmasını olanaklı” kıldığını söylemektedir. “Bu iktidarın ordusu var. Bütün mesele, ‘örgütlü halkın devrimci Meclis’i ve devrimci hükümeti yaratması.” Mesele işte bu kadar kolaylaşmıştır!!!

Günümüz Kemalist akımınını önemli temsilcilerinden M. Soysal’a gelince.. Soysal, ‘‘Sosyal demokrat’’ ya da ‘‘demokratik sol’’ olma iddialarını taşıyan partilerin, Ozalcı politikaları paylaşmaları ve IMF reçetelerini itirazsiz benimsemeleri, ekonomideki sorunların sanki özünü oluşturuyormuş gibi sadece yolsuzluklara ve ‘‘hortumlama’’lara karsı çikmaları, Derviş'in ‘‘Satis olmazsa program batar, para gelmez’’ yorumuna teslim olmaları hangi solculuga siğar, diye haklı olarak isyan ediyor. Bu teslimiyetçilikten hareketle, ortaya çıkan “soldaki ideolojik boşluğu, hatta yanilgiyi giderecek radikal bir atılıma” ihtiyaç olduğunu söylüyor. Ancak “dıştan dayatılmıs modeller yuzunden gelir dağılımı daha da bozulan, ..bir toplumu cumhuriyetin ilk yıllarindaki yön duygusuna yeniden kavuşturarak özledigi yaşam düzeyine yukseltmek artık Türk solu icin kaçınılmaz bir ulusal ödev olmuştur.” derken aynı kapıya çıkıyor o da, ideoloji gereği.

Atatürkçü Düşünce Derneği’nin görüşlerini yansıtan İleri yazarlarından Gökçe Fırat, son yıllarda özellikle özelleştirmeci anlayışla devletçilik, küreselleşme olgusuyla ulusçuluk, inançlara saygı kılıfı altında laiklik ilkelerine saldırıla olduğunu söyleyerek, “Bütün bunlar Kemalizm'in modasının geçmediğini göstermektedir. Atatürk ilke ve devrimleri içtenlikle uygulandığı takdirde, gelecek yüzyılın öngördüğü bireylerden oluşan bir topluma kavuşmak hayal değildir,” diyor. Görüşleri kendi sözleriyle özetle şöyle: Bugün IMF’nin dediklerine hayır diyebilecek bir parti yok. IMF’ye verilen Niyet Mektubu’nda da Teşekkür Mektubu’nda da hem Ecevit’in hem Bahçeli’nin imzası var. IMF’ye taahhütte bulunan ve teşekkür eden bir Türk milliyetçiliği! Diğer ortak ANAP ise zaten 80’lerle birlikte bu süreci açan parti. Böyle bir parlamenter sistemde Ordu’nun siyasi rolü ister istemez ön plana çıkıyor. Ordu, 28 Şubat’taki müdahalesinden sonra, Türkiye’de sistemin Ortaçağ’a kaymasını engelleyen ilerici bir rol oynadı. Son dönemde tehdit önceliğini irticadan yoksulluğa çevirdi. Bu, Ordu’nun, irticanın toplumsal zeminini sağlayan ekonomik yapıya yöneldiğinin göstergesidir. Ancak, Ordu’nun, yolsuzluğun zeminine doğru yönelmesi de gerekmektedir. Bu yolsuzluk düzeni 1980 sonrası liberalleşme sürecinin ürünüdür ve yolsuzluğun yok edilmesi için de liberal sisteme son verilmesi gerekmektedir. (İleri, sayı:4.)

M. Soysal’la birlikte parti girişiminde birlikte olan Sina Akşin, aynı dergide şöyle özetliyor görüşlerini: “Atatürk Devrimi'ni tekrar tüm kapsamıyla Türkiye'de uygulamaya sokmak gerekir. Yeniden aydınlanmaya girmemiz, Ortaçağ’la hesaplaşmaya girmemiz lazım.” “Ordu'nun Atatürkçü çizgiye gelmiş olması çok sevindirici bir olay. Ama Ordu tek başına bırakılamaz. Sivillerin de bir siyasal örgütlenmeye gitmesi gerekiyor. Atatürkçülüğün daha yaygın bir örgütlenmeye kavuşması lazım. Atatürkçü parti bu nedenle bir ihtiyaç.” Yani ihtiyaç duyulan şey, artçı sivil bir güç.

Özetle, Perinçek’ten M. Soysal’a Kemalist çevrelerin birleştiği ve yeni parti girişiminin de bildirgesinde yer alan konsept, ulusal kimliği öne çıkaran, bağımsızlık yanlısı, yeni dünya düzenine karşı KİT'leri ve ‘Türk halkının sorunlarını çözmek için en elverişli çerçevenin ulusal devlet olduğunu savunan, dolayısıyla krizden çıkış yolu olarak da ulusal, kamusal bir program öneren, Kemalist bir çizgide ulusal ve sol güçlerin birliğini hedefleyen, ama öncelikle ordunun “devrimci” rolünü merkeze koyan görüşlerden oluşuyor.

KEMALİZM VE KÜRESELLEŞME

Belli ki, Kemalizmin örtüştüğü çerçeve, meşruiyetinin temeline, ulusal düzeyde yönetilebilir bir kapitalizmi koyan ulus-devlettir. Oysa şimdi, dünya kapitalizmi, ulusal kapitalizmlerin, dünya sisteminin hiyerarşik ilişkileri içinde eklemlenmiş birliği olmaktan çıktı. Bütün dünyada birden karar veren, her ülkeyi potansiyel üretim alanı ve pazar olarak gören, kendi hareketliliğine engel tanımayan şirketlerin oluşturduğu bir sisteme dönüşüyor. Şimdiye kadar az veya çok ulus-devletler ile birlikte gelişmiş bir ekonomik sistem, şimdi kendine yeni bir çerçeve arıyor. Ulus-devleti, “gece bekçiliği” veya güvenlik ve hukuk dışındaki işlevlerini terke zorluyor. Bu yönde ciddi gelişmeler kaydettiği de bir gerçek. Bir dönem devlete sosyal karakterini veren bütün politikaları işlevsiz kılmakla yetinmiyor, bütün hizmet kategorilerini küresel sermayenin denetimine almak için yeni yeni programları gündeme sokuyor. Sonuçta bu gelişmeler, ulus-devleti derin bir krize sürüklemiş durumda. Dolayısıyla, bu devletlerin şimdiye kadar sağladığı meşrulaştırıcı ideolojilerin de geçerliliğini gündeme getirmiş oldu. Piyasa ideolojisi ile ulusalcı ideolojiler arasındaki çelişkiler şeklinde.

Ulusalcı bir ideoloji olarak sol Kemalizmin piyasa ideolojisi karşısındaki direnci ve başarı olasılığı ne olabilir? Marksistler açısından bunun yanıtı, içinde bulunduğumuz koşullarda büyük bir güncelliğe sahip. Çünkü bu soruya verilecek yanıtlar Kemalizmle ideolojik-politik ve sosyo-ekonomik anlamda ayrışmanın/hesaplaşmanın nirengi noktalarını ortaya koyacaktır ve bu artık kaçınılmazdır. Bu ayrışma somut olarak tanımlandığı ölçüde ittifaklar politikası da doğru belirlenmiş sağlıklı bir zemine oturabilecektir.

Birincisi, solu ve sağı ile Kemalizmin sınıfsal temeli sorusunu ortaya koymak gerekir. Tanzimat’tan beri yenileşme hareketlerinin itici gücü olan “tarihsel blok”, ordu, bürokrasi ve aydınlardan (60’lı yıllardaki deyimiyle asker-sivil-aydın zümre) oluşuyordu. Son iki yüz yıllık yenileşme bu kesimin iradesiyle biçimlenmiştir. Batılılaşma ve otoriter laiklik bu kesimin varlık nedenlerini oluşturur. Yukarıdan aşağıya örgütlenen modernleşme modeli, onunla koşut toplum mühendisliği, halka rağmen halk için ortaya konulan gelişme doğrultusu ve onun tunç bir iradeyle dayatılması bu blok tarafından gerçekleştirilmiştir. Temel amaç, milletin çağdaşlaştırılması, ileriye götürülmesi, diğer muasır milletlerle aynı seviyeye getirilmesidir. Milliyetçiliğinin temel içeriğini bu teşkil eder. Dolayısıyla, sınıf çelişkisini yoksayan, toplumun birbirine ihtiyaç duyan zümrelerden oluştuğu inancına dayanır. Bu anlamda, Kemalizmin halkçılığı da korporatist ve solidaristir (dayanışmacı). Bu nedenle özünde devletçi, merkeziyetçi ve otoriterdir. Ancak bu blok son 30 yılda 12 Mart darbesiyle, ordunun aydınlarla ilişkisini tarihsel olarak kesmesinden itibaren çatırdamıştır. Ordu ve bürokrasi, büyük sermaye ve şimdi de küresel sermaye ile bütünleşmiştir. Ordu bir kurum olarak bizzat sermaye yatırımcısı haline gelmiştir. Bu kesimin 27 Mayıs’la kıyaslanabilecek 28 Şubat sürecinde bir kere daha görüldüğü gibi, çağdaşlık, laiklik, Kürt sorunu karşısında hatırlanan milliyetçilik dışında Kemalizmin “ilerici” ya da sol sayılabilecek motifleriyle ilişkisi kalmamıştır. Öte yandan, Kemalist asker-sivil-aydın zümrenin öncülük ettiği hareketler içinde –görece Kurtuluş Savaşı dışında– köylülük yer almamıştır. Halkçılığa rağmen köylülüğün geriliği nedeniyle toplumsal değişime katılamayacağı varsayılıp ilerlemenin aydınlanmacı-pozitivist eksende öncü aydınlar eliyle yürütülmesi düşünülmüştür. Tarihsel gelenek özetle bu.

İkincisi, yaklaşık yirmi yıldır dünya kapitalizmiyle entegrasyon sürecini yaşayan Türkiye kapitalizmi bugün yeni bir dönemece girmiştir. Bu dönemeç iki koşul ortaya koyuyor: Ekonominin yönetimi genel olarak Dünya Bankası ve IMF dolayımıyla küresel emperyalizmin denetimine geçiyor. İktidar blokunun en önemli kararların mercii olan kilit mevkilerine kendi adamlarını yerleştiriyorlar. Parlamentoyu, alınan kararların onaylayıcısı olmak gibi bir tür “cunta danışma meclisi” konumuna düşürmek bir yana, hükümetleri bile baypas ediyorlar. Bu yeni tür bir sömürgecilik demek. Dolayısıyla bu yanıyla mücadelenin anti-emperyalist bir boyutu var. Buna karşın, ikinci olarak, bu yeni sömürgecilik, her yana sızan, her yeri ele geçiren bir küresel kapitalizmin çevredeki yeniden-örgütlenmesi olarak şekilleniyor. Yani anti-emperyalist ve anti-kapitalist mücadeleyi içiçe geçirmek gibi bir formülasyon gerçekliğe denk düşen yeterli bir formülasyon değildir artık. Burada geçmişten farklı olarak şunu söylemek gerekir ki, anti-kapitalist mücadele işin özüdür. Çünkü siyasal ve askeri ilişkilerin dışında emperyalizmi ayırdeden tekel kârı veya sömürge kârı, ulusal ya da yerli diyebileceğimiz bir burjuva kesiminin ulusal pazardan elde ettiği artı-değerin bir kısmını çeşitli mekanizmalarla gaspetmesine dayanıyordu. Burjuvazi bu nedenle ulusal pazarın korunması talebiyle devlet politikalarını yönlendirirdi, devlet müdahaleciliğine ihtiyaç duyardı. Peki şimdi ne oluyor? Birincisi, ulusal pazar diye bir şey yok oluyor. Ve ikincisi, yerli burjuvazi, eski sömürgecilik döneminde olduğu gibi, kompradorlaşma eğiliminde. Küreselleşme, bir yandan ulusal pazarı yok edip ele geçirirken, öte yandan da, yerli burjuvaziyi bu eğilime zorlamaktadır. Ya da onu, uluslararası düzeyde örgütlenmiş sermayenin yerel bir bileşeni yapmaktadır. Uluslararası kapitalizmle bütünleşme (entegrasyon) sürecinin temel bir yönü budur.

Bu çerçevede burjuvazinin artık Kemalizme ihtiyacı yok. Kemalizmin devlet ve toplum yönetme pratiği, toplumun kapitalist çizgide devamının önünde bir engeldir. Toplumun çok uluslu ve çok kültürlü olması da buna engel. Yani bir kuruluş ideolojisine ve onun yönetme pratiklerine ihtiyaç yok. Yok, çünkü başına “ulusal” sıfatı konsa da somut çıkarları ve temel dünya görüşü ile onları taşımaya aday burjuva sınıf gerçekliği yok. Neden yok? Çünkü ulusal kalkınmacılığı ya da ulusal kapitalizmi destekleyen dünya düzeni çöktü.

Öte yandan anti-emperyalizm bugün artık ulus-devletin bağımsızlığını değil, emekçi sınıfların bağımsızlığı ve özgürlüğü sorununu içerir. Bu bağımsızlık ve özgürlük mücadelesinin siyasal hedefi emekçi iktidarından başka bir şey olamaz. Yani bağımsızlık sorunu, emperyalist sömürü ve egemenlik altındaki emekçilerin sorunudur. Siyasal bağımsızlık derken, somut olarak emekçilerin demokratik hak ve özgürlükleri önündeki egemenlik ve tahakküm ilişkilerini hedef almaktan, tüm emekçilerin ortak malı olan bu topraklar üzerindeki zenginliklerin gaspedilmesine karşı çıkmaktan sözediyor olmalıyız. Ancak dikkat etmemiz gereken bir nokta var: sosyalistlerin geçmişte üzerinde durmadıkları bir konu. Bağımsızlık ulus kavramı üzerinden ileri sürülen bir talep. Ancak ulus kavramının tarihsel olarak iki farklı biçimini ayırdetmek gerekir. Özellikle Fransız Devrimi’nden sonra ortaya çıkan biçimlerdir bunlar. Fransız devriminin geliştirdiği ulus temeli sözleşmeye dayalıdır, aynı haklara sahip ve aynı ödevlerle yükümlü insanlardan hareket eder. Bunun karşısında muhafazakarlığın öne çıkardığı etnik ve kültürel temele dayalı ulus anlayışı ise, bugünü değil, geleneği öne çıkarır. Dolayısıyla, insanlar milletin üyesi olarak doğarlar, onun değerleri tarafından biçimlendirilirler. Birincisi iradeyi temel alırken ve böylece demokrasi ve özgürlüğe imkan verirken, ikincisi bunu yok sayar ve dolayısıyla, otoriter ve anti-demokratiktir. Kemalizmin bağımsızlık düşüncesi de bu ikinci ulus kavramından hareket eder, yani etnisiteye dayanır. (Sivil toplumculuk adına kemalizmi jakoben olmakla eleştirenler, onun ve solun anti-demokratikliğini, sonuçta Türkiye’de demokrasinin gelişememesini buradan türetenler, her nedense Fransız devriminin ulus’a ilişkin bu iki eğilimini es geçiyorlar. Jakobenlerin sözleşmeci bir ulus kavramına dayandığını görmek istemiyorlar.)

“Devletler üstü birleşmelere ve sınırlar ötesi büyük sermaye gruplarının çabalarına karşın Türk halkının sorunlarını çözmek için en elverişli çerçevenin ulusal devlet olduğu” görüşüne gelince.. Bu, kamu mülkiyeti denilen şeyin, içerik olarak yeniden tanımlanmasını getirir. Marksistler için, kamu işletmelerinin eskisi gibi devlet tekeline dönüşmesini savunmak, ilerici bir talep olamaz. Tek başına özerkleşmeyi savunmak da. Özerkleştirme ancak toplumsal mülkiyet dinamiklerine dayalı bir demokratik planlanlama ve işçi-emekçi denetimiyle birlikte savunulduğunda düzen değişikliği anlamına gelebilir.

Önemli bir nokta da şudur: şimdiki tarihsel koşullarda, gerçek bir devrimin burjuva içeriğinden (demokratik talepler anlamında) esasen söz edilemez. Dolayısıyla, 20. Yüzyılın başındaki devrimci-demokratik diktatörlük ve daha sonra da demokratik halk iktidarı gibi formülasyonların, geçmişteki tartışmalar bir yana, –yani ulusal pazarı yokeden, yerli burjuvazinin küresel emperyalizmle bütünleştiği– somut tarihsel koşullar açısından da geçerliliği yoktur. Demokratik taleplerin, işçi-emekçi iktidarını hedefleyen bir mücadele açısından ancak geçiş talepleri bağlamında bir anlamı vardır. Ve özünde bu talepler, burjuva anlamda değil, emek demokrasisi çerçevesi içinde değerlendirilmesi gereken taleplerdir. Birincisi, geçiş talepleri, (kapitalist sistemle doğa, burjuva toplumu ile kadın arasındaki) tüm diğer çelişkilerin bağıl olduğu merkezi çelişki olarak emek-sermaye çelişkisinden türetilen taleplerdir. İkincisi, burjuva demokrasisinin en ideal biçimlerinin dahi, altı oyulmuş, yozlaşmıştır. Bugün batı Avrupa’da bile temsil krizi vardır. Temsili demokrasi tarihsel olarak aşıldığı gibi, pratik olarak da çözülmektedir. Yerini alan “doğrudan demokrasi”, vb. değil, fast-track gibi, formel mekanizmaları dahi baypass eden küresel sermayenin karar alma mekanizmalardır.

Sonuç olarak, sol Kemalizmle aradaki farklar, aşılamaz farklardır; sınıfsal perspektif bir yana, temelini mülkiyet sorunu ve devlet sorununun oluşturduğu farklar. Üstelik, bu yalnızca, basit olarak, Marksist tezlerin bir yinelenmesi ya da bir ilke sorunu değildir. Ama yaşanan kriz koşullarında, krizin riskler yanında ortaya çıkardığı imkanlar içinde, kapitalizmin yıkıcı sonuçlarını ortadan kaldırabilecek yegane seçeneğin sosyalizm olmasıdır. Anti-kapitalist bir programı temsil etmeyen bir seçeneğin, geçici ve nisbi reformasyonlar yapmaktan başka şansı yoktur. Ve bunlar da, kapitalizmin küresel yönelimleriyle yerel ölçekte baş etme imkanına sahip olamayacakları için daha kötü çöküşlere, baskıya, vb. hayal kırıklıklarına yol açabileceklerdir. Özellikle Türkiye’nin Avrasya’da içinde bulunduğu jeopolitik ve stratejik koşullar açısından düşünürsek, şoven milliyetçiliğe, pantürkizme kapı açması büyük bir olasılıktır.

Ancak bu, sosyalizmi temsil eden seçeneğin somutlaştırılması gereğini daha şiddetli bir ihtiyaç haline getirmektedir. Bu, öncelikle program ve onun teorik daynakları sorunudur. Türkiye solu, belki de tarihinde ilk kez, bir teori ve program tartışmasını 60’lı yıllarda yaşadı. Sonraki yıllar, bu tartışmanın içindeki eğilimleri sorunsallar olarak sürdürdü ve daha çok bir strateji ve taktik tartışmasına tanık oldu. Ancak o günlerden oldukça farklılaşan bugünkü dünya ve Türkiye koşulları, yeni bir tartışmayı gerekli kılmaktadır. Üstelik bu tartışmanın zemini yalnızca nesnel koşullar da olamaz. Modernizm ve –Kemalizmin de felsefi temeli olan– pozitivizm eleştirisi bu zeminin temel bir bileşeni olmalıdır. Politikaya temel teşkil edebilecek felsefi ve programatik tezlerin oluşturulması gerekir. Sol politikanın içinde bulunduğu tıkanıklığı aşmanın, dolayısıyla yeni bir şahlanışın temel bir yolu budur.

*****

Sayfa 2 / 2

  • 1
  • 2

Diğer bölümler

  • Hayat Ağacı
  • Polemik
  • Belge

kizilcik dergiler

Tüm dergiler (2000-2014)

Çok okunan yeni yazılar

  • KAPİTAL mi, MUKADDİME mi?
  • Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve görüşleri
  • İttihatçı düşmanlığı anlamsız değildir
  • Liberaller
  • Dünya Barış Günü ve komisyondan beklentiler
Siyaset Ekonomi Dünya Kültür-Anma

© KIZILCIK 2000–2026. Tüm hakları saklıdır. · Hakkımızda