- Ayrıntılar
- İzzettin Önder
- Sayı 7 (Nisan 2001)
Türkiye 1997‘de, fazla anlaşılmadık bir biçimde, IMF ile bir "izleme programı anlaşması" imzaladı. Bu program çerçevesinde IMF'den mali destek almadı, fakat, ilginçtir ki, belirli aralıklarla IMF heyetinin Türkiye'ye gelmesini ve ekonomiyi denetlemesini kabul etti. Bu durum, zannedildiği gibi, Türkiye'nin lehine olmadı. Tam tersine, IMF ile yapılmış olan yakın izleme anlaşması, Türkiye'nin alacaklılarını kuşkuya düşürdü ve Türkiye'nin kredibilitesini olumsuz etkiledi.
IMF ile yapılmış olan yakın izleme anlaşması Türkiye'ye bir şey kazandırmadığı gibi, sorunlarını da çözemedi. Böylece Türkiye 1999'un sonlarına doğru dış borçlarını çeviremez bir konuma gelmiş oldu. Bu sıkışıklık karşısında Türkiye IMF ile 18’inci stand-by anlaşmasını imzaladı. İlki 1958 Moratoryumu ile devreye giren stand-by anlaşmaları nın en kapsamlısı ve 2000 yılından başlayarak üç yıl sürecek olan istikrar anlaşması tek hedefe yönelmişti: Üç yıl içinde enflasyonu indirerek, üçüncü yıl sonunda tek haneli enflasyona ulaşmak.
Üç yıllık istikrar programına geçmeden önce, ekonominin temel niteliklerini açıklamak yararlı olur. Bu nitelikleri şöylece sıralayabiliriz:
- Batı ekonomisinin gölgesinde, önceleri ticari emperyalizm yörüngesine sokulan, sonraları ithal ikameci politikalarla üretim merkezleri paylaşımı alanına dönüştürülen, en sonunda da finansal liberalizm sayesinde finansal sömürü altına çekilen ekonomi, ikinci sınıf ve verimsiz bir üretim yapısına sahiptir;
- Bu hali ile, iç potansiyellerini tam olarak kullanmaktan alıkonulan Türkiye, dış kaynakla, o da ancak tüketime yönelerek canlanabilir bir ekonomik yapıdadır;
- İhracatını gerektiği biçimde geliştiremeyen bir ekonomik altyapı üzerine, ağırlıklı olarak sıcak para operasyonları ile oturtulan finansal akımlar, ekonomiyi her an derin şoklara sokma eğilimi taşımaktadır;
- Verimsiz ekonomik altyapı emeği, sosyal kurumları ve devleti gereği biçimde besleyemeyince, bir yandan ekonomi verimsiz kayıt-dışı alanlara kaymakta, diğer yandan da ciddi kamu açıkları veren bir görüntü sergilemektedir.
TEMEL ALTYAPI İHMAL EDİLDİ
Verimsiz ekonomik yapı kamu kesimini çökertirken, enflasyonist süreçlerle hem gelecek nesillerin kaynaklarını, hem de varolan sermaye yapısını eritmektedir. Açıktır ki, bu oluşum bütçe ve kamu açıkları ile gündeme gelmekte, bu açıklar faiz haddini ve enflasyonu körükleyerek, döviz üzerinde baskı oluşturmaktadır.
İşte üç yıllık istikrar programı böyle bir ekonomik altyapı üzerine oturtulmaya çalışıldı.
Büyük boyutlara ulaşan ve ekonomiyi ciddi olarak sıkıştıran dış ve iç borç konusuna bir çözüm getirmek ve enflasyonu denetim altına almak amacıyla 1999 sonunda IMF ile yapılan stand-by anlaşmasına göre, enflasyon oranları 2000 sonu itibariyle TEFE %20, TÜFE %25, 2001 yılı sonu itibariyle ise, TEFE %10, TÜFE %12 olacak, 2002 yılı sonunda ise enflasyon tek haneli rakamlara indirilecekti.
Enflasyonun kamu açıklarından kaynaklandığı temel teşhisine dayanan ve enflasyonu üçüncü yılın sonunda tek haneli oranlara indirmeyi hedefleyen program, üç temel ayağa oturtuldu. Bunlardan birincisi, kamu açıklarının denetlenmesi ve faiz-dışı bütçenin fazla verilmesine çalışılması olarak tanımlanan bütçe ve buna bağlı olarak maliye politikası; ikincisi, bir yandan önceleri çok dar ve hedef enflasyonla uyumlu bir band içinde denetimli tutulan döviz kuru ve böylece oluşturulan "döviz çıpası", diğer yandan da bir tür "para kurulu" gibi çalışmaya yöneltilen ve dış varlıklara dayalı olarak para arzında bulunmakla görevlendirilen Merkez Bankası etrafında oluşturulan para politikası; ve üçüncü olarak da, tarım, bankacılık, sosyal güvenlik ve KİT alanlarının piyasaya açılmasını öngören ve, yanlış bir ifade ile, “yapısal reform” adı verilen dönüşüm politikaları.
Dikkat edilirse görülür ki, üç yıllık istikrar programı ekonominin reel altyapısı üzerinde durmamıştır. Bu bağlamda tasarruf, yatırım, verimlilik, istihdam ve teknoloji gibi bir ekonominin temel taşları tümü ile ihmal edilmiştir. Tarım ve sanayi ilişkileri, bölgesel dengesizlik ve gelir dağılımı bozuklukları hiçbir biçimde gündeme getirilmemiştir.
Ekonominin reel altyapısının ihmal edildiği modelde sadece parasal ve sonuç göstergeler üzerinde durulmuş ve bunların görüntüsü makyaja tabi tutulmuştur. Şu nokta açıktır ki, reel faktörleri baskılayarak, parasal ve göstergesel bazı sonuçların sağlanması olanak dahilindedir. Örneğin, kamu personeli özlük hakları ve reel kamu harcamaları baskılanarak, bütçe açığı kapatılabilir, bunun sonucunda da faiz haddi ve enflasyon oranı düşürülebilir. Ancak açıktır ki, böyle bir politika gelir dağılımının daha da bozulması yanında, ekonomide genel verimlilik düzeyini düşürerek etkinliği de bozabilir. Etkinsizlik sorununun enflasyonun genel nedeni olduğu varsayımı altında, böyle bir politika kısa dönemde enflasyonu baskılasa bile, içinde enflasyon tohumlarını taşıyor olacağından dolayı, uzun dönemde enflasyon halledilmemiş olur. Oysa, enflasyonla mücadelede kısa dönemde enflasyonu önlemek kadar, uzun dönemde varılan düzeyi korumak da önemlidir ve temel amaçtır.
“SİYASAL İKTİDAR”I SATIN ALANLAR
Ekonominin reel alt yapısına önem vermeyen üç yıllık istikrar programının temelde yöneldiği araç, bütçeyi sıkı denetim altına almak ve devletin ekonomideki işlevlerini ortadan kaldırarak, tüm işleyişi piyasa süreçlerine terk etmek idi. Bu amaçla bütçe hacimleri sınırlı tutuldu ve reel harcamalarda azami kısıntı yapılarak faiz dışı fazla verilmeye gayret edildi. Sıkı bütçe politikası ile Hazine'nin likidite gereksinimi sınırlanırken, bu sorun bankalar sistemi ile çözülmeye çalışıldı. Zira, Merkez Bankası sadece döviz girişleri karşılığında TL emisyonunda bulunmakla görevlendirildiği için, cari kalemlerdeki döviz hareketleri TL tabanının belirlenmesinde hakim oldu.
Bütçeden destekler kaldırılıp, tarım ve diğer kesimler kendi hallerine bırakıldığında ya da tarımda olduğu gibi "gelir desteği" adı altında, teorik olarak "aylaklığa prim" şeklinde ufak destek politikaları uygulandığında, ekonomik verimsizlik sorunu büyüyebileceği halde, bu sorunlarla uğraşmaya yönelik hiçbir politika önlemi de geliştirilmedi.
Öte yandan, bütçelerin yaklaşık yarısını götüren ve kamu kesimini nitelik ve nicelik olarak eriten iç ve dış borç faiz ödemeleri için hiçbir erteleme de gündeme getirilmedi. Tüm borç servisinin ödenmesine sadık kalınacak, aynı zamanda da enflasyon denetim altına alınacak, buna karşılık fevkalade cüz'i bir IMF desteği, o da belirli bir döneme yayılı olarak, sağlanacaktı.
Üç yıllık programın uygulanmasının ilk yılında, çok iyi bilindiği gibi, memur maaşları göstermelik resmi enflasyon değerleri ile baskı altına alındı. Buna paralel biçimde özel kesim ücretleri de baskılandı. Bazı tarımsal ürün alımları yanında kira vb. gibi kalemler de baskı altına alındı. Kâr ve faiz dışında hemen tüm gelir kalemleri baskılandı. Bu yönü ile program bir tür “aksak şok” ya da “aksak heterodoks” istikrar programı niteliğinde idi. Başka bir ifade ile, bu görüntüsü ile istikrar programı, tüm faktör gelirlerinin baskılandığı tam heterodoks bir program olmayıp, faiz ve kâr dışında kalan bütün gelirlerin baskılandığı yarı-heterodoks bir program niteliğinde idi.
Kâr ve faiz dışındaki gelir kalemlerini baskılayan bu program, doğal olarak, kâr ve faiz gelir grupları tarafından fevkalade tutuldu. Tüm diğer gelir kategorilerini baskılayan programın bekçisi de sayısal olarak güçlü üçlü koalisyon (daha doğrusu, ittifak) olduğundan, bu iki kesim "siyasal istikrar" adı ve aldatmacası altında hükümete tam destek verdi. Açıktır ki, söz konusu "siyasal istikrar"ı satın alanlar, aslında ekonominin yükselen üretim gücünden değil, baskılanan kesimlerden pay almayı satın alıyorlardı.
IMF’NİN AMACI
Uygulamanın birinci yılının sonuna doğru, Kasım 2000'de bir kriz meydana geldi. Öncü kriz niteliğindeki bu gelişmeyi biraz analiz etmek gerekiyor. İlk yılın sonuna doğru, hem tüm baskılanan kesimler rahatsız olmaya hem de, kısmen buna bağlı olarak, piyasalar canlılığını yitirmeye başlayınca emekçilerin eylemleri esnaf tarafından da destek görmeye başladı. Öte yandan, kur-enflasyon makası da açıldıkça ihracatçılar seslerini yükselttiler.
Ancak asıl sorun bankacılık kesiminde ve onun yansımaları ile üretici kesimde yaşandı. Finansal sıkışıklığın iki önemli nedeni bulunmaktadır. Birincisi, "döviz çıpası" nedeni ile baskılanan döviz kurunun ve içerideki gelir dağılımı bozukluğunun ithalatı arttırarak dış ticaret açığına ve döviz talebine neden olmasıdır. İkincisi ise, bankaların açık pozisyonlarının yıl sonuna doğru kapatılmaya çalışılması ile döviz talebinin yükselmesi ve sadece "para kurulu" rolünü üstlenmiş olan Merkez Bankası ve izlenen para politikası ortamında nakit sıkışıklığının oluşmasıdır.
Kasım 2000 önkrizi IMF'nin yardım vaadi ile aşıldı. IMF ise bu krizden Hükümet'i ve Parlamento'yu sorumlu tuttu. Bunun anlamının da irdelenmesi gerekir: Uygulanan programın ağır dış ticaret dengesizliği yaratacağı ve bu durumun da, diğer faktörlerle birlikte, döviz talebine ve bu kanalla da TL sıkışıklığına neden olacağı biliniyordu. Buna karşı öngörülen önlem ise, başta Telekom ve THY gibi değerli varlıkların özelleştirilmesi/satışı yolu ile döviz girdisinin sağlanması ve döviz girdisi karşılığında TL hacminin genişletilmesi idi. IMF'nin görüşüne göre, Hükümet ve Parlamento ellerini çabuk tutup söz konusu satışları gerçekleştirmedikleri için böyle bir sıkışıklık yaşandı. Görülüyor ki, IMF'nin amacı Türkiye'yi düzlüğe çıkarmak değil, fakat bir yandan elindeki değerli varlıkları yabancılara sattırmak, diğer yandan da döviz çıpası uygulaması ile Türkiye'yi ileri ülkelerin işe yarar bir pazarı konumuna çekmekti.
Kasım 2000 krizi böylece savuşturulduktan sonra, belirli bir band içinde tutulmaya çalışılan döviz kuru yükselişleri, program çerçevesinde tutulamayan enflasyonun altında kalıp, devalüasyon söylentileri ve baskısı da ortaya çıkınca, ortamın patlaması için ufak bir kıvılcım gerekiyordu. Doğal olarak, yeterli zam alamayan emekçiler ve ekonominin daraltılması sonucunda ekonominin büyük kesiminde yaşanan derin işsizlik ve bunalım da gerilim ortamına yakıt sağlıyordu.
Cumhurbaşkanı'nın fevkalade haklı müdahelesinin Milli Güvenlik Kurulu'nda gündeme taşıması tesadüf müdür, yoksa bazı dar fakat çok güçlü finans kesiminin etkisi midir, bilinmez. Ancak, şu açık ki, MGK olayı ne ekonomik krizin gerçek nedeni, hatta ne de tetikleyicisidir. "Finansal sermaye" ya faiz olarak getirisini, ya da yüksek döviz kuru olarak değerini yükseltme gücüne erişmişti. MGK olayı bu gücün realizasyonu için sadece bir bahane oluşturdu.
MGK bahanesi ile patlayan kronik ve derin kriz, buzdağının sadece su yüzündeki ucudur. Ekonomide yaşanan kriz, patlayan ucun bir sonucundan çok, uygulanan programın ekonomide önceleri yavaş, giderek artan dozda oluşturduğu çöküştür. Bu çöküşü, yükselen faizler ve döviz kuru daha da derinleştirmiştir, ancak meselenin esası son patlamadan değil, kronik çöküşten kaynaklanmaktadır.
ÇARPIK VE KAPKAÇ KAPİTALİST DOKU
14 ay süre ile hayatta kalan istikrar programı standart bir IMF programıdır. Bu tür programların esasını ekonomiyi baskılamak ve alacaklıların alacağını kurtararak, finansal akımların aksamadan sürmesini sağlamak oluşturmaktadır. Bu tür programlar genellikle ekonomiyi daraltıcı niteliklidir, fiyat ayarlamalarına dayanır ve ekonominin hiçbir temel bozukluğuna el atmaz. Türkiye'de de aynı senaryo uygulamaya koyulmuştur. Sonuçta ciddi başarısızlık krizle kanıtlanmıştır. Şimdilerde hazırlanan istikrar programının da farklı nitelikte olması beklenemez. Olumsuz beklenti için iki önemli gerekçe söz konusudur. Bunlardan birincisi, küreselleşen kapitalizm koşullarında, bu denli sıkışık bir durumda bulunan Türkiye'yi merkez kapitalizm elinden kaçırmak istemez. Merkez kapitalizmin amacı, bir yandan finansal akımları n aksatılmaması, diğer yandan da "borç/özsermaye değişimi" formülü ile Telekom, THY, vb. gibi teknoloji üreten değerli kurumlarını özelleştirme adı altında yabancılaştırmaktır.
Bunun da ötesinde, ikinci programa bizzat ABD'nin bir anlamda müdahil olması, programı kısmen finanse ederek destekleme işaretleri vermesi, ABD'nin Ortadoğu, Irak, Kafkaslar, Kıbrıs, vb. gibi Türkiye üzerinden uygulamaya çalıştığı politikalar ve niyetler hakkında da bir fikir verebilir.
Olumsuz düşünceye sürüklenmemin ikinci önemli nedeni ise, maalesef, bilinci yıkanarak çarpıtılan ve olup-bitenlerden oldukça habersiz bir halkın üzerine çöreklenmiş olan çarpık ve kap-kaç kapitalist doku ve bu dokunun sömürücü ajanlarıdır. Ekonomiyi merkez kapitalizmle beraber iç kapitalist ajanlar da sömürmektedir ve bu sömürüden kısa sürede vazgeçecek gibi de gözükmemektedirler.
Bu bağlamda yorumladığımızda, yeni program için sıkça telaffuz edilen "ulusallık" kavramı ile, ekonomi üzerindeki sömürü maliyetinin ulusallaştırılarak, yükün tüm toplumca karşılanmasının sağlanmak istendiğini düşünmekteyim. Aksi halde, gerçek anlamda ulusal bir program ne bu kadar kısa sürede, ne de böylesi kapalı kapılar arkasında hazırlanır. Bunun ötesinde samimi bir ulusal programın iki temel ayağı bulunmalıdır. Bir defa, ekonomide kimler haksız servet birikimine ulaşmışsa, borçların ve batağın önemli bölümü onların üzerine yıkılmalıdır. İkinci olarak da, program ekonomiyi ayağa kaldıracak biçimde üretim, istihdam, teknoloji ve gelir dağılımına ağırlık vermek durumundadır. Ancak böyle bir programı toplum özveri ile destekleyebilir.
Öyle görülüyor ki, toplumsal kaynaklar toplumsal olarak yönlendirilmedikçe, ekonomi düzlüğe çıkamayacaktır. Toplumsal kaynakları toplumsal denetime alabilme meselesi de ekonomik değil, politiktir, yani toplumsal güç dengeleri ile ilgilidir.
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 7 (Nisan 2001)
Bu ülkede, geçen 1 Aralık’ta, uzun bir aradan sonra, emekçiler sokağa çıkmışlardı. Sokaklar, meydanlar, işyerleri 1 milyon emekçinin direnişine tanık olmuştu. O günler, bu ülkenin hapisaneleri de, açlık grevleri, ölüm oruçlarıyla, F-tipi tartışmalarıyla gündemdeydi. Hapisaneler, evet... devletin devlet olduğunu hatırladığı, daha doğrusu, herkese hatırlatmak istediği zaman hatırladığı mekanlar...
Bu ülkenin devleti o mekanları Yeni Dünya Düzeni’nin köleleştirici sistemine uydurup uyarlamayı, hapisane sistemini, modernleştirme adı altında zulmün modern kalelerine dönüştürmeyi kendine iş edinmişti. Bu ülke halkının tüm zenginlikleri, emeğinin tüm birikmiş ürünleri, milletin malı olan ama milletten bürokratça gaspedilip üzerlerine oturulan, arpalığa çevrilip özel girişimcilerle el ele talan edilen KİT’leri, yetmedi kamu arazileri, GAP gibi bereketli toprakları dünya finans sermayesinin oligarklarına, konsüllerine peşkeş çekilirken, hapisanelerin de, insanları zaptı rapt altına alan, beyinlerini, insanlıklarını, bedenlerini sırasıyla yokeden bir makineye çevrilmesi vazgeçilemeyecek kutsal görevdi ülkenin başbakanı, içişleri ve adalet bakanları ve tüm hükümet ricalinin gözünde.
Siz, biz, hepimiz ekranlardan seyrettik... “hayat kurtarma operasyonu”nu!
Devlet devletliğini ispat etti. Ölüme yatanlara söz geçiremeyince can almada ne “harikalar” yaratabileceğini bütün topluma gösterdi.
19 Aralık 2000 devletin hapisaneler eyleminin ilk günüydü. Çalışanların 1 Aralık eylemini ezdi geçti. Bu günlere hazı rlık olduğu şimdi daha iyi anlaşılıyor. Hapisanelerin –her birinin “başedilmez” bir siyaset okuluna çevrilmiş olduğu özellikle vurgulanarak– ele geçirilmesi, bütün toplumu güdüm altına alma projesinin ayrılmaz parçasıydı. Bu işi üstlenenler işlerini iyi gördüler. AB’nin kimi “saygın” birimlerinden de onay aldılar!
Ne var ki, olgunun bu siyasal –ve ‘küresel”– işlevi olanların fecaatini, vahşetini gölgelememeli. Unutulabilir şeyler değildi o günlerde olanlar ve her şey herkesin gözü önünde, herkesin gözünün içine sokularaktan oldu. Devletin devletliğinin ne olduğu görüldü. Vahşet işin doğasındaydı.
Ölüler çoğalıyor şimdi. Ölümün güncesi bugün –6 Nisan 2001– 165. güne ulaştı. Soğuk ve beyaz yüzü tek tek dolaşıyor uzak hücreleri. Düzenin salt ölü olmaya hak tanıdığı insanları bir bir yokluyor: bugün mü, yarın mı..?
Ölenler gözlerimizin önünde öldüler. Hala ölüme yatanları neredeyse unuttuk gitti. Neden, nasıl unutuldular? Nisyan insan hafızasının bir illetiyse eğer, insan diye tanımlanmayı kendilerine hak bilenlerin tedaviye ihtiyacı var demektir.
F-tipi fırtınası, harcanan onca hayatla, kuytularda süregiden onca inadına direnişle, ömür boyu sakatlanmalarla, bir toplumun “en duyarlı” unsurlarında da salt bir uzak –niçin daha şimdiden, o kadar uzak? – bir hatıra izi bırakıyorsa... o toplum kendisi olmaktan, hatta, bir toplum olmaktan çıkmış demektir. Geçmişinden hiç bir tutamağı, gelecekten umudu kalmamıştır. Refleksleri dumura uğramış umarsızlığı meslek edinmiştir. Ondan artık herşey esirgenebilir. Hiçliğe rıza gösterir hale getirilmiştir. Pençesine düştüğü uzak-yakın ellerde hamur gibi yoğrulup her bir şekle sokulabilir. Şu son kriz aylarında olduğu gibi, insanlarının halinin ve geleceğinin haraç mezat satışa çıkarılmasına seyirci kalabilir. Seyirci kalmak ne ki, buna umut bile bağlayabilir! Çünkü kriz ne ekonomik, ne de siyasaldır: toplumun ve onun her bir ferdinin tarih önünde sorgulanması, sınavdan geçmesidir. Böyle bir toplumun “en duyarlı” unusurları için de geçerlidir bu sınav.
F-tipi’ne direnmenin dün geçerli bir nedeni, gerekçesi, bir mantığı vardıysa, bugün yok mu? Daha çok var! Yaşadığımız krizin gerçek gündemi, onun ardını tutan köleleştirici güçlerin ve çıkarların saldırısı karşısına çalışanların çıkarının kararlılıkla çıkarılması ve krizin püskürtülmesidir. Krizi tahlil ederek, açıklayarak, maliyetini hesap edip yorumlayarak –bu arada onu yaratanlara ve sürdürenlere lanetler okuyarak– onunla birlikte sürüklenmek değil. Gündem, “Ne oluyor?” değil, “Ne yapmalı, nasıl yapmalı?”dır.
Dayanılmaz ağırdır mütevekkil bir toplumun vicdanı olmak.
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 7 (Nisan 2001)
Yine bir krizin ortasındayız. Adeta bataklık. Herkesi saran söylem, “Türkiyeyi krizden kurtarmak”! Olmaz böyle şey! Burası sınıflı bir toplum. Burda her sınıf ancak kendini kurtarır.
Nitekim olan da budur. Sermaye sınıfı harekete geçmiştir; krizden kendini kurtarmaya ve kârlı çıkmaya çalışmaktadır; ama bunu “ulusal kurtuluş savaşı” diyerek “toplumun kurtuluşu” diye yutturmaya çalışmaktadır.
Bu muymuş toplumun kurtuluşu? Sermaye sınıfının her kesimi krizden kurtulmak için ilk iş, işçiyi işten atıyor. Bir ay içinde bir milyon işçiyi işsiz bıraktılar. Bu, ortalama 5 milyon insanın daha açlar ordusuna atılması demek. Sermayenin krizden kurtulması bu demek! Onun dilinde “ulusal kurtuluş”un anlamı bu.
Hükümet de “ulusal kurtuluş” savaşında. O da finans sermayesinin işlerini yoluna koymak için çırpınıyor, para arıyor. Dışardan bulursa dışardan, bulamazsa içerde işçilerin, emekçilerin, çalışan yığınların sırtından. Kürt-Türk Memet nöbete!
Sermaye sınıfınının bütün kesimleri hareket halinde. Onları kutlamak gerek. Sınıflarını, yükü başka sınıfların sırtına yıkarak krizden kurtarmaya çalışıyorlar. Başka türlü nasıl olur ki zaten? Sınıflı toplumda her şeyin özü sınıf refleksidir.
Emekçiler krizin ortasında şaşkı n. Kurtarılmayı bekliyorlar. Sermaye sınıfının, hükümetin, IMF ve Dünya Bankası’nın ne edip edip Türkiye’nin bu “toplumsal sorun”una bir çare bulacaklarının umut ve beklentisi içinde emekçi sınıf ve katmanlar. Genel bilinç bugün aynen böyle. Buna sınıf körlüğü denir. Sermaye sınıfı uyanık, kendini kurtarmak için aktif ve bastırıyor; ama emekçi sınıflardan miting alanlarını aşıp da akılları, yürekleri kıpırdatan bir ses yok... Oysa onları ancak ve sadece kendi örgütlü eylemleri kurtarabilir. “Kurtulma” lafı emekçiler için büyük laf; onlar durumlarının daha da kötüye gitmemesi için ancak ve sadece kendilerine güvenebilirler. Demek ki emekçilerin kendine güveni yok. Neden yok?
Bu soru emekçilere sorulmaz. Sınıfa sorulmaz. “Emekçi sınıf bilinci”ni ve çıkarını savunduğu, temsil ettiği iddiasında olanlara, genel kural olarak da “sol siyasete” sorulur. Sen ne yapıyorsun? (“Sol”dan kastımız, hep olduğu gibi, elbette sosyal demokrasi, ya da çeşit çeşit renkleriyle “Kemalistler” değil. Bunların dışında yer alan oldukça yaygın belli sosyalist kesimler. Kendilerini onlardan saymayanlar üzerlerine almasın, söz meclisten dışarı...)
İşin kötüsü, işte bu sol da, yutturulmaya çalışıldığı gibi algılıyor krizi; “herkesin krizi” sanıyor olup biteni ve “herkes”le birlik oluyor! İyi ama bu “herkes”in emekçi olmayanları işi alıp götürüyorlar. Söz ve eylem onlarda. Krizin nedeni de onlar, çözümü de, ama nesnesi emekçilerin hayatı. Buna tahammül etmek, bunu önemsememek, buna rağmen “sol” olmak ne demek?
Sol, sınıf fikrinden koptuğundan beri boşlukta ve “gereksiz ”dir. Türk sermayesini liberalizme ve demokrasiye, adam gibi kapitalist olmaya ikna etmekle meşguldür ve bu yaptığının da “özgürlükçülük” olduğunu sanmaktadı r. Özelleştirme denilen, toplumsal birikimi gasp eylemini atalet içinde seyretmektedir. Kapitalizmin “yeniden yapılanma”sını toplumun yeniden yapılanması gibi algılamakla, bunun sınıf ilişkileri ve dengeleri üzerinde emekçiler aleyhine yaratacağı tahribatı reddetmekle, kendi geçmişine de ihanet etmiş ve bunun kendisi için bir “yenilenme” olduğ unu düşünebilmiştir. Sol kendinden başka “herkes”e tam güvenmese de, güvenebilmek için can atmaktadır, çünkü kendine güveni kalmamıştır.
“Türkiye’yi krizden kurtarırken” sermaye sınıfı, emekçileri biraz daha dibe iterek kendini kurtarmış olacaktır. Sınıflar arası uçurum bir hayli daha derinleşecektir. On milyonlarca yoksul işsiz-işçi için hayat daha da çekilmez olacaktır. Ve sol bunu da seyredecektir. Çünkü dünya nizamını sınıf çıkarları arasındaki ilişki ve dengelerin belirlediği “saplantı”sından kendini kurtardığından beri “emekçi sınıfların kurtuluşu”nu küçümsemekte, “insanlığı n ilerlemesi” ile ilgilenmektedir.
Gelelim sonuca. Bu berbat sonuçları bertaraf etmek için sermaye sınıfının vizyonuna iştirak etmekten kurtulmak gerekir. Kapsamlı ve içi emekçilerin insiyatifiyle doldurulmuş bir “kamu mülkiyeti programı” ile siyasetin gündeminde yeni bir kulvar açmaya çalışmak gerekir. İktidar istemek, istediğini herkese göstermek, iktidara hazırlanmak gerekir. Sınıfın çıkarı solun dikkatinin ısrarla bu noktaya çevrilmesini gerektirir.
“Sınıf mücadelesi ağır aksak mı gidiyor? Öyleyse, mücadeleyi yükseltmek gerekir. Örgütsüzlük mü var? Örgütlenmek gerekir. Karşı taraf çok mu güçlü? İnatçı ve kararlı olmak gerekir.
Bunlar solun bugünkü solculuğuna çok mu ters geliyor? Solun hafızasına dönmek gerekir. Olmaz şeyler gibi mi görünüyor bunlar? Bekler durumda olmadan sabır gerekir, kendine güven gerekir.
“Öte” taraftan emekçilere bir şey gelmez, “beri” tarafta olmak gerekir.
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 7 (Nisan 2001)
Kasım ve Şubat krizleri Türkiye kapitalizminin iç ve dış müdahale ile yeniden yapılandırılmasının araçları olarak işlev görüyor. Takatten düşen “Ortadoğu Kaplanı”na şok tedavi yöntemi uygulamak için Amerika’dan kalkıp gelen en son görevli, geldiğinin ertesi günü, ayağının tozuyla, boşuna, “Kriz, fırsattır,” demedi. Evet, kriz fırsattır da, neyin fırsatı? Yeniden yapı lanma ne?
Sözgelimi, şu ünlü “Temiz Türkiye!”, “Temiz toplum!”, “Bravo Temizel/Tantan/Sezer!” nidaları eşliğinde başlatılıp sürdürülen “şaibeli banka” operasyonlarının ucu geldi geldi nereye dayandı? Ziraat, Emlak, Halk Bankalarının tasfiyesine... Bu bankalar çok şikayet edilen “populist siyaset” araçları: küçük çiftçiye, esnafa, konut edinmek isteyen orta hallilere, vb. “ucuzluk” sağlıyor. Bunu kâr getirici iş olarak değil, devlet (siyaset) zoruyla yapıyorlar. Kapitalizmin “gelişmekte olan pazar” ekonomilerinde böyle ucuzluk olamayacağı için, zarar ediyorlar ve açığa düşen finansman sorunlarını para piyasasında yüksek faizle borçlanarak çözmeye çalışıyorlar. Çözemiyorlar, zararları yığılıyor.
Kriz patlayıp da finans sistemi paraya sıkışınca Merkez Bankası (devlet) oralı olmadı ve bu üç bankanın “görev zararları” bardağı taşırdı.
Aslında bu görev zararı denilen şey, devletin altına girip de ödemediğ i borç. fiimdi deniyor ki: bu borç şöyle ya da böyle –”hepimizin gayretiyle” – ödenir. Ödenecek de. Ama bu üç banka artık bu işlerle, yani “ucuzluk” sağlamakla filan uğraşmayacak. Her biri tezelden küçültülüp, çalışanları işten atılıp hep bir arada özelleştirilecek. Görev zararı diye bir şey de kalmayacak. Yani öyle bir görev olmayacak. Tabii, görev olmayacak denir mi, denmiyor ama, çiftçiyi, esnafı, vb. kollamanın maliyeti bütçeden çıkacak deniyor.
Nasıl çıkacak?
Kamu bankalarının “görev zararı” diye bir şey icad ederek şimdiye kadar adeta paralel bütçeyle iş görür gibi karşılıksız harcama yapan devlet bundan sonra hangi hakiki bütçeden bu maliyeti karşılayacak?
Karşılamayacak!
Karşılamaya kalkarsa, “popülizm” batağından nasıl kurtulacak?
Kurtulmanın yolu, bu bankaların müşterilerini ortada bırakmaktır. Ya da o hizmeti yeniden yapılandırılacak özel bankalar sistemine emanet etmektir. O zaman ucuzluğu arayın ki bulasınız! Ne ki “ucuz” hizmetten –ne kadar ucuzsa...– yine siyaset gereği tam vazgeçilemeyeceği için, şöyle ya da böyle bir devlet subvansiyonu yine devreye girer. (“Zaten herkes, Amerika bile, yapmıyor mu?”) Bunun maliyeti nasıl karşılanır? Burası Türkiye, Amerika değil! KDV ve sair her türlü dolaylı verginin, temel ihtiyaç maddeleri ve kamu hizmeti fiyatlarının alabildiğine arttırılmasıyla karşılanır. Yani sürmesinde yarar görülen “ucuzluk” da, özel girişime yeni iş ve kazanç alanları açılarak yine çalışanlara finanse ettirilir. TOBB Başkanı F. Miras bir ara, tam da zamanını kollayarak, “Son krizden biz TOBB olarak otuz trilyona yakın kârla çıktık, bu parayı “normal koşullarla” (şimdi yapıldığı gibi tefeci faizi alınmadan demek istiyor) ihtiyaç sahibi esnafımıza, vb. aktarmaya hazırız ama Halk Bankası bizim olsun!” demedi mi? Dedi. Evet, kriz, fırsattır! (Bu otuz trilyon sadece TOBB’a –büyüklü küçüklü her bir TOBB üyesine değil, tüzel kişilik olarak TOBB’a, dara düşen Türkiye’nin düze çıkarılması için “Ulusal Kurtuluş Savaşı” ilan eden TOBB’a!– düşen pay. 21- 23 Şubat tarihleri arasında Merkez Bankası’ndan eski fiyatla çıkıp yeni fiyatla giren 2,5 milyar doların kimlere gittiği devlet sırrı gibi saklanıyor... Kriz, fırsattır. Krizde vurgun, helaldir!)
Ne var ki, “temiz” kapitalizmin kaymağını F. Miras’lara filan yedirmezler. Küresel sermaye ne güne duruyor? IMF ve Dünya Bankası –onların arkasında Prezidan Bush 2 ve ABD Büyük Elçisi–Derviş’in “kriz yönetimi masası”nın başında boşuna oturmuyorlar.
“Kriz” operasyonu, temelde, “stratejik partner” Türkiye’nin ekonomisini, yeniden yapılandırılacak bankalar sistemi ve bütün işe yarar alt yapısıyla ucuza satın alarak, çalışan halkın halini ve geleceğini küresel sermayenin çıkar tekerine doğrudan bağlama operasyonudur. Dört yıl önce G. Kore’de olanlar şimdi burada oluyor.
“Kriz Masası”nda birikmiş yüz sayfayı aşkın döküman –ince elenip sık dokunmuş IMF/Dünya Bankası “öneri”leri– iç tüzüğü yenilenmiş TBMM’nde yasaya bağlanmak için sıraya girdi. Derviş, işin aciliyetini her fırsatta vurguluyor. Yasalar çıkmadan, onca heyecanla beklenen dış kaynakların harekete geçmeyeceğini ısrarla tekrarlıyor. “Krize çare” diye geldi, IMF’nin krizi derinleştirerek ülkeyi uluslararası sermayenin mezat yerine çevirme operasyonunu yönetiyor.
Bütün bunlar nasıl oluyor? Küresel sermayenin yaptırım gücü ne? Ulus-devlet! Dünyanın egemenlerinin işini gerektiği gibi görebilmek için kendini yeniden yapı landırıyor.
Türkiye’nin programlanması yeni aşamalara dogru hızla ilerliyor. Yakında sıra, programın ikinci ayağına, yani “temiz kapitalizm”e geçmemizi engelleyerek bütün belaları başımıza sardığı söylenen şaibeli siyasetçilerden kurtulmamızı sağlayacak siyasal üstyapı operasyonuna gelecek...
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 7 (Nisan 2001)
Türkiye kapitalizminin krizi katmerlenerek ve kapitalizmin genel bunalımına eklemlenerek derinleşiyor. Rivayet muhtelif. Bankalar sisteminin çürüklüğünden kaynaklanan finansal bir kriz açıklaması gelişmeleri yorumlamaya yetmedi. Siyasal sistemin yanlışlarından veya çürüklüğünden kaynaklanan bir güven bunalımının finans dünyasına sirayet ettiği, bankaların çökmesi nedeniyle ticari ve üretici sektörlerin de bunalıma girdiği görüşü daha yaygın bir kabul gördü. Krizin arka planında, bir tür post-modern otokrasiyi temsil eden militarizm payandalı rejime karşı "liberal" burjuvazinin devlet iktidarını "ele geçirmeyi" amaçlayan "gecikmiş" atılımını sezen vülger Marksist yorumculardan, krizin ekonomi-politiğini tekelci sermayenin çıkarları açısından analiz eden liberal ekonomi ulemasına ve TÜSİAD patronlarına kadar geniş bir yelpaze, reçetenin ekonomik olduğu kadar siyasal bir programı da içermesini önerdi.
Kapitalizmin krizleri, Marksistlerin 150 yılı aşkın bir süredir aşina oldukları, enine boyuna analiz edilmiş bir konu. Kriz, kapitalist üretim tarzının ve mülkiyet ilişkilerinin olmazsa olmaz bir boyutu. İnsan kaynaklarının, maddi ve doğal kaynakların tahribi ve törpülenmesi kapitalist üretimin sürebilmesinin ön koşulu. Bu gerçeğin ardında kapitalizmi daha derinden tehdit eden bir başka gerçek yatı yor: kâr oranlarının sürekli düşmesi eğilimi. Bu eğilim küçük ve orta ölçekli sermaye birikimlerini mütemadiyen kendi girdabına çeken bir tekelleşmenin de temelidir. Bu bakımdan kriz kapitalistlerin, özellikle de küçük balıkları yutan büyük balıkların nefes borusudur. Yükünü kimlerin çektiğini herkes kendi hayatından biliyor.
Ekonomik krizin aslında siyasal kriz olduğunu, burjuva politikalarının işçileri, köylüleri, esnafı sefalete sürükledi- ğini farkedenler geç de olsa etkili ve kalabalık kitleler halinde sokağa döküldü. Daha önemlisi, krizi küçük balıkları yutmak ve parasal manevralarla halkı soyup soğana çevirmek için fırsat bilenlere karşı, "Emek Platformu" yeniden canlanıyor ve ülke çapında örgütleniyor. Yetersiz ve eleştiriye muhtaç yanları olsa bile, "Emek Programı", IMF-büyük sermaye politikalarının düzen-içi siyasal seçeneğ ini oluşturabilecek ve aynı zamanda bir emekçi seçeneğinin yolunu açabilecek bir adım olmaya adaydır.
***
1999 seçimlerinden sonra ÖDP içinde başlayan rejim krizi tartışmaları zamanla partiyi örgütsel bir krize sürükledi. KIZILCIK, sosyalistleri burjuva politikalarının, kendiliğinden gelişen hareketlerin gündelik siyasetinin peşine takmaya götürebilecek tavırlara karşı çıkmayı, halk güçlerinin siyasal alternatiflerini savunmayı sürdürecek.
***
Bu sayıdan itibaren 64 sayfa çıkıyoruz. Yeni fiyat artışının, günün koşullarında, anlayışla karşılanacağını umuyoruz.
- Ayrıntılar
- Gencay Gürsoy
- Sayı 7 (Nisan 2001)
Halka sosyalizmi anlatmanın demode olmadığı günlerde kahve entellektüellerinin, sosyalizmin "eşitlikçilik" anlayışına karşı en etkili karşı duruşu, bilgiç bilgiç sırıtarak elini göstermekti: "Bak kardeşim, beş parmağın beşi de bir mi?" Kabul edelim ki, bu gülle gibi soruyu eveleyip gevelemeden yanıtlamak kolay değildi. İstediğiniz kadar, Marksizmin kastettiği eşitliğin böyle kaba bir biyolojik eşitlik olmadığını, önemli olanın insanlara kendilerini gerçekleştirmek yolunda fırsat eşitliği verilmesi ve toplumda kol emeği ile kafa emeği arasındaki farkın en aza indirilmesi olduğunu anlatmaya çalışın, karşınızdaki dayanıklı bir tartışmacıysa eğer, sizi pekâlâ köşeye sıkıştırabilirdi.
Şu ünlü "genom projesi"nin tamamlandığı bu günlerde, hep o beş parmağı gösterip sırıtanlar aklıma geliyor. İçimden, "Buyrun bakalım, artık biyolojik eşitsizliği de ortadan kaldırmak mümkün; şimdi ne diyeceksiniz?" diye soruyorum. Sormasına soruyorum ama, itiraf etmeliyim ki, kendi biyolojisini ve genetik kimliğini değiştirme olanağını ele geçirmekte olan insanı Marksist toplum projesinin neresine ve nasıl oturtmak gerektiği konusunda kafam karmakarışık. Bir taraftan "evrim kuramı"nın ve "doğanın diyalektiği"nin doğrulanmasına seviniyorum, bir taraftan da olası felaket senaryoları karşısında dehşete düşüyorum. Bir başka yazıda da sözünü ettiğim, genetik hastalıklardan arındırılmış, biyolojik karakterler bakımından kusursuz kopya bebek üretme yöntemleri kafamı iyice allak bullak ediyor. Bu yöntemi önerenler, tek yumurta ikizlerindeki gerçek kardeşlik duygusunu (?) örnek göstererek, bu kopya nesillerin kendi aralarında öz kardeş gibi yaşayıp gideceklerini ileri sürmeyi de ihmal etmiyorlar. İşte beş parmağı gösterenlere, hem de en iyisinden biyolojik eşitlik! Yanında hediye olarak bir de hâlis "kardeşlik duygusu"...
“GEN SAYISI” SORUNU
Böyle bir dünyayı tasarlamak bizler için hiç kolay değil. Ama işin şakaya gelir tarafı da yok. Daha şimdiden bir yerlerde, bedenlerine ve akıllarına hayran kimi finans baronlarının kendi kopyalarının beşiklerini sallamakta oldukları söyleniyor. Bu tekniğin ucuzlaması ve legalite kazanmasıyla birlikte kopya taleplerinin alabildiğine artacağından kuşku yok. Gerçi "genom projesi" tamamlandıkça yavaş yavaş biyolojik künyemizin belirlenmesinde 30-40 bin genin, ürettikleri bir sürü (150.000 ?) proteinle interaksiyona girerek işlev gördüğü; dolayısıyla işin daha da karmaşık hale geldiği anlaşılıyor. Birçok karakterin (ve bu arada birçok hastalığın) tek bir gen tarafından kodlanmadığı, örneğin Alzheimer hastalığından sorumlu genlerin beş altıyı bulduğu anlaşılıyor. Her bir genin bazen ondan fazla protein üreterek devreye girdiği de düşünülünce işin ne kadar karmaşık olduğu ortaya çıkıyor.
Genom projesi üzerinde çalışmaların başlangıcında, insandaki gen sayısının 100.000’in bir hayli üstünde olduğu tahmin ediliyordu. Öyle ya, meyve sineğinin gen sayısı 13.600, yuvarlak solucanın 19.000 ise, herhalde insanın gen sayısı hiç olmazsa bunları ona katlamalıydı. Nitekim Incyte Genomics’in baş araştırmacısı Dr. Randy Scott, 1999 Eylülünde bir ön tahmin olarak insandaki gen sayısının 140.000 civarında olduğunu ileri sürmüştü. Proje sonuçlanırken sayının 40.000’i bile bulmadığının ortaya çıkması, özellikle biyolojik determinizm yandaşlarında tam bir düş kırıklığı yaratmıştı. Nasıl yaratmasın ki; şempanze ile aramızdaki genetik farklılık topu topu %2’den ibaretti. Sarışın, mavi gözlü, uzun boylu kuzeylisi, kara derilisi, sarı derilisiyle tüm insanların genetik künyeleri %99,99 aynıydı. Genom projesinin yürütücülerinden biri olan özel Celena biyoteknoloji firmasının bilimsel sorumlusu Dr. Craig Venter bu düş kırıklığını ifade ederken, "Açıkçası, biyolojik determinizmin doğruluğunu kanıtlayacak sayıda genimiz yok," diyordu.
Ne olursa olsun artık perde aralanmış, genetik foyamız ortaya çıkmış, "yaratılış" ve "üstün ırk" kuramları sessiz sedasız çökmüştür. Genetik gerçeklik, çevre faktörünün önemini daha da berraklaştırmıştır. Şimdi tartışılması gereken, bu gelişmeler karşısında nasıl bir tavır alacağımız olmalıdır..
ANTROPO-TEKNOLOJİ ÜZERİNE
Bugüne kadar, genetik hastalıkların tedavisi sınırları içinde kalan müdahaleler konusunda, bazı Vatikan müminleri dışında karşı çıkan olmadı. İşin insan soyunun "ıslahı?" boyutlarına doğru uzanan her tür genetik müdahale, daha soyut proje aşamasındayken bile her kesimden yaygın tepkilere yol açtı. İnsan kopyalama hiç bir ülkede yasallık kazanamadı. (Son haber: İsrail ve Güney Kıbrıs’ta legal insan kopyalamanın eli kulağında olduğu söyleniyor. Cumhuriyet, 12 Mart 2001.)
Kuşkusuz şu ana kadarki ipuçları, genetik müdahale alanının bir mayın tarlasına dönüşebileceği endişesini ciddi şekilde uyandırıyor. Her şeyden önce bu araştırmalar hemen tümüyle çok uluslu birkaç ilaç ve teknoloji firmasının patronajı altında yürüyor. Hiçbir ciddi kamusal denetim olmadığı gibi, bu alandaki bilgi ve teknoloji de tekelleşiyor. Genetik künyeye dayalı ayrımcılığın korkunç boyutlara ulaşması tehlikesi var. Ama daha şimdiden "Antropo-teknoloji"yi, "nükleer silah" gibi kirlenmiş kavramlar çöplüğüne atmayı ben doğru bulmuyorum. Öte yandan, insan soyunun doğaya egemen olayım derken, belki de artık onarılamayacak düzeyde doğanın canına okumuş olmasını görmezlikten gelip, "İnsan, doğanın tutsağı olmaktan çıkıp onun egemeni olma yolunda hızla ilerleyerek bitkiler ve hayvanlar üzerinde egemenlik kurmaya geçti!" diye bayram etmeyi de doğru bulmuyorum. Gerçi Alaeddin Şenel’in dediği gibi, "Tüm teknoloji tarihi, geliştirilen teknolojilerin ilk uygulamalarını izleyen (yaratabileceği önceden görünmez türdekileri de içererek) sorunları çözebilecek yetenekte olduğunu, ya da bu sorunları çözecek ek teknolojilerin geliştirilebileceğini gösteriyor." (Bilim ve Ütopya, Ocak 2001.) Ama teknolojik gelişmelerin boyutları büyüdükçe, onarılması olanaksız sakarlıkların ortaya çıkma riski de artıyor. Kıyısından döndüğümüz nükleer yokoluşun şimdilik gerçekleşmemiş olması, dünyamız adına güvenilir bir garanti değil. Ama bence yine de insanın kendi evrim sürecini belirleme olanağına sahip olması, potansiyel uğursuzlukları ne olursa olsun, sevinilecek bir şeydir. Doğal evrim denen şey de en nihayet faili meçhul (?) mutasyonlar dizisinden başka nedir ki? 3,5 milyar yıllık biyolojik tarihimiz içinde kim bilir ne talihsiz mutasyonlar geçirdik? Homo sapiens’i 150-200 bin yıl önce Güney Afrika’da ortaya çıkaran şu şanlı mutasyonun daha iyisi olamaz mıydı?
Marx, "Filozoflar bugüne kadar dünyayı yorumlamakla yetindiler; oysa önemli olan onu değiştirmektir," derken, işin buralara varacağını tasavvur etmiş miydi, bilmiyoruz. Ama herhalde Marx’taki doğayı değiştirme perspektifinin insan biyolojisinin sınırlarına kadar gelip durması gerektiğini söyleyemeyiz. Aksini düşünmek, yaradılışın kutsallığına inanmak olurdu.
ÜTOPYA UFKUMUZUN DARLIĞI
İnsan genomu projesinin sonuçlanmasıyla birlikte ortaya çıkan gerçekler, haklı olarak endişe edildiği gibi, genetik müdahale ile Nazi ideolojisinin öngördüğü "üstün insan", ya da kapitalizmin gereksinim duyduğu "kurulu düzeni sorgulamayı hiç aklına getirmeyen, biraz dindar, ara sıra tanrıya bile inanan insan"ın (Serol Teber, Kızılcık, Ekim 2000) kolay kolay üretilemeyeceğini gösteriyor. Eldeki bulgular, hayvan türleri arasında bebeklik dönemi en uzun olan homo sapiens’in özellikle akıl ve duygu gelişimini, genetik özelliklerle (nature), çevre faktörünün (nurture) interaksiyon halinde belirlediğini gösteriyor. "Biyolojik deterministlerin ısrarla görmezden geldiği çevre faktörünün kritik rolü şimdi daha da kesinlik kazanıyor." (Alan Woods, “What the Human Genom Means for Socialists?” - “In defence of Marxism” İnternet sitesi, Şubat 2001.)
Kısaca, "Albert Einstein’ın dünyaca ünlü bir bilimci olmak için gereken genetik potansiyele sahip olduğu ne kadar gerçekse, aynı Albert Einstein’ın, bir Glasgow gecekondusunda, ya da bir Etyopya köyünde dünyaya gelseydi, asla bir bilimci olamayacağı da o derece gerçektir." (Aynı kaynak.) Ama hiç kuşku yok ki bugün o genetik potansiyele müdahale etme yolları açılıyor ve bu potansiyeli en iyi şekilde eşitlemek de (beş parmak meselesi!), biyolojik eşitsizliği en gaddar biçimiyle gerçekleştirmek de olanaklı hale geliyor. Bu konu üzerinde kafa yordukça ve okudukça, ütopya ufkumuzun ne kadar dar olduğu da farkediliyor. Bu gelişmeler karşısında üzülelim mi sevinelim mi, ondan bile daha pek emin değiliz. Bana öyle geliyor ki, önce Marksistlerin bu ürkeklikten kurtulması ve "üstün ırk" safsataları arasında lekelenmiş olan "genetik ıslah" kavramı ile barışması gerekiyor. Tarım alanında, genetik müdahale ile "tohum ıslahı" kavramına nasıl alıştıksa, "insan tohumunun genetik ıslahı" kavramına da alışmalıyız. Bir genetik hastalığın soya geçmesini önlemek için yapılacak müdahaleyi olumlu karşılıyorsak, soyun genetik potansiyel bakımından elden geldiği kadar kusursuz olmasını neden olumlu karşılamayalım?
Buradan itibaren sayısız ahlakî, hukukî ve tıbbî tartışma konusunun çıkacağından kuşku yok. Ama önümüzdeki kuşakların kaçınılmaz olarak bu sorunların içinde yaşayacağı açık. Bana insan soyunun bugünkünden daha sağlıklı, daha dayanıklı, (hadi söylemiş olayım) daha güzel , (genetik materyalin belirleyebildiği oranda) daha akıllı ve zekî olmasında bir sakınca yok gibi geliyor. İnsanlar bugünkünden daha mı çok birbirine benzer, dolayısıyla sıkıcı olurlar? Bugün de fazlasıyla birbirimize benzer ve sıkıcı değil miyiz?
İnsanlık bir eşiği aştı. Kendi varoluşunun en uzun ve tehlikeli serüvenine atılmak üzere yola çıktı artık. Üstelik yol haritası da haramilerin elinde. İnsanlık bu yolu koyunlar gibi mi izler, yoksa haritayı ele geçirip yolunu kendi mi seçer bilmiyoruz. Daha çok vaktimiz var, şimdiden dert etmeye değmez, diyebiliriz. Ama çok daha yakında, bilemediniz 20-30 sene içinde, yani bugünün gençlerinin ve çocuklarının yaşamlarının orta yerinde, yeryüzünün en varlıklı azınlığı, bunamadan, elden ayaktan düşmeden, sağlıklı ve kendine göre mutlu, yaklaşık 100-120 yıllık bir ömür sürerken, büyük yoksul çoğunluk bugünkünden daha beter ve ortalama olarak daha kısa bir ömür sürecek. İşin kötüsü, havası suyu az kirlenmiş sakin bir kıyıda, ya da dağ başında kısa bir ömre fit olanlar da kaçacak yer bulamayacaklar. İşçi sınıfının örgütlü kesimi muhtemelen yine patronlarla bir iki yıllık fazla ömür üzerine toplu sözleşme pazarlıklarına girişecek. Peki ya sosyalistler ne yapacak? Dünya ölçeğinde bunu ben de çok merak ediyorum doğrusu. Ama bizim sosyalistlerin ne yapacaklarını pek merak etmiyorum. O zamana kadar nasıl olsa bir yolunu bulup eski örgüt liderlerinin genetik kopyalarını çıkaracakları için, bugün ne yapıyorlarsa o zaman da aynı şeyleri yapacaklar.
- Ayrıntılar
- Seyhan Erdoğdu
- Sayı 7 (Nisan 2001)
Küreselleşme, yeni üretim ve iletişim teknolojileri ve ulus ötesi şirket yapıları ile, ekonomik anlamda uluslararasılaşma açısından tam kapasiteye kavuşan sermayenin önündeki bütün engellerin ortadan kaldırılması demektir.
Kapitalizm, başlangıcından beri küresel bir sistem olarak ortaya çıkmıştır. Sistemin yapısında bulunan bu uluslararasılaşma eğilimi ancak zaman içerisinde kendini gerçekleştirmiş ve son 20 yılda yoğunlaşmıştır. Son yılların “üçüncü sanayi devrimi” denilen ve iletişim teknolojilerindeki gelişmenin damgasını taşıyan süreci de bu kapitalist küreselleşmeyi güçlendirmiştir. Gerçekten de son yirmi yıldır, dünya giderek daha çok tek bir pazar haline gelmeye, tüm dünya küresel üretim ağları ve küresel mali ağlarla donanırken, ticaret ve yatırım her türlü ulusal düzenlemenin dışına çıkmaya başlamıştır.
Kapitalizmin uluslararasılaşması ile kastedilen, kapitalizmin hem başta eski sosyalist ülkeler olmak üzere coğrafi anlamda dışsal yayılması, hem de başta kamu kesimi olmak üzere bugüne kadar egemen olmadığı sektörleri de kapsayarak içsel yayılmasıdır.
Küreselleşme aynı zamanda, giderek ilerleyen bu yayılma sürecinde kapitalizmin yeniden yapılanmasını da ifade etmektedir.
Yeniden yapılanma sürecinde, mal ve hizmet üretiminde, (üretimin teknolojisinde, örgütlenmesinde, yönetiminde) geçici olmayan niteliksel değişmeler olmakta ve bu durum, sermaye ve ürün piyasalarında olduğu gibi işgücü piyasalarında da köklü değişikliklere yol açmaktadır
KÜRESELLEŞME VE KADIN
Küreselleşme çalışanları yıkıma sürüklerken, kadınlar bu yoksulluk ve sosyal çöküntüden daha da fazla etkilenmişlerdir.
“İşgücünün kadınlaşması” ve “yoksulluğun kadınlaşması” diye ifade edilen süreçler özellikle gelişmekte olan ülkelerde kendini göstermiştir. Dünyada 1.25 milyar insan yoksulluk içinde yaşamaktadır. Bunların %70'i kadındır. Gelişmekte olan ülkelerin bir çoğunda kadınlar on yıl önceki yaşam standartlarını sürdürebilmek için haftada 60-90 saat arası çalışmak zorundadır.
Dünyayı tek bir pazar haline getirmeye yönelik küreselleşme sürecinde, pazarda değişim değeri olmayan her türlü mal ve hizmet üretimi değersizdir. Kadınların ev ve aile sorumlulukları nedeniyle yaptıkları ev işleri ve çocuk bakımı gibi hizmetler iktisaden önem taşımaz. Gene büyük çoğunluğunu kadınların oluşturduğu ve ağırlıklı olarak tarım kesiminde çalışan ücretsiz aile işçileri tarafından üretilen ve ailenin kendi tüketiminde kullanılan veya yerel olarak takas edilen mal ve hizmetlerin de döviz kazandırıcı özellikleri yoktur ve uluslararası ticaret açısından önem taşımazlar. Küresel kapitalizm için iktisaden önem taşımayan bu alanlarda üretim yapan milyonlarca kadının sosyal refahı da küreselleşme sürecinde gündem dışına itilmiştir.
KADIN VE İŞ GÜCÜNE KATILIM
Gelişmekte olan ülkelerde tarım ve hayvancılık bir yandan uluslararası rekabet karşısında çökerken bir yandan da tarıma verilen kamusal destekler kaldırılmış ve tarımsal işgücü azalmıştır. Bu gelişme en çok ücretsiz aile işçisi konumunda tarımda çalışan kadınları etkilemiştir. Kadının tarım kesiminde işgücüne katılımı büyük ölçüde azalmıştır.
Kentlere göç süreci içerisinde, yoksullaşan ailenin tüm fertleri iş ararken kadın da kentsel işgücü piyasasına emeğini sunmak zorunda kalmıştır. Nispeten daha az eğitimli ve daha az vasıflı olan kadın işgücü tam da küresel sermayenin istediği düşük ücretli, düzensiz, kayıtsız çalışma için uygun görülmüştür. Küreselleşme sürecinde, kadının ücretli olarak işgücüne katılımında, hemen tüm ülkelerde önemli artışlar görülmüştür.
KAYIT DIŞI DÜZENSİZ ÇALIŞMA VE KADINLAR
İşgücü maliyetlerini düşürmek için yarışa girmiş olan ulus ötesi şirketler üretimi desantralize etmişler, basım yayından, giysiye, ayakkabıdan otomobil parçalarına, spor malzemelerinden mikroçiplere, ofis işlerinden santral memurluğuna kadar pek çok işi dünyanın her yerindeki taşeron firmalara dağıtmışlardır. Öyle ki, Benetton firmasının ürettiği giysileri İstanbul’da bir "ev işçisi" yaparken, küresel bir telefon şirketinin santral memurluğunu Hindistan'da bir işçi, Nike spor ayakkabılarının üretimini Endonezya'da bir işçi, mikroçiplerin üretimini Malezya'da bir işçi yapmaktadır. Bu işçilerin büyük çoğunluğu kadındır, bir kısmı serbest ihracat bölgelerinde son derece düşük ücretlerle ve sosyal hakları olmadan çalışmaktadırlar.
Küresel sermayenin gelişmekte olan ülkelerdeki kadınlar (ve çocuklar) için sağladığı istihdam kadını düşük ücrete, düşük vasfa ve sosyal korumasızlığa mahkum etmektedir. Ev işçileri kadındır. Kısmi çalışanlar kadındır. Sigortasız çalışanlar kadındır. İşçi sağlığı ve iş güvenliği açısından en ağır koşullarda çalışanlar kadındır. Güney Asya'da ve Güney Doğu Asya'da pek çok ülkede, vardiya usulü ile giysi, oyuncak, vb. üretiminde çalışan kadınların üzerine gece fabrika kapıları kilitlenmektedir. 1993 yılında Tayland'da Bangkok yakınlarında bir oyuncak fabrikasında çıkan yangında kadın işçiler dışarı çıkamamış, 188 işçi yanarak ölmüş, 469 kadın yaralanmıştı. Bu, ne ilk ne son örnektir.
Kadınların düşük ücretli ve kayıt dışı işlerde istihdamı kadın erkek ücret eşitsizliklerini daha da artırmıştır. Örneğin Türkiye'de özel kesimde kadınların ücret ortalaması erkeklerinkinin ancak yarısı kadardır.
Ayrıca bu tür emek yoğun işlerde ve küçük işyerlerinde çalışan kadınların örgütlenme olanakları da son derece sınırlıdır.
ÖZELLEŞTİRME, DEVLETİNKÜÇÜLTÜLMESİ VE KADINLAR
Özelleştirme ve kamu kesiminin daraltılması, diğer yıkıcı etkilerinin yanı sıra, kadınlar açısından sahip oldukları düzenli istihdam olanaklarının kaybı anlamına da gelmektedir. Gelişmekte olan ülkelerde çalışma yaşamında kadınlar için kamu kesiminde istihdam son derce önemli bir alandır. Özelleştirme ve kamu kesimin daraltılması, kadını düzenli işgücü piyasalarının dışına daha çok itmektedir.
Ayrıca sosyal devletin zayıflaması sürecinde eğitim olanaklarının kısıtlanması önce kız çocukları vurmakta, okur yazarlık ve eğitim oranları erkeklere göre düşük olan kadınların uğradığı ayrımcılık yoksullaşma ile birlikte artmaktadır. Okula gönderilemeyen, erken evlendirilen kız çocuklar hızlı nüfus artışı, çocuk ve anne ölümlerinde artış anlamına gelmektedir.
KAMUSAL KAYNAKLARIN BORÇ ÖDEMELERİNEAYRILMASININ KADINLARA ETKİSİ
Küreselleşme sürecinde dayatılan yapısal uyum programları, kamu açıklarının azaltılması ve kaynakların borç ana para ve faizlerinin ödenmesine ayrılmasını öngörür. Bu politikanın doğal sonucu olarak sosyal güvenlik, sağlık, eğitim, çocuk ve yaşlıların bakımı gibi sosyal hizmetlere ayrılan bütçe daralır. Toplumsal açıdan mutlaka üretilmesi gereken bu hizmetlerin bir kısmı kadının omuzuna yüklenir. Ailedeki yaşlılara bakmak, hastalara bakmak, kente okumaya gelen akraba çocuklarına, doktor sırası bekleyen, iş arayan yakınlara hizmet vermek kadına düşer. Okul öncesi çocukların bakımı da anneannelere, babaannelere düşer. Kısacası kadın adeta sosyal devlet görevlerini üstlenmeye zorlanır.
Yalnızca sosyal hizmetler değil, o zamana kadar pazardan alınan pek çok mal ve hizmetin üretilmesi de yoksullaşan ailede kadının sırtına yüklenir. Yapısal uyum programları sonucunda gerçek ücretlerde yaşanan büyük düşüş hane halkı gelirlerinin azalmasına yol açar. Eskiden pazardan alınan pek çok mal ve hizmet ailenin satın alma gücü düşünce kadın tarafından evde üretilir. Kadın artık alışveriş, yemek, yol, giyim, vb. gereksinimini daha ucuza mal etmek için evde daha da çok çalışmak, ucuz ekmek kuyruklarında beklemek ya da ekmeğini bile evde yapmak, semt pazarlarının akşam saatlerinde tezgahları dolaşmak, eski giysileri yenilemek, en ucuz çözümü bulmak için daha çok emek ve zaman harcamak zorundadır.
Küreselleşme sürecinde işsizliğin artması önce kadın işçileri vurur. Geleneksel olarak aile reisinin erkek olduğu varsayıldığı için kadın, işgücü piyasasında ikincil ve geçici bir unsur olarak görülür. Çocuk bakımı ve ev işleri sorumlulukları da kadının yerinin evi olduğu yolundaki ataerkil yaklaşımı güçlendirir Bu nedenle işten çıkarmalarda kadınlar ilk akla gelenler olurlar. Hatta kadınların kendileri de ailedeki erkeklerin işsiz kalmasındansa kadınların işten çıkarılmalarını onaylarlar.
SOSYAL ÇÖKÜNTÜ VE KADINLAR
Küreselleşme sürecinde tarımın çökmesi, iç göçün hızlanması, işsizliğin ve yoksulluk sınırının altında yaşayanların artması, kadının sosyal yaşamda geriye itilmesine yol açar. Ekonomik çöküntüye eşlik eden sosyal çöküntü de, toplumda değer yargılarının sarsılmasına yol açar. Şiddet ve ahlaksızlık artar. Kadınlar ve çocuklar bu ağır manevi çöküntünün ilk kurbanlarıdır.
Kadınlar ve kız çocuklar dünya çapında sürdürülen kadın ticaretinin metaları haline gelmişlerdir. Güney Doğu Asya ülkelerinde, örneğin Tayland'da, yoksul köylü kızlarının zengin turistlere pazarlandığı seks turizmi, ödemeler dengesi zorluklarını aşmak ve dış borç servisini aksatmamak için bir döviz kaynağı olarak görülmektedir. Sosyalizmin çöküşünden sonra Rusya'dan ve Doğu Avrupa ülkelerinden pek çok vasıflı genç kadın işsizlik ve yoksulluk nedeniyle fahişeliğe başlamışlardır. Soğuk savaş döneminde Sovyet sosyalizmi için uydurulan "şapka" hikayesi, sosyalizmin çöktüğü ülkelerde kapitalizmin yaygın bir uygulaması olmuştur.
Küreselleşme ulus devleti zayıflatırken ulusal ve sınıfsal birliktelikler yerine etnik ve dinsel birliktelikleri teşvik eder. Bir etnik grubun veya dinsel grubun diğer etnik gruplara veya dinsel gruplara düşmanlığı şeklinde gelişen etnik ve dinsel çatışmalar çoğu kez savaşlara ve hatta soykırıma dönüşebilir. Bu savaşlarda ve soykırımlarda sivil halk yıkıma uğrarken kadınlar ve çocuklar en büyük acıları çekerler. Yugoslavya'nın parçalanması sürecinde Bosna'da kadınlara yapılan zulüm küresel kapitalizmin acımasız işleyişinin sonuçlarından biridir.
- Ayrıntılar
- Administrator
- Sayı 7 (Nisan 2001)
Görevin neresinden dönülse kârdır!
Hayat ağacı
Boyalı kaldırım taşları / Sabancı da yoksullaşmış! / Hiç böylesini işitmiş miydiniz? / Entrika / Ona ne şüphe..! / Ne köy olur, ne kasaba... / "Sağlam millet"in ferdi olmak kanınıza dokunmuyor mu? / Basında emekçi kıyımı / İşçi ölümleri / 8 Mart
"Fransa'da sınıf mücadeleleri (1848-1850)"den
Karl Marx
İstikrar programı ve ekonomik kriz
İzzettin Önder
İktisadi kriz ve devletin mali krizi
Tülay Arın
İş gücü verileri ne söylüyor?
Oğuz Oyan
Çalışanlar konuşuyor
Dursun Çetin (Görüşen: Elif Yerli)
Hükümet krizden çıkmak istiyor mu?
Arslan Başer Kafaoğlu
Küresel kapitalizm ve kadın
Seyhan Erdoğdu
Derinleşen sömürü ve kölelik devrimler çağını açıyor
Pınar Selek
İnsan hakları savunucularını kim savunacak?
Necmiye Alpay
Enerji sorunu nedir, nasıl çözüm bulunur?
Tanay Sıdkı Uyar
Dünyayı yorumlamak yetmez
Gencay Gürsoy
İnadına bireşim, inadına katılım
Kenan Somer
Nasıl bir demokrasi?
Hüseyin Hasançebi
GATS saldırısı hemen durdurulmak zorunda
Uluslararası Küreselleşme Karşıtları Koalisyonu
Danimarka'da bir sol parti kongresi
Gaye Yılmaz
ÖDP'nin krizi üzerine
Mehmet Özgen
İnternette Kızılcık turu
Petrol-İş sendikası / Komünist Parti-Sosyalist İktidar Partisi (SİP) / Red Pepper dergisi / Sınır Tanımaz Doktorlar (MSF)
Belge
Bağımsız Sosyal Bilimciler-İktisat Grubu basın açıklaması (özet)
Ulusal ekonomi acilen istikrara kavuşturulmalıdır.
Avrupa halklarının devrimci tarihinden bir sayfa
Fransa'da Komün
Sayı 7'nin tamamına buradan (PDF - 8,83 MB) erişebilirsiniz.
Kriz derinleşiyor
Siyaset
Ekonomi
Dünya
Kültür-Anma