Orhan Alkaya'nın sahneye koyduğu "Rosenberg’ler Ölmemeli" adlı oyun gösterimden kaldırıldı. Belirtildiğine göre, piyesi (Les Rosenberg ne doivent pas mourir) 1968'de yazmış olan 1953'te idam edilmiş Julius ile Ethel Rosenberg'in suçsuz olduklarını kanıtlamayı amaçlayan Alain Decaux onların suçsuz olduklarına bugün inanmadığı için oyununun temsilini veya kitap olarak basımını men etmiş.

Bunun üzerine birkaç müseccel anti-komünist, kapitalizm âşıklısı gazeteci büyük bir hazla Rosenberg’lere ve oyunun oynanmasında payı olanlara kin kustular, Rosenberg’lerin suçlu olduklarını gerine gerine söylediler. Alkaya ve ekibini geri kafalılıkla, dünde kalmış olmakla itham ettiler. Kendi küflü McCarthizm'lerini örtmenin yolu demek ki buydu. Çünkü hâlâ 1950'li yılları aşamadıklarını ortaya koyuyorlardı.

Aralarından bir tanesi eskiden kışla komünisti ve köylü popülistiydi, bugün şehirli geçinmekle övünen, eski halini bir türlü hazmedemeyip sık sık solculara söven, bir aşiret kavgasında insanlar ölünce Kürtlerden utanarak ırkçılığını kusan bir ben-i âdem.

Yekdiğeri eskiden ekranda, şimdi gazete sayfasında küfürleriyle tanınan, kompleksleriyle durup durup sola çatan, şimdilerde iktidar partisinin dalkavuğu olan (üstüne üstlük Şafak Pavey'e "hem özürlü, hem CHP'li" diyecek kadar insanlıktan yoksunluğunu kanıtlamış) bir zavallı. Hazret Rosenberg’ler için "Anı" şiirini yazmış Melih Cevdet'e "Milli Şef sanatçısı" dedi. "Milli Şef" Çankaya'dan düşeli 62 yıl, Anday öleli 10 yıl olmuş, ama şiir kitapları, romanları, oyunları, deneme ve çevirileriyle edebiyatımızın bir yüz akı olmaya devam ediyor. Dahası, UNESCO'nun yayın organı Courrier onu "Cervantes, Dante, Tolstoy, Unamuno, Seferis ve Kawabata düzeyinde bir edebiyatçı" olarak nitelemiş. Hakaret eden gazeteci ise kimdir, nedir, kilosu kaçtır, ne yazar, ne satar, bilinmez.

Rosenberg’lere gelelim: Mühendis olan Julius Rosenberg Manhattan Projesi'nde çalışmıştı. Atom bombasının kullanılmasından ve projenin bitmesinden beş yıl sonra –ve Kore Savaşı başlayınca– sırları Sovyetler Birliği'ne vermek iddiasıyla kendisi ve eşi tutuklandılar, yargılandılar, ithamları ısrarla reddettiler, suçlarını kabul ederlerse idam cezası almayacakları, 30 yılla kurtulacakları yolunda pazarlığı reddettiler, 30 yıl sonradan 20 yıla indirildi, onu da reddettiler, Ethel Rosenberg'e kocasının casusluğunu söylerse beraat edeceğini söylediler, Ethel reddetti. Bu teklifler infaz gününe kadar sürdü. Sonuçta ikisi de elektrik sandalyesinde can verdiler. Süreç üç yıl sürdü.

Rosenberglere ikrar ettirme gayretlerinin nedeni o yıllarda bütün ABD kamuoyunu sarmış, ortalığı kasıp kavurmuş McCarthizm ve onun cadı avıydı.

Bütün ABD halkı korkutuluyordu, "Kızıl Casuslar" her yanı sarmıştı, normal bir komşunun bir kızıl ajan olduğu filmler yapılıyor, toplumda paranoya yaratılıyor, herkesin etrafındaki birilerinden şüphelenmesi isteniyordu. Rosenberg’lerin idam edilip edilmemeleri anti-komünist histeri için o kadar önemli değildi, aslolan onların casusluklarını kabul etmeleriydi, böylece halk komünizm ve Sovyet tehlikesine ikna olacaktı. Ayrıca çiftin Yahudi olması nedeniyle, anti- komünizm anti-semitizmle birleşmesin diye Yahudi cemaatinin ileri gelenleri topluluğu soldan uzak tutmaya ve radikal Yahudileri tecrit etmeye çalışacaklar, anti-komünist kampanyaya katılacaklar, savcının ve hâkimin de Yahudi olduğunu söyleyeceklerdi. Ama 1980'lerdeki bulgular FBI'ın savcıyla ve hâkimle yoğun ilişkiler içinde olduğunu ortaya koyacaktı. Daha da önemlisi duruşma hakimi Kaufmann, davayı bitirirken yaptığı teşekkür konuşmasında "FBI ve Bay Hoover'a duyduğum saygının ne kadar büyük olduğunu bir kez daha vurgulamak istiyorum. Bu davada mükemmel bir çalışma sergilediler" demişti.

Sadece anti-komünizmiyle tanınmayan, Başkanlar ve bakanlar dahil devlet yöneticileri, iş adamları, medya mensupları hakkında dosyalar tutan, onlara şantajlar yapan ve kimsenin 49 yıl yerinden söküp atamadığı Edgar Hoover ABD tarihinin en büyük kara lekelerinden birisiydi. (Tamamen belgelere ve olgulara dayanan Clint Eastwood'un 2011 yapımı "J. Edgar" adlı filmi bu sezon Türkiye'de de gösterildi. Filmi görmüş olanlar Hoover'ın şahsında "Amerikan demokrasisi" ni daha iyi tanımışlarıdır sanırım.)

Mahkemeye hiçbir kanıt sunulmamıştı. Ethel'in kardeşi David Greenglass yukarıda andığımız benzeri bir pazarlık sonucu aleyhte tanıklık yaptı, 15 yıl aldı, erken tahliye edildi, devlet himayesine alındı, kendisine başka bir kimlik verildi, eşi Ruth ise casus olduğunu kabul ettiği halde tutuklanmadı bile.

Şimdi Rosenberg’lerin suçlu oldukları Venona Kayıtlarına dayanıyor. ABD istihbaratı 1943'ten başlayarak ABD'deki Sovyet görevlilerinin üstlerine gönderdikleri telgraf metinlerinin şifrelerini çözmeye ve metinleri okumaya başlamış, buna da Venona Projesi diye bir kod adı bulmuş. Metinlerin İngilizceye, Kiril alfabesinin ise Latin harflerine çevrilmesindeki zorlukları nedeniyle NSA kendi notlarını köşeli parantezlerle metne eklemiş. Ayrıca belgelerin altına dip notları koymuş, açıklamalar yapmış, bazen bu notlar metinden de uzun olmuş.

Ulusal Güvenlik Servisi (NSA) 3000 civarında haberleşme metnini 1995-1996'da yayınlandı: Julius Rosenberg'in Sovyet Konsolosluğuyla ilgisi vardı. Julius da, Ethel de komünisttiler, Genç Komünist Birliği üyesiyken tanışmışlar.

Gelgelelim Venona metinleri "Liberal" kod adıyla anılan Julius'un Sovyet servisinden birileriyle bağını gösteriyordu, ama deşifre edilen belgelerde onun atom sırlarını verdiğine dair hiçbir bilgi yoktu. Oysa idamın gerekçesi "casusluk yapmak" değil, "atom bombasının sırlarını vermek"ti. Buna karşılık o metinlerde Julius Rosenberg kayıtlarından tamamen bağımsız olarak MLAD kod adlı bir başka Los Alamos bilimcisinin atom sırlarını Sovyetler'e verdiği yazılı. Adının Theodore Hall olduğu belirtilen bu kişi ise hiçbir kovuşturmaya uğramamıştı.

İkinci önemli hukuki husus, idamlarına dayanak yapılan yasa maddesi 1917'de ABD 1. Dünya Savaşı'na girdiği zaman çıkarılmıştı ve "düşman hesabına casusluk yapmayı" kapsıyordu. Oysa Manhattan Projesi sırasında Sovyetler Birliği "düşman" değil, "müttefik ülke"ydi.

Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra işsiz kalan eski gizli servis elemanlarından bazıları ABD akademik çevrelerince istihdam edildiler, kimisi doğru, kimisi iddia açıklamalar yaptılar. Bunlardan Pavel ve Anatoli Sudoplatov yayınladıkları "The Memoirs of an Unwanted Witness" (İstenmeyen bir Tanığın Anıları) adlı kitapta, atom sırlarının Sovyetler Birliği'ne geçmesinde kilit isimlerin Niels Bohr, Enrico Fermi, Leo Szilard ve J. Robert Oppenheimer olduğunu Julius Rosenberg'in ise önemsiz bir aktör olduğunu ileri sürdüler. Onların sözlerinin ciddiyeti kuşkuludur, ama Julius'un projedeki görevinin atom sırlarını bilebilecek konumda olmadığı kesindir.

Dava hakkında bir noktayı daha eklemek gerekiyor: Rosenberg’lere "suçludur" kararını veren jüriydi, cezanın idam olmasına hükmeden ise hâkim. McCarthy döneminin isteri halindeki toplumsal atmosferinde jüri üyelerinin nesnel olabilmeleri ise imkânsızdı. Hele hele Ethel'in cezası, ceza değil cinayetti.

Yukarıda yazdıklarım olayın ABD yasalarını ilgilendiren hukuki yönüydü. Dava ve ceza hukuki değil tamamen politikti. Rosenberg’lerin idam edilmeleri Soğuk Savaş'ın ve McCarthy azgınlığının hem bir ürünüydü, hem de bir gerekçesi.

Gelelim olayın ABD yasaları ve hukukun dışındaki boyutuna.

Venona kayıtları ortaya çıkmadan önceki evrede de "Rosenberg’ler suçsuzdur, çünkü atom sırlarını vermemişlerdir" savına "vermiş olsalar bile iyi yapmışlardır, nükleer silahın ABD'nin elinde olması bir tehdittir dünya için" diye düşünenlerdendim. Çünkü ABD o tehdit ve tehlikeyi 6 ve 9 Ağustos 1945'te göstermiştir. Çünkü SSCB de nükleer silaha sahip olduktan ve denge sağlandıktan sonra 1962 Ekim ayında bizim ABD hayranlarının pek bayıldıkları Başkan Kennedy, "Sovyetler Birliği Küba'daki füzelerini çekmediği takdirde o üslere U-2 uçaklarıyla nükleer saldırıda bulunacağını" açıklamıştı. Sovyet yönetimi süre dolmadan Küba'daki füzeleri geri çekme kararı aldı.

Tehdidin ne kadar vahim olduğunu şu örnekle açıklayalım: Küba'daki Sovyet üslerinin muadili Türkiye'deki ABD füze rampalarıydı. Mesela Moskova yönetiminin ABD'ye "Türkiye'de bana karşı konuşlandırılmış nükleer üslerini çekmezsen oralara nükleer bomba atacağım" demesi ne kadar vahimse, Washington'un da yaptığı o kadar vahimdi. O yıllarda henüz kıtalar arası (uzun menzilli) füzeler yoktu, o silahlar da yapıldıktan sonra merkez karargâhı Hadımköy Çakmaklı'da olan (bir zamanlar Türk Genel Kurmay Başkanı'nın bile giremediğini gazetelerin yazdıkları) Türkiye'nin çeşitli yerlerindeki "Nükleer harp başlığı" adını alan üsler önemini yitirdi.

Ethel Rosenberg'in –belki de idamına sebep olan– "Rusların atom bombasına sahip olmaları, insanlık için bir şanstır. Dünya barışı bu şansa bağlı" diyen sözleri yanlış mıydı? SSCB o silaha sahip olduğu halde ABD nükleer savaş tehdidini savurduysa, bir de aksi durumda neler yapmazdı. Venona belgeleri açıklandıktan sonra Rosenberg’lerin atom sırlarını vermediklerini düşünüyorum, ama verselerdi bile barışa hizmet etmiş olurlardı. Çünkü nükleer silaha sahip olmak ABD'nin bir iç meselesi değildi, o silahın sırlarını dışarı çıkarmak ABD yasalarına göre suç olabilirdi, fakat konu tüm dünya güvenliğini ilgilendiren yaşamsal nitelikleydi. Atom sırlarını verdiklerini düşünerek Rosenberg’leri suçlu ilan eden gazeteciler ve benzerleri dünya barışının çıkarları açısından değil, bugün muhibbi oldukları ABD'nin gözlükleriyle olaya bakmaktadırlar, yazımızın girişinde de söylediğimiz gibi onlar hâlâ 1950'lerin Soğuk Savaşı'nda ve McCarthizminde dolaşmaktadırlar.

Yazının sonunda Rosenbergler'i iki mektupla anmak istiyorum: Birisi Ethel Rosenberg'in –"Manny" diye hitap ettiği– avukatı Emanuel Hirsh Bloch'a yazdığı mektup:

“Sevgili Manny,

Son haftalarda çok çirkin birşey gelişti. Yavaş yavaş, kocam elektrikli sandalyede can verirken, kadın ve anne olarak benim için ölüm cezasının, insani kaygılardan ötürü müebbet hapse çevrileceği söylentisi yayıldı. Buna bağlı olarak, bu durumda 'casusluk sırrı'mın benimle birlikte ölmeyeceği ve benim olası bir yalanlama yapma ihtimalimin olacağı ümit ediliyor. Ve son olarak, kocamın yaşamı hakkında kararın sorumluluğu benim üstüme yıkılacak ve 'onu kendi tarafıma' çekmeyi açıkça reddedersem elimi onun kanına bulamış olacakmışım!

Yani şimdi kocamın canına karşılık kendi canım söz konusuymuş. Kadınları eve ve ocak başına hapsetmek isteyen bu kahramanların bana uzattığı ipe sarılmalı ve arkama bakmadan onu suda boğulmaya terketmeliymişim. Ne biçim şeytanlık, ne biçim gaddarlık, ne kadar baştan sona pislik, ahlaksızlık. Ancak şeytanlar ve sapıklar inançlı bir kadına böyle iğrenç, böyle aşağılayıcı bir öneride bulunabilirler! Sınırsız bir hiddet duyuyorum ve iğrenmekten kusacağım geliyor, çünkü bu sahte vakarlı kurtarıcılar, bu iğrenç domuzlar gerçekten de bana, içinde yaşayamayacağım ve ölemeyeceğim korkunç bir anıtkabir dikmemi öneriyorlar…

Ya çocuklarımızın hali ne olacak? Taparcasına sevdikleri babalarını öldüren ve evine bağlı annelerini sonsuz bir hiçliğe mahkûm eden ne biçim bir merhamet bu! Böyle bir 'alicenaplık' sayesinde rezillik içinde yaşamaktansa, kocamla birlikte ölmeyi tercih ederim!”

Diğer mektup ise oğullarından küçüğü olan Robert'in sonraki yıllarda “New York Times”a verdiği bir mülakatta anne-babasının –idam edildikleri gün yazdığı– son mektubu ezbere okumuştu:

"Tatlı, sevgili çocuklarım,

Bu sabah yeniden, sanki tekrar birlikte olabilecekmişiz gibi göründü. Fakat bu artık olamayacağına göre, tüm öğrendiklerimi size aktarmak en büyük arzum. Ne yazık ki size sadece birkaç kelime yazabileceğim. Geri kalanını size hayatınız öğretmeli, aynen bana benim hayatımın öğrettiği gibi.

Başlangıçta arkamızdan üzülüşünüz sizin için çok acılı olacak, fakat üzülen sadece siz olmayacaksınız. Bizi teselli eden bu, ve bu son tahlilde sizi de teselli etmelidir. Sonunda siz de yaşamın yaşamaya değer olduğu inancına varmak zorundasınız. Şimdi önüne geçilmez biçimde yaklaşan ölüm karşısında bile bunu bilmenin cellatları yeneceğinden kesinlikle emin oluşumuz size bir teselli olsun.

Aynı şekilde, yaşamınız size, iyinin kötünün ortasında gelişip serpilemeyeceğini, özgürlüğün ve yaşamı gerçekten güzel ve yaşamaya değer kılan her şeyin bazen çok pahalıya ödenmek zorunda olduğunu öğretmelidir. O zaman, sakin olduğu muzu ve uygarlığın henüz yaşamın artık yaşam uğruna kurban edilmek zorunda kalmayacağı noktaya henüz ulaşmamış olduğunu yürekten kavramış olduğumuzu bilmeniz size bir teselli olacaktır. Ve bizim yerimize başkalarının mücadeleyi sürdüreceklerinden emin olduğumuz için biz teselli buluyoruz.

Yaşamımızı sizinle birlikte sonuna kadar yaşayabilme büyük sevinci ve mutluluğunun bize nasip olmasını dilerdik. Babanız size şunu söylemek istiyor: Tüm kalbi ve tüm sevgisi sevgili oğullarına aittir. Suçsuz olduğumuzu ve vicdanımıza aykırı hareket edemeyeceğimizi hiçbir zaman unutmayın.

Sizi bağrımıza basıyor ve hararetle öpüyoruz.

Sevgiyle,

Baba ve Anne Julie Ethel”