Hrant Dink'in öylesine alçakça öldürülmesi kadar, dava sonunda açıklanan karar ve beş yıl uzayan yargı süreci de, Türkiye Cumhuriyeti kurulalı beri sivil toplumda sürüp gelen ve her yeri geldiğinde “birileri” tarafından maksatlı olarak körüklenip azdırılan Türk-İslam “hassasiyet”lerin devletteki izdüşümlerinden birine işaret etti: devlet adına iş gören hemen her görevlinin –İçişleri Bakanı'ndan sokaktaki polise kadar– iliklerine işlemiş gayri müslim azınlıklar ve bilhassa Ermeni düşmanlığı.
Bu hissiyatın kendini dışa vurma tarzının yeni bir örneği Subat ayı içinde İstanbul’da, Taksim'de düzenlenen Hocalı mitinginde görüldü. Olayın tam ve tipik bir devlet organizasyonu olduğ u 1) bizatihi olmuş olması ve 2) polisin sergilediği pasif ve müsamahakar tavır başta olmak üzere, her halinden belliydi. “Hepiniz Ermenisiniz. Piçsiniz!” pankartları taşıyan kadın erkek kelli felli insanların ve beyaz bereli bıçkınların gözlerinin içine baka baka İçişleri Bakanı –iktidarının dokuzuncu yılında, herhalde 2014'e hazırlı k olsun diyedir, derin AKP'nin şimdiye kadar içinde saklı tutup da şu son olağanüstü verimli genel seçimden sonra ortalığa saldığı konuşmaya pek meraklı konuşma özürlü kişi– “O kan yerde kalmayacak!!” nakaratlı dehşetengiz bir konuşma yaptı. Bir gün sonra da AKP'li başbakan kendisi, ezcümle, “Olur böyle şeyler. Münferit bir kaç pankart, heyecanı haddini aşan üç beş uygunsuz şahıs” diyerek olan biteni pekâlâ onayladığını, halden ve dilden anlayacak herkese ve her çevreye bildirmekten geri durmadı.
Halen, 9-10 yıldanberi, devlet ve devlet adına denilebilecek her girişim, günümüz özelinde, geleneğ i, kültürü, ideolojisi ve geleceğe dair kendine özgü iddialarıyla ve “halkımız”dan en son %50 oy desteği bulduğu söylenen siyasal ve sosyal pratiği ile, yani onu o yapan her bir şeyi ile, AKP iktidarına ve AKP'lilere emanet edilmiş durumda. Öyle değil mi?
Bu şu demektir: Devlet katında –neresinde olursa olsun– her türlü nefret suçu potansiyeli, eğilimi ve dışa vurumunun doğurduğu ve doğuracağı sonuçlardan doğrudan AKP ve onun başı Tayyip Erdoğan sorumludur. Başka türlü iktidar, yani siyasi irade olunmaz. “Siyasi irade”, Hrant Dink suikasti ve sonrasındaki süreçte emniyet ve yargı bürokrasisinde yaşanan türden bir “anarşi”yi kaldırmaz.
AKP iktidarı eğer olanlardan birinci derecede sorumlu değilse, bunu öyle el altından birtakım idari tasarruflarla değil, kamuoyunu tatmin edecek açık kanıtlarla –yani herkesin gözü önünde somut eylem ve söylemleriyle– ortaya koymakla yükümlüdür. Başbakan ve hükümeti bugüne kadar bu sınavı geçememişlerdir. Hatta, öyle bir sınavla karşı karşıya olduklarının idraki içinde olduklarının dahi en ufak bir işaretini vermemişlerdir. Cinayetin soruşturulmasında olsun, kovuşturma safhasında olsun kilit mevkilerdeki birçok devlet görevlisinin siyasi iktidar tarafından kollanıp korunduğunu bizatihi yargı süreci olanca açıklığı ile gözler önüne sermiştir. Hrant Dink'i öldürmeyi tasarlayıp işe koyuldukları iddiasıyla yargılanan ve mahkum edilen malûm şahısları suça teşvik edip azmettirenler cinayet öncesi ve sonrasında devreye giren devlet refleksleriyle teşvik görmüş ve korunmuştur. Ve siyasi irade, AKP, bunu en azından anlayış ve hoşgörüyle karşılamıştır. Bu demektir ki, AKP, Hrant Dink'in öldürülmesinden, yakın ve uzun vâde oy hesapları temelinde, kendine pâye çıkarmanın peşindedir. Dolayısıyla burda sözkonusu olan, bir “derin devlet” refleksi değildir. Öyle olmadığı olayın seyrinde ve sonrasında sorumlu mevkilerdeki kimi sivil ve asker bürokratlarla AKP'li siyasi irade aktörleri arasında devreye girdiği görülen güven ve dayanışma ilişkilerinden bellidir.
Cinayetin sorumluluğunu sözgelimi Ergenekon'a bağlayan görüş ve iddiaların AKP'dan yana üstünkörü ve zavallı bir savunma refleksinden başka bir şey olmadığı “açık ve net”tir. O kadar ki, bunu söyleyenler hükümeti Ergenekon işbirlikçisi ilan ettiklerinin dahi farkında değiller!
Bu memlekette “Atatürk milliyetçiliği” denilen bir anlayış ve pratiğin cari olduğu sık sık dile getirilir. Bu anlayışa göre, bu topraklarda yaşayan herkes, kökeni ne olursa olsun, Türk'tür. Bu “Türk'tür” ibaresinin, hep iddia edildiği gibi, eşit yurtdaştır anlamını taşıdığını bir an için farzedelim. Sonra bir bakalım.
1960 kalkışmasına kadar bu memlekette tek tük de olsa, Ermeni, Rum, Yahudi milletvekilleri olurdu. Önceleri tek parti CHP, 1946'dan sonra farklı siyasi partilerce aday gösterilirler, bazıları seçilir, parlamentoya girerdi. Gerçi bu olgu, tek başına, 1930'larda Trakya'da vukuu bulan Yahudi pogromları, 40'larda Varlık Vergisi soygunu ve zulmü, 50'li yılların ortasında 6-7 Eylül faciası ve 1964 yılında 60 binden fazla İstanbul'lu Rum'un İnönü'nün başbakan ve Bülent Ecevit'in bakan olduğu bir koalisyon hükümeti tarafından sudan bahanelerle iki üç gün içinde apar topar yurt dışına sürülüp çıkarılması gibi uygulamalarla bağdaşmayacak bir şey değildi ama, yine de bir vakıa idi. Gelmiş geçmiş en demokrat ve özgürlükçü anayasa olduğu bugün de sık sık söylenen 61 Anayasası'nın genelde geçerli olduğu yıllarda, yani 80 faşist darbesine kadar ve ondan sonraki yaklaşık 30 yılda ise bir tek azınlık milletvekili TBMM'de söz ve oy hakkına sahip olamadı. Bunun bir nedeni, herhalde, bütün bu Atatürk milliyetçiliği uygulamaları sonucunda (ve daha başka nedenlerin de katkısıyla) memlekette gayri müslim azınlık nüfus son derece azaldığı için (düşünün, halen Türkiye'de hemen hepsi İstanbul'da yaşayan sadece iki bin, 2000 Rum var!) siyasi partilerin seçim ve oy hesapları nda azınlık adaylarına lüzum görülmemiş olmasıdır.
Her ne hal ise, halen devlet dairelerinde –yerel tapu müdürlükleri ya da belediyelerin bahçeler ve parklar dairesi yöneticiliği düzeyinde dahi olsa– gayri müslim azınlıklardan bir yurtdaşın istihdam edildiğini siz hiç işittiniz mi? Onlar askere alınırlar ama devlette ve sair resmi dairelerde görev alamazlar. Onlar “Türk”türler ama parlamento ve her düzey ve düzlemde Türk değildirler: siyaset o “Türk” lere yasaklanmıştır. Devletle, devletin bu “her türlü eşit hakka sahip” yurtdaşları arasında nasıl oluyorsa bir doku uyuşmazlığı gibi bir şey olsa gerek…
Birkaç yıl oluyor, bir CHP'li kadın milletvekili, bir münasebetle, C.Başkanı Gül'ün annesinin Kayserili bir Ermeni olabileceğini imâ eden sözler sarfetmişti. Gül buna gülüp geçebilirdi. Bu iddianın doğru olmadığını bile bile,yakın çevresine de açıklayarak, “Olabilir, bu topraklarda yaşayan Ermeniler bizim saygın yurtdaşlarımızdır,” diyebilirdi. C.Başkanlığı makamını işgal eden bir kimse olarak bilhassa öyle demesi gerekirdi. Öyle demedi. İşi çok ciddiye aldı, enikonu telaşlandı. Sanki bir an önce böyle bir iftirayı defetmezse öyle bir ihtimal üzerine yapışıp bir daha çıkmayacakmış gibi bir korkuya kapıldı. Bir hayli gerilere giden aile şeceresini ortaya sererek o “hicap”tan kendini ve ailesini arındırdı. Ermeni anneli bir yurtdaş, Kayserili siyaset adamı ve bir C.Başkanı olabileceği ihtimalinin dile getirilmiş olmasını kendisine hakaret ve adeta küfür telakki etmiş, siyasi kariyerine gölge düşürmeyi hedeşeyen bir teşebbüs olarak görmüştü. (O ihtimali ortaya atan Atatürkçü zarif hanımefendi de zaten aynı fikirdeydi!)
Devlet bu illetten arınabilir mi? Mümkünse nasıl arınır? Ne zaman arınır?
Devlet dünkü devletten miras kalan bugünkü devlet ve bugünkünden miras kalacak geleceğin devleti olmaktan çıkarsa arınabilir. O da, Hrant'ın canını –korumalı ya da korumasız– bugünkü Türk devletinin, C.Cerrah’ların, M. Güler’lerin eline teslim etmekten başka çaresi olmadığı görülen bir toplumda, kim ne derse desin, kökten bir DEVRİM sorunudur.

Siyaset
Ekonomi
Dünya
Kültür-Anma