"Hürriyet"in getirip götürdüklerinden…

Tarihimizde ilk yaygın grevler 1908’de yaşandı.

Halk dilinde kısaca “Hürriyet” diye adlandırılan II. Meşrutiyet’in ilanı (Miladi takvimle 24 Temmuz 1908) ülkede bir özgürlük havası estirmiş, bu ortam siyaset ve basın-yayın alanıyla sınırlı kalmayarak kendini hemen çalışma hayatında da göstermişti.

İşçiler son derece kötü koşullarda çalışıyorlar, ücretlerini düzenli alamıyorlardı. Çalışma süreleri çok uzun ve keyfiydi. Haftalık tatil, yıllık izin, gece mesaisi, örgüt kurma ve benzeri en temel işçi haklarının hiç biri yoktu. 1908 grevleri, ücretler konusu başta olmak üzere bu tür taleplerin derece derece dile getirildiği eylemler oldu.

Cibali Reji (tütün) işçileriyle başlayan grev dalgası (31 Temmuz) İstanbul, Selanik ve İzmir’deki rıhtım işçilerini, tramvay işçilerini, İzmir, Beyrut, Varna ve Midilli’deki liman işçilerini, İstanbul Yedikule ve Sirkeci’deki fabrikalarda ve bazı hatlarda Şark Şimendifer Şirketi çalışanlarını, Selanik, Üsküp, İzmir-Aydın-Dinar demiryolu işçilerini, gıda sektöründeki pek çok işçiyi içine alarak yayıldı.

Bazı fırınlar ya da un fabrikaları hariç, adı geçen işletmelerin büyük çoğunluğu yabancı şirketlere aitti. Bunlar hemen harekete geçerek, hükümetten önlem istediler, bürokrasi kademelerindeki yetkililer de grevleri muzır ve tehlikeli bulduklarına dair kanaat belirttiler. Özgürlük vaatleriyle iktidara gelen İttihat ve Terakki’nin bakanları da farklı düşünmüyorlardı. Yıllarca istibdada karşı Hürriyet’i savunmuş ve şimdi belli bir serbestîye kavuşmuş basın erbabının Hürriyet sözlüğünde de işçi hakları yer almıyordu.

O güne değin işçi haklarına, bu hakların belirleyicisi olan sendika ve grev hakkına değin ülkede her hangi bir yasa bulunmuyordu. Bu anlamda işçilerin iş bırakmaları (o zamanki deyimle “tatil-i eşgal”) yasa dışıydı. Ne ki, tarihin her döneminde sosyal gelişme mevcut siyasal ve hukuki çerçevenin ve onun belirlediği sınırların üzerinde olmuştur. O çerçeve toplumsal gelişmenin akışına uymazsa, er ya da geç toplumsal etmen, yani asıl belirleyici olan, kendini dayatır, hukuki statü sosyalliğe ayak uydurur.

II. Meşrutiyet’ten sonra da öyle oldu.

Henüz seçimler yapılıp Meclis-i Mebusan toplanmadığı için hükümet “kanun hüküm ve kuvvetinde” kararname çıkarma yetkisini kullanarak, grev hakkıyla ilgili geçici bir yasa çıkardı (Tatil-i Eşgal Kanun-ı Muvakkatı, 8 Ekim 1908). Bu geçici yasayla şimendifer, liman, tramvay, aydınlatma gibi hizmetler kamuya yönelik işletmelerden sayılarak buralarda grev dalgası önlendi.

MehmedFeritPasa-sc   LutfiFikri-sc

MehmetFeritPasa-Soz

  LutfiFikri-Soz
Bir yıl geçmeden, bu kez −artık teşekkül etmiş olan− Meclis’ten Tatil-i Eşgal Kanunu adıyla asıl yasa geçirildi (Ağustos 1909). Yasa, kamu hizmeti sayılan iş yerlerini ve madenleri kapsıyor, işçi ve işveren arasında çıkacak anlaşmazlığın önce “uzlaşma” yoluyla giderilmesini hükme bağlıyordu. Uzlaşmaya uymayan işverene belli müeyyideler getiriyor, uzlaşma sağlanamayan hallerde işçilerin “terk-i hizmette muhtar” olacaklarını belirtiyordu. Aynı zamanda “kamu hizmeti yapan iş yerlerinde” denilerek −yani fiilen her iş dalında− sendika kurmak kesinlikle yasaklanıyor, o tarihe kadar kurulmuş olanlar münfesih ilan ediliyordu.

Sendika yasağının gerekçeleri, Avrupa’da var olsalar bile bizim bünyemize uymadıkları, yerli sendikaların Avrupa sendikalarıyla temasa geçecekleri, sosyalist düşünceyi ve nazariyeyi Osmanlı ülkesine taşıyacakları, yabancı sermayeyi ürkütecekleri, sermayedarı işçinin tehdidi altında tutacakları, işçi ile işvereni birbirine hasım edecekleri, devletin hükümranlık hakkına müdahale edecekleri, mesleki haklar adı altında siyaset yapacakları (siyasetin mekteplere kadar girdiği, sendikalarla “amele destgahlarına” da sirayet edeceği) esasen Fransız Genel Çalışma Konfederasyonu’nun (CGT) “hükümet içinde hükümet” gibi çalıştığı ve nihayet işçilerin “şahsi hürriyetleri”ni sendikanın gasp edeceği gibi iddialardı.

Mecliste az sayıda mebus sendika hakkını savundu. Bunlardan Dersim mebusu Lütfi Bey “Amele kendi hukukunu (haklarını) muhafaza için cemiyet teşkil eder. Bu mukaddes bir haktır,” diyordu. Sonunda hükümetin gerekçeleri benimsenerek yasa büyük çoğunlukla kabul edildi. Ve sendikal örgütlenme yasağı Türkiye’de 1940’lı yılların ortasına kadar sürdü. Bugün sendikal özgürlük var da, fiilen ne halde?

Kızılcık, Sayı 4 (Ekim 2000).