İlber Ortaylı MHP’nin Siyaset ve Liderlik Okulu’nda verdiği konferansta bilim adamı görünümü altındaki asıl kimliğini ele verdi. Dile getirdiği görüşlerin hiç biri rastgele söylemiş sözler değildi, aralarında rabıta vardı.
“Milliyetçilik, mensubu olduğun ve içinde yaşadığın toplumu sevmektir. Son yıllarda milliyetinden utanma duygusu, anti-militarist, asker düşmanı bir topluma doğru gidişi körüklüyor. Burada aynı vasfa sahip olmayan Avrupa devletlerinin kışkırtmasının olmadığını söyleyemeyiz. Türk toplumunun militarist olmasından Belçika’nın, İsviçre’nin ne zararı olabilir? Askeri vasıflarını kaybetmiş Avrupa, bizde bulunan bu vasfın da yok olmasını istiyor. Resim sanatı Fransa’da öldüyse, Fransa bu sanatın bütün dünyada da ölmesini ister, mimari İtalya’da öldüyse, İtalyanlar bütün dünyada mimarinin yok olmasını ister. Hiç bir kavim kendi kaybettiği vasfın başka bir kavimde devam etmesini istemez. Türk askeri sanatından, askeri toplum özelliğinden insanlar rahatsız oluyor ama ne yapalım bu Türklerin en önemli vasfı. Bizde de resim, heykel sanatı yok, musikiyle uğraşılmaz, filozof yoktur, fakat ölmeyen sanatımız, vasfımız askerliktir. Bizim en önemli vasfımız da tarih yapmamız, teşkilatçı bir yapıya sahip olmamız.”
Yukarıdaki sözleri bir kahvehane sohbetinde duyabilirsiniz. Hani, öyle tipler vardır, bütün formasyonu kahvehanede okuduğu popüler gazeteden ve oradaki konuşmalardan ibarettir, memlekette işlerin iyi gitmediğinden şikâyet ederken, “Bize Atatürk gibi eli sopalı bir adam lazım, şöyle elli kişiyi sallandıracaksın ki Sultanahmet Meydanında, bak millet nasıl mum gibi oluyor!” der.
Veya ilk sabahında, “Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfâdı” olduğumuzu bize söyleyen Harbiye Marşıyla uyandığımız her darbede sık sık tekrarlanan “Türk gibi kuvvetli”, “Her Türk asker doğar”, “Bir Türk dünyaya bedel”, “Bizi çekemiyorlar, gücümüzü kıskanıyorlar”, “Türkün Türkten başka dostu yoktur” yâvelerinden ve “Ordu Millet” yaftalamalarından yukarıdaki lâfların ne farkı var?
Peşin hükümleri, takıntıları olmayan bir profesör Türkiye’nin ekonomik sıkıntılarının önceki gün de, dün de, bugün de yüksek askeri harcamalarından ileri geldiğini −mesela Başbakan Yrd. Cemil Çiçek’in iddia ettiği gibi son 25 yılda Kürt sorununa 1 trilyon (1000 milyar dolar) harcandığını− söyleyeceğine, 80 bin kadarı subay, astsubay, uzman çavuş olmak üzere “800 bin kişilik ordu beslemeye ne gerek var?” diyeceğine [mesela Org, Çetin Doğan’ın emir subayının belirttiğine göre orduevleri, dinlenme tesisleri ve lojmanlarda görevli asker sayısının 60 bin olduğu anlaşılıyor (Aziz Üstel, Star, 14.02.2010.)] ekonomik çözümün askeri harcamaları azaltıp, üretken alanlara ve eğitim başta olmak üzere sosyal harcamalara yatırım yapmak olduğunu, yüz binlerce insanı ihtiyaç dışı asker olarak tutup üretimden alıkoyacağına, yatırımlarla onlara yeni iş alanları açmak olduğunu belirteceğine, “Biz asker milletiz, Batılılar bizi kıskanıyorlar, militarist olmamızın Avrupa’ya ne zararı var?” diyor. Yunanistan ekonomisini çökerten başlıca etmenin Türkiye’yle silahlanma yarışına girmiş olması ve gücünün üzerinde askeri harcama yapması ortadayken, Türkiye’deki askeri bütçeye hiç dokunmamaya devam etmek bakalım nereye kadar gidecek?
MİLLİYETLERİ YARGILAMAK ULUSAL BENMERKEZCİLİKTİR
Uluslara şu veya bu vasıflar, karakterler atfetmek bilim değildir. Ulusları, milliyetleri karakter nitelendirmelerine, tasniflerine tabi tutan bir uluslararası nesnel (bilimsel) kurul mu vardır? Hayır. Başka uluslar, milliyetler, etniler konusundaki hükümler şu veya bu şekilde önyargılar taşır. Çünkü başka uluslar, milliyetler için şöyle veya böyle nitelemelerde bulunmak son çözümlemede onları yargılamaktır.
O uluslar hakkında hüküm verecek kişi ya da topluluklar belli bir ulusa mensupturlar. Başka uluslar; milliyetler konusunda müspet veya menfi fikirlere sahip olması sübjektif olması ve kendisinin ulusal ya da etnik aidiyetini merkez alması kaçınılmazdır. Mesela pek çok milliyeti küçümseyen Türkler Azerileri “bize yakın” diye severler, Türkiye’deki Boşnaklara “göçmen, tüyü bozuk” diye küçümserler, ama Bosna’dakileri uğradıkları zulümden sonra sevmeye başlamışlardır. Bir de, tabiî, resmi propagandayla zoraki sevilen dost ve kardeş Pakistan vardır.
Milliyetler hakkında nitelemelerde tek haklılık olsa olsa mutfak kültüründe mümkündür: Fransızların sıcak soslarından, İtalyanların hamur işi yemeklerinden, Avusturyalıların Schnitzel’inden, Rusların çay sevdiklerinden, Hint baharatlarından, Pekin ördeğinden söz edebilirsiniz, ama şu millet şöyledir, bu etni böyledir demek −hele hele 21. yy.da− içeriği olmayan boş lâflardır. Dediğimiz gibi kahvehane allâmelerinin cahil cahil sözleridir.
IRKÇI ÖNYARGILAR
Bilimsel olmamak bir yana, bu tür saptamalar genellikle ırkçılık barındırır. Özellikle bazı ulusların kimi uluslar veya etnik topluluklar hakkında benzer önyargıları vardır: İngilizler İskoçlara cimri derler, Kuzeyli ABD’liler (Yankee’ler) Teksaslıları, Ruslar Ukraynalıları, Fransızlar Belçikalı Valonları, Türkler Arapları, Yunanlıları, Kürtleri, Lazları küçümserler, vesaire.
Dünyada anti-Semitizmin hâkim olduğu yüzyıllarda Yahudiler için cimrilik, menfaatçilik, ticari sahtekârlık başta olmak üzere pek çok yakıştırma vardı. Türkçede Yahudiler için kullanılan “Çıfıt” kelimesi düzenbaz, karıştırıcı, müzevir gibi bir aşağılama sıfatıdır. Eskiden Musevi tüccarlara verilen “bezirgân” adı bir başka aşağılama kelimesi hâline gelmiştir. Sadece bizde mi, koca Shakespeare bile Venedik Taciri Shylock’ta nefret edilecek öyle bir tip çizer.
Oysa çağlar boyu uğradıkları her türlü dışlamaya, katliama rağmen Yahudilerin insanlığa büyük hizmetleri olmuştur. Üç semavi dinden ikisinin peygamberi Musa ile İsa’dan başlayıp, Marx’a, Freud’ a, Einstein’a, Menuhin’e, Chagal’a kadar sayısız bilimci, düşünür ve sanatçı Yahudilerden çıkmıştır.
İtalyanların özelliği acaba nedir? Bu soruyu “asker millet”in bir ferdi olmakla övünen İlber Ortaylı’ya sormakta yarar var. Türklerin başkalarını küçümsemesine İtalyanlar da dahildir. Şoven ve militarist uyutmalarla iyi asker olmakla övünen ortalama Türk erkeği İtalyanlara “makarnacı” der ve sanki asker olmak bir marifetmiş gibi onların iyi asker olmadıklarını söyler.
Her meseleye milliyet merkezinden bakıyor: “Fransa’da resim ölmüşse dünyada da ölmesini isterler, İtalya’da mimari ölmüşse bütün dünyada ölsün isterler,” demek cahilce konuşmadan başka nedir ki? Halbuki sanat evrenseldir. Bütün insanlığın malıdır.
Dünyanın en zengin Modern Resim Müzesi o ünlü ressamların hemen hiç birisini yetiştirmemiş olan ABD’de, New York’tadır. İspanyol Picasso’nun zengin bir müzesi Paris’te, Rusyalı Chagal’ın nefis tabloları Rusya dışında, Katalan Miro’nun pek çok yapıtı New York ve Paris’te, ilh. Her birinin milyarlarca reprodüksiyon albümü, posteri her yerde satılmakta ve bugün İnternette, herkesin bilâ ücret hizmetinde. İtalya’da mimari ölürse, bastırır parayı uluslararası mimar getirir ya da proje yarışması açarlar.
Jazz’da ve popüler müzikte ABD dünyayı domine ediyor. Lütfen söyler misiniz, hangi ulusun müzikçileri onları kıskanıyor? Kıskanmak ne kelime, onlara hayran oluyor. Birkaç milyar insan da onları dinliyor.
“ASKER MİLLET” TÜRKÇÜ UYDURMASIDIR
“Asker millet” olmaya gelince, böyle bir kavram yoktur, bu tabir bir Türk ve Türkçü uydurmasıdır. Böyle bir niteleme uluslararası literatürde yoktur. [İsterseniz, bu lâfın yabancı dillerdeki karşılığını arama motorlarından arayın, “asker millet” veya benzeri bir terim, kavram, niteleme bulamazsınız.] Sadece Türklere özgü bir “asker ulus” diye bir kavram olabilir mi?
Asker millet olmayı savaşçılığa yorarsak, ancak ilkel kavimler öyledirler. Toplumlar göçebelik aşamasında hem üretim yaparlar hem de talan veya nüfuz alanı için savaşırlardı. Mesela tarihte Hunlar, Moğollar böyleydiler. Fakat asker millet propagandası o kadar etkilidir ki, bir kamuoyu yoklaması yapın, Türklerin %90’ı Moğolların, Hunların Türk olduğunu söyleyeceklerdir. Hiç birisi Timur ordularının niçin orayı burayı yakıp yıkarak Anadolu ortalarına kadar geldiklerini, 1402’de Ankara Savaşında Osmanlı’yı yenip veliahtların taht kavgalarıyla geçen 11 yıllık Fetret Devrine soktuklarını sormayacaktır.
Türk kavimleri Anadolu’ya gelip toprağa yerleştikten sonra artık “asker millet” değildir. Ne Selçuklu’da, ne Osmanlı’da mecburi askerlik vardı. Osmanlı’da ordunun asıl gücünü oluşturan Kapıkulları (Yeniçeriler, sipahiler, vb.) devşirmeydiler. Beşte biri savaş esirlerinin eğitilmesinden oluşuyordu, Yeniçeriler gayrimüslim ailelerin çocuklarının alınıp yetiştirilmesiyle teşkil ediliyordu. Ve onlar ulûfe alan maaşlı askerlerdi.
Osmanlı ordusunun diğer kolunu oluşturan Tımar askerleri merkezi ordu değildi, eyaletlerden, sancaklardan getiriliyordu. Merkezî ordu sefere çıkmadan üç ay kadar önce haber veriliyor ve beyler askerleri toplayıp hazırlıyorlardı.
Bugün İlber Ortaylı’nın asker millet dediğine örnek diye savaşçı topluluk örneği kala kala birbiriyle kıyasıya savaşan bazı Afrika kabileleri gösterilebilir.
Avrupa’da da Spartalılardan sonra Fransa’da Napoleon Bonaparte dönemine kadar mecburi askerlik yoktu. Onun savaş politikalarıyla geldi, sonra dünyaya örnek teşkil etti. [Esasen “şovenizm” terimi de o dönemde çıkmış dünyaya yayılmıştır. Kelime Napoleon Savaşları sırasında (1799-1815) cepheden cepheye koşmuş imparatoruna hayran Nicolas Chauvin isimli bir askerin hasta ruhlu milliyetçiliğinden ve militarizminden gelir.]
Türklerin teşkilatlı oldukları ve tarih yaptıkları iddiası da yukarıdaki asker millet sözüyle rabıtalıdır ve Türkçülerin övünmek için ağızlarına doladıkları bir lâftır. Gelgelelim kendisinin aynı konferansta şöyle bir sözü de var: “Batı toplumlarında büyük heyecanlar yaratan buluşlar Türk toplumunda sıradan kabul edilmiştir, bu Türklerdeki tarih şuurunun noksanlığından kaynaklanır,” diyor. Bu nasıl millettir ki, hem tarih şuurundan yoksun, hem de tarih yapıyor?
ESKİDEN TERSİNİ SÖYLERMİŞ
Tayfun Atay T24’te konuyla ilgili yazısında (Tarihin Saraylısı, 09. 02. 2010) İlber Ortaylı’nın eskiden aksi görüşte olduğunu yazıyor:
“Peki, ‘asker-millet’ Türklerin savaş sanatına katkıları ne olmuştur diye sorsak mı Ortaylı’ya? Sakın yeltenmeyin! Çünkü alacağınız cevap bir hayal kırıklığı olabilir. Henüz medyatik olmadığı akademik zamanlarında kaleme aldığı en dişe dokunur eserinde Ortaylı bize Osmanlı ordusunun eğitimsizlik, silah yetersizliği, meslekten subay olmayışı, küçük komuta kademelerinin bilgisizliği nedeniyle içine düştüğü perişanlıktan bahseder; bu perişanlıktan çıkma yolunda da Alman askerî işbirliğinden medet umulduğunu belirtir, Sözleri, ‘asker millet’ nitelemesini hak edenin ‘biz’ Türklerden ziyade, yukarıda zikredilen tekerlemedeki deyişle ‘Alman domuzu’ olduğunu düşündürür:
‘Türkiye’de Alman askeri uzman ve komutanları asıl 1880’lerden itibaren arz-ı endam edecektir ve 1918’e kadar da artan Alman nüfuzuna paralel olarak sayıları artacaktır. Bu dönemde Almanya’da askerlik, Moltke ve Goltz gibi askerlerin propagandasını yaptığı, tüm milleti silah altında tutmayı amaçlayan militarist bir dünya görüşüne dayanmaktadır. ... Bu tarihten [Berlin Kongresinden] sonra Osmanlı ordusu Alman Genelkurmayının stratejisine, onun tayin ettiği subaylara ve Alman endüstrisinin silahlarına bağlanıp, gittikçe Alman askeri sistemiyle bütünleşen bir ordu olmaya başladı.’ (İ. Ortaylı, Osmanlı İmparatorluğunda Alman Nüfuzu, Kaynak Yayınları, 1983, ss.72-73.)”
23 CENT’LİK ASKER
Aslına bakarsınız, İlber Ortaylı “Türkler askerlikten başka bir işe yaramazlar, elimizde bir tek askerlik sanatı var, Avrupalılar bu vasıfta olmadıkları için bizi kıskanıyorlar,” diyor. Ünlü Soros İstanbul’a geldiğinde ne demişti? Türkiye’nin “En iyi ihraç ürünü Türk askeridir,” demişti. Avrupa’da askerlik öldü, AB’nin sizin askerinize ihtiyacı var, demişti. Soros’un o sözlerinden 50 yıl önce asker millet’in askerleri önce Kore’ye savaşmaya ve ölmeye gönderildiklerinde, maliyet hesabı yapan ABD Dışişleri Bakanı John Foster Dulles, “Bir Türk askerinin bize maliyeti 23 cent,” demişti. Evet, aynen böyle demişti! İlber Ortaylı “asker milletiz” derken Türk askerinin 60 yıla yakın zamandır NATO ordusu olduğunu dikkate almamaktan, George Soros’un sözlerini hatırlamamaktan hiç mi hicap duymuyor?
1952’den beri Türk askeri NATO’nun emrindedir. 1970’lerde usulen ve sembolik olarak Ege’de 4. Ordu kuruldu. 1., 2., 3., Ordular NATO’dadır. Bu nasıl “asker millet”tir ki, on yıllar boyu NATO ordusudur. Benim askerlik yıllarımda erlere de, askerî öğrencilere de 2. Dünya Savaşı öncesinde yer altı soğuk hava depolarında dondurulmuş, 25-30 yıl sonra Türkiye’ye hibe edilmiş tavuk eti yedirilirdi. Palaskalarımızın, kütüklüklerimizin, muharebede, tatbikatta bele takılsın diye sapı delik yapılmış kaşık ve çatallarımızın üzerinde “U.S. Army” yazardı.
Asker milletin F-16 uçaklarının çipleri ABD’dedir. O istemese değil “sorti yapmak”, tekerlekleri bile dönmez. ABD uydu bilgilerini vermese, hava sahasını açmasa Güney Kürdistan’a hava akımı yapılamaz. İki yıl kadar önce asker millet Kuzey Irak seferine çıktı da, nasıl döndü? Orducu Deniz Baykal bile, “Bu nasıl sefer, niçin bir haftada döndünüz?" diye Yaşar Büyükanıt’a ateş püskürdüydü.
ASKER MİLLET=ERKEK ŞOVENİZMİ
Herhangi bir millete asker millettir demek aynı zamanda toplumun yarısı olan kadınları ve kız çocuklarını yok saymaktır. Argoda “maçoluk” dediğimiz erkek egemen zihniyete literatürde aynı zamanda “erkek şovenizmi” de denilmektedir. Feminizm bu terimle çok uygun bir nitelendirme bulmuş: Çünkü militarist şovenizm aynı zamanda erkek kültüdür.
Türk milleti asker millettir derken toplumun yarısı olan kadınları yok sayıyor. Zira burası İsrail değil, kadınlar askere alınmaz, sadece çok az miktarda kadın subay-astsubay vardır. Subayların da sık sık belirttiği gibi askerlik “erkek mesleği”dir.
Kadınların askere giden oğullarıyla iftihâr ettikleri de yakıştırmadır. Özellikle çeyrek yüzyılı aşan Kürt savaşında askerlik çağına yaklaşan oğulları için anaların yüreği yıllarca çarpar. Savaşa giden erlere, erbaşlara cep telefonu verilmesi ve hemen her gün evi aramaları boşuna değildir. Herkes etrafına hısım akrabasına baksın, erkek çocukları olan aileleri çocuk daha 15 yaşındayken tasa alır. Acemi birliğine sevk edildikten sonra Doğu ve Güneydoğuya gönderilmesin diye torpil, hatır gönül aranır.
Asker millet olmak Başbakan Erdoğan’ın dediği gibi “yan gelip yatmak değildir”. Asker olmak savaşmak demektir. Hem Kürtlere karşı savaşmayı kutsallaştıracaksınız, vatan-millet-Sakarya meselesi yapacaksınız, hem de, “Gitsin, başkası savaşsın,” diyeceksiniz. İlber Ortaylı gibi düşünenler Türk milletinin asker millet olduğuna o kadar güveniyorlarsa kimin komandoya ayrılacağını, acemi eğitiminden sonra kimin Doğu-Güneydoğuya gideceğini gönüllülük esasına bağlasınlar, bakalım kaç gönüllü çıkacak? Kimse kimseyi kandırmasın.
Genç cepheye de gitse, savaşmayan birliğe de verilse askerdeki evlat, eş, kardeş hasretle ve endişeyle beklenen ailenin göz bebeğidir.
Bir genç askere uğurlanırken törenler yapılması ona moral veren bir alışkanlıktır. Otobüs terminallerinde, tren istasyonlarında arkadaşlarının şamatalı uğurlamalarına sıkça rastlarız. Bu uğurlamaların asker millet olmakla ilgisi yoktur. İtalya’yı gezenler görmüşlerdir. Tren istasyonlarında gençlerin gürültülü bir biçimde asker uğurlama sahneleri orada da çoktur. “Makarna askeri” denilen İtalyanlar bile şamatayla asker uğurlarlar.
NÜFUS ARTIŞI
Avrupa Birliğinin nüfus yapısı bakımından tehlikede bulunduğunu, üretemeyen bir nüfusun felaketlere yol açacağını öne süren İlber Ortaylı, Türkiye’nin nüfus yapısının da yavaş yavaş Avrupa’ya benzemeye başladığını, nüfus artış oranındaki düşüşün iyiye alâmet olmadığını, çünkü milletlerin gücünde nüfusun önemli yer tuttuğunu söylüyor.
İşte “asker millet” zihniyetiyle uyumlu bir yaklaşım daha! Dünyada böyle düşünen çağdaş bir fikir yoktur. Yüksek nüfus artışının nakısa olduğunu öğrenememiş değil, kendi Türkçülüğü gereği nüfus artsın istiyor. Oysa bir toplum üretebileceğinden fazla çoğalıyorsa, asıl felakete gidiş odur. Bir ülkede yoksulluk sınırının ve açlık sınırının altındaki nüfus çoğaldıkça o ülke ilerlemez, geriler.
Avrupa nüfusunun yaslandığı ve üretim kaybına yol açacağı görüşüne gelince, iki açıdan bu da sakat. Birincisi, teknolojik ilerlemenin kol emeğine olan ihtiyacı azalttığını hesaplamıyor. İkincisi ve asıl önemlisi, bir kez daha etnik merkezli bakıyor. Avrupa ülkelerinde yaşlanan ve azalan nüfus kesimi oranın kadim insanlarıdır. Fransa’da Fransızlar, Almanya’da Almanlar, Britanya’da Britanyalılar azalsa bile göçmen nüfus artmaktadır. Göçmenler o toplumun insanı değil mi?
Yapılacak şey Fransızcılık, Almancılık, Britanyacılık değildir, birkaç kuşaktan beri orada yaşayan ve daha da gelecek olanların entegrasyonudur; eğitimleridir, yaşama, çalışma ve yetişme koşullarının o toplumların ortalama düzeylerine ulaştırılmasıdır. Yabancı olanların artık yabancı ya da göçmen olmaktan çıkmaları, her anlamda oranın yerli nüfusu haline gelmeleridir.
ETNİSİTE VE ENTEGRASYON
Paris’e ilk kez gelenler zencilerin çokluğunu görünce, “Burası New York gibi olmuş” derler. Bir de Arapları eklerseniz göçmen ya da göçmen kökenli nüfusun sanıldığından daha fazla olduğu ortaya çıkar. Fransa’yı temsil eden ünlü futbolculara bakınız: Cezayirli olmaktan gurur duyduğunu sık sık söyleyen Zinedine Zidane etnik bakımdan Berberî’dir, 2002 Dünya Kupasında, “Ben dinli değilim, ne Müslümanım, ne Katolik, ben Fransızım,” diye beyanat vermişti. Nicolas Anelka, Martinique kökenli Katolik bir aileden, kendisi sonradan İslamı seçti, Thierry Henry, 2006’da Müslümanlığa geçen Senegal kökenli oyuncu. Ama hepsi Fransalı.
Almanya’da Türkiyeliye rastlamayacağınız kent, kasaba yoktur. Londra’da Hintli’den ve Afrikalıdan, Amsterdam’da Surinamlıdan geçilmez. Fenerlilerin hâlâ da unutamadıkları Pierrre van Hooijdonk’un anne-babası-kendisi, GS’ın dünyaca ünlü antrenörü Frank Rijkard’ın babası Surinamlı Hollandalılardandır.
Hem Cezayirli hem Fransız, hem Surinamlı, hem Hollandalı olunur mu? Olunur. Ulus-merkezciler anlamaz, ama olunur. Birkaç kuşak sonra Avrupalı Türklere sorulduğunda bakalım, ne olduklarını söyleyecekler?
İlber Ortaylı burada da durmuyor, Çin’deki Uygur Türklerinin çok zeki ve çalışkan olduklarını, Türkiye’ye getirilmeleri gerektiğini söylüyor. İşte size bir etnik vasıflandırma daha. Afrika’dan atletik yapılı sporcu adayı getirmiyorsunuz. Bir etnik grubun zekâ ya da üretkenlik düzeyi onların etnisiteleri ile ilgili değildir, yaşadıkları toplumun üretici güçlerin gelişkinlik düzeyiyle, toplumsal evrimde edindikleri üretim bilgi ve tecrübesiyle ilgilidir. İşsizlik oranının kentlerde %17,6, kırlarda %11,1 olduğu bir ülkeye nüfus transferi yapacaksınız. Ayrıca getireceğiniz o nüfus tarımda mı, sanayide mi bilgi ve deneyim sahibidir bilmiyorsunuz. İlber Ortaylı, “Onlar zeki, getirdim!” dedi ya, bu yeter. Söz konusu edilenin Uygur Türklüğü olması İlber Ortaylı’nm Türk merkezciliğiyle tutarlı.
EYVAH, KÜRTLER GELİYOR!
İlber Ortaylı ekliyor: “Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki üniversiteye giriş sınavlarında açık şekilde kopya çekiliyor. Böylelikle iyi okullara ehil olmayan öğrenciler geliyor. Bunun açtığı gediği Galatasaray Üniversitesi’nde ben hissediyorum. İmtihanların asayişini iyi kontrol etmeliyiz,” diyor.
Bu iddia da külliyen yakıştırmadır. O lâfla, sınavlara katılan gözlemciler suçlanmaktadır. Sözü edilen insanlar bir, üç, beş değil, yüzlercedir. Birincisi, eğer kopya çekilmesi varit olsa çoktan ortaya çıkardı. Bugüne değin gizli kalamazdı, mutlaka duyulurdu. Yıllarca pek çok sınav salonunda kopya çekilecek, kimse duymayacak. Mümkün değil.
İkincisi, sınavlara girenler zamanla yarışırlar, kopya nasıl çekecekler? Ceplerindeki kopya kâğıtlarından soruların yanıtlarını arayacak olsalar, 15-20 soru bile yapmadan zaman dolar.
Öğrencilerin o sınavlarda birbirlerine yardım etmeleri de olanaksızdır. Çünkü bu bir müsabaka imtihanıdır. Öğrenci, başkasına yardım edeyim derken kendisi vakit kaybeder. Yok, eğer birbirlerinin kâğıtlarına bakıyorlarsa, hem oturma düzeni elvermez, hem de her bilmeyene bir bilen gerekir ki, o durumda dahi İlber Ortaylı’nın dediğinin yarısı doğrudur.
Ayrıca sınava girenlere sıkıca tembih edilir: “Başkasının yapacağı her doğru yanıt, sizin şansınızı azaltır,” denir. Eski yıllarda birisine yardım etmek üzere sınava yazılanlar kayıtlarını arka arkaya kuyruğa girerek yaptırırlardı ve aldıkları ardışık kayıt numaralarıyla sınav salonunda yan yana düşerlerdi. Bu uygulama kalkalı en az 40 sene var. Size yardım edecek kişinin sizinle değil yan yana, aynı salona düşmesi bile imkânsızdır.
İlber Ortaylı oralı öğrencilerin giriş sınavlarında kopya çektiklerini nereden biliyormuş? Kanıtı neymiş? Sınavlara ilişkin iddialarında hiç bir kanıtı yok. G. Saray Üniversitesine o illerden gelen öğrenciler zayıfmışlar. Saptaması şayet sübjektif değilse, o illerden gelen bazı öğrenciler yüksek öğrenimde zayıf kalıyorlarsa, nedeni kopya çekme değildir, o illerdeki çocukların okuduğu liselerin yetersiz kalmasıdır.
Çünkü ÖSYM denilen sınav sisteminde başarılı olmak için birkaç yıl dershaneye gitmek gerekir. Dershanelerde ise eski yıllardaki sınavlarda çıkmış soru kitapçıklarındaki soruların yanıtları ezberletilir. Dolayısıyla, o soruların yanıtlarını tekrar yapa yapa iyi öğrenmiş çocuklar sınavı geçip üniversiteye girse bile lise eğitimi zayıfsa, yüksek öğrenimde zorluk çeker.
İlber Ortaylı o illerde ilk ve orta öğrenimde kalitesinin iyileştirilmesini savunmuyor, zira Kürtleri istemiyor, onları dışlamanın yolunu arıyor. Ama nafile. Genel Kurmay’ın bir projeksiyonuna göre, −eğer Türklerle Kürtler birlikte yaşayacaklarsa− Kürtlerin ve Kürt kökenlilerin nüfus içindeki oranı 2052 yılında %50’yi geçecekmiş. O zamanın İlber Ortaylıları acaba ne diyecekler? “Türk Milleti asker millettir,” mi diyecekler, yoksa aynı nitelemeyi Kürtler için de mi yapacaklar?
“LAİKLİK SAFSATADIR”
İlber Ortaylı laikliğe de önem vermiyor: “Devlet her zaman dini kontrol etmiştir, din unsurları da devletin içinde yer almıştır her zaman. Cemaatler, tarikatlar her zaman devlet kontrolünde olmuştur. Bu Osmanlı’da da böyle olmuştur, diğer Türk devletlerinde de. Bu aslında bütün dünyada böyledir. Vatikan devletin, devlet de Vatikan’ın pek çok zaman işine karışmıştır. İç içe girmiştir. O yüzden devlet ve din işlerinin ayrılması safsatadan ibarettir.” İlbey Ortaylı dinin hiç bir zaman kendi başına bırakılamayacağını, devletin bir parçası olacağını öne sürüyor. Bu durumun laiklikle alakası olup olmadığının tartışılabileceğini belirtiyor ve İsrail’in bu duruma örnek teşkil ettiğini söylüyor.
Bu kadar cahillik ancak okumakla olur diyen ne doğru söylemiş! Her yerde devletin bir parçasıymış. 1789 Devriminde Kilisenin bütün emlâkine el koyarak kurumu da, ruhban sınıfını da mülksüzleştirmiş radikal laik Fransız Cumhuriyetinde mi din devletin parçasıymış?
Ya da tersinden bakalım! Hangi Avrupa Devletinde devlet dini kontrol ediyormuş, açıklasın. Batı’da devletin dinle hiç bir ilişkisi yoktur. Birleşik Krallık mı Anglikan Kilisesini kontrol edermiş? Federal Alman Cumhuriyeti mi Evanjelist ya da Katolik Kilisesi üzerinde söz sahibiymiş? Fransa’da sıkça tanık olunur: Polis tarafından sınır dışı edilmek istenen (bizim Türklerin “kâğıtsız, küreksiz” dedikleri) izinsiz göçmenler ya da sığınmacılar rastgele bir kiliseye sığınırlar, haftalarca orada kilisenin himayesinde kalırlar, yurttaşlar onlara yiyecek, giyecek getirirler. Bizde polisin camiye giremeyeceğini tasavvur edebiliyor musunuz?
Halkın dindar, devletin ise kadife eldiven içinde demir bir el olduğu ABD’de devlet sadece Müslüman grupları kontrol ediyor, sayısız kilise ve yerel din grupları devletin tamamıyla kontrolü dışında. Müslümanlar hariç, Hıristiyan tarikatlarda, sektlerde intiharlar ya da kriminalite olmadan devlet onlara karışmıyor. Karışsaydı zaman zaman o topluluklarda skandallar patlak vermezdi. İlber Ortaylı kafasında bir şey oluşturmuş, Türkiye’de devletin dini kontrol etmesini, devletin dini olmasını aklamış, Osmanlı’da böyleydi, Türkiye Cumhuriyeti’nde de böyle diyor ve bunu olumlamak için, “Bütün dünyada da böyle,” diye uyduruyor.
CUNTACILIĞIN BAHANESİ
Devlet ve ordu yanlılığı buraya kadar varınca elbette “ordu millet” diye diye gerçekte “ordu devlet”i savunacaksınız: Nitekim ordunun siyasete karışmasının da kaçınılmaz olduğunu, bunun tarihsel gerçeklik taşıdığını savunan İlber Ortaylı, “Sivil siyasetin kendini geliştiremediği ortamda darbe kaçınılmazdır,” diyor.
Askerî rejimleri gerekli görüyor, sivil politikacılar başarısız kalırlarsa elbette askerin doğrudan yönetmesini kaçınılmaz ilan ediyor. Tam tamına 12 Eylülün askeri şeflerinin argümantasyonu da böyleydi. Darbe gerekçesi olarak ne diyordu Kenan Evren? “Politikacılar birbirlerine düşmüşlerdi, TBMM aylarca C. Başkanını bile seçemedi, TSK’nın idareye el koyması zaruret olmuştu,” demiyor muydu?
Oysa C. Başkanlığı makamı boş değildi. Senato Başkanı olan, 1930’lardan beri Mülkiye teşkilatında çekirdekten yetişmiş eski Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil o makama vekalet ediyordu. Seçimle oluşmuş o makamı 12 Eylül 1980 sabahı gaspeden ve seçime girmeyi göze alamayıp 1982 Anayasası ile kendini şâgil C. Başkanı ilan eden Orgeneral Kenan Evren’den bin kez daha o makama lâyıktı.
Keza Evren ve cuntası aynen sık sık aynen şöyle derdi: “450 Kişilik Meclis, 200 kişilik Senato bir türlü kanun çıkaramazdı, bakın biz 5 kişi ne güzel kanun çıkarıyoruz!”
İlber Ortaylı da aynen böyle düşünüyor. Mevcut Vesayet rejiminde askerin rolünün yetersiz kaldığı yerde, tabiî ki onların doğrudan işbaşına gelmesini savunacak.
12 Eylül’ün generalleri pek çok bilimcilerle birlikte İlber Ortaylı’yı da 1402’yle üniversiteden atmışlardı. Demek o da sivil politikacılar gibi görevini yapamamış ki, askerler vaziyete müdahil olmuşlar!
ASIL DARBE LİDERLERİ WASHINGTON’DA
Ve nihayet, İlber Ortaylı siviller (sivil politikacılar) başarısız kalırlarsa askerler (asker politikacılar) darbe yaparlar derken, asıl gerçeği yok sayıyor: Bizde de, Orta ve Güney Amerika’da da, Güneydoğu Asya’da da askeri darbeler hiçbir zaman tek başına iç olaylar olmamıştır. Darbeler daima ve daima Washington menşeli olmuştur. Bunu sağcısı solcusu, Kemalisti İslamcısı herkes ama herkes kabul ediyor ve TV tartışmalarında söylüyor.
27 Mayıs 1960 Cuma sabahı radyolarda konuşan Albay Alpaslan Türkeş’in en önemli vurgusu “NATO’ya, CENTO’ya bağlıyız”dı.
Başbakan Menderes 5 Temmuz 1960’ta Sovyetler Birliği’ne gidecekti, Detant’ın başlamadığı o yıllarda Türkiye gibi ABD’nin sağlam kalesi bir rejimin başındaki yöneticilerinin bu niyeti ABD için kabul edilemezdi. O güne kadar Başkan Yardımcısı Nixon hariç hiç bir Batılı lider Moskova’yı ziyarete etmemişti. Menderes de edemedi.
12 Mart 1971 Cuma günü Muhtıra vererek hükümeti deviren darbecilerinin ilk yaptığı Washington’ın isteği doğrultusunda haşhaş ekimini yasaklamak oldu. Devrilen hükümetin Dışişleri Bakanı Çağlayangil 1974 Nisanında Hürriyet’e verdiği mülâkatta “darbeyi CIA’in yaptığını açık açık söyledi ve, ‘Adamlar dibimizi oymuşlar, haberimiz yok!’” dedi.
Ya ne sanıyordun! Yıllarca Sola yapmadığınızı bırakmadınız, Dolmabahçe’deki 6. Filoyu protesto eden 35.000 kişiye saldırı bile düzenlediniz. [O zamanki Ülkücü öğrencilerden Yaşar Okuyan saldırıyı MTTB ve dincilerin düzenlediğini, Abdullah Gül’ün o sırada MTTB’li olduğunu, MTTB’lilerin yakaya takmaları için mavi kurdele dağıttığını, ‘Frukolar’ın (Toplum Polisinin) haberi var, mavi kurdelelilere karışmayacaklar,” dediklerini söyledi (Haber Türk TV, Balçiçek Pamir’le Karşıt Görüş.)]
12 Eylül 1980 Cuma sabahı biz Harbiye Marşıyla, Hasan Mutlucan’ın davudi sesinden Kahramanlık Türküleriyle ve darbecibaşı Kenan Evren’in bağırma çağırmalarıyla uyandığımız saatlerde, Başkan’ın adamlarından biri operadaki locasına gelip, “Our boys have done it!” diye darbenin başarıldığı müjdesini veriyordu. 12 Eylül cuntasının yaptığı ilk iş Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönmesine karşı Türkiye’nin vetosunu kaldırmak olmuştu.
28 Şubat 1997 postmodern darbesini de ABD’nin yaptırdığını herkes biliyor. Genel Kurmay’daki brifinglere katılanlara generaller açık açık, “Bu bir NATO operasyonu,” diyorlardı.
Eisenhower, Nixon, Carter ve Clinton. İlk ikisi Cumhuriyetçi, diğer ikisi Demokrat dört başkan. Dördü de darbeci. Asker milletin siyaset mühendisligi müdafii İlber Ortaylı bunları bilmez mi, tabiî ki bilir, ama gene de askere selam çakmak için darbeleri sivil politikacıların başarısızlığına bağlar.

Siyaset
Ekonomi
Dünya
Kültür-Anma