Marksist dünya solu teorik üretkenlikte önemli bir sıkıntı yaşamaktadır. Marksist solun bu kısırlıktan çıkıp yeniden üretken bir döneme geçmesi için Lenin’e dönmesi gerekir.

Böyle yekten “Lenin’e dönmek”ten söz etmek şaka, fantezi gibi gelebilir. Unutulmuş ve unutturulmuşken, bu da nerden çıktı denebilir. İleriye bakmak varken geriye dönmek, reel sosyalizmin enkazını eşelemek de ne oluyor, tam da yeni, “özgürlükçü” bir Marksizm gelişirken Lenin’den söz etmenin âlemi var mı? Bu “eşitlikçi” canavardan yakamızı kurtarmışken, “Lenin’e dönmek”ten söz etmek sebepsiz kavga çıkarmaktan başka nedir ki diye akıl yürütülebilir.

Bu noktayı Marksist düşüncenin ve eylemin günümüzdeki problemleri açısından kurcalayalım. Dünyanın, dünya üzerindeki Marksist solun ahvali bunu gerektiriyor. Diyelim Marksist düşünce geleceği fark etti, adını “küreselleşme” koydu, bu taşıyıcı kavram üzerinden gidişatın yönünü keşfetti, şimdi artık “imparatorluk”u bile görüyor; iyi ama “eylem” ilerlemiyor. Marksist düşünce dinamik ama eylem tıkanmış. Çare bulunamıyor. Küreselleşme, tamam, sermayeyi ilerletiyor, Marksist düşünceyi de ilerletiyor, ama Marksist eylemi ilerletmiyor, bu nasıl olabilir? Sakın tersi olmasın? Yani “küreselleşme”ye bağlanıp kalan Marksist düşünce ilerlemediği için Marksist eylem de ilerlemiyor olmasın? Sorup üstüne düşünmekten ne zarar çıkar?

Ayrıca, korkulmamalı, “Lenin’e dönmek” de öyle söylendiği kadar kolay bir iş değildir. Marksist düşünce alanında bunun engelleri var. “Lenin’e dönmek” Marksist düşüncede üretkenliğe geçebilmek içindir. Bu da, bugünkü Marksist düşünceyi üretkenlikten alıkoyan engeli aşmakla mümkündür. Engel önce zihinlerdedir. Marksist düşünceyi besleyen ve eylemini sahneye çıkaran temel boyutlardan biri olan özgürlükçü felsefeye itimat çökmüştür.

Zihinlerdeki engeli kim yarattı? Elbette zihnin kendisi. Zihnin tek başına bir şey ifade ettiğini sanmaktan çıkan değişmez sonuç budur. “İyi niyet”ten kuşku duyulamaz. Marksizmi yeniden diriltmek için “Marx’a dönmek”ten başka çare olmadığı fikri rağbetteydi. Marx’a nasıl dönülürdü? Onunla aramıza giren Lenin’i, Lenin’den mülhem yetmiş yılı ve reel sosyalizmi yok sayarak. Lenin aradan çekilince Marx’a ulaşmak “bir adım”lık işti. Çok Marksist bunu denedi ve yaptı. Yani yaptığını sandı.

Reel sosyalizmi ve Lenin’i dışarıda bırakıp Marksizmin gerçek kaynağı Marx’a dönünce zihnimizin yeniden ve eskisinden de parlak çalışacağına kendimizi şartlandırmamıza hiç gerek yoktu, yapılınca zaten zihinler birdenbire ışıldamaya başlıyordu. Lenin’siz düşünmek kolay ve rahattı. Çünkü Lenin Marksizm’in tarihi idi ve zihinlerde “diktatörlük” ve benzeri bir yığın problem yaratıyordu. Lenin’den kurtarılmış Marksizm “tarihsiz” kalıyordu gerçi ama, bu “tarihsiz Marksizm”, “tarih”li olanından bin kat daha yaratıcıydı. İnsana acayip bir idrak kazandırıyordu. Dört işlemden yüksek matematiğe geçmek gibi bir haz ve heyecan veriyordu. Lenin zaten, “Teori gri, hayat yeşildir,” demekle can sıkmıştı. Marksist teori gelişecekse, Lenin’siz gelişirdi.

Lenin’siz –tarihsiz– Marksizm, “doğru”sunun kriteri kalmadığı için her şeyi doğruluyordu. Demek ki Marksizm gerçek gücüne Marx’ta ulaşıyordu. Marx’ın da kendi söylediklerine bir itirazı olamadığı için, küçük bir nokta hariç, hiçbir sorun kalmıyordu. Küçük sorun şuydu: her şey doğrulandığı için bu doğrunun ne işe yaradığı anlaşılamıyordu.

İşe yaramadığını fark ettiğiniz bu “Marksizm”e, işe yarasın diye reel sosyalizmi ilave etmeye, istemeyerek razı olsanız bile sorun aşılmış olmuyor. Çünkü, eklediğiniz reel sosyalizm tecrübesi dönüp Marx’ın Marksizm’ini vuruyor, prestijini sıfırlıyor. Başka türlü olamaz zaten. Reel sosyalizmde bir hata varsa, bu niçin ona kaynaklık eden düşünceden bağımsız olsun ki? Demek ki Stalin’den önce Lenin’de, Lenin’e geçtiğine göre Marx’ın düşüncesinde bir hata var.. Öyleyse, prestiji sıfır bir Marksizm ile Marksist olmaktansa, ne iş gördüğü belli olmayan prestijli bir Marksizm ile Marksist olmak bazıları için daha cazip ve hâlâ cazip. Ama ileriye götürmüyor. İleriye gitmek için...

Gene en iyisi “Lenin’e dönmek”!

Dönelim dönmesine de, niçin?

“Lenin’e dönmek” fikrini savunan bir yazı okudum, aylık Express dergisinde (Sayı: 33-34), yazarı Slavoj Zizek. İlginç bir yazıydı; Marksist sol da dahil, günümüzün tüm dünya kavrayışlarına sızmayı başaran liberal özgürlükçü düşünceyle polemik yapıyordu. Evet de, Lenin’de aradığı şey bakımından kendisi de liberal sol düşüncenin bir parçasıydı. Lenin’e, Lenin’in yapmadıklarını yapmak için dönmeyi öneriyordu. Yani, reel sosyalizme bulaşmadan Lenin’e dönmenin yolunu arıyordu. Lenin’de arayıp bulmak istediği ise, çağın zırhını delip dışına çıkan “fiilî özgürlük”ün sırrı idi. Lenin’i, önüne konulan özgürlük seçeneklerinden herhangi birini seçmeyi reddederek “kendi”ni özgürleştirdiği için önemsiyordu. Günümüz için, bize önerilen seçeneklerden birini seçmek yerine, “fiilî özgürlük” öneriyordu.

Bu görüşle Lenin’e dönülmez. Lenin bu değildi çünkü. Buradan olsa olsa 68’in özgürlük algılamasına dönülebilir. “Fiilî özgürlük” Sartre’ın önerdiğiydi. Bu “fiilî” özgürlük anlayışı paradigma tanımayan özelliğiyle dikkat çeker. Özgürlük kavramının içinde “kendiliğinden” vardır. Kışkırtıcıdır. Modernizme karşı önerilmiştir. “Sınır” bilmemektedir. Her şeyden sorumlu birey kavramı üzerinde durmaktadır. Modernitenin “tek boyutlu” bireyini alıp özgürlük evrenine fırlatmaktadır. Vahim, büyük bir çelişki, şaşılacak bir sonuç ama, özgürlük evrenine fırlatılmış birey daha bir “tek boyutlu” hâle gelmektedir.

Yazının ilginç özelliği, Lenin’in neyi doğru sorduğunu keşfettiği halde kendisinin Lenin hakkında soru sormayı bilmemesiydi. Özgürlük istencine karşı Lenin inatla, bu özgürlüğü ne yapacaksın diye sorardı. Özgürlükle ilgili bu soruya verilecek bin bir yanıttan sadece biri doğrudur. Özgürlüğü kavram olmaktan çıkarıp somut insan yaşamıyla bağlantıya geçiren bu tek yanıttır. Açlar ekmek bulmak için özgürlük istiyoruz dedikleri zaman kavramla ilgili bütün yanılsama biter. İnsanlar çalışmak istemiyoruz diyebilmek için çalışırlarsa artık hem insan, hem de özgür olurlar. Burada bilmem ne paradigmasını yıkmak değildir söz konusu olan, özgürlüğün somut engellerini yıkmaktır. Özgürlük hissedilen bir şey değildir, dokunulan, yenilen, içilen, düşünülen, mutlu olunan, beş duyunun beşiyle de haz alınan bir şeydir.

Liberal sol-Marksist düşüncelerin “açıklaması kendinde” özgürlük anlayışı ile bakıldığında hattâ Lenin’e hiç dönmemek lazımdır, çünkü Lenin, öyle bakıldığında somut sosyalist hayatın kuruluşuna bağladığı için özgürlüğü yokuşa sürüyormuş gibidir. Şunlar şunlar olacak ki özgür olabilelim demesi bu anlama gelir. Burda “hemen özgürlük” görünmüyor. Nitekim bu yüzden, uçuk özgürlük anlayışlarıyla bir ilişkisi bulunmadığı için Lenin’in eseri sosyalizm olmadı da, “reel sosyalizm” oldu.

Lenin, kendisi hiç özgür olmadı ki zaten, “saf özgürlük”, “hemen özgürlük”, “fiilî özgürlük” versin.

Lenin sınıftır, partidir, ittifaktır, strateji ve taktiktir, uzlaşmadır, felsefedir, siyasettir, eylemdir, vb. Bunların birbirinden ayıklanamaz bütünlüğüdür. Daha yakından bilenler bilir, hatta Lenin bir tür “saf özgürlük”ün eleştirisidir. Düşüncede Rus nihilizmine, eylemde Rus anarşizmine cephe almış olması Lenin’in, kendi kendini tanımlayan bir “fiilî özgürlük”ü temsil etmediğini göstermeye yeter de artar bile.

Gerçi Lenin’de olmadığı halde varmış gibi görünen bir “uçuk özgürlük”ten söz etmek mümkündür. Ancak bu “devrim” ile “Lenin”in birbirine karıştırılmasından kaynaklanır. Her devrim “fiilî özgürlük”tür. Lenin, Rusya’yı dünyanın en demokratik, en özgür olunabilen ülkesi olarak tanımladığı bir zamanda daha fazla özgürlük istemişti. Bu “fazla”sı ne idi, onu görmeli esas. “Fazla”sı, özgürlüğün somut cephesiydi. İnsanlar için ekmek, toprak ve barıştı. Fiilî özgürlük denilen şey bunları vermediği gibi, verilmesini de engelliyordu. Bunları vermeyen özgürlüğü ben ne yapayım diye sorulunca özgürlük aldatmacası ile somut –gerçek– özgürlük farkı kendini amansız bir biçimde gösteriyordu.

Özgürlüğü ne yapacaksın? Ona dokunmak mı istiyorsun? Bu neye yarar ve böyle bir özgürlük, soyutlamalar dünyasının dışında, nerde var? Dokunacağının “fiilî özgürlük" olmasından önce dokunacağın çok şey var. Bunlar da “fiilî”dir. Tarihe dokunacaksın. Sınıflı topluma ve sınıf mücadelelerine dokunacaksın. Yenilgiye dokunacaksın. Açlığa, zulme, ateşe dokunacaksın. Greve, direnişe dokunacaksın. Sıkıntıya, yeri gelecek açmaza, çaresizliğe, hattâ belki belli bir zaman umutsuzluğa dokunacaksın. Çok, çok lazım olacak sana, en sıkıcı olan da budur ya, Eyüp peygamber sabrına dokunacaksın. Senden öncekilerin tecrübesine, yanılgısına ve doğrusuna dokunacaksın. Özgürleşmenin tek çıkış kapısı olan “İSYAN’a dokunmak”ta gerçekten istekli ve samimi isen bunlara dokunacaksın. Bütün bunlar, nihayetinde, elbette gerçek özgürlüğe geçit veren “İSYAN”a dokunmak içindir. Eğer ona dönersek Lenin bize bunları söyleyecektir.

Lenin’e dönmek ne demektir, başka açılardan da bakalım:

Marksizmin tek muta’sı: “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.” O zaman Lenin’e dönmek deneme yazarlığını aşan bir şey olmalıdır. Lenin’in döneminden bugüne, baskın dünya gerçekliği dışında değişmeden gelen tek bir şey yoktur, bu baskın dünya gerçekliği de, “gelişerek” gelen kapitalizmdir.

Marksizm bu baskın gerçekliğe karşı özgürleşmeyle ilgili en temel soruyu sormuş, başka da soru sormamıştır. Sorunun yazılı yanıtı yoktur. Özgürleşmeye dair sorunun yanıtı eylemdir. Özgürlük tanımlanamaz, eylemle elde edilir. Bu nedenle Lenin’e dönmek, onun sorduğu temel soruya dönmekten başka bir şey olamaz. Aynı soruyu, yanıtının çok farklı olacağını bilerek bugün sormaktır Lenin’e dönmek. Yanıt bugünkü özgürleşme eylemidir.

Özgürlük eylemse, eylemin sınırı nedir? Kapitalizme Lenin gibi bakılacaksa buradan bakmak lazım. Kapitalizmin “değiştiği”, o çağ Marksistlerinin ilk fark ettiğidir. Bu nedenle dilleri Marx’a benzememiştir. Emperyalizmi konuşmuşlardır. Emperyalizm yeni bir dünya durumudur ve çözümlemesi, tarihsel özgürleşme eylemini taşıyan sınıflar açısından koşulların olgunluğunu vermektedir. Demek ki “zamanı”dır.

“Zamanıdır” denmesi, “kapitalizmin yapacak şeyi kalmadı” değildir. Sözü edilen şey, yıkılmasının “imkân”ıdır. Emperyalizm bu “imkân”ı sunmaktadır. Nerde sunmaktadır? “Şurda” veya “burda” mı? Bu sorunun cevabı olarak süzüle süzüle solun hafızasında, düzeltilmesi elzem bir yanlış kalmıştır: “Tek ülkede”... Oysa imkân “kır”da ya da “şehir”de değil, her yerde ve bütün dünyadadır. Herkes kendi yerinden, Lenin de emperyalizmin altüst ettiği kendi “kır”ından bakarak görüyordu. “Kır”da olmazmış, niçin olmasın? Emperyalizm şeraiti kırda da, tıpkı kentlerdeki gibi bozmamış mıydı? Tolstoy görmüştü de, kapitalizmin girip altüst ettiği Rusya’da her şeyin “alt”-“üst” olacağını Lenin mi görmeyecekti?

Değişerek, gelişerek gelen baskın gerçeklik bugün de aynıdır. O gün de özgürlük için “imkân” küreseldi, bugün de küreseldir. Gene dünya “kent”inden gelen bir gelişmeyle dünyanın “kır”ı alt üst olmaktadır. Soru, “Buradan nasıl çıkılır?” diye, Lenin’in sorduğu gibidir. Herkes kendi ülkesinde, öyle aklına estikçe değil, hayat memat meselesi sayıp sorduğunda gene temel soru Lenin gibi ve evrensel olarak soruluyor demektir. Böyle genel bir örtüşme anlamında Lenin’e dönülmüşse, yanıt eylemdedir. Doğal ki eylem, yani yanıt bugün değişik olacaktır.

Yanıtın değişik olacağı dünya Marksist solunun yanıt veremez durumda olmasından belli. Yanıtı Lenin gibi vermek mümkün olsaydı elbette aynı zamanda “doğru” da olurdu. Mümkün değil. Mümkün olmadığı için “doğru” değil. O halde “doğru” ne? Küresel gerçekliğe karşı özgürleşme eyleminin küreselliği. Gene “şurda” mı, “burda” mı diye eski bir alışkanlıkla sorulmaktadır. Yanlış olduğu gibi, ideolojik bakımdan da yıkıcı bir sorudur bu. Yekpare kapitalist ilişkiler sistemini bölerek baktığınızda Batı’da başka bir şey görünmektedir, dünya taşrasında başka bir şey. Bölerek bakılınca “şurda” farklı, “burda” farklı görünen şey aslında özgürleşmenin artan imkânları olarak bir bütündür. Bölündüğünde, Batı’da kapitalizmin içinden demokratik ve sosyal muhtevalı, sınıfsal vasfı meşkuk bir uygarlığa doğru yürüyüş, Doğu’da dinsel ya da milliyetçi anti-emperyalist kavga çıkmaktadır ortaya. Marksizm’in ince süzgecinden geçirildiğinde bunların ikisinin de Marksist özgürleşme kuramıyla ve sosyalizm ile ilgisi yoktur. Bunların her birini tek başına zorlama kavramlarla “sosyalizme doğru” yürüyüşler olarak tanımlamak da doğru değildir.

Marksist dünya görüşü açısından, dünyayı Doğu-Batı gibi iki ayrı evren olarak tanımlamak olsa olsa kapitalizme karşı dünya çapındaki sınıf mücadelesinin “birliği”nde yatan iç zenginliği görmek ve bu zenginliği siyasi mücadeleler alanına yansıtmak bakımından anlamlıdır, başka bir anlamı olamaz. Dinsel ya da milliyetçi anti-emperyalist hareketlerin kapitalizme karşı mücadele açısından bir anlamı varsa, bu bağlamda vardır. Bu nitelikli mücadeleler, saf emek-sermaye çelişkisi üzerinden gelişen ve salt coğrafi bir algılamadan ötürü Batı’yla sınırlı olduğunu varsaydığımız mücadeleler için “imkân”ları genişletmektedirler. Doğu’nun bu eylemini uygarlık dışı bir eylem, içinden sosyalizm çıkmaz türü bir eylem, Marksist sınıf mücadelesi tanımına tam uymayan bir eylem, Marksizm’in kendi dışına attığı din veya milliyetçilik gibi ideolojilerin yönettiği bir eylem, açların başıboş isyanı türünden bir eylem, anlamsız kimlik arayışları üzerinde yükselen eylem, vb. gibi görüp Batı’nın demokratik gelişme konseptine sığınanlar aslında bu yoldan Batı Marksizmi’ne sığınmadıklarını, kendi bakış açılarına, kendilerinde var olduğundan kuşku duymadığımız Marksist yetkinliğe başvurarak bir kere daha yakından bakarlarsa, göreceklerdir. Çünkü, bir yandan “küreselleşme” diyor, bununla dünyanın, bundan önce hiç görülmemiş bir biçimde entegrasyona girdiğini vurguluyorlar, bir yandan da özgürlük için mücadele Doğu’daki değil, Batı’dakidir diye bir tartışmayı bizzat kendileri kışkırtıyorlar. Kapitalizm küreselleştiyse küre çapında yıkılacak demektir. Demek ki küreselleşmiş bir kapitalist dünyanın içi-dışı, Doğu’su-Batı’sı kalmamıştır. Mücadelenizde Batı’ya da gitseniz aynı, Doğu’ya da gitseniz aynı olguyla savaşmaktasınız. Bu nedenle, sosyalizm için mücadeleyi küreselleşme olgusuna yaslanarak yeniden kurmaktan söz edenlerin, dünyanın “şurası” ve “şu mücadele” diye ayırım yapmaları bizzat kendi tezleri ve analizleri açısından bir çelişkidir.

Ezberimizdeki aynı cevabı vermemek koşuluyla, gene Lenin’e dönmek lazım. Lenin’in sorduğu gibi sormak lazım: “İmkân nerede?”...

Lenin “imkân” arıyordu. Özgürlüğe devlet ve iktidar arıyordu. Aslında Fransız Devrimi’nin gökte aradığını yerde arıyordu. Batı’ya açılan yollar tıkandı diye pes etmiyor, dünyanın neresinde ve kimden gelirse gelsin, kapitalist köleliğe direnenlerle birleşmek istiyordu. Lenin alçak gönüllü davranıyordu, dünyanın toptan özgürleşmesinin imkânı ortadan kalktıysa bile olabilen yerde ve olduğu kadarıyla direnmekten yanaydı.

Lenin’e dönmekle gözünü günümüzün gerçekliğine çevirmek aynı şeylerdir. Lenin ne sormuştu, nelerin yanıtını aramıştı, bunları ayırıp önem vermeli. Solun Lenin’e dönmekten anlaması gereken budur. Sınıf mücadeleleri nereye doğru götürmektedir? Sınıfların yapısı ne yönde değişmektedir? Hangi gelişme sadece bir eğilimdir, hangisi bütün ağırlığıyla üstümüze çöken bir olgudur? Sınıf öncülüğü, sınıf partisi ne demektir? İdeolojik mücadelenin önemi nedir? Ne tür bir siyasal örgütlenme, kimlerin kimlerle ittifakı ve iktidarı? Demokrasi nedir, sömürüden kurtulmak nedir? Emperyalizm hâlâ var mıdır, yok mudur, varsa şimdiki varlığı hangi dinamiklerle işlemektedir? Ne yapılmalıdır, nasıl yapılmalıdır? Vb., vb...

Bütün bunları sormak, yanıtları Lenin’in verdiği yanıtlarla hiç benzeşmese de Lenin’e dönmek olur.

Lenin zaten “teori gri, hayat yeşildir” demekle can sıkmıştı dedik ya, Lenin’e dönmenin bu en zahmetli yanı üzerinde biraz durmak gerekir. “Gri” alandaki gelişme hoştur, iyidir ama “yeşil” alandaki hayatlara kendiliğinden yansımaz. Burada yaratıcı olmak gerekir; ki bu da siyasette yaratıcı olmaktan başka bir şey değildir. Lenin’in dehası burda saklıdır.

Ne demişti? “Elektrifikasyon + proletarya diktatörlüğü”! Siz hiç böyle bir proletarya diktatörlüğü tarifine rastladınız mı? Üstelik bu bile Lenin için –gelecekle ilgili konuştuğundan dolayı– bir soyutlamadır. “Daha somut bir sosyalizm tarifi yap, yoldaş,” denilseydi, kuşku yok ki “ekmek + proletarya diktatörlüğü” diyecekti. Bunun içine demokrasi girer mi, neresine girer ve nasıl girer, onu siz düşüneceksiniz. Ekmekten de, demokrasiden de vazgeçmemekte direnmenin yolunu bulacaksınız. Sosyalizmin manevi tatminden ibaret bir siyaset sporu olmadığını yeniden kavramanız gerekiyorsa, hayat sizi köşeye sıkıştırmışsa, sorunu “fiilen” çözmek niyetinde iseniz Lenin’e dönmekten bahsedeceksiniz.

Dönelim, bakalım ne görürüz: Muhtemel, “Tekel + proletarya diktatörlüğü”nü görürüz. Bu ne demek? Bu bugünkü kapitalizmin hazır hale getirdiği nesnel temel üzerinden –içinden değil– bir sosyalizm tasarımı demek. Demokrasi buna sığar mı? Bu sizin demokrasiden ne anladığınıza bağlı bir şey. Ama artık bu tanıma Lenin’in kafa yorduklarının ve yaptıklarının hiç biri sığmaz. Ne sosyalizm için mücadeleye katkı ya da engel manasında küçük burjuva kaldı yeryüzünde, ne eski ittifaklar, ne şu, ne bu. Tarihin bu sorunlu alanlarını kapitalizm sildi süpürdü, temizledi. Emekçiler (ücret köleliği) ve “tekel” kaldı. Bir de ekonomik ve siyasi güç tekeli olarak sermaye. Eksik olan, Lenin’de ekstrem noktalara vardığı söylenen siyasi iradedir, bu siyasi iradeyi oluşturmaya azimli insan iradesidir. Bu Lenin’e hiç kimse, elini yeniden ateşe sokacağı için, dönmek istemiyor. Lenin’e dönmek elini ateşe sokmaktır.