Söylemin ve tüm iddiaların aksine, bugün “küresel bir dünya”nın varlığından söz edilemez. Dünya sözcüğünü sadece uzay ve yer bilimleri (astronomi, jeodezi, jeoloji, jeofizik, jeoşimi, jeomorfoloji, coğrafya, vb.) anlamında kullandığımız takdirde dünya küreseldir, bu nedenle de ona “Yerküre” diyoruz. Ama dünya sözcüğünün anlamı onun geometrik bakımdan küre (globe, sphere) şeklinde olmasıyla değil, üzerinde yaşayan insanlarla −ve florasıyla, faunasıyla− belirlenir, yani kelimenin ifade ettiği kavram toplumsal niteliklidir.

İşte bu anlamıyla, dünya küresel değildir. Bu denli “ayrı dünyaların”, böylesine farklılıkların ve karşıtlıkların bulunduğu bir toplumu, sanki az-çok bir bütünlük arzediyormuş gibi “küresel toplum” diye nitelemek, küreselliği, sadece uluslararası burjuvazi gibi para, mal ve hizmetlerin serbestçe dolaşacağı dünya çapında BÜTÜNSEL BİR PAZAR olarak algılarsanız mümkündür.

Dünya topluluğunu pazar olarak görüyorsanız, o pazarı genişletmek isteyeceksinizdir, bir takım yerlerden ucuz işgücüyle elde edilmiş ürün veya mal alıp, mukabilinde kendi mallarınızı pazarlamak işinize gelecektir ve −ister başka ülkelerin finans sektörüne spekülatif olarak girmekle, ister yatırım yapmakla, daha çok da, o ülkelerde kâr getiren işletmelere ortak olmakla ya da özelleştirmelerde kamu işletmelerini ucuza kapatmakla− sermayenizi dolaştırma peşinde koşacaksınızdır... o , takdirde, dünya sözlüğünün en başına küreselleşme sözcüğünü oturtacak, onu küresel bir tapınç haline getirecek ve karşılaşageldiğiniz engelleri bertaraf ederek, genç kapitalizmin 150 yıl önceki kuramcılarına bile parmak ısırtacak bir “laissez passez/laissez faire” pratiğini neo-liberalizm sayesinde tüm yeryüzüne yayacaksınızdır.

Diplomatik dilde “uluslararası topluluk” denilen dünya toplumuna baktığımızda, aklımıza ilk gelen terimler ya da kavramlar hangileridir? Metropol/sömürge (yeni sömürge), Birinci Dünya/Üçüncü Dünya, gelişmiş ülkeler/az gelişmiş ülkeler (veya, gelişmekte olan ülkeler), zengin/yoksul, merkez/çevre, Kuzey/Güney, dünya kentleri/dünya kırları, ilh.

Kapitalizmin temel yasalarından olan eşitsiz gelişmenin dünya toplumunu getirdiği nokta keskin adaletsizliklerin ve karşıtlıkların var olduğu bir toplumsallıktır.

Küresel sözcüğünü insan topluluğu kapsamında doğru şekliyle, yani “dünya çapında” diye anlarsak, yeryüzünde küresel nitelik taşıyan pek çok şey var.

Her ne kadar, uluslararası burjuvazi için aslolan pazarın küreselliği ise de, daha başka küresellikler de mevcut ki, küreselleşmenin tapınıcıları ve propagandacıları onların sıkça konuşulmasından pek hazzetmezler.

Örneğin, Yerküre’nin ısınması, gazların sera etkisi, biyosferin (canlılar küresinin) ölme tehlikesi, yani doğanın insan tarafından tahribi küreseldir.

Yukarıda Birinci Dünya/Üçüncü Dünya... vb. diye andığım ayrı dünyaların uyumu ve bütünlüğü değil, karşıtlıkları, çatışkıları küreseldir.

Potansiyel işgücünün uluslararası hareketi diye de adlandırabileceğimiz göçler küreseldir.

Salgın hastalıklar küreseldir.

Uluslararası uyuşturucu, silah, altın, mücevher, tarihi eser trafiği ve fuhuş pazarı da küreseldir.

Küreselleşme diye adlandırılan fenomenin asıl öne çıkan yönleri daha önceki yazılarımda yer almıştı. Burada ise onun başka veçheleri −başlıkta anılanlar− üzerinde duracağım.

GÖÇLER, GÖÇMENLER

Günümüzde göç denilince bir ülkede kırdan kente göç ya da bölgeler arası göç anlaşıldığı gibi, burada ele alacağımız da, tabii ki, uluslararası ve kıtalar arası göç olacak.

Uzak tarihteki göçleri bir yana bırakalım, kapitalizm çağında göçlerin önemli bir bölümü daha iyi yaşam koşulları elde edebilmek (somutta, iş bulmak veya başka şekillerde −küçük esnaf ve zanaatkârlık, satıcılık, vb. gibi− geçim olanakları elde etmek) amacını taşır. Kimi kuramcılar bu tür göçe ‘gönüllü göç’ adını veriyorlar. Büyük ölçekteki doğal âfetler veya savaş, soykırım, yoğun ve sürekli politik baskı gibi nedenlerle gerçekleşen kitle halindeki göçlere ise ‘zorunlu göç’ diyorlar. [Oysa, içinde bulundukları olanaksızlık, yoksulluk, çaresizlik nedeniyle insanların başka diyarlara göçmesi de gerçekte zorunluluk (zaruret) sonucudur.]

Göç olgusunda, “iten etmenler” ile “çeken etmenler”in varlığından söz edilir.

İten etmenler, kuraklık, deprem, sel baskını gibi şiddetli doğal âfetler olabileceği gibi, işsizlik, yoksulluk, kıtlık gibi ekonomik koşullar ya da etnik ayrımcılık, diğer politik baskılar veya savaşlar, devrim/karşı devrim alt üstlükleri gibi siyasal nedenler yahut da demografik faktörler (nüfus fazlalığı) diye sayılabilir. Öte yandan, doğanın tahribi, Kuzey’in küresel şirketlerinin Güney’de çeşitli bölgelerde florayı değiştirmeleri nedeniyle, çevre koşullarının zorlamasıyla her yıl 10 milyon kişi göçe zorlanmaktadır.

Çeken etmenlere gelince, bunlar da iten etmenlere aksi yönde hareket ederler. Daha iyi yaşama ve çalışma koşulları için ekonomik elverişlilik, iş olanakları, toprak, işlenmemiş maden alanları veya güvenlik, politik özgürlükler, eğitim, sağlık, kültürel avantajlar gibi sosyal-siyasal olanaklar sayılabilir.

19. Yüzyılda Avrupa ve Asya’dan Amerika kıtasına büyük göçler yaşandı. Sadece Kuzey Amerika’ya değil, Güney Amerika’ya da akın akın göç oldu, Buenos Aires, Rio de Janerio gibi, yeni göçmen namzedi kitlelere cazip gelen kentler oluştu.

Kıta’nın kuzeyinde ise Kaliforniya Orta Amerika’dan ve Doğu Asya’dan göç alırken, Atlantik sahillerine ve başta New York’a Avrupa’dan göçmen geliyordu.

20. Yüzyılın başlarında, 1. Dünya Savaşı öncesinde ve sonrasında ABD’ye İrlanda ve İtalya başta olmak üzere Avrupa’dan insan akımı olduğu bilinir.

Nitekim, yapılan bir araştırmaya göre, 1920’li yıllarda New York’ta yaşayan yetişkin erkeklerin yüzde ellisinden fazlası yabancı ülke doğumluydular, buna karşılık kentteki ABD’nin yerli yurttaşlarının çoğunluğunu Güney’den gelmiş çoğu, zenci yoksul insanlar oluşturuyordu.

Sömürgeci çağda başlıca göç alan küresel bölgeler Kuzey Amerika (ABD ve Kanada) ile Avustralya ve Yeni Zelanda, kısmen de Güney Afrika idi. Kitle halindeki bu göçler dışında, Avrupa’lı metropol ülkelerden Britanya ve Fransa ile kısmen Hollanda ve Belçika da sömürgelerden göç almaktaydı. II. Dünya Savaşı sonrasında adı geçen ülkelere onların eski sömürgelerinden göçler sürdüğü gibi, başka III. Dünya ülkelerinden de akım oldu. Ama İkinci Savaş sonrasının asıl göçmen alan Avrupa ülkesi Federal Almanya oldu. Bugün ABD, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda ile Avrupa’nın zengin ülkeleri tüm dünyadaki küresel güçler için asıl çekim merkezleridirler, yukarıda anılan “çeken etmenler”e sahiptirler. Ama söz konusu metropoller dışında da gizli veya açık şekilde göçmen alan ülkeler vardır. Örneğin, Basra Körfezi’nin ve Arabistan yarımadasının petrol zengini devletleri çeşitli Arap ülkelerinden ya da Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Türkiye gibi toplumlardan göçmen işçi almaktadır. Hatta Türkiye’de bile 1990’lı yıllarda milyona yakın −çoğu yasa dışı ve gene çoğu geçici− göçmen olduğu öne sürülmekteydi.

Göçlerin bir bölümü yasaldır. Ya o ülkeler saptanmış kurallar, kontenjanlar ve çeşitli belirlemeler çerçevesinde göçmen kabul ederler. (ABD, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın resmi kontenjanlarla talep ve kabul ettiği göçmen sayısı yılda 1 milyondan fazladır.) Veya daha önceden o ülkelere gelip yerleşmiş, hatta o ülkelerin yurttaşı olmuş aileler yasal olarak anayurttan yurttaşlarıyla genişlemektedirler. (Örneğin, Avrupa’daki Türkiye kökenli çalışanların genç kuşakları büyük ölçüde Türkiye’den evlenmektedirler. Aynı husus Fransa’daki Mağrip Araplar’ı veya ABD’deki yerleşik Latin Amerika’lılar için de geçerlidir.)

Sözleşmeler ve geçici çalışma izinleriyle gelen ve misafir işçi sayılan çalışanlar da yasal göçe dahildir ve bu statüdeki çalışanların sayıları tüm dünyada 35 milyon kadardır. Bu rakamı hassas olarak saptamak zordur, çünkü geçici oturma ve çalışma izniyle gelip, çalışmaya başlayanlar bir süre sonra oralarda misafir işçi statüsünden çıkıp, kalıcılaşmakta, yani göçmen haline gelmektedirler.

Yasal göçmenler arasında diğer bir önemli grup da siyasi ilticacılardır. Politik eylemleri ya da düşünceleri nedeniyle, veya o gerekçelerle 1951 Cenevre Konvansiyonu’na imza koymuş ülkelere gelerek siyasi iltica talebinde bulunanların sayıları yılda 1 milyonu aşkındır. Ama siyasal nitelikli göçün asıl bölümünü ülkesinde politik baskılara, etnik ayrımcılığa uğradığı için, bir şekilde Cenevre Sözleşmesi ülkelerine girip, siyasi iltica talebinde bulunanlar oluştururlar. Bu kişiler terkettikleri ülkelerde kovuşturmalara uğramamış olsalar bile, ülkelerindeki rejimlerin nitelikleri o sığınmacıları 1951 Cenevre Sözleşmesi’nde tarif edilen ilticacı koşullarına uygun kılar.

Bir kaynağa göre (New Internationalist, Eylül 1998) her yıl başka ülkelerden sığınma talebinde bulunanların sayısı 20 milyonmuş. Siyasi mültecilerin büyük çoğunluğu zamanla yerleşik hale gelmekte, yurtlarını terke zorlayan politik koşullar değişse bile geri dönmemekte, yani mülteci olmaktan çıkıp, göçmenleşmektedirler.

Gene aynı kaynak tüm dünyada yılda toplam 100 milyon kadar kişinin başka ülkelere göçtüğünü ileri sürüyor. Bunlar, uluslar arasında hareket halinde olan geçici işçiler, ülkelerindeki imkânsızlık, doğa değişmeleri ya da politik kargaşalar nedeniyle göç etmek zorunda kalanlar, sığınmacılar ve yasa dışı göçmenlerdir.

İllegal yollardan gelip, zengin ülkelere giren ve yasal statüsü olmadan yaşayan insanlar yasa dışı göçü oluşturuyorlar. Batı Avrupa’da 3,5 milyon kadar yasa dışı göçmen olduğu tahmin ediliyor. ABD’ye ise gizli göç başta Meksika olmak üzere, Latin Amerika ülkelerinden gelmektedir. ABD’de yasa dışı Meksikalı sayısı 1986’da 2 milyon tahmin ediliyordu. O yıl çıkarılan bir yasayla, “kâğıtsız”lar yasalaştırıldılar. Ama bugün 2 milyon kadar Meksikalı kaçak göçmenin ABD’de yaşamakta ve çalışmakta olduğu biliniyor. ABD ile Meksika arasındaki sınır 3000 km. uzunluğunda olduğu için, kaçak göçmen akışını kontrol etmek zordur, buna rağmen yılda 1 milyonu aşkın Meksikalının yakalanıp sınır dışı edildiği belirtilmektedir. Tüm dünyada 50 milyon kadar yasa dışı göçmenin bulunduğu sanılıyor.

Özellikle, B. Avrupa’ya ve K. Amerika’ya kaçak göçmen trafiğini düzenlemek yasa dışı bir sektör halini almıştır. Çalışma ve yerleşme umuduyla başka ülkelere gizlice giden insanların yaşadıkları serüvenler ve çektikleri acılar artık günlük yaşamın olağan hadiseleri arasına girmiştir. O kadar ki, medya organları bu tür haberlere itibar bile etmez olmuşlardır. Olayın Avrupa’da haber olabilmesi için insanların gemi bodrumlarındaki, tır kasalarındaki konteynerlerde veya İsviçre tünellerinde ölmeleri ya da bir gemi dolusu mültecinin İtalya sahillerini zorlaması gerekmektedir.

Belli ulusal ya da etnik toplulukların Yerküre üzerine yayılmaları sonucunda diyaspora’lar oluşmuştur. Eski diyasporalar Yahudi, Ermeni ve Yunan diyasporaları idi. Daha sonra Güney Asya’Iılar, özellikle Hintliler ve Vietnam’lılar, kısmen Çinliler hem kıta içinde, hem de deniz aşırı ülkelerde diyasporalar oluşturdular. Günümüzde ise onlara ilaveten, diyaspora niteliğinde olmasa bile, Fransa’daki Mağrip Arapları veya F. Almanya’daki, diğer AB ülkelerindeki, İsviçre’deki Türkler, Kürtler, kısmen Polonyalılar kendi ülkeleri dışına yayılmış geniş ulusal topluluklardır.

Bugün, Fransa’daki Mağrip’liler ve Almanya’daki Türk, Kürt ve Polonya’lılar sık sık anayurtlarına gidip gelmekte, kendilerini her iki tarafa da ait hissetmekte ve adeta iki ülkeli insanlar gibi yaşamaktadırlar.

Özetle, bugün Yerküre’nin çeşitli bölgelerinde ve ülkelerinde 100 milyon civarında yasal ya da kaçak göçmenin bulunduğu tahmin edilmektedir.

3. Dünya ülkelerinin kendi aralarında da göç ve göçmen işçi akışı olmasına rağmen, asıl göçün 3. Dünya’dan 1. Dünya’ya doğru olduğu hiç birimizin meçhulü değil. Bu faktörün önemi azımsanmayacak sorunlarından birisi de Avrupa’nın ve Kuzey Amerika ülkelerinin yerli yurttaşlarının teşkil ettiği nüfusun yaşlanıyor ve azalıyor olmasıdır. Buna karşılık, o ülkelere göçmüş olanlardaki doğum oranı fazla olduğundan, ulusal nüfus yavaş yavaş azalmakta, göçmen nüfus artmaktadır. O devletlerin, kendi ulusal nüfuslarının azalmasını önlemek için aldıkları önlemlere ve çocuk doğumlarını teşvik için getirdikleri parasal teşviklere rağmen, yerli nüfus azalmaya devam etmekte, o teşviklerden en çok göçmenler yararlanmaktadırlar.

Çifte yurttaşlık imkânı olsa da, olmasa da, çok sayıda göçmen −uluslararası deyimle− “natüralize olmakta” (yani bulundukları ülkenin uyruğuna geçmekte), ama kolay kolay asimile olmamaktadır. Göçmenler, iletişim olanakları sayesinde kendi anayurtlarının televizyon kanallarını izlemekte, ulusal veya yerel müziklerini dinlemekte, bütçelerine uygun seyahat olanaklarından yararlanarak yurtlarına seyahat etmektedirler. Böylece, göçmen toplulukları, geleneklerinden, kültürel öğelerinden kopmamaktadırlar, hatta mahalli yiyeceklerini bile kolayca bulabilmekte, yemek alışkanlıkları, damak tadları bile değişikliğe uğramamaktadır. Bu etmenlerle, o topluluklar gelmiş oldukları ulusal, etnik ve kültürel kimliklerini, aidiyetlerini sürdürebilmektedirler. Bu saptamalarımız özellikle F. Almanya, Fransa, İsviçre, Hollanda, Belçika, Danimarka gibi Avrupa ülkelerinde geçerlidir.

Böyle bir sürecin, diyelim ki, bundan 70-80 yıl sonra, o ülkelerde nasıl bir toplumsal tablo çıkaracağı merak konusudur.

Özetle, göç ve göçmenlik konusu önümüzdeki on yıllar içinde en önemli uluslararası (küresel) sorunlardan biri haline gelecektir.

Dünya nüfusu şu anda 6,5 milyar kadardır. 2015’te dünyadaki toplam nüfus artışının yüzde 94’ünün gelişmekte olan ülkeler denilen Üçüncü Dünya’da meydana geleceği tahmin ediliyor. 2022 yılında 8 milyara varacak ve bugün zengin ülkeler dediğimiz topluluk bu rakam içinde toplam nüfusun ancak yüzde 15’ini oluşturacaktır. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) tahminlerine göre, geri kalan yüzde 85 içindeki önemlice bir kesim kendi ülkelerindeki veya bölgelerindeki nüfus artışı oranında istihdam olanaklarına ve elverişli yaşam koşullarına sahip bulunmayacaktır. Bu durumda, bugün olduğu gibi yarın da −ve yarın bugünkünden daha fazla− bulundukları o koşullar “itme etmenleri”ni oluştururken, zengin Kuzey daha fazla çekici faktörlere sahip bulunacaktır. Böylece, yoksul ülkelerden zengin ülkelere doğru bugün var olan göç zorlaması, yarın daha da artacaktır.

Demokrasi şampiyonu geçinen Batı’nın ne denli demokrat ve hümanist olduğu asıl o zaman, çok değil 30-40 yıl içinde görülecektir. ABD kendisini demokrasi havarisi ilan eder ve Avrupa’daki demokrasiyi bile beğenmez. Ama Amerika Birleşik Devletleri’nin gizli kuruluşlarının −devletin asli sahipleri olan derin devlet mensuplarının− kasalarında A, B, C, D... diye çok gizli planlar bulunmaktadır. Ve dünya âlem biliyor ki, CIA’nin dehlizlerinde saklı kozmik çok gizli kasalarda, soğuk hava ortamlarında bir takım tüpler içinde çeşit çeşit virüsler muhafaza edilmektedir. O kişiler, eğer kendi ülkelerine sıçramayacaklarından emin olsalar, o mikrobiyolojik etnik temizleme silahlarını tereddütsüz kullanacak kadar azgın ve gözü dönmüş kişilerdir. Sadece o kadar mı, bundan 30 yıl kadar önce imal edilip nükleer silah depolarına konulan nötron bombaları insanları öldürüp, insan yapısı hiç bir şeye zarar vermediği için “temiz bomba” diye adlandırılmamış mıydı? Irak savaşı öncesindeki aylarda da, sığınaklarda ve diğer kapalı alanlarda insanları takip ederek öldürecek, ama binalara, eşyalara zarar vermeyecek küçük obüslerin yapıldığı söylenmişti.

Bunlar sadece bir takım basit yansımalar. Onları icat ve imal eden lanetli zihniyetin ve gayri insaniliğin kimbilir hangi makro planlar, hazırlıklar içinde olduğunu tahmin etmek için o güçler kadar meş’um ve mel’un olmak gerekir!

Benim kişisel kanım, dünyaya hükmedenlerin, söz konusu nüfus artışı karşısında aradıkları alternatiflerin esas olarak Yeni Malthus’çuluktan başka bir şey olmadığı şeklindedir.

KÜRESEL HASTALIKLAR

Dünya çapında sağlık sorunları insanlığın bugün en ciddi problemlerinden birisidir ve konunun önemi, vahimliği önümüzdeki on yıllarda daha da artacaktır.

Hastalıkların dünya ölçeğinde olanları coğrafi olarak yayılan ve bu nedenle salgın adını alan hastalıklardır. Salgınlar çağlar boyu var olmuşlardır. Tarihte veba, cüzzam, sıtma, tifo-tifüs, şarbon, kolera, öldürücü nitelikli bağırsak enfeksiyonları zaman zaman var olmuşlardı. Veya belli bir ülkede, yörede baş gösteren bir hastalık, sonra başka ülkelere yayılmıştır. (Örneğin kuduz ilk kez Rusya’da çıkmış ve tilkilerle Avrupa’ya, başka bölgelere seyahat etmiştir.) Ya da 20. Yüzyılda Asya gribi, İspanyol nezlesi uluslararası nitelik taşıyan öldürücü salgınlar olmuştur. Saydığımız hastalıkların bir çoğu (cüzzam, veba, vb.) daha önceden, bir kısmı da 20. Yüzyılda (su çiçeği) yenilmiştir ama yeni yeni hastalıklar ortaya çıkmıştır.

Bugün 1980’lerin başlarında saptanan ve HIV diye anılan virüsün yol açtığı AIDS ve 2003’te Çin’de baş gösteren SARS, yarın başkaları insan sağlığı ve can güvenliği için birer tehdit niteliğindedir. Bunlara aynı derecede vahim olmasa da Lejyoner hastalığı, Lyme hastalığı, zehirli (toksik) şok hastalığı gibi yeni sayılan hastalıklar da eklenebilir. Bu üç hastalığın her üçü de ilk kez ABD’de görülmüştür. Önümüzdeki yıllarda onlara yenileri eklenecektir. 20. Yüzyılın ikinci yarısında saptanan benzer hastalıklar arasında tropikal bölgelerde görülen ama seyahat vasıtasıyla Avrupa’da da can kayıplarına yol açan Lassa, Marburg (humması) ve Ebola virüslerini de anımsamak gerekiyor.

Hastalıkların küresel nitelik kazanmasının başlıca üç nedeni vardır: Birincisi ve en önemlisi, küresel ısınmadır. İkinci neden −bir kısmı birinci faktöre de bağlı olan− yeni virüslü hastalıkların ortaya çıkmasıdır. Üçüncü neden ise, büyük kapasiteli yolcu uçaklarının hizmete girmesi, uçak yolculuklarının ucuzlaması ve yaygınlaşması nedeniyle, uzun mesafe seyahatlerin çoğalmasıdır.

Küresel sıfatını gerçek anlamda hak eden tek kavram olan “küresel ısınma”nın (Yerküre’nin ısınmasının) biyosfer için bir yokoluş tehlikesi olduğunu yukarıda söylemiştim. Bilimsel araştırmaların saptamalarına göre, küresel ısınma biyosferin bir parçası olan insan sağlığını da tehdit edecek türden hastalıkların ve hastalanmaların nedenidir.

* Aşırı sıcaklığın yol açtığı ölümler artmaktadır. (2003 yazında Avrupa’da sıcak yüzünden meydana gelen ölümler, gelişmekte olan ülkelerin aşina oldukları bir olguydu. 2003 yazı sadece Avrupa’lıları şaşırttı.)

* Mikropların, taşıyıcıların ve mikrop yuvalarının coğrafi dağılımına ve artışına bağlı olarak artan iltihaplı hastalıklar.

* Foto-şimik (ışınsal-kimyasal) hava kirlenmesinin yol açtığı solunum organları hastalıkları.

* Sakinlerinin beslenmelerine yetecek miktarda tarımsal ürün yetiştiren bölgelerde, ısınma nedeniyle baş gösteren üretim azalmalarının yol açtığı açlık ya da kötü beslenmeden kaynaklanan hastalıklar, ölümler.

* Ekolojik afetler nedeniyle ülkenin başka yörelerine göç etmek zorunda kalan insanların karşılaştıkları beslenme yetersizlikleri ve diğer sağlık sorunları.

Tekrar edelim, yukarıda anılan hastalık ve ölümlerin asıl nedenleri küresel ısınmadır. Hava, su kirliliği gibi diğer ekolojik etmenler bunlara dahil değildir.

Küresel ısınmanın nedenlerinden birisi de nüfus artışıdır. Gelişmekte olan ülkelerdeki nüfus artışları dünya genelindeki ortalama sıcaklığı 2000 ila 2030 arasında 0,7 C ila 1,5 −muhtemelen 1,1 C− yükseltecektir, Bu ortalama kapsamında yüksek artış payları sıcak Üçüncü Dünya ülkelerine −ya da dağlık değil, alçak yörelere− düşecektir.

Avrupa’dan bir örnek verecek olursak, küresel ısınma 80 yıl içinde Londra’nın ortalama ısısını 4,8 C arttıracaktır. Bu ise Londra ikliminin bugünkü Güney Fransa ve Kuzey İspanya sahilleri sıcaklığına yükseleceği anlamına gelmektedir.

Virüslerin ve bakterilerin biyolojik çeşitlilikleri ve yaşarlılıkları kısmen sıcaklığın artışına bağlı olduğuna göre, bu husus insan sağlığı için enfeksiyon ve mikrop kapma sakıncalarını arttıracaktır.

Yeni hastalıklar ortaya çıkmakta ve Yerküre üzerinde yayılmaktadır. Bunlar arasında en çok bilineni AIDS’dir. AIDS’in küresel ısınma ile bir ilişkisi yoktur.

HIV ve AIDS için son 20 yılda çok yazılıp çizildiğinden, burada gereksiz tekrarlara girmektense, bugün varılan noktada, büyük çoğunluğu Afrika’da olmak üzere, bu hastalıktan günde 15.000 kişinin (yılda 5,5 milyon insanın) öldüğünü söylemek yeterli olacak. Sıtma ve tüberkülozu da eklersek, Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) verilerine göre, bu üç hastalıktan ölenlerin sayısı yılda 6 milyonu geçiyor. Kolera da zaman zaman ortaya çıkan ve can alan salgın hastalıklar arasındadır. 1991’de Latin Amerika ülkelerinde baş gösteren kolera salgınında 19 ülkede 1,4 milyon vaka saptanmış ve 10 bin kadar insan koleradan can vermişti.

Sıtma en çok çocukları vurmakta, Afrika’da her 30 saniyede 1 çocuk sıtmadan ölmektedir.

Batı Nil Vadisi’nde sivrisineklerden kaynaklanan yeni virüsün teşkil ettiği tehlike de küresel çapta olmaya namzettir. Keza, Çin’de zuhur eden SARS’ın yanısıra, son olarak Vietnam’da ortaya çıkan, Avrupa’da da can alan −milyonlarca kümes hayvanı hükümet tarafından yok edildiği halde henüz önlenemeyen− kuş gribi yeni yeni virüslü hastalıkların baş göstereceğini gösteriyor.

Yeni hastalıkların kaynakları konusunda bir fikir verebilmek, yani onların tüketimle, insanların değişen alışkanlıkları ile olan bağıntılarını görmek için bir-iki örneğe bakmamızda yarar var.

Örneğin, Lejyoner hastalığı soğutma kulelerinin ve buhar kondansatörlerinin kullanılmalarının artmasıyla doğrudan ilintilidir.

Lyme hastalığı ABD’nin kuzeydoğusundaki New England denilen bölgede geyiklerin çoğalmasıyla bağıntılıdır.

Toksik şok sendromu, âdet görme dönemlerinde tampon kullanan kadınların sayısındaki artışla ilişkilidir.

İnsanların üretim ya da yaşam alışkanlıklarındaki değişikliklerin hastalıklara yol açtığı yolundaki başka savlar da bulunmaktadır. Örneğin, sıtmanın 10.000 yıl önce Afrikalıların savanalarda avcılık yapmaktan vazgeçip, ormanlık yörelerde tarıma geçmeleriyle, toprağa yerleşmeleriyle başladığı ileri sürülmektedir. Üretim değişikliği, ormanlık yöre çevrelerinde türeyen ve sıtma yapan yeni tür sivrisineklerin türemesine yol açmıştı.

Bir salgının ortaya çıkma nedenlerinden bir başkası da, bir virüse bağışıklık kazanmış olan insanların, o virüsü başka ülkelere götürmeleridir. O bölgedeki insanların bünyeleri o virüsü tanımadığı için, ona karşı bağışıklıkları bulunmadığından, kısa zamanda hastalanıp ölürler. Bu konudaki en çarpıcı örnek suçiçeğidir. Amerika’ya giden İspanya’lı fatihlerin (conquistadores) taşıdıkları suçiçeği mikropları 1520’de Meksika’da Aztek nüfusunu kırıp geçirmişti. Veya 1875’te Fiji adasına ilk kez giren kızamık mikrobunun yol açtığı salgın iki ay içinde ada nüfusunun dörtte birinin hayatına mal olmuştu.

Aynı etkileme kuşkusuz, aksi yönde de söz konusuydu. Mesela, Amazon kıyılarına gidip yerleşen Avrupalılar o zamana değin tanımadıkları sıtmadan kırılmışlardı.

Salgın hastalıkların Yerküre’ye yayılmalarının diğer bir nedeni de kıtalar arası seyahatin artmasıdır. Uzun mesafe yolculukları ve yolcu sayısı 20. Yüzyılın ikinci yarısında hayli çoğalmıştır. Nitekim, Çin’de beliren SARS çok kısa zamanda Avrupa’ya, Kanada’ya bu şekilde ulaşmıştır.

Yukarıda kısaca özetlediğimiz bu gidişe seyirci kalınamaz. Ama hastalıklara ve salgınlara karşı mücadele her şeyden önce finansman sorununu çözmeyi gerektirmektedir. Gelgelelim, Dünya Sağlık Örgütü’nün ve o hastalıklara muhatap olan ülkelerin parasal olanakları son derece kısıtlıdır.

Bir fikir vermek için anayım: Birleşmiş Milletler’in şimdiki genel sekreteri Kofi Annan, AIDS’e karşı mücadele için yılda 10 milyar dolar gerektiğini, sıtmayla savaş içinse bu miktarın 2 milyar dolar olduğunu belirtmekte ve sözkonusu fonlar için zenginler klübü diye bilinen G-8’lere çağrı yapmakta, ama çağrıları sağır duvarlarla karşılaşmaktadır. (Nitekim, klübe mensup devlet şeflerinin 2003’te Evian’da yaptıkları toplantıya iletilen istem ilgi görmemiştir.)

ABD’nin küresel hâkimiyet için başlattığı Irak savaşına ayırdığı muazzam askeri bütçesine yıllık 85 milyar dolar ekleyebilen George W. Bush yönetimi bu ekstra savaş harcamasının onda birini küresel hastalıklarla mücadeleye ayırsaydı, milyonlarca insana hizmet etmiş olacaktı.

Salgınlara karşı mücadelede Birleşmiş Milletler’in, o hastalıklara uğrayan toplumların ve gönüllü kuruluşların karşılarındaki engellerden birisi de uluslararası ilaç firmalarıdır. Mücadelede yeterli miktarda ilaç elde etmenin yolu çok miktarda ilacın ve aşının teminidir. Ünlü ilaç firmaları, tedavi ve önleme ilaçlarını, aşılarını vermedikleri gibi, tekellerinde tuttukları ilaç ve aşı patentleri nedeniyle, uluslararası patent mevzuata gereği, onları başka fabrikalarda bu mücadele için ucuza üretmek de mümkün olmamaktadır.

Böylece, insanların sağlıkları üzerinden milyarlarca dolar kazanan, yani insan yaşamını ticaret metaı ve kâr aracı haline getiren −adlarını hepinizin bildiği− o anlı-şanlı, ünlü küresel ilaç firmalarının çirkin yüzleri apaçık ortadadır.

Bugün insan toplumunun içinde bulunduğu koşullara ve Kuzey/Güney uçurumundaki büyük oransızlığa baktığımızda, geleceğe dönük izdüşümler yaptığımızda çok açıkça görürüz ki, yeryüzünde salgın hastalıklara karşı mücadelenin başarı şansı yakın erimde asla gözükmemektedir. Bu mücadelenin finansmanı Kuzey’in zenginler klübü mensuplarının inayetine kaldığı müddetçe, soruna çözüm bulunamaz.

ORGANİZE SUÇUN, FUHUŞUN ULUSLARARASI NİTELİĞİ

Uluslararası emniyet ve adliye literatüründe “organize suç” diye geçen uluslararası suçlar kapsamına uyuşturucu trafiği, yasa dışı silah ticareti, altın, mücevher ve tarihi eser kaçakçılığı ve nihayet −bizde eskiden “beyaz kadın ticareti” denilen (ama beyaz olmayan kadınların da bolca pazarlandığı)− fuhuşun örgütlenmesi gibi yasa dışı faaliyet girer. Bütün o trafik içinde yer alan örgütlenmelere gayri resmi dilde mafya deniliyor. Her yasa dışı sektörün bir mafyası olduğu gibi, uluslararası bağlantıları ile bölgesel, ulusal ya da yöresel mafyalar var, hatta kent mafyaları var. (örneğin, mafyanın kaynağındaki İtalya’da Sicilya mafyası “Cosa Nostra” (Davamız) adını alırken, ünlü Napoli mafyası’mn adı “Camorra”dır.) Mafyaların en fazla cirit attığı ülke olan ABD’de İtalyan mafyası vardır, İrlanda mafyası vardır, Florida’da Küba mafyası vardır, Latin Amerika’nın bazı ülkelerinin adını taşıyan irili ufaklı −ve uyuşturucu ağırlıklı− suç örgütlenmeleri vardır ilh.

Ne Interpol, ne de her hangi bir devlet mafyalarla başa çıkabilir. Onların gücü hem devletlerle, hem de büyük burjuvaziyle iç içe girmiş olmalarından kaynaklanır. Tüm ulusal ve uluslararası bağlantıları içinde mafya dünyada muazzam bir güç oluşturmaktadır.

Gerçek anlamda küresel bir felaket olan uyuşturucu trafiğini ele almak geniş bir konu olduğundan, burada −gene gerçek anlamda küresel bir fenomen olan− uluslararası fuhuş ve pornografi pazarına kısaca değinmekle yetineceğim.

Üçüncü Dünya’dan Birinci Dünya’ya kadın sevki veya Üçüncü Dünya ülkeleri arasındaki fahişe akışı ya da Güney’in zengin erkeklerine Kuzey’li kadın temini ve nihayet seks turizmi fuhuşla ilgili uluslararası trafiğin belkemiğini oluşturur.

Uzun mesafe uçak yolculuklarının kolaylaşmasıyla kıtalar arası özellik kazanan fuhuş türü “seks turizmi” diye adlandırılmaktadır. Gerçekte, seks turizmi eskiden de vardı. Eski dönemdeki seks turizmine en bilinen örnek Küba’dır. O kadar ki, devrim öncesindeki Küba’ya “ABD’nin kerhanesi” denilirdi. Bugün kıtanın genelevleri arasında Meksika ve Brezilya vardır. Örneğin, günümüzden 40 yıl önce Frantz Fanon yayınladığı “Dünyanın Lanetlileri” adlı kitabında şöyle der: “Havana ve Meksika’nın kumarhaneleri, Rio plajları, Brezilyalı ve Meksikalı küçücük kızlar, 13-14’lük melezler, Acapulco ve Copacabana limanları: tüm bunlar, ülkesini resmen Avrupa’nın kerhanesi haline getiren ulusal orta sınıfın sebep olduğu rezilliklerdir.” (1961)

Orta Doğu’da ise 1975’te patlak veren iç savaşa kadar Beyrut, Arap zenginlerinin, kendi ülkelerinde içki, kumar, fuhuşu şeklen yasaklamış şeriat devletlerine mensup imtiyazlı erkek takımının eğlence şehriydi. Gelgelelim, iç savaş patlak verdikten sonra, yaşanan alt üstlükte uluslararası fuhuş trafiği durduysa da, ülkede fahişe sayısı arttı. Özellikle, ülkenin yoksul kesimlerini oluşturan Şii kızların bir kısmı fuhuşa sürüklendiler. (Bazı kaynaklar diğer Şii kızların İran yörüngesine girdiğini; Tahran’daki şeriat yönetiminin Lübnan’lı Şii kızların tesettüre girmeleri halinde, onlara düzenli aylık ödediğini ileri sürer.)

Günümüzde, Kuzey’in bazı ünlü turizm firmaları seks turizminde yer ve pay sahibidirler. Varlıklı erkekler için özellikle Güneydoğu Asya ülkelerine (en fazla da Filipinler, Tayland, Endonezya ve Malezya’ya) veya Seyşel’e, Madagaskar’a, vb. yasal turlar düzenlenir, seks turisti erkeklere gittikleri kentlerde kız ve oğlan çocukları sunulur. Çocuklar yoksul ailelerden yerel fuhuş mafyaları, muhabbet tellalları tarafından temin edilir. Sayısız aile geçimlerini büluğ çağına yeni girmiş kız ve erkek çocuklarının fuhuş yapmasıyla sağlarlar. Hiç kuşkusuz asıl para onları pazarlayan suç örgütlerine gitmektedir.

O ülkelerin devletleri ülkeye döviz geliyor, devlet de bu sektörden yararlanıyor diye bu insansızlığa göz yumarlar, hatta kolaylık gösterirler. Uluslararası Çalışma Örgütü ILO’nun 1998 tarihli bir raporuna göre, yukarıda adı geçen dört Güneydoğu Asya ülkesinde geçimini doğrudan ve dolaylı olarak fuhuş sektöründe kazananların sayısı bir kaç milyondur. Sadece fuhuş yapan kadın ve erkek değil, aynı zamanda seks turizmi sayesinde iş yapan otel, restoran, bar, kumarhane gibi yerlerde çalışan insanların sayısı milyonları bulmaktadır. Bu ülkelerde fuhuşun Gayri Safi Milli Hasıla içindeki payı % 2 ila % 14 arasında değişmektedir. Gene aynı kaynak, devletin de adı geçen eğlence merkezlerinden aldığı vergi ve diğer kesintilerin kamu bütçesi için önem taşıdığını belirtiyor.

Böylece, son yıllarda Avrupa’da ve ABD’de üst üste patlak veren skandallarla toplum duyarlılaştığı için, ağır suç haline gelen sübyancılık (pedofili) para, kudret ve itibar sahibi olan Avrupa’lı, Kuzey Amerikalı ya da 3. Dünyalı bir çok iş adamı, sektör yöneticisi, veya avukat, doktor gibi serbest meslek sahibi erkek için Uzak Doğu’da mübah ve serbesttir. Üstelik, o turlar çok da pahalı değildir. [F. Almanya’da izlediğim bir TV tartışmasında Filipin kökenli bir aydın kadının açıklamalarından ve oradaki en ünlü seyahat acentesi genel müdürüne yönelik suçlamalarından aldığım notlara göre, 1980’li yıllarda bir haftalık gezinin acente tarafından belirlenmiş fiyatı 10 bin DM (bugünkü parayla 5000 EU) kadardı.]

Küreselliğin sayısız çirkin yüzünden biri de budur.

En fazla yaygınlığa sahip uluslararası gazete olan International Herald Tribune’un özel ilan sayfaları “eskort servis” (refakatçi hizmeti) veren kuruluşların telefon no.larıyla doludur. İş gezilerine gidecek iş adamları, şirket yöneticileri oralardan yüksek öğrenimli, kültürlü, yabancı dil bilen pahalı fahişeler temin edebilirler. Gene, orta katmanlardan yalnız yaşayan erkekler tatile giderlerken benzer kuruluşlardan kendilerine o kadar pahalıya mal olmayacak kadın refakatçi sağlayabilirler. İnternet ve kartla ödeme olanakları bu tür servisleri kolaylaştırıp, yaygınlaştırmıştır. Eskort servislerini de seks turizmi kapsamında saymak gerekir.

Keza, Doğu Avrupa’da sosyalizmin yıkılmasından sonra Almanya’ya sınırı olan ülkelerde, sınır boylarında oto yol üzerinde ve civarında sayısız fuhuş merkezi açılmıştır. Almanya’nın doğu kesimlerinde yaşayan pek çok Alman erkeği oralara günü birlik eğlenmeye ve kadın ya da erkek fahişe bulmaya gider.

Fahişeliğin uluslararası niteliğinin nedenleri arasında göçlerin ve göçmenlerin de önemli bir yeri vardır. Eski dönemlerde Avrupa’nın büyük kentlerinde Yahudi kadınları pazarlanırdı. Bugün Üçüncü Dünya’dan −Afrika’dan, Asya’dan, Latin Amerika ve Afrika’dan− gelmiş milyonlarca kadın ya da eşcinsel erkek fuhuş yapmaktadır. Ama göçmen fahişe akımı sadece Üçüncü Dünya’dan Birinci Dünya’ya doğru değildir. Asya, Afrika, Güney Amerika ülkeleri arasında da yaygın göçlere bağlı olarak fahişe akımı vardır. Örneğin, Hindistan’da 400.000 civarında Nepal’li fahişe bulunmaktadır.

Öte yandan, AIDS’in yarattığı korku nedeniyle, yaşları daha genç olan fahişelere talep artmıştır. Kırsal kesimden büyük merkezlere genç fahişeler getirilmektedir. Hindistan’daki fahişelerden % 50’sinden fazlası 18 yaşının, % 20’si ise 16 yaşının altındadır.

Yakın tarihten örnek verecek olursak, sosyalizmin çökmesinden ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra o ülkelerden yüz binlerce fahişe ihraç edildi. 1998’de yapılan bir açıklamada, son üç yıl içinde 500.000 eski Sovyet yurttaşı kadının Avrupa ülkelerine fuhuş için götürüldüğü belirtiliyordu. Ukrayna yetkilileri ise Sovyetler’in dağılmasından sonra fuhuş için Avrupa’ya giden Ukrayna’lı kadın sayısını 400.000 olarak veriyorlar. Türkiye’nin büyük merkezleri, Karadeniz kentleri ya da Erzurum da eski Sovyet cumhuriyetlerinden fuhuş amacıyla gelmiş kadınlarla doldu.

1917 Ekim Devrimi’nden sonra, özellikle iç savaş yıllarında 200 bini aşkın Rus Pera’ya gelmişti. O döneme dair kaynaklar Beyoğlu sokaklarının fuhuş yapan evlerle ve kadınlarla dolduğunu belirtirler.

Cinselliğin ticari meta haline geldiği alanlardan birisi de pornografidir. Büyük çoğunluğu görsel nitelik taşıyan, ama seks aletlerinin pazarlanmasını da kapsayan bu sektörde muazzam paralar dönmektedir. Örneğin sadece ABD’de 5 milyar dolara yaklaşan bir pazar mevcuttur. O ülkede yılda 10.000 civarında porno filmi yapılmaktadır. Japon porno endüstrisi ve Uzak Doğu pazarı da ondan aşağı kalmamaktadır. Pornografik amaçlı paralı TV kanalları bir yandan, sayısız kentteki seks dükkanları öte yandan ve postalama yoluyla yapılan pazarlamalar bir başka yandan, porno ticaretinin çeşitli veçhelerini oluştururlar.

Pornografik filmlerde profesyonel oyuncu kullanıldığında, gösterilen sahneler ve sesler izleyiciye yapmacık geldiğinden olsa gerek, son 20-25 yıl içinde çiftlerin evlerde kendi sevişme sahnelerini videoya çekip, porno pazarlayıcısı firmalara satmaları yaygınlaşmıştır. 60 dakikalık bir kaset için 3000 dolara kadar telif ücreti ödenmekte, çeşitli gazete ilanlarında veya İnternet duyurularında bu tür “otantik” seks kasetlerinin firmalarca satın alınacağı bildirilmektedir. Böylelikle porno tacirleri bütünüyle masrafsız, 3000 dolar gibi yok pahasına denilecek bir fiyata −üstelik de otantik, yani alıcısı bol− porno filmleri elde ederken, sadece porno değil, porno yapımını da “kitlesel”leştirmişlerdir.

Kapitalizmin bütün mallarının pazarı küreseldir, ama belki de en çok küresel olanı porno pazarıdır. İnternetin yaygınlaşması o pazarı sınırsız ölçüde genişletmiştir. Artık dünyanın her yerinden kartlı ödemeyle İnternet aracılığıyla sipariş verilmekte, satılan ürünler alıcıya özel paketler içinde gönderilmektedir. [Halk arasında kısaca “seks telefonları” diye anılan erotik nitelikli telefon hatları da büyük paraların döndüğü bir başka cinsellik ticaretidir. Bu hatların Türkiye’de ilk açıldığı 1990’lı yılların başlarında evlere ne denli yüksek telefon faturalarının geldiği, hatta o yüzden intihar eden gençlerin bile olduğu akıllardadır.]

İnternetteki porno siteleri ve milyonlarca görsel porno malzemesi sadece kredi kartı ödemesi yoluyla değil, paralı telefon hatlarıyla −yahut bedava− izlenebilmektedir. O porno sitelerinin sundukları görüntüler arasında çocuk pornosu da mevcuttur. Ne kadar mücadele edilirse edilsin, İnternet’in o tür sapkınlıklara alet edilmesi önlenememektedir.

Kapitalizm her şeyi, ama her şeyi para kazanmak için kullanır. Çocuklar da buna dahildir. Teknolojik gelişme İnternet diye bir olanak mı getirdi, çocuk pornosu dahil, onu da kâr amacıyla kullanmak kapitalizmin olmazsa olmaz tıynetidir.

***

Küreselleşmenin müdafileri ve muhacimleri yukarıda andığımız “küresel olgular” için; “Bütün o sayılanlar −göçler, salgın ve yaygın hastalıklar, fuhuş, suç örgütlerinin yürüttüğü uluslararası trafik, vb.− günümüzden çok önce de vardı, bunların hiç birisi yeni değil,” diyeceklerse, biz de, “Haklısınız, sizin yeni bir olgu diye tanıttığınız küreselleşme nasıl ki, yeni değilse, bu saydıklarımız da yeni değil!” yanıtını vereceğiz.

NOT: Bir önceki sayıda yayınlanan “Uluslararası Terörizm” başlıklı yazıyı dergiye verdiğimde, henüz İstanbul’daki 15 ve 20 Kasım 2003 tarihlerindeki intihar bombalamaları gerçekleşmemişti. Dergi basıma hazırlanırken o olaylar oldu, yazıya ekleme yapacak bir husus görmedim. Ama olayları takiben medyada veya resmi ağızlarda tekrarlanan söyleme tanık olduktan sonra, bu küçük notu yazıya ilave etmek ihtiyacını hissettim.

Değinmek istediğim nokta “uluslararası terörizm” terimi. O yazıda kinayeli bir şekilde geçen bu terim, özellikle 11 Eylül sonrasında çokça tekrarlanan ve George W. Bush takımının diline pelesenk ettiği bir tekerleme idi ve Türkiye için ithal malıydı. Ne var ki, o terim bizde gerek medyanın ve politikacıların sığlığıyla, gerekse düşünce ve dil fakirliğiyle çakıştı, böylece kendilerine Neo-Cons denilen ABD’li Yeni Muhafazakârlar’ın jargonundaki “uluslararası terörizm” Türkiye’de daha da muğlâklaştı, müphemleşti. Medyanın zihin tembelliği ve kolaycılığı nasıl ki, “trafik canavarı” diye namevcut bir özne yaratmışsa, uluslararası terörizm de onun gibi “özne olmayan bir özne”dir. Trafik canavarı kimdir? Onca insanın canına mal olan olayların fiili −öznesi− kimdir? Nedenleri nelerdir? Trafik canavarı dediniz mi, bu soruları yanıtlayamazsınız, hatta düşünemezsiniz bile. (O haberlerle ilgili gazete sütununa bir de canavarımsı bir illüstrasyon kondururlar.) Ama trafikte canından olanlar ya da sakat kalanlar ve onların acılı yakınları için “trafik canavarı” yuvarlaması hiç de öyle basit değildir.

Uluslararası terörizm terimi de benzer şekilde belirsiz bir özne haline getirildi. Oysa, öyle bir özne yoktur. O yazıda da değindiğim gibi çeşit çeşit şiddet eylemi ve eylemcisi vardır: işgal altındaki Filistin’deki veya Irak’taki de vardır, Carlos gibi bir maceracınınki de. Uluslararası terörizm deyince, değişik özneleri tek bir başlık altında toplarsınız. Sanki tüm o hareketler tek bir odaktan yönetilmektedir, sanki karşınızda tek bir düşman vardır. Bush takımının yaptığı budur ve o öyle bakarken, aslında İslam’ı kastetmektedir.

Daha önemlisi, uluslararası terörizm denilirken, devlet terörizmi o özneye hiç mi hiç dahil edilmez. Terörizme devlet dışı bir takım politik grupların eylemleri gibi bakılır. ABD ve İsrail’den tutun da, T.C.’nin derin devletinin eylemlerine kadar bütün o suikastları, tertipleri, bombalamaları ve provokasyonları o öznenin dışında sayarlar. Örneğin, Mossad’ın Filistin kurtuluşçularına karşı düzenlediği suikastlar terörizm değilse nedir? Meşru devlet eylemleri midir? Ya da, Kürt siyasilerini, onların avukatlarını kimler öldürdü, Özgür Gündem gazetesini kimler bombaladı, işbirlikçi bir Kürt derebeyi, bir polis şefi ve cinayet sanığı, hukuken firari bir ülkücü çete reisi silah dolu bir arabada ne arıyordu, ilh.?

Bu nedenle, uluslararası terörizm lafını dillerine dolayanlar, hangi eyleme terörist diyorlarsa, onların öznesini tasrih etmek zorundadırlar. Köktendinci Müslüman eylemciler mi, solcular mı, ulusal bağımsızlık amacı güden belli örgütlenmeler mi, veya devletler mi, mafya mı, hangisi?