Sosyalistlerin dilini en çok yoran konulardan biri, kendilerini, kendi toplumlarının tarihsel evrimi üzerinde bir yere konumlandırırken ortaya çıkan problemlerdir. 20. yüzyılın sosyalistleri açısından bu problem kendini genel olarak “burjuva demokratik devrim” ile ilişkilerde göstermiştir. Bunun da doğal bir nedeni vardır. Sosyalizmi düşünecek ve bunun için kendinde cesaret bulacak güçler ortaya çıkmış ise o toplum “iyi kötü” bir burjuva demokratik devrimden geçmiş demektir. Evet ama hiçbir yerde burjuva sınıf, kendisi başını çekse bile burjuva demokratik devrimi sonuna kadar götürmemiştir; bu nedenle sosyalistler, sosyalist devrime öngelen ve genel olarak da burjuva demokratik kapsam içine giren görevleri üstlenmişlerdir. Bu görevler nedeniyle sosyalistler Türk burjuva devriminin ideolojik çerçevesini oluşturan Kemalizm ile yakın temas içinde cebelleşmek durumunda kalmışlardır. Kemalist ideolojinin sosyalistler –ve her türlü sol– üzerindeki derin etkileri bu ilişki içinde kurulmuş ve yeniden üretilmiştir. Kemalizmin etkileri solun ve sosyalist solun bağımsız gelişmesini, bir siyasi sınıf hareketi olarak temayüz etmesini engellemiştir. Kabahat elbette Kemalizmin değildir, sosyalist düşünceyi geliştirip yaşama geçirmek durumunda olan sosyalistlerindir.

Burjuva demokratik devrim denildiği zaman, bu sadece burjuvaların yaptığı devrimdir gibi bir şey anlaşılırsa, burjuva demokratik devrimden hiçbir şey anlaşılmıyor demektir. Sosyalist güçler de yaşanan burjuva demokratik devrimlerin bir parçasıdırlar. Ya doğrudan bağımsız bir güç biçiminde bu devrimdedirler, ya da eğer sonradan bir bağımsız güç olarak ortaya çıkmış iseler, dayandıkları sınıf yaşanan burjuva demokratik devrimin güçlerinden biridir. Her halükârda burjuva demokratik devrimler, sosyalistleri ve dayandıkları toplumsal sınıfları da kapsayan devrimlerdir.

Sosyalistlerin burjuva demokratik devrimlerle ilişkileri bundan da ibaret değildir. Hatta, denebilir ki, burjuva devrimleriyle sosyalistlerin ilişkisi burjuva sınıfın bu devrimlerle ilişkisinden daha derin bir ilişkidir. Tarihsel evrime yön vermiş büyük burjuva demokratik devrimlerin hepsinde devrimin yıktığı sınıfları, sosyalistlerin sınıf dayanağı olan emekçiler yıkmıştır. Emekçiler burjuva devrimin saatinin geldiğini her zaman burjuva sınıfından daha önce hissetmişlerdir. O anki sınıf çıkarları burjuva demokratik devrimin içinden geçen bir yolun yürünmesini tarihsel şartlardan ötürü zorunlu kılıyorsa emekçi sınıf bu devrimi –ama her hâlükârda kendisi adına– gözü kara üstlenmektedir. Devrimi bir kez sırtlandıktan sonra yere indirmek istemeyen, sonuna kadar götürmek isteyen sınıflar hep emekçi sınıflar olmuşlardır. Burjuva sınıfın burjuva demokratik devrimde oynadığı rol, devrimin mantığının sonuna kadar götürülmesini, burjuva sınıf çıkarlarını aşmasını engellemiştir. Bu bakımdan bütün burjuva demokratik devrimler aynı zamanda emekçilerle burjuva sınıf arasına bir “kan davası” sokmuş bulunmaktadır.

Sosyalistler toplumsal evrimin sürekliliğini temsil ettikleri için burjuva demokratik devrimin eksiğini geliştirmek, ama aynı zamanda burjuva sınıfla bütün bağlarını koparmak zorundadırlar. Siyasi, ideolojik ve örgütsel açıdan burjuva sınıfla bağlarını kesememiş bir sosyalist hareketin kendi hedeflerine doğru gelişmesine olanak yoktur. Ancak, “bağımsızlaşma”nın kolay olduğu söylenemez. Ülkeden ülkeye değişen birçok problem sosyalistlerin yakasını bırakmaz. Örneğin Latin Amerika ülkelerinde Bolivarcılık her yerde sosyalistlerin peşini bırakmamaktadır. Avrupalı Marksist sosyalistlerin (komünistlerin) Fransız devriminden kopmaları kolay olmamıştır. Rus sosyalistleri bu miras meselesini çok daha fazla ciddiye aldıkları için, kendi geleneklerindeki anarşizm damarından olduğu kadar, Rusya’nın Batılılaşma mirasından da kendilerini koparmayı başarmışlardır.

Türkiye’de sosyalistler bu konuyu Kemalizm ile ilişkiler çerçevesinde yaşayıp konuşmaktadırlar. Çünkü Türkiye’de Kemalistlerin önderlik ettiği burjuva devriminde sosyalistlerin, arkalarına aldıkları Ekim Devrimi rüzgârı nedeniyle önemli bir yeri olmuştur. Ama devrim olurken ve sonrasında sosyalist düşüncelerle Kemalist düşünce arasında net ideolojik bir ayrışma yaşanmamıştır. Bunun da sebebi, bu ayrışmaya temel teşkil edecek ve burjuva devrimini biçimlendirecek bir emek-sermaye çatışmasının olmayışıdır. Öyle olmakla birlikte, gene de Kemalistlerle o günün sosyalistleri arasında kanlı çatışmalar cereyan etmiş, demokratik sonuçları açısından tarihin en yoksul, en kötü, en geri burjuva devrimlerinden biri Türkiye’de gerçekleşmiştir.

Aynı tarihsel dönemin diğer burjuva devrimlerine bakarak Kemalist devrimin sosyalistler ve emekçiler için ne ifade ettiğini görebiliriz. Rus burjuva demokratik devrimi (Şubat 1917 Devrimi) Rusya’yı sadece Çar’dan değil, bütün baskıcı tarihinden kurtarmış ve dünyanın en demokratik ülkelerinden biri yapmıştır. Çin’de yaşanan aynı nitelikteki Sun Yat Sen’in önderliğinde burjuva devrimi de benzeri demokratik sonuçlar üretmiştir. Kemalist burjuva devrimi ise, modern cumhuriyetin asgari gereklerini gerçekleştirmekten öte, bir burjuva demokratik devrimden beklenen hiçbir açılım sağlamamıştır.

Bu bakımdan Türkiye’de sosyalist düşüncenin Kemalist burjuva devriminden ve Kemalist düşünceden bağımsızlaşması kolay olmak gerekirken, öyle olmamış, tersi bir süreç işlemiştir. Sosyalistler, bin bir zahmetle bir araya getirdikleri güçlerini çoğu zaman Kemalizme kaptırıp kan kaybetmişlerdir. Üstelik bu kan kaybı, dünyanın bütün sosyalistleri için ilham kaynağı olan Sovyet sosyalizminin yükselen itibarına rağmen gerçekleşmiştir. Sebebi ise, Türk sosyalistlerinin Kemalizme her zaman, hemen her durumda itibarlı bir yer ayıran düşünce yapısıdır. Halbuki Kemalistler sosyalizme ve sosyalistlere her zaman düşmanlık gütmüşlerdir.

Sosyalistlerimizin bir çoğu hâlâ burjuva kapsamlı demokratik dönüşümlerin Kemalizm ile birlikte yapılmasına taliptir. Demokratikleşme süreçlerinde Kemalizmi kendilerine dost, hatta müttefik saymaktadırlar. “Bağımsızlık” ile ilgili bir sorunları varsa, bunu da emekçi sınıfların menfaatleri üzerinden bir kurguyla değil, Kemalistler gibi, burjuvazinin devleti üzerinden kurmaktadırlar. İşçi Partisi gibi, Kemalistler ile sosyalistleri aynı tarihsel misyonda, madalyonun iki yüzü gibi birleştirenler vardır.

Bu söylediklerimizi Kemalistlerle sosyalistleri aynı arabaya koşan sosyalistler de bildiklerine göre, bir bildikleri vardır. Bildikleri, “sol Kemalizm”dir. Nasıl ve nerden bulmaktadırlar bu “sol Kemalizm”i? Bu kolay bir iş değildir. Bu kadar dal budak salmış, siyasal zihnin derinliklerine girmiş, ayak izleri birbirine karışmış, 27 Mayıs anayasasına da, 12 Eylül faşist anayasasına da imza atmış Kemalizmin “sol”unu bulup ayırmak başlı başına bir hüner olmalı. Böyle bir ayırımı –ve ayrışmayı– mümkün kılan işçi ve emekçi sorunlarıdır. Kemalistler bu işlere pek bulaşmadıkları için olsa gerek sosyalistlerden yeterince ayrışmamışlardır! Sosyalistlerin kendilerine yakın hissettikleri Kemalizm, sadece kafalarda, fiktif bir şeydir.

Sosyalistlerle Kemalistleri birlikte düşünüp davranmaya sevk eden konulardan biri de “laik Cumhuriyet”e yönelik, İslam dayanaklı siyasi hareketten neşet ettiği varsayılan “tehdit”tir. Sosyalistlerin büyük bir bölümü bu tartışmada nedense Kemalistlerle birlikte düşünmektedirler. Söz gelimi 28 Şubat, çoğu sosyalist solcunun teorik/politik yapısında uyur duran Kemalist damara “adrenalin” zerk etmiştir! Sosyalistler bu “tehdit”i nasıl ve niçin, kendilerini de kapsayan bir çelişki olarak kavramaktadırlar, anlamak zordur. Tek neden, olsa olsa, Kemalistlerle siyasal İslam arasındaki kavganın Cumhuriyet’le ilgili bir kavga olarak algılanmasıdır. Sanki siyasal İslamın Cumhuriyet’in cumhuriyetliği ile bir davası varmış gibi... Oysa bu kavga, nerde ve hangi (sözgelimi “aydınlanma” gibi) imge üzerine cereyan ederse etsin, sınıf kavgasıdır. İsmet Özel’in dediği gibi, biri şadırvan musluklarını, öteki evindeki muslukları altından yapmak istemektedir. İkisi de sermayedir, Cumhuriyet üzerine kapışmaları Cumhuriyet kurulurken de olmuştur; ama kurulsun-kurulmasın diye değil, kurulan cumhuriyet senin olsun-benim olsun diye olmuştur. İsmet Özel’in demediği, şadırvan muslukları altından olsun diyenlerin kendi evlerindeki musluklar da henüz altından değilse, olması için can attıklarıdır!

AKP’nin ve lideri RTE’nin, oturmuş demokrasiler için bile lüks sayılacak bir parlamenter çoğunlukla iktidar olması da kimi sosyalistlerin “Kemalist” damarını yeniden canlandırdı. Bu da ancak olup biteni tam tersinden algılamakla açıklanabilir. Bir kere, çoğunluk denilen çoğunluk değil, katılan seçmenin sadece %34’ü, seçmen sayısının ise %21’i. Telaşlanmaya gerek yok. İktidara gelenler Cumhuriyet’i yıkmaya gelmediler. Deli midirler? Onlara oy vermeyenler aptal mıdırlar? AKP’liler buraya Cumhuriyet’le, Cumhuriyet’ten alacaklarını almak için geldiklerini bilmezler mi? Sosyalistlerin bu gelişmeden çıkarmaları gereken ders şu olmak gerekirdi: Genellikle yoksullar niçin bu cumhuriyete soğuk ve lideri bu suçlamayla mahkûm edilen bir siyaseti yükseltme “gaflet”ine düştüler? Kemalistler bu soruya kolaylıkla, her zaman yaptıkları gibi, yoksulların bilinçsizliği buna yol açtı yanıtını verebilirler. Kemalizm zaten bu bilinçsiz yığınları gütme sanatıdır. Sosyalistlerin görevi ise bu “bilinçsiz” yığınlara çıkarlarını göstermektir. Onlar Kemalizmden kaçarak çıkarlarının bilincinde olduklarını “ima” ediyorlar, ancak bu çıkarlarını somutlayacakları yeri bulamıyorlar, AKP’de bulacaklarını, ya da en azından Kemalizmden intikamlarını böyle alacaklarını düşünüyorlar. Kemalizme asıl ve genel olarak yoksulların diş bilediği gerçeği, sosyalistlerin oturup düşünmek ve çözmek zorunda oldukları bir sorundur.

“Aldatılıyorlar!” teranesinden vazgeçmenin zamanıdır. Marx’ın sözünü ettiği “afyon”un doğru anlaşılması, Marksistlerle Kemalistlerin önde gelen ayrışma çizgilerinden biridir.