Ne icad olduysa oldu, ABD’nin Irak’a karşı yürüttüğü savaş bundan öncekilere benzemedi. Savaşı konuşanlar iktisattan felsefeye, hümanizmadan çevre ve doğa bilimlerine kadar her şeyi konuştular. Savaş konuşulurken diller ve akıllar insanlığın dünü, bugünü ve geleceği arasında gidip geldi. Demek ki bu savaş tuhaf bir savaş.

Nesi tuhaf? Önce, 1990’lardan başlayarak gelişen ve giderek birkaç yüzyıl süreceği sanılan bir tartışmayı bitirdi. Tartışma, reel sosyalizmin yıkılmasıyla birlikte kapitalizmin ve emperyalizmin de tabiatında büyük değişiklikler olup olmadığı, sosyalizmin insanların özlemleri arasından çıkıp, onun yerini ebedi bir demokrasinin alıp almadığı yönünde ilerliyordu. Tarihi gidişatın artık sosyalizme ve sömürüden kurtulmaya doğru değil, adalet dağıtan bir demokrasiye doğru olduğu yönünde tezler, üflemeyle de olsa, şişiyordu. Tarihsel evrimin doğrultusu bu yönde değiştiğine göre sınıflar ve sınıflar mücadelesinden türetilmiş her türden görüş ve öngörüler de iflas etmiş olmalıydı. Artık bu durumda işçilerin, emekçilerin, dünyanın ezilen yoksullarının ekmek ve özgürlük istemek yerine, demokrasi istemeleri, savaşacaklarsa eğer, demokrasi için savaşmaları zorunlu oluyordu, çünkü ekmek ve özgürlük gibi şeylerin istenmesi nizam bozuyordu. Ulus ve ülke bazında “bağımsızlık”, “ulus çıkarı” gibi modası geçmiş istek ve değerlerin ileri sürülmesi dünya nizamı için çok tehlikeli oluyordu. İşte örneği...

ABD-İngiliz emperyalist blokunun yürüttüğü Irak savaşı bu tartışmayı bitirdi sayılır. Artık bundan sonrası kolay. Bağımsızlıktan, kendi haline ve geleceğine mukayyet olmaktan yana olanlar, başka çareleri yok, modası geçmiş, ayakta tutulması imkânsız hale gelmiş olsa bile açıktan bağımsızlığı, hatta belki “eski dünya düzeni”ni savunacaklar. Bunu herhangi bir ideolojik örtü aramadan, açıkça yapacaklar. Karınlarını olsun tok tutmalarının emperyalizme karşı direnmekten geçtiğini artık kavramış oldukları için “inatçı” bir çizgi oluşturacaklar. Bu, tek tek ülkelerde böyle olacak, dünya çapında da böyle olacak. Küreselleşmeye karşı gelişen hareket de bu çizgiye doğru evrilecek, bu yönde politikleşecek, dünya dişe diş cebelleşmelere sahne olacak.

Ötekiler ne diyecek? Diyecekleri net olacak. Ben emperyalizmden yanayım, çıkarım burda; aklım ve fikrim de çıkarıma tabi olduğu için fikrim ve gönlüm de burada. Yoksulların silahı yok, bu yüzden yenilmeye mahkûmlar. Niçin yenilenden, direnirse yenileceği besbelli olandan yana olacak mışım? Yarar denilen şey mademki kazanan tarafta oluşuyor, eğer bir “topluma yarar” arıyorsak onu da kazanacağı kesin olan emperyalist tarafta aramalıyız.

Bu tartışma nettir. Siyah-beyaz bir tartışmadır. Tartışmanın tarafları nettir ama taraflar kendi içinde net değildir. Bir tarafta solcular da olacaktır, çünkü vardır, sağcılar da. Öbür taraf da öyle. Örnek mi? Çok! Nice ünlü solcumuz, komünistimiz, sosyalistimiz, dünyadaki bu yeni ve büyük, tastamam “çıkar” demek olan ideolojik yarılmada Türkiye ABD’nin, o halde aynı zamanda medeniyetin ve demokrasinin, elbette bu arada teknolojinin ve zenginliğin safında yer tuttuğu için rahatladığını yüksek sesle ilan etmediler mi? Yanlarında TÜSİAD’ı, büyüklü küçüklü bütün finans çevrelerini, komisyoncular, acenteler, aracılar takım ve zümrelerini görmekten sıkıntıya kapılmadılar. Taraf net ama, demek ki kendi içinde saf değil. Bu böyle gidecek. Bütünleşecekler.

Yeni dünya düzenlemesinden korktukları, çekindikleri, bunun yeni bir emperyalist hegemonyaya doğru ilerlediğini, soyut laf kalabalığı yerine somut insan hayatlarına bakarak kavramaya çalışan, inkâr edilemez kanıtları pek çok olduğu için de “eski dünya düzeni”ni savunan ve bunu yüksek sesle –duyurabildiği kadar tabii– ilan eden solcularımız, komünistlerimiz, sosyalistlerimiz var. Bunlar yanlarında Miloseviç’i, Saddam’ı, Chavez’i, çıkar milliyetçilerini, hatta Usame Bin Ladin’i bile buldular. Bunlar yanlarında yarı aç yarı tok, cahil, nefesi kokan ve hiçbir gelecek perspektifi bulunmayan kuru kalabalıkları –siyasal destek anlamında değil şüphesiz– buldular. Bunlar yanlarında doğru dürüst bir entelektüel birikim de bulamadılar. Ama bunlar, ötekiler gibi rahat değiller. Bir sosyalistin, bir solcunun, bir Marksistin, bu sayılanlarla aynı tarafta bulunması gerçekten rahatsız edici bir şeydir..

Demek ki dünya yeniden ve Batı’dan kurulmaya başlanınca çıkar temelinde oluşan büyük çatlağın öteki tarafında netlik daha kolay oluşacak, çünkü kimse başkasından ve kendinden, yani solcu TÜSİAD’dan, TÜSİAD solcudan rahatsız değil. Öteki tarafın zihinsel dünyası pek sancılı değil. Demokrasi, o cenahta sihirli bir değnek gibi çelişkileri yumuşatıyor ve işte bu savaşta da gördüğümüz gibi Yugoslavya’dan, Kosova’dan Afganistan’dan, Irak’tan başlayıp K. Kore’ye, Suriye’ye, İran’a, şüphe olmasın yarın Sudan’a, Venezuela’ya doğru gelişerek evrenselleşiyor!

Yarığın “beri tarafı”nda, ezilenlerin, yoksulların, ekmek ve özgürlük isteyenlerin, hâlâ kendine ait bir kaderi olabileceği fikrine saplanmışların, açlıktan nefesi kokan kuru kalabalıkların “taraf”lılığı netleşmiş ama yolu ve yordamı net değil. İşte bu, kendinden öncekilere benzemeyen savaş “beri taraf”taki ideolojik kaosu ve çıkar karmaşasını netleştirmeye dönük tartışmaya yeni imkânlar sunacak. O halde bu savaşı, fışkırtıp herkesin gözüne soktuğu “çıkar”lar açısından okumayı bilmek gerekir.

Zor değildir okumak. Artık herkeste ideolojik örtüyü kaldırıp altında ne var ne yok diye bakmak gibi, eski dünya düzeninin de temelini oluşturan bir illet geri gelecek. Demokrasi mi, hukuk devleti mi, yeni dünya mı dediniz, hemen altına Bakacaklar. Kimler? Elbette önce son on beş yılın laf kalabalığı içinde kendi gerçeğini gözden kaçırdığı için yoğurdu üfleyerek yemeye dönen kuru kalabalıklar.

“Beri taraf”ta, bizim bulunduğumuz tarafta elbette sıkıntılar var. Bunun nedeni, sınıfsal bakış açısının modasının geçtiği propagandasının baskın çıkmasıdır. Baskın çıkmasının nedeni, parlak fikirler olmasından değil, baskı olmasındandır. Ama geçer, geçiyor ve geçecek. Kuru kalabalıkların işin gerçeğine olan merakı entelektüeller dünyasındaki yanılma ve savrulmalar için en iyi ilaçtır. O merak, yaşanan hayatın somut gerçekliğinden beslenmektedir. Sınıfsal bakış açısını geri getirecek, güçlendirecektir. Irak savaşının “bizim taraf”a sağlayacağı imkanlardan biri bu olacaktır..

Irak savaşı “insancıl endişe”lerden türediği varsayılan ve kısa sürede dünya çapında bir etkinlik kurabilmesine şaşılan bu “hızı” yüzünden olsa gerek, “romantizm” olarak nitelendirilen bir Barış hareketinin de oluşmasına neden oldu. Tamam, sözü “Barış” olduğu için “Barış hareketi”; iç yapısı da belki hümanistlerle, romantiklerle, sanatsal saf inançlarla, belki bu arada kilise ve camilerin efsunlarıyla dolu ama kaynaklarına dikkatle bakılacak olursa, sınıf mücadelesini ve sınıf mücadelesinin birikimlerini görmek kolaydır. Bu hareketin önünü, işte Saddamcılık, Üçüncü Dünyacılık, Doğuculuk diyerek kesmek mümkün olmadıysa, bu, sağlam sınıf tarihi ve sınıf kaynağı nedeniyledir. Savaşlara hep kim ne kadar haklı, o da haklı ama bu da haklı gibi, dar kafalı orta sınıf ukalasının baktığı yerden bakmak çok ters görünmüyordu, ama savaştan sonra bu mümkün olmayacak. Çünkü akıllar yeniden toptan haksızlık nerde, davası nedir diye sorma noktasına geri düştü. Barış hareketi de bu yüzden sağlam durdu. Önümüzdeki aylarda ve yıllarda bu hareket, başka benzeri çok renkli hareketlerle bütünleşerek, ama esas itibariyle kendini taşıyacak olan sınıfı da yeniden keşfederek ilerleyecektir.

Ancak “bizim taraf”ta bir problem var. Biz mi sınıfı keşfedeceğiz, yoksa sınıf mı kendi gerçeğini keşfedecek de işler yoluna girecek? İkisi birden. Yaşamanın diyalektiği ikisinden oluşur. Bu savaş bunu görmemizin imkanlarını genişletmiştir. Bundan böyle yapılacak bütün savaşlar bu savaş gibi savaşlar olacaklardır. Emperyalizmin kafasındaki mutasavver dünyanın yaratılması için yapılan ve yapılacak olan bu savaşlara “bizim taraf”tan peşinen karşı çıkmanın romantizm ile, Iraklı çocukların ölmemesiyle bir ilgisi yoktur. Onlar zaten ilaçsızlıktan, açlıktan ölüyorlardı.

Emperyalizmin kafasındaki dünya, yani adım adım temelleri atılan dünya, düşünmesi bile ürküntü verici bir dünyadır. Bir yanda, bakmayın bugünkü çelişkilerine, birleşmiş bir cennet dünya, ötesinde milyarlarca yoksulu kasıp kavuran, boyun eğmiş, direnmeyen ve ne için ve nasıl direneceğini de bilmeyen, tam bir tevekkül içinde cehennem bir dünya. Arasına fiilî duvarlar çekilmiş iki dünya. Buna ister Batı’nın ve Doğu’nun dünyası deyin, ister insanlaşmış insanların ve insanlaşmamış insanların dünyası deyin, dediğiniz aslında aynı şeydir: Sermayenin ve emekçilerin ayrı dünyaları.

"Öteki taraf"a artık kulak asılmamalı. Orası sermaye tarafı. Orada solcu, sosyalist, komünist, demokrat –başına eski sıfatı eklenmedikçe– olunamaz; kavrama “bizim taraf”tan yüklenmiş tarihsel anlamıyla insan da olunamaz. Orada yazar olunur, felsefeci olunur, siyasetçi, sendikacı, TV yorumcusu, vb. gibi olunur. Orada “her şey” mümkündür.

Madem dünya böyle bölündü, direniş “beriki taraf”tadır. “Devrim” bu taraftadır. Dünyayı değiştirmek bu taraftadır. İnsan olmak bu taraftadır. Emekçilerin, yoksulların, açların, çaresizlerin çaresi ve onların ahvalinden kendi insansızlığının bilincini çıkarabilenlerin manevi tatmini, şimdi şu an çok parlak bir gelecek vadetmiyor olsa da, “bu taraf”tadır.

“Bu taraf”taki zihinsel karmaşaya, solcu, sosyalist, Marksist, komünist, milliyetçi, cahil, yoksul, aydın, vb. kaosuna netlik kazandırmak mümkün mü? Nasıl mümkün?

Önce şunu hatırlayalım: Kapitalizm dünyayı, en açığını “işçi”nin fark ettiği şekliyle, emek-sermaye diye bölmüştür. Bütün hayatlar kapitalizm tarafından bu esas üzerinden bölünmüştür de, işçi olmayanın bunu fark etmesi dolaylı yollardandır. Ekim Devrimi de dünyayı bu esas üzerinden ikiye böImüş, daha doğrusu zaten emek-sermaye olarak bölünmüş olan iki dünyayı birbirinden ayırmıştır. Bu Devrim’in, dünyanın bütün işçileri, emekçileri tarafından çabucak kavranıp bilinç haline getirilmesi bu nedenledir. Ancak o bölünmenin bir eksiği olmuştur. Dünyanın emekçi gücünün bilinci ve yüreği Ekim Devrimi’nin tarafında kalmışken ana gövdesi sermayenin tarafında kalmıştır. Bu tuhaflığı Marksist teoride yerine oturtmak için nice gayret gösterildiği belki unutulmuştur ama hatırlanmalıdır. Gelişmemiş ülkelerin Marksistleri ve komünistleri, kendi ülkelerindeki dünyayı emek-sermaye olarak bölmekte güçlük çekmişlerdi. Başka tanımlar geliştirilsin istemişlerdi. Kendilerini “Doğu Halkları” olarak tarif edip bunun Kurultayını yapmışlardı. Emekçi sınıfların, böyle bir yükü taşıyamayacak kadar zayıf kaldığı toplumlar için özel bir “proleter uluslar” tanımı talep etmişlerdi. Sultan Galiyev tarafından bu tanım, "proleter uluslar”ı, Batı’da kalmış büyük dünya proleter ordusundan ayırmaya kadar zorlanmıştı. Sorunu hayat çözdü. Emek-sermaye bölünmesine benzemeyen, ama “haklı”-“haksız” bağlamında emek-sermaye bölünmesiyle örtüşen suni bir çelişki ortadan kalkmış oldu.

Buna benzer, çıkar temelinde, hayatın sürdürülmesi temelinde aynı olan, ama ideolojik ve politik düzleme farklılıklarmış, çelişkilermiş gibi yansıdığı için çözülmesi sol siyaset sanatının işi olan olgular bugün de var. Örneğin Brezilya’da, Lula önderliğinde iktidar olan kozmopolit hareketin hem başarısı, hem de direnci, emek-sermaye savaşını ısrarla esas almasında, kendini bu çelişki üzerinde birleştirip üretmesinde aranacaktır.

Bu karmaşık denkleme Irak savaşından sonraki dünyanın durumunu kavramak ve sosyalist mücadeleyi geliştirecek yollar aramak bakımından, biraz daha özenle bakmamız gerekecektir. Marksizmin her konuya gösterdiği özenle, kapitalizmin emek-sermaye olarak böldüğü dünyamızda, sonradan oluşan bütün çelişkiler gelip son tahlilde bu çelişkinin üzerine oturmaktadır. Bunu insan-doğa çelişkilerinde gördük. Bunu emperyalizm-sömürge çelişkilerinde gördük. Bunu küreselleşme-bağımsızlık çelişkisinde görüyoruz. Bunu Irak savaşı nedeniyle ortaya çıkan bölünme ve saflaşmalarda da göreceğiz. Haklı-haksız mücadelesi, emek-sermaye mücadelesiyle aynı mücadeledir. Bunu ister istemez kavrayacağız. Kavrayamazsak hayat bize bunu kavratacak.

Söz cambazları dünyanın bu savaş ekseninde bölünmesine “uygarlıklar savaşı” adını vermeye temayüllü görünüyorlar. Hiç itirazımız yoktur. Emek-sermaye savaşı da saf felsefi anlamında zaten bir “uygarlıklar savaşı” değil midir? Kapitalist uygarlığa karşı sosyalist uygarlığa geçiş savaşı!

Bu tartışma böylesine uzar gider. Bitirecek olan, örtünün altında saklı olanı merak eden, bilimdeki adı sınıf olan “kuru kalabalık”lardır.

Bundan böyle artık laf ebeliği sökmeyecek. Çünkü gerçek, artık onu bize bir başkasının göstermesine lüzum kalmayacak ölçüde başımıza binmiş görünüyor.