Nedir “insanca” yaşamak? Ne kadar yaşamaktır? Kime, ne için gereklidir? Nerede bulunur? Kimden alınır? Fiyatı nedir?
Bu soruların cevabını biliyorsanız, söyleyin.
Sözgelimi, günde 12 saat değil de 8 saat çalışmak mıdır “insanca yaşamak”? Niçin 8 saat de 6 saat değil? 6 saat olabiliyorsa neden 3 saat değil? Çalışma süresinin “insanca” bir ölçüsü mü var? Nasıl konuluyor o ölçü? Kim koyuyor? Ne kadarı “insanca” oluyor? Neden “o kadar”ı insanca oluyor? Olduğu kadarından daha insancası yok mudur? Olamaz mı? Olursa nasıl olur? Nerede bulunur? Kimden alınır? Fiyatı nedir?
Ayda 130 milyon TL asgari ücrete değil de 600 milyon ya da 2 milyar TL ücrete çalışarak mı insanca yaşanır? 2 milyarın ne kadar üzerinde bir ücret insanı “daha insanca” yaşatır? Nerede bulunur? Kimden alınır? Fiyatı nedir?
Çalışma için öyle, ücret için böyle. Barınma, sağlık, eğitim, boş zaman, kültür-sanat, eğlence, vb. için de hep aynısı. İşin özeti: “insanca”nın belli, belirli, ele avuca gelir bir tanımı var mı? Yok. Eninde sonunda gelip “maddi refah”a dayanıyor. Doğal olanı da bu. Son derece önemli. İnsan denen varlığın ilk ve temel ihtiyacı, hayatını sürdürebilmesi, bunun için gerekli maddi imkanları bulabilmesidir. O imkanlar belli bir asgarinin altına inerse insan ÖLÜR. Biraz üstünde kalırsa, SÜRÜNÜR... Peki, ne kadarıyla “insanca bir hayat” yaşanır?
Besbelli ki sorun, temelde, “ne kadar” sorunudur. Yalnız ne kadar maişet (hayatta kalmak için günlük geçim aracı, “ekmek parası”) değil, aynı zamanda ne kadar barınma, boş zaman, kültür-sanat, eğitim, sağlık, şu bu sorunudur. Ne ki “insanca yaşama”nın belli bir tanımı yok ama zihinlerde ve özlemlerde oluşan belli kıstasları var: Hepsi, Batının gelişkin kapitalist toplumlarında geçerli sayılan ölçütlere referanslı. Öyle ki hayat, o ölçütlere ne kadar sadık kalınırsa ya da yaklaşılırsa o kadar “insanca” oluyor... Öyle mi oluyor?
“Ne kadar?” sorusu her toplumda geçerli. Batı toplumlarında her insanın, tek tek her bir bireyin hayatını sözde “insanca” yaşamasına dair ihtiyaçlar nasıl belirleniyor? Bireyin kendi kişisel potansiyelleri, kendi özlemleri, tercihleri, seçimi, kararımı kı belirliyor ihtiyaç boyutunu, yoksa kapitalist ekonominin ihtiyaçları, zorunlulukları mı? Avrupa’da bundan on yıl öncesine kadar insanların “insanca” yaşatma gayretinin ürünü yıllanmış sosyal devlet uygulamaları bugün olduğundan daha ileri ve kapsamlıydı (daha ileri ve kapsamlıydı da, o da ne kadardı, o ayrı bir konu.) Bugün niye, daha da gelişmiş olmaları gerekirken, geriledi, geriletildi? Oralarda “insanca yaşama” ölçütü mü değişti? Evet, değişti... Sorun burada. Neden değişti?
Değişir de ondan! İnsana dair belli bir “insanca yaşama sabiti” yok çünkü. Hiç olmamıştır. Olması da gerekmiyor. Bilhassa gerekmiyor. (Yani iyiki de yok.) Çünkü öyle bir mutlak ölçütün tespiti sınıflı toplumda verili iktidar olgusundan, sınıf tahakkümünden soyutlanamaz. Bakarsınız, kölelik “hukuku” nun da başlangıcı olur!
Avrupa ülkelerinde alışılagelen yüksek işçi ücretleri şimdilerde “tahammül edilemez” oldu. Çok yükseldiğinden ve hep yükseldiğinden değil, “küreselleşme” uygulamaları yla devreye giren ölçütlere göre “yüksek” kaldığından. Sendikalarla birlikte oluşturulan çalışma koşulu standartları uluslararası rekabet gerekçesi ile sürekli düşürülüyor; çalışanlar razı gelmezse fabrikalar, işyerleri kapatılıyor, işsizler ordusuna yeni işsizler katılıyor. İşsizlik on yıllardır kitlesel ve süreğen Sendikaların gücü, etkisi kırılıyor. Sağlıkta, boş zamanı değerlendirmede, sosyal güvenlikte kazanılmış bir sürü hak şöyle ya da böyle, şu kadar ya da bu kadar geri alınıyor. Sosyal devlet tırpanlanıyor. Çalışanların refah düzeyi, reel gelirler geriliyor.
Bunlar hangi koşullarda oluyor? Sözde “bilimsel teknolojik devrim”in ve küreselleşme denilen kapitalist yayılmacılığın ekonomilere ve insanlığa uçsuz bucaksız yeni üretim ve refah imkanı sunduğunun, tüketimin akıl almaz boyutlarda artacağının yüksek perdeden iddia edildiği koşullarda oluyor.
Oysa gerçek hiç de öyle değil. Bırakın dünyanın şu ucunu, bu bucağını, hiç bir ileri kapitalist ülkede çalışanların refahı dişe dokunur bir ölçüde artmadı, artacağı da yok. Genel olarak Avrupa ülkelerinde son yirmi yılda işveren konumundaki gelir grubunun milli gelirden aldığı payın %44’den %60’a kadar yükseldiği, buna karşılık ücretlilerin payının %56’dan %40’a düştüğü biliniyor. Teknolojide ilerlemenin insanlığa sunduğu çok büyük yeni imkanlar yok mu, var, ama onların önünü kapitalizmin kendisi kesiyor. AB ülkelerinin en kodamanı Almanya’da çalışma süresi şu son birkaç yıldır haftada 35 saate zar zor indirilebildi, işsizlik azalmadı. Son birkaç yıldır Japonya’da, “kaplanlar” diyarı Uzakdoğu’da, derken Avrupa’da ve şimdilerde AB’de reel ekonomi durgunluğa toslamış halde. Ünlü teknoloji sektörü başaşağı gidiyor. Kapitalizmin dillere destan “dinamizm”i dünya çapında para alışverişi ile habire “köpük” (sanal zenginlik) üretiyor.
Şurası bir gerçek; bütün olgular bunu doğruluyor: Türkiye gibi “ gelişmekte olan kapitalist pazar” ekonomilerinde olsun, gelişkin kapitalist ekonomilerde olsun, “ insanca yaşama“ anlayışı ve pratiği insanlara kendi iradeleri dışında dayatılmadır. Sömürü toplumunda çalışan insanı “nesnel” süreçlere esir eden yabancılaşma olgusunun bir türevidir. Sömürüye, sömürünün sürmesine bağlı değişken koşullarca belirlenmektedir; O koşullarda geçerli (“zorunlu”, “vazgeçilemez”, vb.) kıstaslarla maluldür. İçi fiilen boş bir kavramdır. Gerçekliği olan bir değer ifade edebilmesi için somut, kalıcı kazanımlarla doldurulması gerekir. Bu ancak sıkı ve çetin bir sınıf mücadelesi sayesinde mümkün olabilir: Ekonomik-demokratik haklar için, onları sürekli ilerletip çeşitlendirmek için. vb., yani insanca denilen bir hayatı arslanın ağzından koparıp almak için kıyasıya kavga vermekle... Ne ki bu yoldan kazanılan hakların yaşanan hayatı ne kadar insanca kıldığı, ya da öyle bir hayata “insanca” demenin ne anlama geldiği yine havada kalır. Zira kazanılmış hakları korumaya, savunmaya, ilerletmeye yönelik sınıf mücadelesi –ne kadar gerekli, ertelenemez, vazgeçilemez olursa olsun– kapitalizmden (insanın insanı sömürmesinden ) temelli kurtulmayı hedefleyen toplumsal/siyasal iktidar mücadelesinden uzak kaldığı sürece varacağı yer olsa olsa sosyal demokrasiye kadardır.
Sosyal demokrasi aklını yoksullukla bozmuştur. Yoksulluk (şu kadar, ya da bu kadar) hep olacak ki ona iş düşsün. Sermayenin iktidarına dokunulmasın, ama o iktidar yoksulları da olabildiği kadar kollasın. Yoksulluk ne kadar azalabiliyorsa azalsın, yoksul kişi ağzına bir parmak bal çalınıp hayatından hoşnut kılınsın. Ne kadar hoşnut.. ? Bugün için bu kadar... Ona yeter! Tabii, gönül ister ki...
Sosyal demokrat değerler, hangisi olursa olsun, sermayenin gittikçe dünya çapında karmaşıklaşan çıkarlarınca belirleniyor. Hiçbiri kalıcı değil; her birinden her an vazgeçilebilir. Gerçek, somut varlığıyla insan, kişi, birey, sosyal demokrasi için ekonominin girdi/çıktı hesabında soyut bir kalemden başka birşey değildir. Onunla adeta özdeşleşen bir kavram ve pratik olarak sosyal devletin çalışanlara sunduğu “insanca” hayat da her an bıçak sırtında bir hayattır ve bıcak sırtında kalmaya mahkumdur. Sosyal demokrasinin kendisinin bundan sonra ne olup ne olmayacağı ise bıçak sırtında olmanın da ötesine düşmüştür: Sosyal demokrat partilerin tümü, Avrupa’da ve bütün dünyada, sermayenin sınıf politikalarının etek taşıyıcılarına dönüşmüşlerdir.
Peki, sınıf mücadelesine ne oldu?
Eski hali kalmadı, doğru. Epeydir geriledi, sindi. Sınıfı atalet bastı. Bunun nesnel nedenleri var: kapitalizmin genişletilmiş yeniden üretim sürecinde yeni gelişmelerin dayattığı birtakım yeni durumlar gibi. (Ayrıntılarına yeri geldikçe değiniyoruz, daha da değineceğiz.) Ama öznel nedenleri de var. Onlar daha önemli. Çünkü öznel faktör (irade, teori, örgüt, şu ünlü “izm” lerin en ünlüsü!) devreden çıkınca –daha doğrusu, düşürülünce ve bu da sanki kaçınılmaz kadermiş gibi algılanınca– yeni nesnelliğin ürettiği ve taşıdığı bir sürü yeni potansiyel gelişemeden, kuvveden fiile çıkamadan heba oluyor; nesnellik yeni yeni olumsuz öznellikler üretiyor, onlar öne çıkıyor, ağır basıyor ve ataleti besliyor. Sınıf egemenliği ve tahakkümü o atalet (yenilgiye teslimiyet, özgüven yoksunluğu, güce tapma, vb., vb...) üzerinden topuyla tüfeğiyle, bilgisayarları ve her türlü sair teknolojik yeniliği ile ve “demokrasi” söylemli ideolojik hegemonyasıyla kendini yenden üretiyor. Kapitalizm, bundan 20, 30 yıl öncesine kadar, ideolojik/toplumsal hegemonyayı insanlara –sözde de kalsa– geleceğ e dair sunduğu “umut”la sürdüyordu. Şimdi artık umutsuzluğa yatırım yapıyor: “Daha ne kadar?” diye soracak olanları, daha beterine çatmaktan sakınıp, “İşte bu kadar!”la yetinmeye mahkum ederek.
Salt “insanca bir hayat” için siyasetten –işçi sınıfının bütün çalışanlarla birlikte bağımsız siyasetinden– ve iktidar perspektifinden yoksun sınıf mücadelesinin sonu çıkmazdır dedik ya, dün de çıkmazdı, bugün daha da öyle. Bütün dünyada, ileri Batı toplumlarında da, gelişme trendi çalışan kitleleri siyasetin dışına sürerek yıldırma, sindirme, pasifize etme yönünde. Sınıf mücadelesinde burjuvazide taraftır ve halen kozlar onun elindedir. Bütün maddi ve manevi, kültürel birikiminin çalışanları “toplum” ve “insanlık” adına hizada tutmak ve her fırsatta geriletmek için seferber etmiştir. Gerektiğinde her türlü anti-demokratik kısıtlamaya, baskıya, askeri çözüme başvurmakta tereddüt etmeyeceğini her haliyle göstermektedir. Bu nedenle, öznel faktörü, özelliklede iradi unsuru, siyaseti yani, önemsemek, hem de çok önemsemek gerekiyor. Tarihin tekeri bir süredir tersine dönüyor. Bu olamaz sanmıştık ama oluyor işte! Tersine dönüşü durdurmak, geri –ileriye– çevirmek gerekiyor. Bunun için irade gerekiyor. Çalışanlar ideolojik hegemonya ve siyasi iktidar mücadelesine dört elle sarılmadıkça, ekonomik-demokratik haklar mücadelesinin önüne burjuvazinin yığdığı engeller günübirlik kazanımlarla aşındırılıp aşılamaz. İktidar olmak istemeyenlere ekmek de, özgürlük de verilmeyecektir.
Daha önce de söylendi: Sınıf mücadelesi, özünde, insanca bir hayat adına üç beş kuruş daha yüksek ücret ya da yılda on beş, yirmi gün ücretli tatil, vb. için mücadelenin değil, işçi sınıfının ve bütün çalışan insanlığın özgürlük mücadelesinin adıdır. Özgürlük, “insanca” bir hayattan ne kastediliyor ve ne bekleniyorsa hepsinin, mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirildiği koşullarda özetidir. Kazanıldığı zaman hayat tümüyle, insancası filan söz konusu olmadan insana, özgür bireye ait olacaktır. Kişi, gücüne kuvvetine, sağlığına, zihni yeteneklerine, zamanına, aşkına, kafa dinçliğine, vb. alınır satılır meta fiyatı biçilerekten onun bunun kapısında ömür boyu çalışmak zorunda kalmayacaktır.

Siyaset
Ekonomi
Dünya
Kültür-Anma