Ezilmiş, aşağılanmış halkları temsil iddiasında olanlar, felakete uğramış halkların kıyıcılığı ve ürkütücü zalimliği ile karşılık verdiler. “Artık bize ancak Allah yardım eder” şiarıyla, dünya kapitalizminin en büyük efendisine semavi bir darbe indirdiler. ABD, ektiğini biçti! Dünyanın ezilmiş, yoksul, aç, işsiz kitleleri bu saldırıda kendi birikmiş öfkelerinin bir tecellisini görüp sevindiler!

Amerikan halkı neye uğradığını şaşırdı. Hiç beklemezken, hayal bile edemezken, kendi yurdunda görülmemiş bir saldırıya uğramıştı. Dünyanın en güçlü ülkesine bu nasıl yapılabilirdi? Dünya kapitalist merkezlerinin yöneticileri ve uluslararası medya “Savaş!” çığlıklarıyla kükrediler. Olayın üzerinden daha bir kaç saaat geçmeden, Türk medyası savaş çığırtkanlığında başı çekiyordu.

Dünyanın en güçlü ülkesine bu nasıl yapılır ya da ona karşı nasıl olur da böyle korkunç bir suç işlenebilir?

Soru bir başka soruyu akla getiriyor: dünyanın en güçlü ülkesi neden ve nasıl olunur? Dünyanın dört bir karasında havasında denizinde kol gezen sayısız savaş uçağı, keşif uçağı, uçak gemisi, uzun, orta, kısa menzilli nükleer başlıklı füzelerle yüklü onca zırhlı, nükleer denizaltı, orda burda, her yerde, on binlerce savaşçının, komandonun, vurucu timin konuşlandığı sayısı belirsiz üs, yerin yedi kat dibinde depolanmış on binlerce ton kimyasal ve biyolojik silah... Bunlar neyin nesi? Hiç bir suç işlemeden ve her an suç işlemeye hazırlıklı olmadan nasıl dünyanın en güçlü ülkesi olunur? Hiç bir ABD yönetiminin kendine sormayacağı bu soruyu Amerikan halkı sormalıdır. Çoktan sormalıydı ama şimdi artık mutlaka sormalıdır.

Elini duvara çarpanın eli acır.

Ne kadar güçlü çarparsa o kadar acır!

Amerikan efsanesi ağır yara aldı. Sınırsız sömürüye, hegemonya hırsına tahammülün de bir sınırı olduğu görüldü.

Elbette olayın trajik boyutu var. Onca ölüm, onca yıkıntı, yüreği kanayan aileler... “Globalleşen” dünyada bu da olur denilip onaylanamaz, emperyalizme karşı mücadele ilkelerine sığar bir yöntem olarak da savunulamaz. İkiz Kuleler’in yıkıntısı altında kalanlar, o kuleleri bütün dünyanın yüzüne karşı diken kör ihtirasın ve kibirin kurbanları oldular.

Emperyalizm, dünyanın en güçlü ülkesi ve müttefikleri sıfatıyla, dünyanın bir vakıası ise, onun elini çarptığı, yumruğunu indirdiği duvarlardan böyle tepkiler gelmesi de bir vakıadır. 21. Yüzyıl bu vakıaya daha uzun yıllar tanıklık edecek. Kapitalizmin onulmaz dinamiklerinden beslenen ABD ve NATO hegemonyasının içinde taşıdığı barbar şiddet yer kürenin sathında ters tepi olarak insanlığın halini ve geleceğini karartacak.

Yakın gelecekte ise “Soğuk Savaş”, eskisine benzer ya da benzemez biçimlere bürünerek, yeni boyutlarda yeniden yaşanacak. “Doğu-Batı” sendromu nüksedecek. “Eldeki kanıtları”nın açıklanması nedense sakıncalı görünen Bin Laden “komplo”sunun özel olarak Afganistan’ı ve genel olarak Orta ve Yakın Doğu’yu işaret etmesi boşuna değil. Dünyanın en güçlü ülkesinin gözü ne zamandır Orta Asya’da. Orayı muazzam yerüstü, yeraltı zenginlikleriyle Rusya’ya ve Çin’e bırakmamak için dünyanın en büyük gücünü orada da ispat etmek, geçerli kılmak istiyor. Bir an önce davranmazsa çok geç kalmış olacağını görüyor. Elini arı kovanına sokma pahasına da olsa, (Rusya’nın ve Çin’in bu olay sonrasında ABD’ye taktik yakınlıkları, gelecek stratejik çatışmaya hazırlıktır) Amerikan ulusal çıkarı eksenli NATO konseptini Rusya’nın yumuşak karnından geçirip Çin’in burnuna dayamayı şavulluyor.

Büyük savaşların büyük çelişkilerden çıktığı bilinir. ABD, istemeden de olsa, üçüncü Dünya Savaşının uzun vaade yolunu döşüyor gibi.

New York faciasını ilk anda adeta böyle bir atak için fırsat bildi. Şimdi, bir ay bekleyip sonunda savaşı başlattıktan sonra, “Fırsat” ayağına dolaşacak, atak yaparken çetin bir politik batağa saplanacak diye hala korkuyor. En büyük zaafı, oluşturmaya çalıştığı “terörizme karşı uluslararası koalisyon” un büyüklüğünde. Bugünün birlikteliği geleceğin nifak tohumlarını içinde taşıyor. Ayrıca, Berlusconi gibi Batılı müttefiklerinin kendini bilmez ırkçı hezeyanları, “uygarlık ve özgürlük” savaşının içyüzünü gözler önüne sererken, çoğunluğunu Müslüman halkların oluşturduğu Ortadoğu, Yakın ve Uzakdoğu müttefiklerine –”özgürlükçü” ABD’nin sadık yâranı eli kanlı despotik rejimlere– korkulu rüyalar gördürüyor.

Duruma bakılırsa, elini çarpacağı başka duvarlar bulmakta zorlanacak. Bulamazsa bir türlü, bulursa iki türlü...