Demokrasi alanı salt düşünce özgürlüğü (siyasal özgürlükler, vicdan özgürlüğü, vb.) insan hakları. azınlık hakları, hukuk devleti, vb. ile sınırlı değildir. Kimse de bunu inkar etmez. Ama dikkat ederseniz, tartışmalar hep bu alan içinde sürüp gidiyor. Mesut Yılmaz yaz ortasında “ulusal güvenlik sendromu“ diye bir laf attı ortaya, bir bardak suda fırtına kopku. AB yanlıları Yılmaz’ın ne dediğini anlamaya çalıştılar, anladılar, ona destek verdiler. AB “karşıtı” ulus-devletçiler –ya da ulus-devletin dümen suyunu kollamadan hiç bir konuda taraf olamayanlar– ne denildiğini hiç anlamadan ya da anlamaya bile çalışmadan, veryansın ettiler.
Şöyle bir garip durum ortaya çıktı. Bunu somut bir örnekle açıklamakta yarar var. M.Yılmaz, öyle yapalım ki, sözgelimi işkenceye karşı olduğumuzu dünyaya lafla değil, eylemimizle anlatabilelim diyor. (O böyle bir şey demiyor, biz “mesela” diyoruz.) Anayasada, yasalarda gerekli değişiklikleri yapalım diyor. Ona karşı çıkanlar, “Olmaaz, bu ülke (“bizim özel koşullarımızda”) işkencesiz yönetilemez,” diyorlar. (Onlar da, tabii, böyle bir şey demiyorlar ama dedikleri sonunda buna varıyor.) “Ulusal güvenliğimiz”e sahip çıkarak Yılmaz’a cephe alanların hepsi de, “İşkencesiz olmaz!” mı diyorlar? Elbette ki hayır... Peki, M.Yılmaz bu ülkede işkence olmasın diye bugüne kadar ne yaptı? Laf olsun diye bile ne söyledi? Hiç! Lafın nereye gideceğ ini o herkesten iyi biliyor.
Kızılcık, “demokrasi” sorununun düşünce özgürlüğü, insan hakları, vb.’den ibaret olmadığını baştanberi vurguladı. Demokrasinin başka alanları da var. Onların gündeme getirilmesi çok daha önemli. Çünkü, 1) hiç gündemde değiller; gündeme gelmeleri ve gündemde tutulmaları için hiç bir şey yapılmıyor. Bırakın hükümetleri ve burjuva partileri, emekten yana oldukları şüphe götürmez başka partiler de, sendikalar da hiç oralı değiller; insan hakları, hukuk devleti, siyasi özgürlükler, vb. alanında, ya da mesela ana dilde eğitim konusunda aralarında anlaflamaz görünenler, o “başka alanlar”da geçerli olacak özgürlüklerin ve hakların (“bizim koşullarımızda!”) İNKÂRI üzerinde pekala anlaşmış ve anlaşır görünüyorlar.
Anlaşır görünüyorlar, evet, çünkü –yine Kızılcık’ta hep vurgulandı– iki tarafın da demokrasi anlayışının ufku (“bizim koşullarımızda!”) sermaye çıkarlarının –buna epeydir küresel sermayenin çıkarlarının da eklenmiş olduğunu unutmayalım– çizdiği sınırları aşmı yor. Öyle olduğu için de en temel işçi hakları, grev özgürlüğü, sendikal örgütlenme ve eylem özgürlüğü, vb. dolunay üzerinde gündem konusudur belki ama nedense bugünün Türkiye’sinde değil!
İşçi hakları çağdaş burjuva demokrasisinin ayrılmaz bir bileşeni ise eğer, bu, her ülkenin çalışan yurttaşlarına, emekçilere bir gün belki değil, hemen şimdi, mutlaka lazım oldukları içindir. İş bırakma, grev, vb., ekonomik-demokratik ve politik hakların ve bu arada insan haklarının, hukuk devletinin, vb. de, kazanılmasında ve korunmasında yurtdaşın elindeki en –belki de tek– etkin araçtır. Demokrasiyle yönetilen ya da öyle yönetildiği iddia edilen bir toplumda geniş çalışan kitlelerin hayatını doğrudan ilgilendiren kimi ihtiyaçlar ve o ihtiyaçlardan doğan hak talepleri ekonomide olsun, siyasette olsun, bir türlü karşılanmıyor, ısrarla, adeta inadına, sürekli inkara uğruyorsa ne yapılır? İş başa düştüğünde ne yapılırsa o yapılır. Bunun için, sözgelimi, çalışanlar orda burda ya da her yerde topluca iş bırakarak kendilerini yönetenler üzerinde politik baskı uygularlar. Bu onların doğal hakkı değil midir? Onlar yurtdaş değiller midir? Bu yurt onların ve bu yurdun işleri onların işi değil midir? Bugün AB’de geçerli hemen bütün özgürlükler, haklar, bütün “insancıl” demokratik mevzuat, çalışanların çok uzun yıllar süren dişe diş mücadeleleriyle, grevlerle, boykotlarla, sair kitle eylemleriyle kazanılmıştır. Öyle ki, iş bırakma özgürlüğü bütün özgürlüklerin anasıdır denilebilir.
Düşünce özgürlüğü, şu bu... çok önemli, vazgeçilemez, ertelenemez... Elbette ve amenna! Peki, iş bırakma, grev özgürlüğü de en azından bir o kadar önemli, vazgeçilemez, ertelenemez değil mi? Niçin hiç gündemimizde değil? Neden 312. Madde hep gündemde de, çalışanların grev özgürlüğünü yıllardan beri ha var, ha yok düzeyinde tutan Türkiye’deki mevzuatın değişmesi hiç gündeme girmiyor? Şu ünlü Kopenhag Kriterleri/Avrupa değerleri bu konuda ne diyor? Son Anayasa değişikliği ile ilgili önerilerde olsun, tartışmalarda olsun neden hiç sözü edilmedi? İşçi haklarının bir Avrupalılar için olanı, bir de Türkiyeliler için olanı mı var?
Gelin, M.Yılmaz neyin peşinde, Genel Kurmay ne demek istiyor diye kafa patlatacağımıza, bunu düşünelim... Var mısınız, şu “TL’ye itibar kazandırma ve reel sektöre destek” çığırtkanlığı sürerken bir de çalışanlara “en az AB ülkelerindeki kadar” grev özgürlüğ ü (hemen şimdi!) kampanyası açmaya? Ankara Sanayi ve Ticaret Odaları başkanları, sayın Hükümet, MGK, Parlamentodaki ya da parlamento dışı siyasi partiler ve Mesut Yılmaz ne derler acaba?
Yoksa, daha vakti değil mi?

Siyaset
Ekonomi
Dünya
Kültür-Anma