Halka sosyalizmi anlatmanın demode olmadığı günlerde kahve entellektüellerinin, sosyalizmin "eşitlikçilik" anlayışına karşı en etkili karşı duruşu, bilgiç bilgiç sırıtarak elini göstermekti: "Bak kardeşim, beş parmağın beşi de bir mi?" Kabul edelim ki, bu gülle gibi soruyu eveleyip gevelemeden yanıtlamak kolay değildi. İstediğiniz kadar, Marksizmin kastettiği eşitliğin böyle kaba bir biyolojik eşitlik olmadığını, önemli olanın insanlara kendilerini gerçekleştirmek yolunda fırsat eşitliği verilmesi ve toplumda kol emeği ile kafa emeği arasındaki farkın en aza indirilmesi olduğunu anlatmaya çalışın, karşınızdaki dayanıklı bir tartışmacıysa eğer, sizi pekâlâ köşeye sıkıştırabilirdi.
Şu ünlü "genom projesi"nin tamamlandığı bu günlerde, hep o beş parmağı gösterip sırıtanlar aklıma geliyor. İçimden, "Buyrun bakalım, artık biyolojik eşitsizliği de ortadan kaldırmak mümkün; şimdi ne diyeceksiniz?" diye soruyorum. Sormasına soruyorum ama, itiraf etmeliyim ki, kendi biyolojisini ve genetik kimliğini değiştirme olanağını ele geçirmekte olan insanı Marksist toplum projesinin neresine ve nasıl oturtmak gerektiği konusunda kafam karmakarışık. Bir taraftan "evrim kuramı"nın ve "doğanın diyalektiği"nin doğrulanmasına seviniyorum, bir taraftan da olası felaket senaryoları karşısında dehşete düşüyorum. Bir başka yazıda da sözünü ettiğim, genetik hastalıklardan arındırılmış, biyolojik karakterler bakımından kusursuz kopya bebek üretme yöntemleri kafamı iyice allak bullak ediyor. Bu yöntemi önerenler, tek yumurta ikizlerindeki gerçek kardeşlik duygusunu (?) örnek göstererek, bu kopya nesillerin kendi aralarında öz kardeş gibi yaşayıp gideceklerini ileri sürmeyi de ihmal etmiyorlar. İşte beş parmağı gösterenlere, hem de en iyisinden biyolojik eşitlik! Yanında hediye olarak bir de hâlis "kardeşlik duygusu"...
“GEN SAYISI” SORUNU
Böyle bir dünyayı tasarlamak bizler için hiç kolay değil. Ama işin şakaya gelir tarafı da yok. Daha şimdiden bir yerlerde, bedenlerine ve akıllarına hayran kimi finans baronlarının kendi kopyalarının beşiklerini sallamakta oldukları söyleniyor. Bu tekniğin ucuzlaması ve legalite kazanmasıyla birlikte kopya taleplerinin alabildiğine artacağından kuşku yok. Gerçi "genom projesi" tamamlandıkça yavaş yavaş biyolojik künyemizin belirlenmesinde 30-40 bin genin, ürettikleri bir sürü (150.000 ?) proteinle interaksiyona girerek işlev gördüğü; dolayısıyla işin daha da karmaşık hale geldiği anlaşılıyor. Birçok karakterin (ve bu arada birçok hastalığın) tek bir gen tarafından kodlanmadığı, örneğin Alzheimer hastalığından sorumlu genlerin beş altıyı bulduğu anlaşılıyor. Her bir genin bazen ondan fazla protein üreterek devreye girdiği de düşünülünce işin ne kadar karmaşık olduğu ortaya çıkıyor.
Genom projesi üzerinde çalışmaların başlangıcında, insandaki gen sayısının 100.000’in bir hayli üstünde olduğu tahmin ediliyordu. Öyle ya, meyve sineğinin gen sayısı 13.600, yuvarlak solucanın 19.000 ise, herhalde insanın gen sayısı hiç olmazsa bunları ona katlamalıydı. Nitekim Incyte Genomics’in baş araştırmacısı Dr. Randy Scott, 1999 Eylülünde bir ön tahmin olarak insandaki gen sayısının 140.000 civarında olduğunu ileri sürmüştü. Proje sonuçlanırken sayının 40.000’i bile bulmadığının ortaya çıkması, özellikle biyolojik determinizm yandaşlarında tam bir düş kırıklığı yaratmıştı. Nasıl yaratmasın ki; şempanze ile aramızdaki genetik farklılık topu topu %2’den ibaretti. Sarışın, mavi gözlü, uzun boylu kuzeylisi, kara derilisi, sarı derilisiyle tüm insanların genetik künyeleri %99,99 aynıydı. Genom projesinin yürütücülerinden biri olan özel Celena biyoteknoloji firmasının bilimsel sorumlusu Dr. Craig Venter bu düş kırıklığını ifade ederken, "Açıkçası, biyolojik determinizmin doğruluğunu kanıtlayacak sayıda genimiz yok," diyordu.
Ne olursa olsun artık perde aralanmış, genetik foyamız ortaya çıkmış, "yaratılış" ve "üstün ırk" kuramları sessiz sedasız çökmüştür. Genetik gerçeklik, çevre faktörünün önemini daha da berraklaştırmıştır. Şimdi tartışılması gereken, bu gelişmeler karşısında nasıl bir tavır alacağımız olmalıdır..
ANTROPO-TEKNOLOJİ ÜZERİNE
Bugüne kadar, genetik hastalıkların tedavisi sınırları içinde kalan müdahaleler konusunda, bazı Vatikan müminleri dışında karşı çıkan olmadı. İşin insan soyunun "ıslahı?" boyutlarına doğru uzanan her tür genetik müdahale, daha soyut proje aşamasındayken bile her kesimden yaygın tepkilere yol açtı. İnsan kopyalama hiç bir ülkede yasallık kazanamadı. (Son haber: İsrail ve Güney Kıbrıs’ta legal insan kopyalamanın eli kulağında olduğu söyleniyor. Cumhuriyet, 12 Mart 2001.)
Kuşkusuz şu ana kadarki ipuçları, genetik müdahale alanının bir mayın tarlasına dönüşebileceği endişesini ciddi şekilde uyandırıyor. Her şeyden önce bu araştırmalar hemen tümüyle çok uluslu birkaç ilaç ve teknoloji firmasının patronajı altında yürüyor. Hiçbir ciddi kamusal denetim olmadığı gibi, bu alandaki bilgi ve teknoloji de tekelleşiyor. Genetik künyeye dayalı ayrımcılığın korkunç boyutlara ulaşması tehlikesi var. Ama daha şimdiden "Antropo-teknoloji"yi, "nükleer silah" gibi kirlenmiş kavramlar çöplüğüne atmayı ben doğru bulmuyorum. Öte yandan, insan soyunun doğaya egemen olayım derken, belki de artık onarılamayacak düzeyde doğanın canına okumuş olmasını görmezlikten gelip, "İnsan, doğanın tutsağı olmaktan çıkıp onun egemeni olma yolunda hızla ilerleyerek bitkiler ve hayvanlar üzerinde egemenlik kurmaya geçti!" diye bayram etmeyi de doğru bulmuyorum. Gerçi Alaeddin Şenel’in dediği gibi, "Tüm teknoloji tarihi, geliştirilen teknolojilerin ilk uygulamalarını izleyen (yaratabileceği önceden görünmez türdekileri de içererek) sorunları çözebilecek yetenekte olduğunu, ya da bu sorunları çözecek ek teknolojilerin geliştirilebileceğini gösteriyor." (Bilim ve Ütopya, Ocak 2001.) Ama teknolojik gelişmelerin boyutları büyüdükçe, onarılması olanaksız sakarlıkların ortaya çıkma riski de artıyor. Kıyısından döndüğümüz nükleer yokoluşun şimdilik gerçekleşmemiş olması, dünyamız adına güvenilir bir garanti değil. Ama bence yine de insanın kendi evrim sürecini belirleme olanağına sahip olması, potansiyel uğursuzlukları ne olursa olsun, sevinilecek bir şeydir. Doğal evrim denen şey de en nihayet faili meçhul (?) mutasyonlar dizisinden başka nedir ki? 3,5 milyar yıllık biyolojik tarihimiz içinde kim bilir ne talihsiz mutasyonlar geçirdik? Homo sapiens’i 150-200 bin yıl önce Güney Afrika’da ortaya çıkaran şu şanlı mutasyonun daha iyisi olamaz mıydı?
Marx, "Filozoflar bugüne kadar dünyayı yorumlamakla yetindiler; oysa önemli olan onu değiştirmektir," derken, işin buralara varacağını tasavvur etmiş miydi, bilmiyoruz. Ama herhalde Marx’taki doğayı değiştirme perspektifinin insan biyolojisinin sınırlarına kadar gelip durması gerektiğini söyleyemeyiz. Aksini düşünmek, yaradılışın kutsallığına inanmak olurdu.
ÜTOPYA UFKUMUZUN DARLIĞI
İnsan genomu projesinin sonuçlanmasıyla birlikte ortaya çıkan gerçekler, haklı olarak endişe edildiği gibi, genetik müdahale ile Nazi ideolojisinin öngördüğü "üstün insan", ya da kapitalizmin gereksinim duyduğu "kurulu düzeni sorgulamayı hiç aklına getirmeyen, biraz dindar, ara sıra tanrıya bile inanan insan"ın (Serol Teber, Kızılcık, Ekim 2000) kolay kolay üretilemeyeceğini gösteriyor. Eldeki bulgular, hayvan türleri arasında bebeklik dönemi en uzun olan homo sapiens’in özellikle akıl ve duygu gelişimini, genetik özelliklerle (nature), çevre faktörünün (nurture) interaksiyon halinde belirlediğini gösteriyor. "Biyolojik deterministlerin ısrarla görmezden geldiği çevre faktörünün kritik rolü şimdi daha da kesinlik kazanıyor." (Alan Woods, “What the Human Genom Means for Socialists?” - “In defence of Marxism” İnternet sitesi, Şubat 2001.)
Kısaca, "Albert Einstein’ın dünyaca ünlü bir bilimci olmak için gereken genetik potansiyele sahip olduğu ne kadar gerçekse, aynı Albert Einstein’ın, bir Glasgow gecekondusunda, ya da bir Etyopya köyünde dünyaya gelseydi, asla bir bilimci olamayacağı da o derece gerçektir." (Aynı kaynak.) Ama hiç kuşku yok ki bugün o genetik potansiyele müdahale etme yolları açılıyor ve bu potansiyeli en iyi şekilde eşitlemek de (beş parmak meselesi!), biyolojik eşitsizliği en gaddar biçimiyle gerçekleştirmek de olanaklı hale geliyor. Bu konu üzerinde kafa yordukça ve okudukça, ütopya ufkumuzun ne kadar dar olduğu da farkediliyor. Bu gelişmeler karşısında üzülelim mi sevinelim mi, ondan bile daha pek emin değiliz. Bana öyle geliyor ki, önce Marksistlerin bu ürkeklikten kurtulması ve "üstün ırk" safsataları arasında lekelenmiş olan "genetik ıslah" kavramı ile barışması gerekiyor. Tarım alanında, genetik müdahale ile "tohum ıslahı" kavramına nasıl alıştıksa, "insan tohumunun genetik ıslahı" kavramına da alışmalıyız. Bir genetik hastalığın soya geçmesini önlemek için yapılacak müdahaleyi olumlu karşılıyorsak, soyun genetik potansiyel bakımından elden geldiği kadar kusursuz olmasını neden olumlu karşılamayalım?
Buradan itibaren sayısız ahlakî, hukukî ve tıbbî tartışma konusunun çıkacağından kuşku yok. Ama önümüzdeki kuşakların kaçınılmaz olarak bu sorunların içinde yaşayacağı açık. Bana insan soyunun bugünkünden daha sağlıklı, daha dayanıklı, (hadi söylemiş olayım) daha güzel , (genetik materyalin belirleyebildiği oranda) daha akıllı ve zekî olmasında bir sakınca yok gibi geliyor. İnsanlar bugünkünden daha mı çok birbirine benzer, dolayısıyla sıkıcı olurlar? Bugün de fazlasıyla birbirimize benzer ve sıkıcı değil miyiz?
İnsanlık bir eşiği aştı. Kendi varoluşunun en uzun ve tehlikeli serüvenine atılmak üzere yola çıktı artık. Üstelik yol haritası da haramilerin elinde. İnsanlık bu yolu koyunlar gibi mi izler, yoksa haritayı ele geçirip yolunu kendi mi seçer bilmiyoruz. Daha çok vaktimiz var, şimdiden dert etmeye değmez, diyebiliriz. Ama çok daha yakında, bilemediniz 20-30 sene içinde, yani bugünün gençlerinin ve çocuklarının yaşamlarının orta yerinde, yeryüzünün en varlıklı azınlığı, bunamadan, elden ayaktan düşmeden, sağlıklı ve kendine göre mutlu, yaklaşık 100-120 yıllık bir ömür sürerken, büyük yoksul çoğunluk bugünkünden daha beter ve ortalama olarak daha kısa bir ömür sürecek. İşin kötüsü, havası suyu az kirlenmiş sakin bir kıyıda, ya da dağ başında kısa bir ömre fit olanlar da kaçacak yer bulamayacaklar. İşçi sınıfının örgütlü kesimi muhtemelen yine patronlarla bir iki yıllık fazla ömür üzerine toplu sözleşme pazarlıklarına girişecek. Peki ya sosyalistler ne yapacak? Dünya ölçeğinde bunu ben de çok merak ediyorum doğrusu. Ama bizim sosyalistlerin ne yapacaklarını pek merak etmiyorum. O zamana kadar nasıl olsa bir yolunu bulup eski örgüt liderlerinin genetik kopyalarını çıkaracakları için, bugün ne yapıyorlarsa o zaman da aynı şeyleri yapacaklar.

Siyaset
Ekonomi
Dünya
Kültür-Anma