Herkes bilir, bilmese bile tahmin edebilir, “Büyük Türk Şairi Nâzım Hikmet’in Mezarı” niçin Anadolu’da bir çınar ağacının altında değil de, Moskova’dadır. ABD vatandaşı ünlü gazeteci John Reed de Moskova’da, Kremlin Sarayı’nın duvarına gömülüdür. Moskova’da, Leningrad’da, Rusya’nın diğer şehirlerinde buna benzer, “Rusyalı” olmayan ama Rusya’ya da yabancı olmayan yüzlerce, binlerce ünlü ünsüz, değişik toplumlardan insanlar gömülüdür. Bu kadar da değil, Rusya’nın topraklarının her bir yanına, oraya 20. yüzyılın ilk somut özgürleşme devrimini yok etmek için gelen ve o topraklar üzerinde savaşırken ölen yüzbinlerce Alman, İngiliz gömülüdür. Rusya, şimdi bakınca zaten bu mezarlardır. Şimdi bakınca Rusya zaten özgürlük umudunun gömülü olduğu koca bir mezardır.

Türkiye’de kim sosyalizme, insan soyunun barış ve kardeşliğine, eşit ve özgür yaşamaya gönül vermiş ise, “Moskova’ya git” denilmiştir kendisine. Nâzım Hikmet bunlardan biridir. O da gitmiştir.

Şimdi devran değişti. Şiiri ve sanatı komünizm davasıyla bütünleştiği ve komünizm davası da zaten evrensel bir dava, insanlığın davası olduğu için evrensel bir ün kazanan, davasının millî kimlikler içine sığmayacak kadar büyük ve evrensel bir dava olmasından dolayı millî kimliğinden de arınarak evrensel bir kimlik kazanan, kazandığı bu evrensel kimlik nedeniyle dünya işçi ve emekçi sınıflar ailesi ve enternasyonali tarafından, hayatını dünya çapında yaşayan insanlar albümüne alınan Nâzım Hikmet, komünizm davası dünya çapında bastırıldıktan sonra o albümden alınıp Türkiye’ye götürülmek, yeniden “vatandaş” yapılarak vaktiyle ve kendi iradesiyle dışına çıktığı millî kimliğinin içine, ama bu kez kendi iradesi olmaksızın geri çekilmek isteniyor. Bunu kim, niçin yapmak istiyor?

Bunu önce, Türk devleti ve milleti adına Nâzım Hikmet’i affetme büyüklüğünü gösterme payesini üstlenmekte öne geçmek için yarışan bazı siyasi çevreler istiyor. Hazırlığı Kültür Bakanlığı yürütüyor. Karşı çıkan yok. Basından ve kamuoyundan, giderek genişleyen bir destek alıyor. Bu sene sonunda Nâzım Hikmet Türk vatandaşlığına alınmış ve belki de naaşı Türkiye’ye getirilmiş olacak.

Türk devletinin büyüklüğüne de bu yakışır hani. Yanlış yapan bir evladını affetmek. Dönem de zaten bu dönem. Türk sermaye düzeni affı, hoşgörüyü, demokrasiyi, tarihi ile barışmayı, millî birlik ve bütünlüğü hiç olmamış ölçüde yüksek perdeden konuşmuyor mu?

Onları anladık, yapacak başka işi yoktur diye adına kurulmuş vakıfları da anladık, ama Nâzım Hikmet’le aynı davada bulunmuş ve bu davanın haklılığına inancını bugün de sürdürenlere ne oluyor?

Gelirse Nâzım’ın naaşı, onlar çalıştı ve getirdi olacaklar. Nâzım bu mudur?

Tarihen yerinden oynamış taşlar yerinde kalmalı. Örneğin Pergamon Doğu Berlin’de daha iyi durur, Bergama’da değil. Berlin’e “duvar” da yakışır hani. Hiroşima bugün atom yanıklarıyla daha tarih, yıkanmamalı. “15”ler orda, derininde Karadeniz’in daha bir “bizim” değil midirler? Ya Babuşkin, ya Alyoşa? Bırakın 20. yüzyıl yerli yerinde dursun.

Yok eğer 20. yüzyılın hesabına girişeceksek, hesap ordan, Nâzım’dan başlamaz. Nâzım’da da bitmez. Bu çok derin bir hikâyedir. Acısını milyonlar içine sindirmiştir, kaşımamalı. Biz bu değiliz.

Kim kimi affediyor ve kim kimi düzeltiyor?

Herkes kendi tarihine sahip çıksın ki bir geleceği olabilsin. Solun tarihinde burjuvanın eli niye dolaşsın? Sen ey küçük ve cahil ve solcu çocuk! Sen ey yorgun ve yaralı ve ihtiyar solcu! Dinle:

Bu mezarlar boşuna savrulmadılar dünyanın dört bucağına. Bir mantığı var bunun. Hepsi “bizim” onların ve onlarla dünyanın hepsi “bizim”. Hiçbiri yeryüzüne son bakışında “işte son” dememişti. Özgürlük nasıl kazanılmıştır ve nasıl kazanılacaktır; anlamak isteyen o mezarlardan öğrenecektir.

O mezarların toplam bir de yüreği vardır. İşçi enternasyonalidir. Dünyanın toptan haksızlığının hakkından toptan gelebilmek için ancak öyle savaşılmalı ve öyle de ölünmelidir. Ölümsüz ölümler önünde ihtiram duruşu ulus bayraklarıyla verilmez. Nâzım getirseniz de gelmez.

Son söz bu hayatlar üzerine ancak şöyle olabilir:

Sonu gelmez özgürlükçü eylem her yerde, hızı yavaşlamış olsa bile sürüyor. Köstebek kendi yolunu kazıyor. Dünya şimdi içinde kıvrandığı kadarki bir haksızlığı ve adaletsizliği hiç yaşamadı. İnsan hiçbir düzen tarafından bugünkü düzen kadar alçaltılmadı.

Önce bu düzelecek. Bu düzelmeden hiçbir şey, hiçbir umut yaşatılamaz ve taşlar yerli yerine oturmaz.

Bırakın Nâzım orada kalsın!

Ö. Bedri Canatan, Kızılcıksayı 6, s. 53.