Şarkıcı, sporcu, tiyatro ve sinema oyuncusu, hukukçu, politik eylemci... Komünist
Dünya onu daha çok bas-bariton sesiyle tanıdı. Zenci ezgilerini, günde on altı ton yük taşıyan demiryolu işçisinin çilesini, uluslararası barış ve kardeşlik türkülerini onun sesinden dinledi. Ama Robeson aynı zamanda sporcuydu, tiyatro ve sinema oyuncusuydu, hukukçuydu, politik eylemciydi... Komünistti.
9 Nisan 1898’de Princeton’da doğdu (New Jersey, ABD). Babası üniversite mezunu kaçak bir köleydi; annesi köleliğin kaldırılması için mücadele etmiş bir aileden geliyordu. Her iki aile de siyah olmanın meşakkatini, ama aynı zamanda başkaldırmayı çok iyi biliyordu.
1915’te girdiği Rutgers Üniversitesinde beyzbol, basketbol, atletizm ve Amerikan futbolu dallarında ödüller kazandı. Kolumbiya Üniversitesini bitirdikten sonra (1923) bir hukuk bürosunda çalışırken beyaz bir stenocu sekreter, “bir zencinin kendisine yazı dikte ettiremeyeceğini” söyleyince ve müdahale görmeyince işten ayrıldı. Sanata yöneldi, beste yaptı, tiyatroda oynadı, 1924-29 arasında on bir filmde rol aldı. Bu arada dünyayı da dolaştı. Jomo Kenyatta, Pandit Nehru, anarşist Emma Goldman, İrlandalı yazar ve şair James Joyce, Ernest Hemingway, tarihçi DuBois ile yakın dostluklar kurdu. Othello’da başrol oyunuyla Londra’da ödül kazandı.
1933’te rol aldığı bir oyunun gelirlerini Nazi Almanyası’ndan kaçan Yahudilere yardım için bağışlamıştı. 1934’te İspanya iç savaşı için düzenlenen bir kitle gösterisinde, “Sanatçı esaret ve hürriyet arasında bir seçim yapmak zorundadır, ben seçimimi yaptım,” diyerek Cumhuriyetçilere desteğini dile getirmişti. Earl Robinson’un çok-ırklı ve çok-etnili bir Amerika özlemini seslendiren Amerikalıların Türküsü’nü radyoda icra ettiğinde, bu, radyo tarihinin o zamana kadar en ilgi toplayan ikinci büyük programı oldu.
Robeson dünyanın her yanında konserler verdi, 25 dilden şarkı söyledi, daima emeği, emekçiyi, ezileni ve dünya barışını savundu. 1945’te Soğuk Savaş başladığında ABD-Sovyet dostluğuna çağrı çıkardı. ABD’de o dönem yaygın olan linçlerin yasaklanması için sert ve etkin önlemler alınmasını isteyerek Başkan Truman’a karşı mücadele yürüttü. Irkçılığa göz yuman bir devletin ordusunda bir siyahın elbette görev yapmak istemeyeceğini açık açık söyleyince yeniden şimşekleri üzerine çekti.
McCarthy dönemi başlayınca, gitti meşhur komisyonda ifade verdi: emekten ve emekçiden yana, haksızlığa, adaletsizliğe karşı böylesine baş kaldıran, insanların özgürlüğünü ve barışı savunan bu denli enternasyonalist bilinç ve kararlılık sahibi bir insan tabii ki komünist de olacaktı. Nitekim o da komünist olduğunu (Partiye üye yazılmış olduğunu) gizlemedi. Kimseyi de ele vermedi, kimsenin adını telaffuz etmedi, ABD gericiliğinin ve anti-komünizmin o sıralardaki koçbaşları Hoover’lerin, Dulles’ların piyonu McCarthy ve yardakçılarına karşı kendini savunmadı, onları suçladı. Bu yüzden yöneticiler Robeson’un 80 konserini iptal ettirdiler, önleyemediklerine ırkçı güruhları saldılar. Bunun üzerine Robeson, “İnsanların beni istedikleri her yerde şarkılarımı söylemeyi sürdüreceğim,” deyince pasaportuna el koyarak sekiz yıl yurtdışına çıkmasını engellediler. Ama Robeson tam da ABD-Kanada sınırında konser düzenledi, İngiltere-Galler’deki kömür işçilerinin grevlerini desteklemek üzere New York’tan Britanya’ya Atlantik-ötesi canlı radyo yayını yaptı.
Bir ara ABD’de uğradığı bir linç saldırısından sonra, Nazım Hikmet, Bursa hapishanesinden ona şöyle seslenecekti (1949): “Ümitten korkuyorlar, Robeson / Ümitten korkuyorlar / Ümitten / Kara kanatlı kanaryam / Türkülerimizden korkuyorlar.”
Daha sonra, Nazım’ın açlık grevi sırasında Robeson, Amerikan milletinin ileri güçlerine, sanatçılara ve aydınlara yayınladığı çağrıyla uluslararası kampanyaya Amerika’dan katılanların en başında yer aldı.
1963’ten sonra, sağlığının iyice bozulması nedeniyle evine çekildi, 23 Ocak 1976’da Filadelfiya’da öldü.
Kızılcık, Sayı 6 (Şubat 2001).

Siyaset
Ekonomi
Dünya
Kültür-Anma