Genel anlamda Demokrasi, çoğu zaman bir “umut rejimi” değil, bir “ısrar rejimi”dir. İnsanların başlangıçta her şeyin değişeceğine inanması değil, mevcut durumun sürdürülemez hale gelmesi ve buna rağmen değişimin “denenebilir” olduğuna dair inancın kaybolmamasıdır. “Israr” etmektir..!

Bu yüzden bugün Türkiye’de yaşanan siyasal atmosferi anlamak için yalnızca güncel tartışmalara değil, daha derin bir duygusal ve yapısal zemine bakmak gerekir: Yılgınlık ve çıkışsızlık. Mark Fisher, insanların içinde yaşadıkları sistemin sorunlarını görmelerine rağmen onun dışında bir alternatif düşünememelerini “kapitalist gerçekçilik” olarak adlandırır.

Seçimler otomatikman refah üretmez; ama hesap verilebilirlik ve tutulması gereken sözler verilmesi zorunluluğu üretir. Bu mekanizmalar zayıfladığında, verilen sözlerin tutulmasına gerek kalmadığında maaş politikalarından iş güvencesine, sosyal haklardan kamu hizmetlerinin niteliğine kadar birçok alan, doğrudan toplum baskısından uzak bir karar alanına dönüşür.

Diğer yandan ise insan haklarını ve kalıcı barışı savunan çevrelerde son aylarda gitgide belirginleşen eğilim, barış süreci ile demokrasi mücadelesinin iç içeliğini ve birbiri açısından vazgeçilmezliğini esas almak olarak özetlenebilir… “Israr rejimi” olduğu demokrasinin daha bir bilinçlere çıkıyor…

Sandık demokrasi değildir. Ama sandığın ortadan kalkması ya da göstermelik bir hale gelmesi demokratik siyaset imkânının daha da daralması anlamına gelir.

Muktedirlerin istediği de budur: Özellikle son on yıldır ısrarla sürdürülen planlı, “maksatlı” opresif tahakküm politikalarıyla, “türlü-çeşitli” manipülasyonlarla toplumun “depolitizasyonu” amaçlanmıştır. “Normal şartlarda” hegemonyanın sürdürülebilirliği için elzem “rıza üretimi”, artık durmuştur. Ama 12 Eylül faşizminin bile beceremediği bir eşik “aşımı” gerçekleşmiş, insanlar yuvarlandıkları siyasal bezginlik ve umutsuzluk içinde “apolitize” olmaktalar… Bir çıkışsızlık, çaresizlik, tıkanmışlık, tükenmişlik hissiyle bireyler “geri adım” atmakta ve bireylerin çoğunluğu, “bir şeyler değişmediği için” hatta daha kötüleştiğinden, umutsuzluğunu daha da derinleştiriyor ve isyanını alıp evine dönüyor..! Cendere içindeki hayatına, geçim derdine… gündelik gailelerine dönüyor... Hasılı bir siyasî tavır almaktan “vazgeçmekte”! Yerine “teslimiyeti”, bir politik tutummuşçasına ikame etmekte!.. Anketlerde “kararsız”ların “birinci parti” olmaları, diğer parametrelerin yanı sıra, buna işaret ediyor.

Buna önünü göremeyen yığınların belirsizlikten kaçınma arzusunun, toplumda derinleşmiş kutuplaşmayla etkileşime girerek seçmen davranışlarını şekillendirmesi eklenmelidir.

Kapitalizmin doğuşundan itibaren, en az emekle en fazla kâr sağlama “hülyası” buradan kaynaklanır. Hatta emek ile emekçiyi ayırabilme imkânı, sermayenin kapitalizm kadar eski “ütopyası”dır… Ama kapitalizm öyle hayallere, hülyalara bırakmaz işini; somut hedefleri olan stratejisikâr, daha fazla kâr” mottosudur... Bunun adı da II. Paylaşım Savaşı’nın akabinde konuldu: Postmodernizm!..

Emperyalizm evresine giren kapitalizm, serbest rekabetçi dönemindeki paradigmalarını formüle eden moderniteye “itiraz” ediyor, karşı argümanlar geliştiriyor… ve elbette bunun tezahürleri üst-yapıda, sosyal bilinç alanında da görülüyordu..!

Post-truth (Hakikat ötesi/sonrası) ise içinde yaşadığımız neoliberal tekno-kapitalist ülkelerin toplumsal durumudur ve çok boyutludur…  ve giderek küresel bir fenomen haline gelmiştir. Post-truth için kimi zaman toplumsal fenomen, kimi zaman bir kavram, kimi zamansa çağın ruhu (“the spirit of our age”/”zeitgeist”) denmektedir…

Bu durum yalnızca hakikatle kurduğumuz ilişkiyi değil, politik mücadeleye dair kavrayışımızı da etkiliyor. Yani sorun “sistemik”; beyhude “görüntü” ayarlarıyla oynamayın..!

2016 yılında Oxford Sözlüğü tarafından yılın kelimesi seçilen post-truth kavramı, bu tarihten itibaren akademik ve popüler yazında yoğun bir şekilde tartışılmaktadır. Konu hakkındaki önemli tartışmalardan biri de posttruth-postmodernite ilişkisi hakkındadır. Özellikle postmodern söylemlerin, başta bilim ve hakikat hakkındaki şüpheci postmodern söylemlerin, post-truth fenomeni üzerinde etkili olup olmadığı ciddi şekilde tartışılmaktadır.

Bir felsefi ve sanatsal yaklaşım olarak postmodernizmden ziyade bir tarihsel durum olarak postmodernitenin ve ona da yol açan bilimsel/felsefi gelişmelerin post-truth çağa gelinmesinde etkili olduğu açıktır…

1992’de Nation dergisinde İran-Kontra skandalı ve Basra Körfezi Savaşı hakkında “A Government Of Lies” (Yalanlar Rejimi) başlıklı bir yazı yazan Sırp asıllı Amerikalı oyun yazarı Steve Tesich, “Biz özgür insanlar olarak, bile isteye post-truth bir dünyada yaşamaya karar verdik.” cümlesiyle post-truth kavramını ilk kullanan kişi olmuştur. Makaledeki bağlamına bakıldığında, Tesich’in kavramı Amerikan halkının doğruyu bulma ve kabul etme konusundaki isteksizliğinin politikacılar için yalanı kullanışlı kıldığını; bu yüzden de politikacıların sürekli yalan söylediğini, bütün bu süreçte doğruyla yalan arasında karar vermenin bir çeşit tercih haline geldiğini ve bütünüyle menfaat odaklı hale gelmiş bir dünyada doğrunun önemsizleştiğini ifade etmek için kullandığı görülmektedir.

Post-truth, içinde yaşadığımız neoliberal tekno-kapitalist dünyanın sosyal durumudur ve çok boyutludur. Ve bir “hakikat/doğruluk krizi”nin ne denli yoğun ve açık şekilde yaşandığı, saklanamayacak derecede gözler önündedir. Zaten artık gelinen noktada post-truth fenomeninin, Tesich’in kavramı ilk kullandığı dönemden farklı olarak bir çeşit “tercih” olmaktan çıktığı, genel toplumsal durumu ifade ettiği şeklinde nitelenmektedir.  

José Antonio Zarzalejos’a (2017) göreyse post-truth’un asıl anlamı, gerçeğin bütünüyle göreli (relative) olmasıdır ve etkili, hamasi beyanların gerçeklerden (bu gerçekler istatistiksel olarak ortada olsa ve herkes bunların farkında olsa bile) daha etkili olması durumudur. Buna göre post-truth çağının asıl ayırt edici temel özelliği, doğrunun (truth), kitleler tarafından “duygusal anlamda daha tatmin edici ve yoğun olana” tercih edilmesidir. 2004 gibi erken bir tarihte post-truth çağında yaşadığımızı iddia eden, kavram popülerleştikten sonra en çok referans gösterilen kaynaklardan olan ve çağdaş dünyada yalanın durumunu ve hâkimiyetini inceleyen The Post-Truth Era: Dishonesty and Deception in Contemporary Life (Hakikat-Ötesi Çağ: Modern Zamanların Sahtekârlık ve Aldatmacaları) kitabının yazarı Ralph Keyes (2006) ise post-truth çağının “(söylenebilecek) her şeyin mübah olduğu, bütün erkek ve kadınların neyin doğru neyin yalan ve kimin yalancı olduğu konusunda kendi istediğini seçtiği” bir dönem olduğunu öne sürmektedir. Başka bir ifadeyle, verilere dayalı gerçeklikle bireylerin mevcut algıları, ön kabulleri karşı karşıya geldiğinde bu çağda temelsiz de olsa kitlelerin zaten mevcut olan algıları kazanmaktadır.

Uluslararası bir iletişim dergisi olan UNO’nun post-truth özel sayısında José Antonio Llorente’nin (2017), yazısının başlığının “Reality Versus Perception” (Gerçeğe Karşı Algı) olması bu noktada net bir fikir vermektedir: Algı ve gerçeklik bu çağda iki karşıt değer haline gelmiştir. Ve hiçbir temeli olmasa da bu iki değerden algı, bireysel inançlar ve ön yargılarla daha da güçlenerek, “mantık ve gerçek karşısında güç kazanmıştır”.

Post-truth çağı, politik figürlerden sıradan vatandaşlara kadar toplumun farklı kesimlerinin veri, doğru, gerçeklik gibi kavramlar karşısındaki kanaatlerinin ve tutumlarının değiştiği bir çağdır. Bu çağda, kimi zaman (bazı Donald Trump hempalarının yaptığı gibi) veri (fact) diye bir şeyin olduğu reddedilirken kimi zaman da (Donald Trump’ın bazı “adamları” ve sözcülerinin yaptığı gibi) bu verilerin “bir kısmı örtülebilir, değiştirilebilir ve yeniden oluşturulabilir” olduğu öne sürülerek veri ve doğruluk mefhumları adeta anlamsız, yersiz (irrelevant) kılınmaktadır.

Aynı zamanda bu çağda “kitlelerin tepkilerinin verinin mahiyetini değiştirdiğine” de inanılmakta, böyle davranılmaktadır (L. McIntyre).

Bu tanımlardan yola çıkılarak post-truth çağda, gündelik politik olaylardan bilimsel teorilere ve tarihsel olaylara kadar hemen her konuda söz konusu fenomenin gerçekliğinin, doğruluğunun “hükümsüz” olduğunu belirtmek mümkündür.

Böylece doğru, birçok “versiyonu” olabilen bir kavram olarak sunulmaktadır.

Eğer post-truth, içinde yaşadığımız dönemin genel karakteri, bu tarihsel durumun ruhu ise bu noktaya nasıl gelinmiştir? Gelişmiş Batılı toplumlarda veri ve gerçeklik nasıl sahtelik ve temelsiz algılar karşısında kaybetmiş, doğru nasıl ve hangi süreçlerden dolayı anlamsızlaşmıştır? Kuşkusuz bu sorular bu yazıyı “aşar”. Ancak literatürde en çok sosyal medya, popülist liderler ve postmodern söylemlerin “suçlandığı” görülmektedir.

Ve elbette kapitalizmin yapısal krizi “çözümsüz”dür; sağı solu itham ederek de “çare” üretilememektedir..!

Daniel Dennett (ABD’li nörobilimci), postmodernizmi ve postmodern düşünürleri “epistemik bir kriz ve cinayet” olarak nitelendirdiği post-truth duruma gelinmiş olması noktasında açıkça sorumlu tutar: “Postmodernistlerin yaptığı şey gerçekten kötüydü. (İnsanların) Gerçekler ve veriler hakkında alaycı olmalarına neden olan ‘entelektüel modadan’ sorumludurlar.”

Halbuki “faşizan-sağcı” politikacıların yalan söylemek, politik gündemi irrasyonel argümanlarla oluşturmak veya verileri çarpıtmak için postmodern düşünürlere ve teorilere ihtiyaçları yoktur (bkz. Trumpgiller)…

Buna rağmen McIntyre, postmodernistlerin doğruluk, gerçeklik, hakikat gibi kavramlar hakkında şüpheciliği besleyen yaklaşımlardan dolayı postmodernistleri; gerçekliğin toplumsal bir inşa olduğunu iddia edip her kesimin bir gerçekliğinin olabileceği şeklinde bir fikre ilham verdikleri için de “konstrüktivistleri”post-truth’un ortaya çıkışı noktasında “suçlu” bulmaktadır. McIntyre (2018) iki tarihsel durum arasındaki ilişkiyi konu hakkında yazan diğer teorisyenlerden hareketle derinlemesine ve uzunca ele aldıktan sonra kendi fikrini son derece açık bir şekilde ortaya koymaktadır: postmodernite post-truth durumun manevi babasıdır.

Postmodernizm bir felsefi/entelektüel söylemdir. Bunun aksine postmodernite sadece bazı filozofların söylemlerinden ibaret değildir ve somut toplumsal koşulları olan bir tarihsel durumdur.

Dolayısıyla, sosyal-bilimsel bağlamda asıl sorulması gereken postmodern söylemlerin “gerçekten” post-truth duruma sebebiyet verip vermediği değil; gerçek hayatta bir toplumsal “vasat” oluşturup oluşturmadığı, fiili durumda böyle bir zemin sunup sunmadığıdır.

Alternatif veriler sunmak için verilerin felsefi anlamını veya “objektif veri” olup olmadığına dair tartışmaları bilmek gerekmemektedir!.. Post-truth durum pratikte yürürlüktedir..!

Teknolojik ve sosyo-ekonomik sebeplerin bu noktaya gelinmiş olmasındaki etkisi açıkça ortadadır. Post-truth, bu anlamda postmodernist epistemolojik önermelerin niteliksel olarak daha da radikal hale gelmesi, uzamsal anlamda çok daha geniş alanlara yayılması ve kültürün her alanını (haber üretiminden akademik faaliyetlere ve eğitime kadar) etkisi altına almasıdır.

Bu şekilde ele alındığında post-truth durum postmoderniteden bir kopuş değildir ve post-truth temel epistemolojik/entelektüel zemin hâlâ postmoderndir..!

Postmodernite ve postmodernizm, son yarım asırda Batıda en fazla tartışılan kavramlardan biridir. Üzerinde uzlaşılmış net bir tanımı olmayan postmodernite, daha çok Batı’nın aydınlanma ve modernleşme süresince benimsediği politik, kültürel, bilimsel ve toplumsal önermelere ve formülasyonlara karşı eleştirel ve şüpheci bir duruş olarak karakterize edilir…

Postmodernist düşünürler modernist ve aydınlanmacı önermeleri (rasyonalite, düzen, ilerleme, nesnellik, hümanizm vb.) reddetmişler ve bunların karşısına öznenin parçalanması,  derinsizlik, arzu, öznellik, rölativizm, anti-hümanizm, yerellik, ilerleme fikrinin reddi gibi bir dizi şüpheci ve eleştirel kavram koymuşlar ve artık modernist bütün büyük anlatıların sonunu ilan etmişlerdir.

Postmodernizm genel hatlarıyla bu tür kavramlar etrafında şekillenen ve şüpheci niteliğiyle ön plana çıkan bir düşünme tarzına; postmodernite ise bunların somut karşılık bulduğu bir toplumsal duruma işaret etmektedir.

Burada postmodern söylemlerin somut toplumsal bir karşılık bulduğu noktası özellikle belirtilmelidir. Postmodern dönemde epistemoloji mutlak bir rölativizmle karakterize edilir. Bu rölativizm ve şüphecilik her disiplin ve toplumsal kurumu kapsayacak şekilde geniştir ve evrensellik, hakikat gibi nosyonlar her durum için yadsınır. Başka bir ifadeyle hakikat iddiasında bulunun kuram, yaklaşım veya anlatıların tek tek inkâr edilmesi değil; bu yönde girişilmiş veya girişilmesi muhtemel her türlü çabanın kendisi yadsınmaktadır.

Bu dönemin en özgün, karakteristik özelliği –kuşkusuz genel sosyo-ekonomik bağlamın değişmesi sonucu meydana gelmiş olan– bilginin değişen konumu ve öğrenmenin değişen yollarıdır ki bunun en temel sebepleri teknolojinin bilginin üretilmesi ve yayılması sürecindeki yeni kullanım alanlarıdır.

Bilgi (malumat) artık tek tek bireylere akıllı telefonları veya bilgisayarları üzerinden “satılan” bir meta olduğunda, post-truth durumunun asıl karakteristiği olan doğruyu yanlıştan ayıramama durumu nesnellik kazanmaktadır. Bu cihazlar üzerinden bireylere ilgilerine göre enformasyon üreten “bilgi tüccarları” bu nesnel durumun ekonomi noktasındaki temel failleridir.

Bugün ABD’de “bilimsel(!)” kuruluşların çeşitli görüşleri, örneğin küresel ısınmanın bilimsel olmadığı öne sürülebilmekte veyahut falanca şirketin çıkarlarına uygun tıbbi(!) iddiaları desteklemek için bilimsel(!) “verileri” üreten “bilimsel çalışmaları” bulunabilmektedir..!

Sermayenin gücünü arkasına alan bu kurumlar, bilimsel makalelerden ziyade reklam yoluyla “kamusal vicdana” istedikleri fikri, “bilimsel” olarak kabul ettirmekteler. Gerçekten de ekonomik ve medyatik yollarla bunu başarmak, saygın yayınlarda “hakemli makalelerle” uğraşmaktan çok daha pratik ve “faydalı” bir hale gelmiştir…

Bütün enformasyon kaynakları post-truth dönemin ana mecrası olan “çevrimiçi” dünyada eşit ağırlıktadır.

Bu nokta post-truth durumun nasıl medya yoluyla bir toplumsal fenomen haline geldiğini de açıklamaktadır: Çok geniş kitlelere çok kısa sürede istenilen bilgiyi “herhangi bir filtreden geçirme sıkıntısı yaşamadan” aktarabilme imkânı, her kurum ve kuruluşun (hatta tek tek bireylerin) istedikleri enformasyonu üretebilmeleri imkânıyla birleştiğinde, post-truth durum medya yoluyla edimselleşmektedir. Bu noktada medya hem alternatif birçok gerçekliğin oluştuğu ana mecra olması, hem de bilimsellik ve tutarlılık gibi epistemolojik kaygılardan azade bir şekilde malumat üretmeye imkân tanıması hasebiyle post-truth durumun en önemli aktörü olarak karşımıza çıkmaktadır.

Siber ortamda “enformasyon yığını”, hakikat teşkil etmemektedir ne yazık ki..!

Bu, bilginin temellerini ifade etmesi anlamıyla epistemik bir kriz olarak ele alınabilir. Bu epistemik krizin sosyal hayattaki yansıması ise hakikat, doğruluk ve ilişkili kavramların artık anlamsızlaşmasıdır.

Dolayısıyla, bilimin “hâkim üretim ilişkilerinin” emrine girdiği ve hakikatin pazarın isteklerine göre şekillendirildiği neoliberal ortamda post-truth durum kaçınılmaz olmaktadır.

Şurası çok açıktır ki post-truth durumun ortaya çıkışında neoliberal ekonominin etkisi yadsınamaz. Özelleştirme, deregülasyon ve piyasa serbestliği ilkelerine dayanan ve 1970’li yıllarda ABD ve Birleşik Krallık tarafından dünyaya ihraç edilen neoliberalizmin toplumsal sonucu, hayatın her alanının “piyasalaştırılması”, “ekonomize” olmasıdır..!

Öyle ki toplumdaki (toplumsal norm ve değerlerden somut fenomenlere ve insan ilişkilerine kadar) her şey alım satıma konu olmakta ve meta muamelesi görmekte, “metalaştırılmaktadır”!..

Bir tüketim toplumu şartları altında hakikat, insanî değerler ve kamusal vicdan gibi kavramlar “yok hükmündedir” artık!.. Artık tek “ölçüt” kârdır!.. Gayrısı “anlamsız” teferruattır!..

Hasılı gerçekten de post-truth dönemde gerçekleşmiş olan budur. Bugün kitleler “kendileri açısından inanılması daha iyi olan” fikir, önerme veya “bilgilerin(?)”... dış dünyayla ve somut verilerle alakasız ve hatta onlarla çelişkili olmalarını önemsememektedir!.. Toplumsal hafıza da dumura uğratılmıştır!..

Böylece hakikat (truth) epistemolojik anlamda imkânsız; politik/toplumsal anlamda “zararlı” bir kavram halini almıştır!..

Postmodernite “neoliberal kapitalizmin kültürel mantığı” olarak hâlâ toplumsal ve politik edimlerin yanı sıra epistemolojik anlamda da temel zemindir. Ayrıca post-truth durumun postmodernitenin karakteristik yapısını oluşturan bilim felsefesindeki gelişmelerle, bilimin ve bilimsel kurumların değişen işlevleriyle yakından alakalı olduğu görülmüştür. Modern dönemde hakikatin kaynağı olmak noktasında dinin yerini alan bilim, postmodern dönemde önemli şekilde eleştirilmiş; post-truth durumda ise temelsiz ön yargılar ve yeni medya marifetiyle yayılan “saçmalıklar” karşısında kamuoyunun şekillenmesi noktasında etkisini kaybetmiştir. Politikanın ve haber üretim sürecinin hakikat ve ilişkili kavramları değil; ekonomik çıkarları merkeze alan yaklaşımı ise genel bir güvensizlik ortamı yaratarak bu “saçmalıklara” bir anlamda alan açmaktadır.

Benden duyulmuş gibi olmasın ama artık neoliberalizm de “sizlere ömür”… Sermaye birikim süreci “tıknefes” oldu. Periferilerden ucuz hammadde, ucuz işgücü, “artı-değer” yağıyor ama, “düzensiz” göç de yağıyor..! Tamamını “denize dökmek” de mümkün olamıyor…

Zaten sermaye için “deniz bitti”; gerçek anlamda da mecaz olarak da… “Bu derede bu kadar avlanılır” diyerek metropollere çekiliyor; dünyayı yeniden paylaşmaya zorluyor… Bu ise neoliberal politikalarla kotarılacak iş değil; “daha otokratik”, daha otoriter-totaliter, daha opresif, daha militer, daha diskriminasyonist yönetim biçimlerine, öznelere; değişik sınıf ittifaklarına, farklı figürlere ihtiyaç var.  

Velhasıl aynen “başlıktaki” gibi oldu: Çanak-çömlek patladı..! “Oyun” ise yeniden dizayn ediliyor; yeni versiyonuyla… “Ebe”yse hep bildiğiniz gibi: “Müzmin-ebe !..

­­­­­­­­Notlar:
1) Büyük ölçüde Mehmet Sebih Oruç’un “Postmodernite, Siyasal İletişim ve Doğruluk Sorunu: Post-Truth Durum ve Entelektüel Zemini Üzerine Bir İnceleme” (2020) isimli makalesinden yararlandım.
2) Demokrasi, çoğu zaman bir “umut rejimi” değil, bir “ısrar rejimi”dir." Nesrin Karadağ bianet'teki yazısında (6 Haziran 2026) bu saptamayı yapıyordu. Öyle başlamayı uygun buldum ben de. Metinde kimi yerde yine aynı yazıya başvurduğum oldu.
3) “Başlık” ise Selçuk Erez’in t24’teki bir yazı başlığından (13 Haziran 2026) esinlendi…