Kapitalist sistemde eğitimden ülkeyi yönetenlerin (başka bir ifadeyle egemen sınıfların) beklentilerini şöyle sıralayabiliriz: Egemen sınıfın ideolojisini yeni nesillere taşıma/aktarma, mevcut sınıf ilişkilerini yeniden üretme, sömürüye dayalı sistemi halk kitleleri nazarında meşrulaştırma ve sistemin bekasını güvence altına almak amacıyla olası karşı çıkışları denetleme ve kontrol altına alma.
Yönetilenler (halk) ise eğitimden, çocuklarının bir “baltaya sap olabilmesi” için gerekli olan bilgi, beceri ve donanımı kazandırmasını; çocuğunun yetenek ve kapasitesini geliştirerek mutlu ve başarılı bir birey olarak yaşama hazırlamasını bekler.
Yönetenler açısından eğitim, yasalar, bütçe, güvenlik güçleri veya mahkemeler gibi “devletin egemenlik araçlarından birisi”dir. Yönetilenler açısından ise “nimetlerinden yararlanılması beklenen bir hak” konumundadır.
Yönetenlerle yönetilenlerin beklentilerindeki bu büyük zıtlık nedeniyle “eğitim” konusu tartışma gündeminin hep üst sıralarını işgal eder. Bir üst yapı kurumu olarak eğitimin sık sık gündeme gelmesinin nedeni, sistemde ortaya çıkan sorunların çözüme kavuşturulması veya en azından hafifletilmesi amacıyla bu alanda zorunlu bazı değişiklikleri yapma ihtiyacıdır.
Eğitim, işlevi ve doğrudan etkile(n)diği bireylerin yaygınlığı gereği hemen hemen toplumdaki herkesi içine alan geniş bir çerçeve oluşturur. Egemen sınıflar da geniş halk kitleleri de eğitim konusuna bigâne kalamaz. Hele bizim gibi kapitalist sisteme dışarıdan yönlendirme ve dayatmalarla dahil olmuş; bu yüzden sınıf ilişkileri ve buna bağlı olarak da devlet yapısı oturmamış bir ülkede eğitimde sık sık değişikliklerin gündeme gelmesi çok normaldir. Tanzimattan bu yana eğitim sisteminde yapılmaya çalışılmış irili ufaklı değişikliklerin dökümünü sayfalara sığdırmak mümkün olmaz. Eğitim, yönetenler tarafından gerçek anlamıyla “yaz boz tahtası”na çevrilmiştir.
Eğitim sisteminde değişiklik rekoru herhalde AKP yönetimine aittir. AKP’nin eğitim sisteminde yapmaya çalıştığı her değişikliğin muhalefet tarafından büyük bir itirazla karşılanmasının nedeni, başta liderleri Erdoğan olmak üzere AKP kadrolarının devleti yönetirken belli bir dinî inancı referans olarak göstermeleridir. Bu durum, lâiklik, kadın hakları, çocuk hakları, bilimsel eğitim gibi konularda kaygılar oluşturmakta, muhalefet tarafından haklı olarak endişe ile karşılanmaktadır. AKP döneminde eğitimde yapılan en önemli değişiklik zorunlu eğitimin 4+4+4=12 yıla dönüştürülme kararıdır. Bu karar alındığında muhalefetin büyük bir tepki verdiği hafızalardadır. Çok sayıda İmam Hatip okulu açılması ve öğrencilerin bu okullara yönlendirilme çabaları, eğitim müfredatının “seçmeli” adı altında dinselleştirilmesi, eğitim yöneticilerinin tamamına yakınının ilahiyat mezunlarından seçilmesi, öğretmen ve öğrencilerin kılık kıyafetlerine müdahale edilmesi, din eğitiminin anaokullarına kadar indirilmesi, din görevlilerinin okullarda çeşitli unvanlarla görevlendirilmesi, dinî tarikat ve cemaatlerle eğitim konusunda ortak protokoller hayata geçirilmesi vb. uygulamalar muhalefetin yanı sıra kimliğini din üzerinden tanımlamayan geniş halk kesimlerinde bile ciddi kaygılar yaratmaktadır.
Son günlerde Milli Eğitim Bakanının zorunlu eğitimin yeniden düzenlenmesi ile ilgili görüşlerini açıklaması, yine “eğitim” konusunun gündemin üst sıralarına tırmanmasına neden olmuştur. Tartışmanın ana eksenini liselerin 4 yıllık zorunlu eğitim süresinin 2 veya 3 yıla düşürülmesi oluşturmaktadır. Bakanlığın medyaya yansıyan gerekçelerine bakıldığında zorunlu eğitimdeki bu değişikliğin “iş dünyasının” ara eleman talebini karşılamak amacıyla yapılmak istendiği anlaşılmaktadır. Muhalefetin itiraz gerekçesi ise iki temel başlık altında toplanabilir: Birincisi zorunlu lise eğitiminin kısaltılmasının çocuk işçiliğini artıracağı (işverenlerin talebi), ikincisi ise erken yaşta eğitim sisteminin dışında kalan kız çocuklarının evliliğe zorlanması (dinî cemaat ve tarikatların talebi) ihtimalidir. Muhalefetin ileri sürdüğü yerinde ve haklı argümanların bu tartışmada kamuoyundan destek bulması muhtemeldir ancak eğer sadece bu kadarla kalırsa kanımca yeterli olmayacaktır.
Eğitim, yönetilenler açısından “nimetlerinden yararlanılması beklenen bir hak” ise, yönetilenleri temsil ettiğini iddia eden muhalefetin de itiraz noktası “eğitim hakkından yararlanma” olmalıdır.
AKP, 22 yıllık iktidarı boyunca eğitimi çeşitli yöntemlerle (vergi muafiyeti uygulama, arsa tahsisi yapma, faizsiz kredi sağlama, çeşitli başlıklar altında teşvikler verme, öğrenci başına kamu bütçesinden destek sağlama vb.) piyasalaştırmış, bir kamu hizmeti olarak bedava sunulması gereken bu hizmeti, önemli oranda paralı hale getirmiştir. (Özel okul sayısı, AKP döneminde 2000’den 14000’e –7 kat– çıkarılmıştır. Kamu okullarında da birçok hizmet, veliler tarafından karşılanır durumdadır!) Sağlık alanında olduğu gibi eğitim alanındaki bu özelleştirme eğilimi gittikçe artan bir oranda halen sürdürülmektedir. Ayrıca ülkemizde kişi başına kamu eğitim harcamasının, OECD ortalamasının hâlâ yarısından düşük olduğu unutulmamalıdır.
Zorunlu eğitimin süresinin kısaltılmasının asıl nedenlerinden birisinin eğitime bütçeden ayrılan payı düşürmek olduğu açıktır. Devlet bu yolla, eğitim hizmetini vermediği her bir yıl için ayırması gereken kamu kaynağını çeşitli projeler (otoyol, köprü, özel hastane vb.) marifetiyle bir avuç sermayedara aktarma olanağı yakalamış olmaktadır. Zorunlu eğitimin süresinin kısaltılması çabalarına bu açıdan bakmak, yapılacak itirazlarda bu durumu da dile getirmek, tartışmanın doğru zemine oturmasına yardımcı olacaktır.
Zorunlu eğitimin süresinin kısaltılmasına itirazı sadece iktidarın çok istediği “lâiklik-dindarlık” zeminine hapsetmek muhalefete kârdan çok zarar vermektedir. Cemaat ve tarikatların devlet yönetimindeki etkinliklerine dikkat çekerken, asıl sahibi ve yönlendiricisi olan sermaye sınıfının devlet üzerindeki vesayetini görmezden gelmek, muhalefetin hedefini şaşırmasına neden olabilir. Milli Eğitim Bakanının “iş dünyasının” ara eleman talebi görmezden gelinerek sadece erken yaşta evliliğe neden olacağı için tarikat ve cemaatlerin taleplerini itiraz konusu yapmak en azından eksik bir yaklaşımdır. İleri kapitalist ülkelerde ara eleman yetiştirmek amacıyla devlet tarafından büyük yatırımlar yapılarak oluşturulmuş meslek okullarını bile halkın çocuklarına çok gören bir eğitim anlayışını sadece mevcut argümanlarla tartışmak, en azından meseleyi kavrayamadığımızın göstergesidir. Kaldı ki eğitimin amacı bireyi çok yönlü olarak geliştirmek, kendi yetenek ve kapasitesi doğrultusunda gidebildiği yere kadar desteklemektir.
“…Matematik dersinde ele alınan bir problemin farklı çözüm yolları, coğrafya dersinde Karadeniz ikliminin niçin çok yağışlı olduğu öğrenci tarafından tartışılır, sorgulanır. Öğretmen öğrencinin bu süreçte soru sormasını, araştırma yapmasını, eleştirel düşünmesini, dolayısıyla bilgiyi kendisinin üretmesini bekler. Öğrenciye belli doğruları dayatmaz, çünkü bunun mümkün olmadığını bilir. Böyle bir format öngörülen bir ortamda, çok daha farklı yöntemleri gerektiren din eğitimi yapılamaz, yapılamıyor zaten. Kendine has kurallar ve alışkanlıklar [giyim (örtü), hazırlık (abdest alma), sınıf düzeni (oturma), yöntem (ezberleme), iletişim (yüksek sesle tekrar) vb.] gerektiren din eğitimi, kendine has ortamlarda, kendine özgü yöntemlerle, farklı bir pedagojik formasyonla ancak verilebilir. (“4+4+4 Kaç Eder?”, Kızılcık, Sayı: 48, Mayıs-Haziran 2012.)
AKP iktidara geldiğinde 5 yaşında olan (Eğitimin başlangıç yaşı) bir kişi şu anda 28 yaşındadır. Basit bir hesapla şöyle diyebiliriz: Bugün 28 yaşından küçük herkes AKP iktidarının eğitim tedrisatından geçmiştir. Normal olarak “dindar nesil yetiştirmek” iddiasını ileri süren ve bu amaca yönelik olarak eğitim alanında sayısız değişiklik ve düzenleme yapan bu iktidar istediği sonuca ulaşabilmiş midir? Yapılan araştırmalar hiç de durumun beklenildiği gibi olmadığını göstermektedir. Birçok araştırma AKP’nin iktidarda olduğu dönemde gençlerdeki dindarlık ve beş vakit namaz kılma oranlarının ciddi şekilde düştüğünü, buna mukabil inançsız/ateistlerin oranının ise yükseldiğini göstermektedir. (Kadir Has Üniversitesi, KONDA) Yine kamuoyu yoklamaları da gençlerin iktidar partilerinden çok, muhalefet partilerine oy verme eğiliminde olduklarını göstermektedir.
Bütün bu verileri elinde bulunduran iktidarın halen din eksenli politikaları gündemde tutmasının, bu konuda her fırsatta dindarlaşmayı teşvik edici adımlar atmaya çalışmasının gerekçeleri tartışılabilir, tartışılmalıdır. Bu politikaların, beklenilen sonucu vermiyor olsa bile, dindar seçmenlerin AKP’ye oy vermesini sağladığı ve bu oy desteğinin her ne olursa olsun devam etmesi için bir avantaj oluşturduğu bir gerçektir. Sadece bu avantajı sağlaması bile, iktidarın din eksenli politikalarına devam etmesi için yeterli gerekçe sayılabilir.
Eğitim konusundaki tartışmalar da diğer alanlarda yapılan tartışmalar gibi “düzen içi” ihtimallerin öne çıkarıldığı, çoğu zaman kısır bir döngü etrafında yürütülen, laf ustalığının öne çıktığı bir görüntü arz ediyor. Politikada, kapitalizmi aşmayı hedefleyen güçlerin etkisi yeterli olamadığı için sınırları neredeyse tamamen kapitalizmle belirlenmiş bir zeminde sürdürülen tartışmalar, sorunların gerçek nedenlerini ve kalıcı çözümlerini ortaya çıkaramamaktadır.
Zorunlu eğitimin süresinin kısaltılması veya uzatılması sorununun asıl muhatapları Milli Eğitim Bakanının da itiraf ettiği gibi “iş dünyası” yani sermaye sınıfıdır. 8 yıllık zorunlu eğitim de, 4+4+4=12 yıl sistemi de, bugün tartışılmaya başlanan süreç de hep aynı sınıfın ihtiyaçlarını karşılamaya yöneliktir. Oysaki bugünkü yönetilenlerin (halkın) yönetici olduğu bir sistemde (sosyalizmde) çocukların her yönüyle gelişmesini sağlayan, teori ve pratiğin birlikte uygulandığı, üretime yönelik çalışmaların yaparak ve yaşayarak öğretildiği, kültür, sanat ve estetik çalışmaların önemsendiği, kişisel başarının değil de toplumsal refahın öne çıkarıldığı ve bunun gereği olarak kolektif yaşama uyumlu bireylerin yetiştirilmesinin hedeflendiği, her bireyin toplumsal yaşam içerisinde kendi seçimiyle sorumluluk üstlenebilecek bilinç ve beceriye sahip kılındığı; devletin tüm yatırım ve hizmetleri bedava olarak sunduğu bir eğitim sistemini her ortamda ve tartışmada savunmanın hiç de zor olmadığı açıktır. Böylesine haklı ve kabul edilebilir bir eğitim yaklaşımı yerine, günlük politikanın gerektirdiği –yine de haklı ama yetersiz– argümanlar ileri sürerek tartışıyormuş gibi yapmanın çok fazla anlamı olmadığı aşikâr.
Ülkemizde zorunlu eğitimin uzun ya da kısa; kesintili ya da kesintisiz olmasından çok, asıl sorun uygulanmakta olan eğitimin kendisidir. Anti-demokratik içeriği, liyakatsiz yöneticileri, eksik ve yetersiz altyapısı, yetkin olmayan öğretmenleri ve daha birçok problemiyle devasa bir sorunlar yumağıdır söz konusu olan. Bilerek ve isteyerek oluşturulmuş bir sorunlar yumağı… Yönetenlerin yönetilenleri oyalamak amacıyla zaman zaman sağa sola yuvarlayarak âdeta oyun oynadığı bir yumak!..
Eğitim, yönetenlere –yani bir avuç sermaye sahibinin temsilcilerine– bırakılamayacak kadar önemli bir konudur. Herkesi, en çok da yönetilenleri ilgilendiriyor, çünkü çocuklar geleceğimizdir!