mümkün ve muhtemel…
Dünya ciddi bir hareketlenme içinde. İnsanlar kendilerini geleceksizliğe mahkûm eden şimdilerinden memnun değil. Ancak farklı tema ve örgütlülüklerle yürüyen bu mücadeleler, direnişler birer saman alevi gibi hızlıca sönmeye mahkûm olmasa bile değiştirici dönüştürücü bir yönelimden de –henüz– yoksun.
Ve asıl mühimi, sokak yoksa, meydan yoksa, toplantı ve gösteri yoksa demokrasi de yoktur. Çünkü mekân dediğimiz olgu siyasaldır, ciddi bir hafızaya sahiptir ve katılımcılığı ölçüsünde siyaset üretme kapasitesini haizdir.
Öte yandan gençlik hareketleri, yalnızca dönemsel siyasal olaylara verilen anlık tepkiler olarak değil, aynı zamanda toplumsal dönüşümün yönünü belirleyen önemli göstergeler olarak değerlendirilmelidir.
Kuşaklar, yalnızca alfabenin çeşitli harfleriyle isimlendirilen demografik birer kategori değil, aynı zamanda toplumsal zamanın ifadesi olarak öne çıkmaktalar; benzer tarihsel ve sosyal varlık koşulları altında şekillenen toplumsal bilinç biçimleriyle tanımlanabilirler ancak…
“68 Kuşağı”nın alametifarikası, belirli bir takvim yılında doğmuş, belirli bir zaman aralığında “genç” olmuş olmak değil, “gökyüzünü fethe çıkmış” ve bunu bir imtiyazmış gibi kuşanmış bir kuşak olmasıdır. Mücadele geleneğini kendinden sonra gelen kuşaklara “miras” bırakabilmiş olmasıdır.
Özellikle 2013’te yaşanan Gezi Direnişi de Y kuşağı gençliğinin otoriterleşme eğilimlerine karşı sergilediği kolektif siyasal ve kültürel bir itiraz olarak kuşak hafızasına kazınmıştır. 2025’te Saraçhane’de gerçekleşen protestolara öğrenci gençliğinin belirleyici katılımı bizlere bu hafızanın kuşaklar arası süreklilik içinde yeniden üretildiğini ve dönüştüğünü göstermektedir.
Diğer taraftan yakın tarihimizin belki de en karmaşık dönemlerinden birisini yaşıyoruz. Neoliberalizmin son şahikası…
Daraltılmaya çalışılan haklar, yok edilmeye çalışılan özgürlükler demokratik kazanımlarla korunur ve genişletilir; dolaysız demokrasi mücadelesiyle yani… Mühim olan bu mücadelenin temadi eden, süreklilik arz eden, hayatın her alanında ve her geçen gün genişleyen kitlesel bir mücadele olması gereğidir.
Bu bağlamda sürdürülen, “Barış Süreci” diyebileceğimiz müzakere ve bu doğrultuda adım atma çabalarının “çözüm” sürecine evrilebilmesi ihtimalinin ehemmiyeti ise inkâr edilemez..! Demokrasi mücadelesiyle illiyeti, ünsiyeti ve sonuçları itibariyle demokrasinin sınırlarını genişletecek olması da hakeza…
Demokrasi mücadelesini salt CHP’nin “hareketlenmesi”nden, yığınsal aktivasyonundan ibaret görmüyorsak elbet!..
“Çözüm süreci”yle demokrasi mücadelesi birbirini nakzeden mücadeleler değildir. Birbirini dışarıda bırakmazlar..! Aksine birbirini tamamlarlar..!
Birbirinin karşısına konamayacak mücadelelerdir..!
Tarihsel ve toplumsal şartlara bağlı olarak birbirinin “anahtarı” pekâlâ olabilirler. Yani şöyle bir denklem kurulamaz;
“Türkiye’nin demokratikleşmesinin anahtarı Kürt sorununun çözümü değildir, Türkiye’nin demokratikleşmeye başlaması Kürt sorunun çözümünün anahtarıdır. Evet, belki DEM doğru bir adımı atıyor ama yanlış bir yönde.”
Bu, “yumurta-tavuk” denklemi kurmak olur..!
Kaldı ki kısıtlı da olsa nisbî demokratik dönemlerin, toplumsal şartların yaşandığı “zamanların” olduğunu hatırlayabilecek yaşlardayız. O şartlarda bırakalım Kürt sorununun çözümünü, Kürt sorunu terimini telaffuz etmeye kalkışanların, hatta Kürt sözcüğünü ağzına almaya cüret edenlerin başına “olmadık işlerin” geldiğini de hatırlayacak yaşlardayız. Ama aksi şartlar hiç yaşanmadı bu ülkede; yani Kürt sorununun çözümü doğrultusunda adımlar atılıp da “demokrasiye bir hayrı dokunmadı nitekim” denebilecek şartlar…
“Kürt Sorunu” devrimci mücadelede her daim turnusol kâğıdı olmuştur; Türk solcuları için elbette… Ama yanlış bilmiyorsam hiç bugünkü kadar yakıcı olmamıştı..! Kiminin “takkesi düşüp keli göründü” (“takke” yerine kasket, “Karaoğlan şapkası”, Che beresi vb. koyarak da okuyabilirsiniz)… Kimi “hacı”nın da “haçı” koynundan çıktı!..
Hiç bu kadar Kemalizmin etkisi altında kalınmış olduğunu tasavvur edemezdim; şoven-milliyetçi tortuların bu denli birikmiş olduğunu tahmin bile edemezdim..!
Yazık!..
Hülasa Kürt tarafı, hedefi demokrasi mücadelesi ve sistemi reforme etmek olarak görüyor ve davranıyor. “Barış” uğruna ve “çözüm” doğrultusunda atılacak adımların demokratik hak ve özgürlükleri genişleteceğine inanıyor; muktedirlerin bütün maksadı ve çabası bir “pax turcica” değilse eğer..! Kaldı ki niyet pax turcica bile olsa, Kürtler “süreci” sonuna kadar zorlayacaklardır. Ve mücadele sürecinin “siyasallaşması”, kitleselleşmesi –en azından Kürt çoğunluğu bakımından–, elbette toplumsallaşması isteniyor.
“Sokağa” çıkanlar “korkuyu evde bıraktık” diyorlar ya, barış ve “çözüm” istikametinde yola çıkanlar için ise, bu bıçak sırtında “yol”da korkuyu evde bırakmak yetmez; cesareti de yanına almak elzemdir..!
“Muhtemel” ve “mümkün” diyalektiğin kategorileridir. Muhtemel ihtimalin sıfat hali, mümkün ise imkânın sıfat halidir. Bütün mesele muhtemel olanın içinden mümkün olanı bulup çıkarabilmek ve bu imkânı “gerçekleştirebilmek”tir!..
Şurası apaçık ortada;
En yığınsal katılımla demokrasi mücadelesi vermek, faşizmi geriletmek, hak ve özgürlükleri korumak ve genişletmek hiç şüphesiz mühimdir!
Ancak hiç şüphesiz bir husus daha aşikârdır; o da şimdiye dek hiç “gündeme” gelmemiş ve yaşanmamış böylesi bir momentumda “barış” doğrultusunda atılacak adımların, “çözüm”ü hedefleyen mücadelelerin çok mühim olduğudur. Eskilerin deyişiyle ehem..!
Aynı “menzil-i maksuda” akan ırmaklar nihayetinde “deryada” da olsa buluşur…
Not: "Savaş" resmi, Pablo Picasso'nun 1952-1954 yılları arasında Fransa'nın Vallauris kasabasında müzeye dönüştürülmüş bir şapelin duvarlarındaki anıtsal eseri "Savaş ve Barış"tan alınmıştır ("La Guerre et La Paix"). Eser, Fransız Komünist Partisi üyesi ve Dünya Barış Hareketinin aktif destekçisi Picasso'nun "Guernica" (1937) ve "Kore'de Katliam" (1951) gibi savaşın dehşetini yansıtan alegorik işlerinden birisidir.