“Sosyalizmin Bilimi ve Enternasyonalizminin en önemli konularından biri, hiç kuşkusuz, ulus kavramı ve ulusal sorun konusunda ortaya koyduğu öğretidir. Ulusal sorunu, sosyalizmin bilimi ve politikalarının en önemli sorunlarından biri haline getiren tarihsel bir nedensellik söz konusudur... Sömürge ve bağımlı ülke uluslarının ve ulusallıklarının kurtuluş sorununu, topyekûn iktidar problematiği ve hedefi bağlamında ele alan Bilimsel Sosyalizmin bu konudaki görüşleri, Türkiye’nin özgül tarihsel ve sosyal pratiğinde de, yakıcı aktüel gündeminde de büyük önem taşımaktadır. Ülkemizdeki sınıf mücadelesinin eriştiği gelişkinlik düzeyinde, en azından bu mücadelenin bir tarafı olarak ‘biz’im günümüz şartlarında çözmekle yükümlü olduğumuz sorunlardan başlıcası, sosyal gelişme kapsamı içinde yer alan sınıfsal dinamikler ile ulusal dinamikleri uyum sağlayacakları bir tarihî senteze ulaştırabilme sorunudur.”
Yukarıda yer almakta olan paragraf Kızılcık’ta 5 Ekim 2023 tarihinde yayınlanan “yazı”nın giriş pasajını teşkil etmekte…
…ve büyük kısmıyla Yalçın Yusufoğlu’nun TSİP’in çeşitli yayın organlarında, çeşitli tarihlerde yayınlanmış yazılarının geniş bir özetini oluşturmaktaydı...
“Feodalizmden kapitalizme geçerken, daha önce aynı feodal ülkenin sınırları içinde yaşayan farklı milliyetlerden bir kısmının veya birinin burjuvazisi hızla gelişiyor ve diğer milliyetlerin bulunduğu bölgelerin pazarlarına el atıyor, ve sonuçta çok milliyetli bu ülkeler kapitalist bir devlet haline dönüştüklerinde, bir ulusun egemen ulus pozisyonunda bulunduğu çok-uluslu kapitalist devletler doğuyordu. Egemen ve ezen ulus konumundaki ulusun burjuvazisi, tıpkı kolonyalist Batılı kapitalist ülkelerin ‘denizaşırı’ ülkelerde yaptığı gibi, diğer ulusu/ulusları ya da milliyetleri, bu defa, aynı devlet statüsü altında ‘sömürge’ veya ‘bağımlı ulus’ durumuna getiriyordu. Böylece ezen ulusun burjuvazisinin diğer uluslardan veya ulusallıklardan ya da azınlıklardan olan insanlar üzerinde uyguladığı baskı sadece sınıfsal olmaktan ibaret değil; ulusaldı da, aynı zamanda...” (aynı yerde)
Halkların kurtuluşunun en tutarlı savaşçısı proletarya idi. İşçi sınıfının temel çıkarları, ulusal baskıya karşı da yoğun bir mücadeleyi öngerektiriyordu. Ulusal sorun konusunda izlenecek politikanın demokrasi ve “proleter devrim” mücadelesinin gereklerine bağlı olması şarttı. Asıl önemli olan proletaryanın, işçilerin uluslararası birlik ve dayanışmasının temel çıkarlarıydı.
Ezen ulusun marksistleri ayrılma özgürlüğünü, ezilen ulusun marksistleriyse özgür onaya dayanan birliği vurgulama göreviyle yükümlüydü…
Sosyalist sistem + uluslararası işçi sınıfı hareketi + ulusal kurtuluş hareketlerinden mürekkep “Dünya Devrimci Süreci” –bildiğimiz nedenlerle– artık mevcut değil..!
Ancak her ne olursa olsun; sosyalistler ezilen ulusallıkların “self-determinasyon hakkı”nı, enternasyonalist ilke gereği, kayıtsız, şartsız savunurlar; ama ulusal kurtuluş hareketlerinin mücadelelerini ise, “amasız, fakatsız” desteklemezler! Çünkü bu takdirde “eleştiri hakkı ve ödevi”nden feragat etmiş olurlar. Bu aynı zamanda ulusal kurtuluş hareketlerini de “kendini düzeltme imkânından” yoksun bırakmış olur.
Marksizmin en temel öğelerinden olan ulusal sorunun bilimsel içerikle kavranması ve benimsenmesi önem taşır. Ve “self determinasyon” hakkını savunmak demek her şeyden önce “ayrılma hakkı”nı savunmak demektir..! Bu, vazgeçilemez olandır!..
Leninizm, “(…) uluslar arasında gönüllü birliği esas alması, marksistlerin ayrılma hakkını savunmalarını görev sayması, uluslar arasında zora dayalı bağlara karşı çıkması ile Birleşmiş Milletler’ce de kabul edilen ve siyasal tarihte yer edinen temel ilkelerin oluşmasında herkesten fazla pay sahibidir.”
“(…) çok uluslu ülkeler söz konusu olduğunda sosyal gelişim ve devrimci mücadele açısından bütünün çıkarlarıyla parçanın çıkarı çeliştiğinde parçanın çıkarının reddedilmesi yolundaki öngörü[nün], yaşanılmış pratiklerde bir kısıtlama haline dönüştüğü”; çok uluslu, reel sosyalizm pratiklerinde de ulusal sorunları çözemediği görülmüştür.
“Emperyalizme karşı bütünün çıkarı neyi gerektirirse gerektirsin, (hatta kimi durumda ayrılmanın bizzat ayrılan parçanın aleyhine sonuç vereceği nesnel verilerle belli de olsa) ayrılma taleplerine karşı çıkmamak, ayrılmalarını engellememek gerekir; ayrılmak isteyen bir ulus ayrılmalıdır, kendi geleceğini kendisi yaşamalıdır.” (Yalçın Yusufoğlu)
Tarihte “barış” isteyenler değil, savaş isteyenler hep “mahkûm” ya da “pişman” olmuş, hiç değilse “mahcub” olmuşlardır!..
Ve bugünün somut şartlarında “ulusal özgürlük hareketi”nin evvelemirde savunduğu ve amaçladığı da “barış” olmakta; “çözüm”ü ileriki safhalarda öngörmektedir… Ve elbette “nasıl bir barış?” sorusuna verilebilecek cevaplar da “muhtelif” olmaktadır. Fırtınalar koparmadan tartışılmaya muhtaç tabii ki…
Ulusal kurtuluş dinamikleri kendi şartları içinde yol alır, ama burada sorun sosyal kurtuluş dinamiklerinin “hali”dir… Asıl büyük problematik buradadır.
Ezcümle, son söyleyeceğimizi başta ifade edecek olursak; “katı olan her şey buharlaşıyor”…
Sosyal kurtuluş mücadelesi verenlerin, sosyalist (ya da kapitalizmin ilerisinde) bir toplumu amaçlayanların bunun nasıl bir siyasi iktidar hedefiyle, hangi sınıfsal ittifaklarla gerçekleşebileceğini, yani programatik ögelerini ortaya koymaları gerekir.
Bir süredir “sol”un üzerinde bir “heyula” dolaşıyor: Sosyalizmin hayaleti!..
Artık çizgi film karakteri sevimli “Casper” mi, yoksa her şeye rağmen mazur karşılanan “Operadaki Hayalet” mi? Yoksa mitolojik söylencelerin heyulaları, ürkünç masalların korkunç hortlakları, cadıları mı, gulyabani, albastı, karakoncolos mu?.. “Yerleşik normların dışında konumlanan” yere batasıca sosyalistler de yoksa yecûc-mecûc mu?.. Kuşkusuz nereden bakıldığına bağlı… (Ama yine de her ihtimale karşı el altında sarımsak bulundurmakta, “cin kovma” ritüellerini öğrenmekte fayda var..!)
Sosyalizm kelimesi, “sol”un lügatinden silindi artık. Sadece “sosyalizm” mi..? Anti-emperyalizm, anti-faşizm, anti-monopolizm, anti-kapitalizm de… (bir ara “küreselleşme karşıtı” ideolojik içeriği biraz “muğlak”, evrensel mücadeleler saman alevi gibi parlayıp söndüydü..!) “Birdenbire kuş gibi, vurulmuş gibi kanadından yuvarlandı”lar… Tukaka… “haram”… hiç değilse “mekrûh” oluverdiler.
Aksini savunup da azıcık “sosyalizm” terimini telaffuz etmeye ”yeltenenler” ossaat aforoz ediliyorlar; hiç olmazsa “dinozor” yahut “demode” ilan ediliyorlar..!
Hem zaten marksist “sol” da sınıftan ve hayattan dışlanıp likidasyona uğramamış mıydı?!.
“Nesnelliği Bolşevikçe algılamada yaya kalanlar ya da yorulanlar, dünyayı değiştirme işine boş verip kendileri değiştiler. Dünyayı olduğu ve olmakta olduğu gibi değil, kendilerine gösterildiği gibi görmeyi seçtiler. Büyülendiler.
Kriz budur.” (Tektaş Ağaoğlu)
Sadece “gölgesi” kaldı..! (nasıl oluyorsa?)
“Gölge solculuk” yapılıyor artık..! Böyle olunca, mücadele de elbette “gölge boksu”na çevriliyor..!
Ve “sol iklimde” kulakları sağır eden bir “sessizlik”!.. Hatta “iklim” değil de, Dr. Kıvılcımlı’nın deyişiyle, “susuş kumkuması” âdeta..!
Çok net bir ayrışma olmasa da ülkemizde, kabaca iki kategorik eğilimden söz edilebilir. İlki yukarıda da bahsettiğimiz “sosyalizm”i sözlüklerinden –ve hayatlarından– dışlayıp devam etmeyi düşünenler. Tabii “devam etme”, sınıf mücadelesinin “neresinde” yer alarak ve “ne sıfatla” olmaktadır; nasıl konumlanmaktır? “Çok su kaldırır” bir duruş..!
İkinci kategoriyse “sosyalizm”i dışlamamış gibi yapanlar… Hatta lafzen “sosyalizm”i telaffuz ettiği, hatta ve hatta örgüt/parti adında “sosyalist” geçtiği halde sosyalizm adına nasıl bir faaliyet yürüttükleri, ne yaptıkları tarafımızca “meçhul” olanlar mevcut. Bu arkadaşların bu doğrultuda yapacaklarını sabırla beklemeye devam edelim…
Bir vakitler marksizmle bir “ilişkileri“ bulunmuş olup da, kendini “sosyalist” kapsamda görenlerin bu doğrultuda faaliyette bulunmaları, “sosyalizm” uğrunda gayret göstermeleri gerekmez mi? Bu arkadaşlardan “sosyalizm” sözcüğünü en son ne zaman duymuştuk, doğrusu hatırlamıyorum? “Fi tarihinde” idi herhalde..!
Siyasi iktidarı istiyorsanız, onu almanız gerekir!..
Sosyalizm sınıflar meselesidir; “sınıfsal bir mesele”dir!..
Gayrısı “praxisin” konusudur; “teorize” edilecek bir yanı yoktur!..
“Sınıfsız toplumun ilk evresi”ne ya da öğrenegeldiğimiz adıyla “sosyalizm”e artık gerek kalmadı mı?
Daha iyi bir gelecek için uğraş vermek, artık kapitalizmin sınırları içinde ve kapitalizmin kuralları çerçevesinde iş görmekle mi, kaimdir deniyor?
Ne yani, kapitalizm, “kapitalizm” olmaktan mı çıkmıştır?
Tarihin ilk ciddi sosyalist girişiminin başarısız olması artık gelecekte de bu doğrultudaki girişimlerin başarısız olacağı anlamına mı gelmekte?
Halbuki Çehov’un dediği gibi “başkalarının günahıyla aziz olunamaz”!..
Anti-kapitalist mücadele nafile bir iştir mi deniyor?
Yani kapitalizme karşı mücadele sona mı ermiştir?
Öyle ya zaman, alacakaranlığa doğru hızlanmışken, bir “gerçeklik gösterisi” (reality show) âdeta bir “kültürel norm”, hatta “yaşam kuralı” haline gelmiş bulunmuyor mu?.. Maddi gerçek zihnimize artık “simülatif” (türedi gerçek) bir halde, elektronik-sanal ortam dolayımıyla yansımıyor mu..? Nasıl ki “sosyalizmin” yerine de gölgesi geçiyor, yahut da pseudo-algısı kaygan bir zeminde sörf yapıyorsa… Zaten “zemin” her daim sath-ı mail (eğik düzlem) özelliktedir..!
“Ezilen bir sınıf, sınıfların antagonizması üzerine kurulu her toplumun yaşam koşuludur. Bu nedenle, ezilen sınıfın kurtuluşu kaçınılmaz olarak yeni bir toplumun yaratılmasını getirecektir.” (K. Marx)
Marx bu yüzyılda da okunmaya devam ediyor; “maziye hürmeten” değil, bugüne ait çok önemli “güncel” bir düşünür olarak…
Marksizm kurulu toplumsal düzeni değiştirme yolunda, bugüne değin geliştirilmiş en güçlü teoridir. Tek teoridir!..
Ve… “Emekçiler için hangi kapitalizm daha iyidir diye bir soru yoktur. Sömürünün iyisi/kötüsü, sömürülmeyen insanlar için vardır. Sömürülen insan için, onun insanlığına saldırı olarak, sömürü vardır.” (H. Hasançebi)
Ve bugün kapitalist üretim tarzının kriz dinamikleri çalışıyor; artı-değerin kendini gösterme “biçimleri” ve pazarda “gerçekleşme” şartları, “yapısal ve bütünlüklü” süfli bir uygarlık krizine işaret ediyor.
Geleceğin “sınıfsız toplumu”na nasıl gidilecektir? Kürekleri hangi istikamete çekeceğini kestiremeyip de kendini akıntıya bırakarak “ya nasip!” demekle mi? Yoksa çok daha kolayı; “müesses nizam”ın dümen suyunda “konforlu” bir seyir mi?
Sınıf çatışmasının salt ekonomi alanıyla sınırlı bir olgu düzeyine indirgendiği… kapitalist sosyo-ekonomik formasyonun sınıf karakterinin “geçiştirildiği”… sosyal, siyasal, ekonomik çatışmaların sınıf ilişkileri temeline oturtularak sorgulanmadığı, irdelenmediği “yeni zamanlar”da olduğumuz unutulmamalıdır.
Sınıfların sosyal ilişkilerin özneleri, hatta temel özneleri olmadığı varsayılınca da sınıf mücadelesinin siyasanın en önemli unsurunu/konusunu oluşturduğu “buharlaşıveriyor”… ve dolayısıyla sosyal sınıf ile siyasetin nesnel ilişkisinin gerçekliği kolaylıkla inkâr edilebiliyor. Aslında toplumsal hareketlerin sınıflardan ve sınıf ilişkilerinden neden “bağımsız” olamayacağı, halbuki o denli aşikârdır ki… Meğer ki bir “sosyal körlük”le malul olunmasın…!
Tek yönlü ve basit bir teknolojik determinizme indirgenen toplumsal ilişkiler de “tek boyutlu” olmaktan öteye gitmemektedir.
Üretim ilişkileri-üretici güçler diyalektik karşıtlığı toplumsal gelişmenin itici gücü olan “karşıt çifti” teşkil ederler. Marx “Felsefenin Sefaleti”nde üretici güçlerin “canlı taşıyıcıları” olan devrimci sınıftan söz etmektedir. Sınıf mücadelesi ve çatışmasını irdelerken Marx, “sömürü sisteminin ürünü olarak sınıf çatışması”na, “artığın” gaspına dikkat çeker. Sınıfları üretim içindeki yerlerine ve rollerine göre tanımlayan marksizme göre sınıf mücadelesinin temeli üretim sistemidir.
Bir başka ifadeyle;
Sınıf çatışmasının sınırlarını çizen sömürü ve sömürü temelindeki üretim ilişkileridir..!
Sınıf mücadelesi, sınıfların objektif olarak var oldukları andan başlayarak diyalektik bir süreç olarak cereyan eder. Özünde sınıf mücadelesi karakteri gereği siyasi bir mücadeledir. Ve sınıf yapısı, sınıf bilinci ve sosyo-ekonomik formasyon arasında diyalektik bir ilişki vardır.
Ve marksizm açısından sınıf mücadelesi, bu unsurlar dışında tanımlanamaz; bu unsurların varlığı da, zorunlu olarak sınıf mücadelesini öngörür..!
Objektif sınıf çıkarlarını göz ardı ederek, sınıf yapısının ve sınıf mücadelesinin temelinin daha baştan inkârı üzerinde temellenen safsatalarla “proletaryaya veda edenler” ise konumuz dışındadır..!
Veyahut ilaveten, kapitalizmin üretici güçlerinin kendiliğinden gelişmesiyle “yeni” ve “ileri” toplumlara kendiliğinden –kapitalizmin tasfiyesine gerek kalmadan– ulaşılacağı yolunda, nuh nebiden kalma, “yeni” diye yutturulan “düşünce tarzları”nın iflasından “ibret alınmış”, “ders çıkarılmış” olmak gerektir umalım…
Tarihsel materyalizm doğa bilimlerindeki gibi deterministik kanuniyetlere dayanan epistemolojik bir yapıya sahip değildir elbette. Marx da zaten sosyo-ekonomik formasyonların ve üretim biçimlerinin “eğilim kanuniyetleri”nden bahsetmiştir. Marx’ın analiz ettiği kapitalizmle günümüz kapitalizminin somut olarak aynı olmadığı barizdir; her şeyden evvel Marx’ın incelemeye ömrünün vefa etmediği tekelci kapitalizm, finans-kapital, emperyalizm olguları, “Marx’ın kapitalizmi”nden farklı bir profil çiziyordu. Ama temel karakteristik nitelikler aynıydı. Onu analiz etmek ise, bilindiği üzere, Lenin’e “nasip” olmuştu… Lenin’den sonra da kapitalizm “değişmeye” devam etti. Bugün bilimin muazzam gelişmesi, bilimsel-teknolojik devrimin etkilerinin ekonomik veçheleri dolayımıyla, bilim ve teknolojinin günümüzde artık doğrudan “üretici güç” haline geldiği inkâr edilmez vakıadır. Ama kapitalist meta üretimi, artı-değer üretimi, bunun gaspı ve üretim araçları üzerindeki kapitalist-özel temellük göz önüne alındığında, temelde “Marx’ın kapitalizmi” ile günümüz kapitalizmi “bir ve aynıdır”!.. Dolayısıyla “çözümlemesi”nin sadece ve ancak tarihsel materyalizmle mümkün ve gerekli olduğu ve bugün için yegâne “yol”un da bu olduğu aşikârdır.
Kaldı ki kapitalizmin günümüzde barbarlığın temsilcisi, timsali olduğu konusu, salt felsefenin sorunu değildir, yalnızca... Ayrıca üretici güçlerin kapitalizm altında uzun süre tarihsel ve teknik bakımdan gelişmesinin imkânsızlığı da bilinmesi gereken bilimsel bir gerçekliktir.
Ancak kapitalist toplumsal üretimin ve emek sürecinin, sermayenin egemenliğine dayalı örgütlenme biçimi nedeniyle, başta bilim ve teknoloji olmak üzere, üretici güçlerin sermaye sınıfının çıkarlarıyla uyumlu bir gelişme içinde olması sağlanmaktadır. “Artığı” maksimize etmenin en kestirme yolunun ise emek üretkenliğinin artması olduğu bilindiğine göre sermaye sınıfı, üretimin teknik mekanizmaları ile artı-değer sömürü mekanizmalarını birbirine bağlayarak üretici güçlerin ancak kendi egemenliği ve kontrolü altında gelişmesine izin ve yön vermektedir.
Hasılı sınıf mücadelesi artı-değer üretimiyle, sınıf çatışmalarıyla başlar; asla soyut bir hareket planı değildir; aksine somut ve dinamik bir sosyal süreç ve maddi bir toplumsal harekettir.
Marksizm açısından tarihi hareketin öznesi sınıflardır; ve bu hareket sınıf mücadelesi biçiminde gelişir. İşte marksist analiz, üretim biçimi temelinde kurulan çatışma sürecinin dinamikleri ile sosyo-ekonomik formasyon içindeki kolektif öznelerin hareketini birbiriyle ilişkilendirir.
Kapitalist üretim süreçlerindeki önemli değişimlere rağmen, sınıf mücadelesinin tarihsel objektifliğini ortadan kaldıracak bir önemli dönüşüm, henüz gerçekleşmiş değildir. Sınıf mücadelesi bir yanda işgücü ve üretim araçlarının, diğer yanda toplumsal zenginliğin bölüşümü üzerinde yürüyen sınıfsal bir hareket olarak halen tarihsel geçerliğini koruyan “maddenin sosyal devinimi”dir..!
Ancak bu, sınıf mücadelesi süreçlerinin hiçbir değişime uğramaksızın kendini yeniden ve yeniden üreteceği, tekrarlayacağı anlamına gelmez..! Tarihsel bir süreç olarak temel eğilimleri değişmemekle birlikte, günümüzde sınıf oluşumları ve sınıf ilişkileri üzerinde sayısız dinamik etkili olmakta, sınıflararası ve toplumsal kapsamda çatışmaları şekillendirmektedir.
Sosyal kurtuluş dinamikleriyle ulusal kurtuluş dinamiklerinin karşılıklı “diyapazon efekti”ne sahip olması son derece önem taşır. Öz olarak sınıf hareketiyle ulusal demokratik hareketin “uyumu” işleri “kolaylaştırır”…
Tabii “diyapazon efekti”nin oluşabilmesi için en az “iki figür”ün süreçte yer alması gerekir ki birbiriyle “rezonansa” gelebilsinler..! Ayrıca “diyapazon”un kalitesi ve kalibresi de önem taşır; yoksa ses tonunun “kalibrasyon işlevi”ni ifa edemez; yanlış tını verir..! Somutta bu şartları karşılayabiliyor mu, süreçte yer alan aktörler? Çok tartışmalı..!
Lenin’in emperyalizm analizlerinden hemen çıkartılabilecek iki pratik sonuç; oportünizme karşı mücadele (“barışçıl” bir kapitalizm olabileceği “hüsnükuruntusu”nu yok etmeye çalışır) ve sömürge halklarının kurtuluş hareketlerine destektir.
Her şeyden evvel karşıya alınacak hedef ortak: Egemen sınıf ve/ya sınıflar ittifakı..!
Geleceği kaybetmeden bugüne kılavuzluk edebilmek; değinmeye çalıştığımız “mevcut çelişki”nin üstesinden gelebilmek..! İşte bütün mesele…
“Paralax” (senteze ulaştırılamaz) bir çelişki değilse elbette…
Ama “gelecek uzun sürer”!..
Görev, tarihin kontrolsüz, yıkıcı gidişatına müdahale etmeyi gerektiriyor…
Dünyanın geleceğini sosyalizmde görmek ve kapitalizme karşı bugünkü mücadele platformunda gelişen her türden muhalefeti bu geleceğe bağlamak;
Ve aklımızı ve yüreğimizi “nereye koyduğumuzu” biliyor olmaktır “hüner”!..
Son söz olarak;
Cevabı “unutulmuş(!)” şu sorunun çengeli asılı durmaktadır:
Kapitalizmin alternatifi nedir?..
__________________________________________
Not: Yukarıda belirtilen alıntıların dışında, “Marksizm ve Gelecek” dergisinden ve büyük ölçüde de 6. sayıda yer almakta olan “İşçi Sınıfı ve Sınıf Mücadelesi” başlıklı, T. Öngen’in yazısından yararlandım.