Geçmişte yaşanılanlar çoğu zaman gelecekle ilgili düşünce ve tasarımlarımıza yön verir. Onun için “tarih” öğrenmek insan bilincinin gelişmesi açısından hayati önem taşır.
Türkiye’de sol/sosyalist hareketinin yaşamakta olduğu düşünsel karmaşa ve geleceğe dair tasarımlarındaki çarpıklıkların en önemli nedeni, yüz yılı aşkındır bu topraklarda yaşanılanlar hakkında öğrendiği “tarih” anlayışıdır.
Önem atfedilen kişilerin sadece bazı sözlerini veya eylemlerini kanıt göstermek suretiyle üretilen tarih, inandırıcı gibi görünse de subjektiftir. Yani bilimsel değeri tartışma konusudur. Böylesi bir tarih anlayışı sorunludur. Kişinin düşünce ve eylemlerinin ne ve nasıl olacağı, içinde yaşanılan koşullardan etkilenir. Koşullar ne olursa olsun belli düşüncelerde ve aynı eylem kalıplarında ısrar etmek dogmatik bir yaklaşımdır. Elbette koşullara rağmen bireyin vazgeçilmez bazı değerlerinin olması gerektiğini yadsıyamayız. Unutulmamalı ki tarihin konusu değerlerden çok, olay ve olgulardır.
Mustafa Kemal’i, salt söylediği bazı sözler veya gerçekleştirdiği kimi eylemler veri kabul edilerek değerlendirmeye kalktığınızda, farklı verilerden hareketle ona, çok farklı kimlikler atfedebilirsiniz. Bu kimlikler siyahla beyaz kadar zıt olabilir. İşin tuhaf tarafı her farklı kimlik “gerçek” verilere dayandırıldığı için hepsi de “doğru” ve “objektif” gibi görünür. Kullanılan veriler gerçektir, kanıtlanabilir ve böyle bir veri olmadığı iddia edilemez! Bundan dolayı Sinan Meydan’ın anlattığı Atatürk ile Ayşe Hür’ün anlattığı Atatürk çok farklıdır. Doğal olarak kitleler de kendilerine sunulan farklı kimlikteki Atatürkler konusunda karşı –hatta düşman– kamplara bölünmüş durumdadır. Bu durum II. Abdülhamit için de İttihat ve Terakki Cemiyeti vb. için de geçerlidir. Bu tür tarih tartışmalarında tüm taraflar “haklı”dır! Bu, kendisini sürekli tekrar eden ve içinden çıkılması imkânsız bir kısır döngüdür ama müşterisi de çoktur.
İnsanlar, şemalar halinde, iki boyutlu, renkli ve karmaşık olmayan bilgileri öğrenmeye –buna öğrenme değil de ezberleme demek daha doğru– daha yatkın oldukları için kolayca taraf olabilmektedir.
Herhangi bir insanın, iki boyutlu, kişilerin rollerinin abartılarak anlatıldığı, şemalar şeklinde biçimlendirilmiş ve insanların sorgulamadan benimseyebileceği şekilde sunulan bilgileri “tarih” olarak kabullenmesi normal sayılabilir. Okullar ve kitle iletişim araçları sayesinde aralıksız olarak tekrar edilen bu yönlendirmelere kapılmamak birey açısından oldukça zordur. Ülkeleri yönetenler bu gerçeği çok iyi bildikleri için eğitime “önem” atfederler. Böylesi bir “tarih” propagandasının etkisinden sıyrılmanın yolu, özgür ve eleştirel düşünme becerisini kazanmaktır. Sol/sosyalist dünya görüşüne sahip bireylerin bu propagandanın etkisinden sıyrılma şansı diğerlerine nazaran daha fazladır çünkü sol/sosyalist dünya görüşü sormayı, sorgulamayı, eleştirel düşünmeyi gerektirir. Onun ideolojisi tarihi, kişilerin değil, sosyal sınıfların mücadelesinin yarattığını vaaz eder. Olay ve olguların neden ve sonuçlarını kavrayabilmek için olayın yaşandığı dönemdeki sosyo-ekonomik durumun analiz edilmesi gerektiğini; söylenen sözlerin, gerçekleştirilen eylemlerin bu koşullardan bağımsız ele alınamayacağını belirtir. Her sözün veya eylemin, bağlamı içerisinde değerlendirilebileceğini, düşünce ve eylemlerin diyalektik bir ilişki içerisinde ele alındığında ancak doğru anlamlandırılabileceğini iddia eder. Böyle olduğu için de tarih, sol/sosyalistler açısından karmaşık bir bütünlük arz eder. İki boyutlu değil, çok boyutludur. Şemalarla ifade edilmeye uygun değildir. Kişilerin rollerini bir miktar kabullense bile asıl olanın sınıflar arasında cereyan eden mücadele olduğunu söyler. Tarihi anlamak, olay ve olguları anlamlandırmak için eleştirel düşünmeyi, hatta taraf olmayı gerekli görür.
Berlin Duvarının yıkılması, sol/sosyalist ideolojinin dünya üzerindeki hegemonyasına büyük bir darbe vurmuş, bu alanda ortaya çıkan boşluk zaman geçirilmeden neoliberal ideoloji tarafından işgal edilmiştir. Dünyada olup bitenler yetmiyormuş gibi Türkiye’de sol/sosyalist hareket 12 Eylül faşizmi tarafından hırpalanmış, fiziki ve moral açıdan büyük bir yıkıma uğramıştır. 1990’larda hem dünyada hem de Türkiye’de yaşananlar sol/sosyalist hareketleri mecalsiz bırakmıştır. Dünyadaki neoliberal saldırıya koşut olarak Türkiye’deki ideolojik iklime, önünde “sol” sıfatı bulunan liberalizm hâkim olmuş, bu ideoloji sistemin tüm iletişim kanallarını kullanarak kitlelerin düşünce dünyasında büyük bir tahrifat yaratmıştır. Sol/sosyalist güçlerin fiziki ve moral açıdan içinde bulunduğu durum bu saldırıyı göğüslemelerini olanaksız kılmıştır. Her şey alt üst olmuş; adeta “at izi it izine karışmıştır”. Düşünce dünyamızda bugün bile devam etmekte olan müthiş bir kaos yaşanmıştır. Reel sosyalizmin yaşamış olduğu yenilgi ve çöküş, kimilerini suskunluğa, büyük bir çoğunluğu ise “yeni” arayışlara sevk etmiştir. İşin ilginç yanı, dillendirdikleri düşünceler düne kadar savundukları ideolojinin tam tersi olmasına rağmen hiç kimse “sosyalist” olarak anılmaktan vazgeçmemiştir. Öyle ki sosyalizm konusunda dünkü düşüncesinde ısrar etmeye çalışan küçük bir azınlık “antika” muamelesi görmeye başlamıştır. Bu karmaşada en çok prim yapanlar “sol” etiketli liberaller olmuştur.
“Sol” liberaller sayesinde Türkiye sol/sosyalistleri, Kürt sorunu, Ermeni soykırımı, Alevi ayrımcılığı vb. konularında günahkârlıklarıyla “yüzleştiler”. Her biri “İttihatçı” durumuna düşmemek için azami çabayı göstermek zorunda kaldı. “İdeolojisi olmayan devlet”, “herhangi bir sınıfın diktatörlüğü olmayan demokrasi”, “evrensel hukuk normları”, “hikmetinden sual edilmeyen yerel yönetimler” vb. birçok yeni değeri keşfetti! Daha düne kadar dillerinden düşürmedikleri “işçi sınıfı”, “sömürü”, “artı-değer”, “sınıf mücadelesi”, “devrim”, “öncü parti”, “kapitalizm”, “burjuvazi”, “proletarya diktatörlüğü”, “anti emperyalizm” vb. kavramları unutuverdiler. “Yeni” ufuklara yöneldiler…
“Yeni” bir tarih keşfedildi. Bir tarafta her melanetin müsebbibi “ittihatçılar”, diğer yanda kim oldukları, neyi murat ettikleri pek de bilinmeyen “diğerleri”… Sol/sosyalistler kendi içinde kamplara bölündüler: “Cumhuriyetin kazanımlarını korumak” için mücadele edenler ve “İttihatçı” zihniyete karşı en geniş “demokrasi” cephesini savunanlar. “Laiklik” için savaşanlar ve “radikal demokrasi” için mücadele edenler. Bazıları “gericiliğe” karşı, bazıları “tekçiliğe”. Bir kısmı “cumhuriyetin kazanımları” konusunda çok hassas, diğerleri “demokrasi” konusunda aşırı duyarlı iki düşman cephe.
Liberalizmin yarattığı ideolojik iklimin sonucu sol/sosyalist hareket yapay bir bölünme yaşadı. Seçimlerde bile iş birliği yapmayıp birbirleriyle yarışır duruma geldiler. Zaten gelenek olarak bölünerek çoğalma(!) alışkanlıkları vardı ama geçmişte hiç olmazsa bölünme nedeni olarak “sosyalizm” anlayışındaki farklılıkları ileri sürüyorlardı.
Bugün, sol/sosyalist düşünce sahiplerinin iddiaları –fiilen– mevcut cumhuriyetin restorasyonu ile sınırlı kalıyor. Bir kısım sol/sosyalist, cumhuriyeti “gerici saldırılara” karşı savunma pozisyonunda kalmayı yeğlerken, diğerleri cumhuriyeti, kuruluşundan beri hüküm sürmekte olan “ittihatçı” gelenekten arındırmayı kendisine düstur edinmiş görünüyor. Hiçbirinin, mevcut cumhuriyetle bağları koparma çabası net değil. Mevcudu onarmak yerine düne kadar savundukları sosyalist cumhuriyeti hedef gösterdiklerine tanık olamıyoruz. Bazı metinlerde ve sözcülerinin verdikleri demeçlerde bu iddiadan vazgeçmedikleri mırıldanılsa da kitlelere ya “laiklik”, “cumhuriyetin kazanımlarını korumak”, “gericilikle mücadele” veya “radikal demokrasi” gibi burjuva demokratik talepler hedef olarak gösteriliyor. Hiçbirisinin sömürünün ortadan kaldırılması için üretim araçlarının özel mülkiyeti yerine sosyal mülkiyetin olması gerektiğini öne çıkaran –hatta bunu sağlamanın ancak proletarya diktatörlüğü yoluyla gerçekleştirilebileceğini vaaz eden– bir politika dillendirdiklerini duyamıyoruz.
Birileri, kazanımlarını korumayı kendisine görev saydığı cumhuriyetin sınıfsal durumunu sorgulamıyor. Sözü edilen kazanımlar sayesinde emekçilerin yaşadığı yoksullaşmayı; bir avuç soyguncunun bu cumhuriyet sayesinde nasıl palazlandığını görmezden geliyor. Kuruluşundan beri Sünni Müslümanlar dışında hiçbir dinî inanca yaşama fırsatı vermemiş bir cumhuriyetin “laikliğini” korumaya çalışıyor. TÜSİAD’a üye büyük patronların yüz yıllık cumhuriyet döneminde uluslararası tekellerle ortaklıklar kurarak Türkiye emekçilerini iliğine kadar nasıl sömürdüğü gerçeğine sırtını dönüp; kapitalizme karşı olmayı birkaç inşaat şirketi ve cemaat soyguncusuna karşı mücadeleye indirgeyerek “gericiliğe” karşı savaşımı önüne en önemli görev olarak koyuyor. Bir yandan cumhuriyet tarihi boyunca sürdürülmekte olan Kürtlerin özgürlük ve eşitlik mücadelesini görmezden gelip diğer yandan proletarya enternasyonalizmi adına söz söyleme hakkını kendinde buluyor.
Birileri ise, “sosyalizm” mücadelesini Kürtlerin özgürlük ve eşitlik mücadelesiyle bir ve aynı görüyor. Doğal olarak tüm enerjisini salt Kürtlerin taleplerini dile getirmek için harcıyor. Sosyalizm öğretisini, ulusların kendi kaderini tayin hakkını savunmakla sınırlandırıyor. Yüz yılını dolduran cumhuriyetin sınıfsal konumunu pas geçerek yaşanılan tüm anti-demokratik uygulamaların sorumluluğunu, cumhuriyeti kuran “ittihatçı” anlayışa havale ediyor. Cumhuriyetin kuruluşundaki “tekçi” anlayışın her musibetin kaynağı olduğuna iman etmiş durumda. Onlara göre Kürt sorunu çözülmeden hiçbir sorun çözülemez. Tüm kötülüklerin, sosyal ve ekonomik bunalımların asıl nedeni Kürt sorunudur. Kürtlerin haklarının teslim edilmesi, demokratik bir cumhuriyet kurmak için yeterlidir. Kurtuluşun tek bir reçetesi vardır: “demokrasi”.
Bunca sol/sosyalist parti ve grup varken genel olarak Marksizm-Leninizm ideolojisinden bu denli uzak kalınmasının ana nedeni, reel sosyalizmin yenilgisinden sonra tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de liberalizmin “sol” versiyonunun sağlamış olduğu ideolojik üstünlüktür. Bu gerçeği görmeden; sol/sosyalist kesimler silkelenip toparlanmadan ideolojik hegemonyayı yeniden ele geçirmesi mümkün görünmüyor.
Liberalizmin sol/sosyalist düşünce dünyasındaki tahrifatına karşı ciddi bir mücadele verilmediği sürece politik ufkumuzun sınırlarının mevcut cumhuriyetin restorasyonunu aşamayacağı yadsınamaz bir gerçek.
Sol/sosyalist kesimler, son 35-40 yılda yaşadığı düşünce kaosunu aşmak için kolaycılığa kaçmadan kendi ideolojisine geri dönmelidir. Hiçbir olay veya olgunun sınıf pusulası kullanılmadan gerçek anlamda açıklanamayacağını bilerek; öncelikle içine düştüğü düşünce kaosundan bir an önce kurtulmayı başarmalıdır. Bunu başarabildiği oranda hiçbir zaman vazgeçmediği “sosyalist” sıfatını kendisine yakıştırabilir.
Böyle bir çabanın başarıya ulaşması, dünya ve Türkiye koşullarında çok zor, hatta imkânsız gibi görünüyor. Olsun, sol/sosyalistler için “Gerçekçi ol, imkansızı iste!” şiarı halen yol gösterici değil mi?