Ana muhalefetimiz neyin “anası”, neyin “muhalefeti”dir?
Yıllarca “Umudumuz Ecevit” diyerek CHP’nin peşinde koşmuştu halkımız; dağa taşa yazmış, yüreğine nakşetmişti. Aslında “bayraklaşan” B. Ecevit değildi. O yıllarda söylediği bir söz şiarlaşmış, “pik” yapan bir motto halini almıştı: “Toprak işleyenin, su kullananın!” Bugün için bile, en önemli üretim aracı toprağın mülkiyet hakkı konusunda sarfedilmiş en ileri sözler! Ya da şeytanın avukatlığını yapacak olursak “yepyeni” bir mirî toprak düzeni..! Hatta “Asyatik üretim tarzı”na dönüş bile olabilir!..
Ama en “masumane” ve “rasyonel” açıklama olarak ise, temel demokratik hak ve özgürlüklerin nispî olarak “işleyebildiği” yıllarda sol kavramların hayatımıza girmesi, sosyalizmin “lafzen” de olsa belirgin bir “meşrûiyet” kazandığı ve legal bir “sosyalist” partinin (TİP) parlamento “matematiğinde” hatırı sayılır bir ağırlık kazandığı şartların etkimesinden söz edebiliriz… Kitle gösterilerinin artması, işçi hareketlerinin hızlanmasıyla işyerlerinde, fabrikalarda “kanunsuz(!)” grevlere çıkılır (örn. Kavel) olmuştu… (Kavel örneğinde olduğu gibi grev, Anayasa’da (1961) mevcut bir hak olarak yer almış olmasına rağmen, yasası düzenlenmemiş; çıkmamıştı yasamadan. Yoksa “kanunsuz” grev, “kanunî” grev diye oksimoron bir şey olamaz. Fasıl heyeti mi bu?!.) Ayrıca öğrenci gençliğin örgütlenmesi yaygınlaşmış, öğrenciler ülke sorunlarıyla daha yakından ilgilenir olmuş, kendi sorunlarının ülke sorunlarının dışında olmadığının ayırdına varmışlardı. 68 Rüzgârının ülkede de esmeye başlamasıyla gençlik hareketlenmeleri hız kazanmış, nispî demokratik ortam “klasikler”in çevirisini de artırmış, “sol” periyodiklerin çeşitlenmesi ve yaygınlaşması hızlanmış ve böylelikle de “hatırı sayılır” bir “sol” entelijansiyadan da bahsedilir olmuştu.
İşte o şartlarda “eyyamcı” ve “faydacı”bir tutum ve “Makyavelist” bir yaklaşımla Ecevit, genel sekreteri olduğu –bir işçi partisi olmayan– CHP’yi sosyal demokrat yapmaya karar vermiş, hatta genel başkan, “kurucu babalardan” İsmet İnönü bile “ortanın solundayız” diyebilmişti…
Bu uluslararası sermayeye ve yerli ortakları tekelcilere, “yığınların sosyalizme yönelmesine ben set çekebilirim, işçi sınıfının yükselen hareketlenmelerinin de ‘mutazarrır’ olduğunuz, yoğunlaşan sendikal hareketin de başını ancak ben bağlayabilirim” mesajı idi aynı zamanda. Çünkü ABD’ye gönderilip de “kurs”tan geçen sendika ağalarının önemli bir ağırlığı bulunmuyordu sınıf nezdinde. Amerikan tipi mafiosi gangster sendikacılık tutmamıştı; tutmazdı da bu topraklarda. Yerine ikame sendikacılık ancak Avrupa sosyal demokrasisinin “işçi aristokrasisi” eliyle başını bağladığı işçi sınıfının ekonomik örgütlenmesiyle mümkün olabilirdi. Ancak gözden kaçan veya “ihmal edilen” küçük bir pürüz(!) vardı: Türkiye bir metropol ekonomi değildi. Yani ülke içinde üretilen ve el koyulan artı-değer ve deniz-aşırı ülkelerin sömürgeleştirilerek kaynaklarının ve emeklerinin sömürülmesiyle elde edilen muazzam servetler “metropole” akmıyordu ki… yerli işçi sınıfının “ödenmemiş” emekleri ise yerli tekellerin sermaye birikimine bile yetmiyordu; nerede kalmış işçi aristokrasisi yaratmak!..
Her neyse, o yıllarda insanların umudu, “soyut” bir kavram olan “toprağın mülkiyeti”ne odaklanmak yerine, bu sözün “tecessüm” ettiği figür Ecevit ve “somutlandığı” hedef de onun siyasi lideri olduğu örgütü CHP olmuştu. Ama “boş” çıkmıştı bütün “umutlar”! Fiyasko!.. Bu sözleri telaffuz eden unutuvermişti sözlerini..! Ve sonucu hep birlikte gördük: Hüsran!
Sana kendin olduğunu hissettiren hiçbir şey yoktu aslında “orada”..! Peki bu “bağlanma” neyin nesiydi; “sahte” umutların peşinde gitmek..? Sınıfsallığın belirleyiciliği bilinçlere sinmeliydi… Sınıf perspektifi hâkim olmalıydı “pratiğe”… Lâkin heyhat!..
Bugün de çoğumuz hayatımızı iyi yönde değiştirmenin, daha huzurlu bir hayatın hayalini kurmuyor muyuz? Ve “fake” umutların peşinde hüsranlara dûçar olmuyor muyuz?
Beri tarafta CeHaPe’ninse “bagajları” fazla… “Devleti kuran” parti… ama aynı zamanda “devletin kurduğu”... ve “devleti kuracak olanların kurduğu” bir parti... “Parti-devlet” iktidarının simgesi (bugünse aynı denklem farklı bir partide temsil ediliyor)... İktidar tekeli garanti altında... İktidar tekeli olan bir parti demek, devletin bizatihi kendisi demek!.. Hem devletin ve hem de partinin ilkeleri aynı: Altı ok!.. Çok iç içe geçmiş süreçlerden süzülmüş... Ve bütün bu süreçlerde de “bagajları” bir hayli artmış... “Yük”ü epey ağırlaşmış... Dolayısıyla “hamlettikçe”, tevarüs ettiği “tarihî miras” paçasından çekiyor…
Ve gerek son yerel seçimlerde ve gerekse sonrasında yapılan kamuoyu yoklamalarında (1. Parti) olduğu tescil edilmiş olsa da “devlet iktidarı”nın çizdiği çerçevenin dışına çıkamıyor! Hegemonun paradigmasına meftûn âdeta..! Siyasî İktidarın “meşruiyeti”ni sorgulamak ne kelime, âdeta toz kondurmuyor..!
“Elbette CHP’nin yapması gereken önce seçim sonuçlarını doğru değerlendirmek ve anlamlandırmak [olmalı]. Birçok farklı etken sonuçları üretmiş olsa da iki nokta çok açık. Birincisi, seçmenin önemli kısmı ekonomik ve siyasi gidişattan rahatsız. İkincisi, muhalif seçmen değişim arzusunu gösterdi; CHP 1992’de ikinci kuruluşundan beri ilk defa birinci parti oldu. Seçmen henüz CHP’nin nasıl, nereye doğru değişeceğini bilmiyor olsa da değişim arzusunu beyan ederek partiye ve seçilmiş başkanlara sorumluluk yükledi.”
“Son yirmi yıldır yaşadığımız şuydu: Ak Parti her diyalog ihtiyacı duyduğu konuda muhalefeti manipüle etmeyi, arzuladığı sonucu almayı becerdi. Siyasetin zihni, siyasal ve pratik çerçevesini belirlemeyi başardı. Örneğin devletin bekası gerekçeli her hamlesinde tezkerelerde, dokunulmazlıkların kaldırılmasında CHP’den de destek buldu. Öte yandan CHP’nin Meclis toplantılarını boykot, Meclis’te oturma nöbeti, Yüksek Seçim Kurulu kapısında bekleme, kamu kurumlarının zincirli kapılarına dayanma gibi ne anlamı ne sonucu anlaşılan eylemleriyle CHP de iktidarın siyaseti itibarsızlaştırma çabasına destek verdi.”
“Aslında CHP’nin önündeki seçenek ‘düzene muhalefet mi’ yoksa ‘düzenin içindeki muhalif olmak mı’ meselesi.” (“CHP’nin önündeki seçenek…”, Bekir Ağırdır, t24, 6 Mayıs 2024.)
Tabii “düzen”den ne kastediliyorsa..! “Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemi” anlaşılıyorsa başka bir konsept, “müesses nizam” (establishment) anlaşılıyorsa başka…
Ama ne var ki bu CeHaPe iyiden iyiye “zoka müptelası” oldu! Amiyane tabiriyle “zoka manyağı”..! Yuttukça yutası geliyor, “yutmalara” doyamıyor..! Şu son yuttuklarını hatırlamak bile bunu anlamaya yetiyor!.. Son gıcırı bükme “eylemlilikleri” ve klavye silahşorluğundaki “tık”ları dâhil asıl odaklandıkları, hatta kitlendikleri “iade-i ziyaret(!)”… Ve son günlerdeki hangi dünya görüşüne, hangi projeye dayandığı belirsiz, kerameti kendinden menkul “normalleşme”, “Kuran’ın dili” vb. gibi skandal sınırında gezen şaşkınlıklarına bakınca ana muhalefetin, iyimser olmak zorlaşıyor..! “Toleran” olmak da…
AKP’nin son seçimlerin akabinde ikinci parti konumuna düşmüş olması sonucunda bundan böyle; “iktidarın ‘topal ördek’ olarak mı, yoksa ‘şaşkın ördek’ olarak mı niteleneceğini zaman gösterecek” diye yazılarımızda sormuştuk. “Şaşkın ördek” niteliğine ana muhalefetimizin talip olabileceği, hiç aklımıza gelmemişti doğrusu –hem de bu kadar çabuk..!
Tektaş Ağaoğlu gibi söyleyecek olursak;
Devletin vatandaşlarıyla bağı “tek”tir: Hukuk!.. Başta “Toplum Sözleşmesi” niteliğinde Anayasa olmak üzere, kanuniyetler, düzenlemeler! Bunun dışına çıkan devlet “meşruiyeti”ni kaybeder!..
Bir fiil ne kadar sık işlendiği ve o kadar “suç” olarak nitelendiği halde, inatla suç muamelesi görmez ise, o kadar suç olmaktan çıkar! “Olağanlaşır”, “normalleşir”! Giderek “kural” olur! “Norm”a dönüşür!..
Kurala, yasaya, anayasaya, insan haklarına, teamüle uyup uymamak muktedirin idrakine, izanına, yani “keyfi”ne bırakıldığı bir durumda, kural tanımazlıktan şikâyet, olsa olsa, en çok kendini “temize çıkarma” gayretidir!.. Kural, teamül, hukuk, kısaca norm realitenin yansımasıdır. Uygulanmıyorsa, uygulanmadığında uygulamayanın başına “ne geleceği” gösterilemediği içindir!.. Demokrasilerde, demokrasiye lâyık toplumlarda olan budur! Kural uygulanır! Uygulanmıyorsa eğer, “müeyyidesi” uygulanır!.. Müeyyidesi olmayan kural olur mu?.. Niye kurala, teamüle, hukuka uysun?.. Niye “uyması” beklensin?!. Ana muhalefetin acziyle doğru orantılı bir durum!.. Bu “acz”, politik ağırlık bakımından bir “eziklik”, bir “eksiklik” olduğu için mevcut iktidar, “çoğunluk”tur!.. Acz mukadderat olmadığına göre; aciz olmanın da, bu aczi sürgit sürdürmenin de ağır sorumluluğu, büyük vebali vardır!..
Yoksa “iş işten geçmiş” olursa eğer, ne “ne yapacakları”nı bileceklerdir, ne de, bilebilseler bile “yapacak halleri” kalmış olacaktır!...
Bunca yoksulluk ve yoksunluk üstünde, bu kadar acı ve gözyaşı üstünde “saltanat sürmek” mümkün olabilir mi? Buna izin ve icazet verilebilir mi?.. Siyaset, her türlü hicaptan arî, “gelecek kaygıları”nı istismarın, “istikrar” ve “güvenlik” arayışlarını suistimal etmenin ve toplumsal hasletlerin ve insani değerlerin zorbalıkla çürütülmesinin “meşrulaştırılması” demek değildir!..
Çünkü bu takdirde ya bu reel dünyada “yaşamıyor” olmak, yahut düşünmekten bir hayli “tasarruf” etmek gerekiyor! Veyahut da “ikisi birden”: Yani CeHaPe olmak!..
Ama ana muhalefet “buna da şükür!” diyerek, “cici demokrasimiz”e sahip çıkıyor!..
“Realist olma” mülahazaları ve “hesapları”na karşın “realite”den hepten kopma riskiyle karşı karşıyalar!..
Halbuki “Avrupa liderlerinin çoğu arkadaşım, dışişleri bakan yardımcısı bizden olsun” abukluğu yerine;
Bölgemizde ve Orta Doğu’da, başta Filistin Meselesi ve “parçalı” Kürdistan dâhil, tüm etnik ve ulusal sorunların çözümü için “ilkeli”, somut öneriler, “bilimsel” politikalar üretmek… komşularımız ile “ulusal eşitlik” ve “barışçıl ilişkileri” temel alan bir dış politika ortaya koymak…ve bütün bunlarda, niyet edildiği takdirde, belirgin bir politik hat oluşturmak, çok çok zor konular değildir!.. Yeter ki “tarihi bagajlar”dan sıyrılabilinsin!.. Yoksa “ataları Roma’yı kurtaran kazlar”a bugün hiç kimse bir “onur payesi” biçmediği gibi, “kellelerinin urulması”ndan da kurtulamıyorlar!..
Şimdi bir kez daha inandım ki, tarihte “olaylar” tekerrür ederken traji-komik bir hal alıyor!..
Kime göre normal ya da anormal?
“[Öncesi bir yana] özellikle de 2015 yılında bu yana o kadar ‘anormal’ şey söz konusudur ki ‘yumuşama’ ve beraberinde gelecek olan bir ‘normalleşme’ iyi şeyler olarak algılanıyor. Hatta kendisi yüzde 80 oranında değiştirilmiş ve bir askeri darbe anayasası olan 1982 Anayasasının uygulanması bile normalleşme adımı olarak görülebiliyor.”
“[B]u bakış açısından, Anayasaya uymamak anormal, uymaksa normal bir durumdur. Tek adam rejimi olarak da nitelenen otokratik rejim anormal ama güçlendirilmiş parlamenter demokrasiye geri dönüş normaldir. Mahkemelere açıktan siyasal iktidarın talimat vermesi anormal ama yıllardır bu ülkede var olan Yargıtay 9’uncu Dairesinin işleyişi ve verdiği siyasi kararlar normaldir. Balyoz Davası hükümlülerinin içerde tutulmaları anormal, serbest bırakılmaları normal, ama Kobane Kumpas ve Gezi Kumpas Davalarının sanıklarının görülmemiş ağırlıkta cezalara çarptırılmaları normal, ama serbest bı[ra]kılmaları anormaldir!..”
“[Ezcümle] kimine göre normal olan bir şey, kimine göre anormal olabiliyor. Sosyal sınıflara, kimliklere, inançlara ve cinsiyet eşitsizliklerine göre derin bir biçimde bölünmüş ve bilhassa kutuplaştırılmış kapitalist toplumlarda bu farklılık da normal kabul edilebilir.” (“Normalleşme: Nasıl bir normal, kimin normali?”, Mustafa Durmuş, t24, 21 Mayıs 2024.)
Ülkemizde normal olan “olağandışı”lıktır. Hatta sıklıkla ilân edilen sıkıyönetimlerin tarihçesine bakıp “normalimiz”, ilânlı/ilânsız “olağanüstü hal”lerdir..!
Ama o kadar da “yalnız” değiliz. Uzunca bir süredir –diyelim ki “Duvar”ın yıkılmasından bu yana!– yeryüzünde normatif regülasyonlar “gevşiyor”, “laçkalaşıyor”, “çürüyor” ve “çöküyor” ve bilhassa “deregüle” ediliyor ki; Rothschild ailesinin sahipliğini yaptığı The Economist bile “kurala dayalı uluslararası düzen” için “bu yavaş çözülme aniden, derin bir kaosa dönüşebilir” diyor. Kurala dayalı uluslararası düzen çürüyor çözülüyor, uluslararası iş birliği gerektiren sorunlar birikiyor. “Kurala dayalı düzenin”, kurallarını işleten kurumları çalışmıyor… yollu “şikâyetamiz” yayınlar yapıyor…
Ve bütün dünyada reel dinamikler ve ülkede mevcut koşullar, kimilerinin kapıldığı “normalleşme” hülyalarına hiç uygun değil. Olsa olsa “paranormal”in konusu olabilir ki… bizi aşar!..
“Sistem milyonlarca insanın ve belki de insanlığın büyük bir çoğunluğunun ihtiyaçlarını karşılayamaz veya hayatta kalmalarını garanti altına alamaz hâlde. Devlet meşruiyeti ve politik otorite yahut hegemonya ve tahakküm krizleri var. Ulusal devletler, toplumda alt konumlara gerileyen, işsizlikle, güvensizliğin artmasıyla ve daha büyük zorluklarla karşılaşan yerli çalışan sınıflar ve halk kesimlerinin toplumsal şikâyetlerini gidermede başarısız oldukça sarmala giren meşruiyet krizleriyle yüz yüze geliyor. Sistemin meşruiyeti her geçen gün dünya genelinde milyonlarca, belki milyarlarca insan tarafından daha çok sorgulanıp genişlemiş karşı hegemonik meydan okumalarla yüzleşiyor. Küresel seçkinler, dünya genelinde küresel bir ahlak ekonomisi için yapılan baskılar karşısında sistemin taşıdığı otoritedeki bu aşınmayı giderme becerisinden yoksun. Dahası, tüm bu boyutları kuşatan bir örtü olarak çoktan başlayan, ifadelerini başka göstergelerin yanı sıra iklim değişikliğinde, petrol üretimindeki zirve noktasında ve dünyanın çeşitli bölgelerinde merkezileşmiş tarımsal sistemlerin yaklaşan çöküşünde bulan ekolojik soykırımın içine kök salmış bir sürdürülebilirlik krizi var.”
“Kapitalizmden kaynaklanan kriz ve bunu giderme yani sistemin sürdürülebilirliğini sağlama amacıyla atılan adımlar, geleceği bulanıklaştırmakla kalmıyor, düzeni sağlama uğruna şiddeti ve baskıyı artırıyor.” (Küresel Kapitalizm ve İnsanlığın Krizi, William I. Robinson, çeviren: Akın Emre Pilgir, Ayrıntı Yayınları, 2024; atıfta bulunan: “Ulus-ötesi bir halk projesi”, Ali Bulunmaz, bianet, 24 Şubat 2024.)
“Faşizmden medet uman [tekelci] sermayenin tehditkâr geri dönüşüyle boğuşan zamanımızda” (Salman Rüşdî) … tekelci kapitalist mülkiyet ilişkilerine tümüyle son verilmedikçe faşizm tehlikesinin ortadan kaldırılamayacağı bilinen bir husustur. Çünkü faşizm, tekelciliğin demokrasi düşmanlığından kaynaklanır. Bu nedenle faşizme son vermek tekelciliğe son vermekle, bir başka deyişle, halkın demokratik iktidarını kurmakla mümkündür.
Ama evvelemirde “sağlam bir Antifaşist İttifak bilincine erişmeden düzelecek gibi değil bugünkü haller”..!
Ve elbette “demokrasinin kazanılması” gündemimizin birinci maddesi olmayı koruyor ve en ivedi görevimiz olmayı sürdürüyor..!
Ve son bir not;
İnsanlar “Özgür” doğmaz! O zamanla kazanılır!.. Bilgisi, bilinci toplumda vardır; oradan belirli bir praxisle edinilir..! Anlattığımız Dede Korkut hikâyesi değil; ki orada bile ergenin ismini “hak etmesi” gerekir… İsmiyle “müsemma” olması istenir…
“Sosyal körlük” bir tercih sonucudur; “siyasal körlük” de hakeza bir tercih sorunudur! “Seçmediklerimiz”den de ayrılmış oluruz bu tercihle… “Vedalaştığımız” bazen de bilincimizdir… aklımız, izanımız, vicdanımızdır!.. “Görmek”, “görebilmek", "görmeyi istemek" ise toplumun "ortak aklı" ve tarihsel bakımdan “haklı” olunduğunun bilincine varmaktır!..
“Vasıl olmak” için de Tarihin sunduğu zamanlara iyi bakmak… “Kendi Tarihimiz”i geri almak üzere… bir “beklenti” ufkunu yeniden inşa etmek ve “gelecek” nosyonunu yeniden keşfetmek için… hiç değilse “bunda” direnmek adına..!
Not: Başlığı t24’ten Sait Fehmi Ağduk’un yazısının başlığından aldım: “Umut Burnu’nun dibinde”… (Burada kastedilen Afrika’nın güney ucu: “Ümit Burnu” diye bildiğimiz Cabo da Boa Esperança, yani “İyi Umut Burnu”. Ama otantik adı; Burnun en-en orijinal adı: //Hui !Gaeb. Yerli Khoi dilinde“Bulutların Toplandığı Yer” anlamına geliyormuş)… Biraz “değiştirdim” tabii… Bugünlerde “burunsuz” umut bulunamıyor da..! Onlar da çok burnu büyük oluyor..!
Halbuki aranan “umut”, burnunun dibinde; çok uzağa gitmeye gerek yok, epey “mesafeli” olmamız gereken odakların “boş” umutlarına bel bağlamaya da hacet yok! Hemen kitlelerin içinde umut..! Onların hareketlenmelerinde..!