Cumhuriyet, bir devlet yönetimi biçimidir. Kısaca devlet yöneticilerinin seçimle iş başına getirildiği bir rejimin adıdır. Bu rejimin çok farklı şekilde uygulandığı örnekler vardır. Üniter, federal, konfederal, özerk vb. Yine bu rejimin parlamenter, yarı başkanlık ve başkanlık sistemiyle uygulandığı farklı modellerini görmekteyiz. Hangi biçimde olursa olsun, hangi modelle uygulanırsa uygulansın bir yönetimin “cumhuriyet” olarak tanımlanmasının en önemli koşulu, yöneticilerinin belirli aralıklarla yapılan seçimler marifetiyle belirlenmesidir.
Demokrasi ise toplumun tüm kesimlerinin ülke yönetiminde söz ve karar sahibi olmasını ifade eder. Toplumun tüm kesimlerinin devlet yönetiminde söz ve karar sahibi olmasının ilk koşulu toplumu oluşturan bireylerin seçimlerde oy kullanma hakkı olduğu için cumhuriyetle demokrasi genellikle aynı şeymiş gibi gösterilmekte, çoğunlukla böyle algılanmaktadır. Oysaki her cumhuriyet, demokratik bir karakter göstermez. Bir devletin cumhuriyet rejimiyle yönetiliyor olması bu devletin demokratik olduğunu garanti etmez. Günümüz dünyasında yönetim şekli monarşi olan (monarşi, seçimle değil de genellikle soy yoluyla değişen bir hükümdarın devlet başkanı olduğu yönetim şekli) bazı devletlerin (Danimarka, İngiltere, Belçika …), cumhuriyetle yönetilen birçoklarından (Türkiye, İran, Rusya, Azerbaycan …) daha demokratik olduğunu biliyoruz.
Sınıflı toplumlarda yönetim biçimi ne olursa olsun devlet belli bir sınıfın egemenlik aracı olarak işlev görür. Üretim biçimi kapitalizm olan toplumlarda devlete egemen olan sınıf, üretim araçlarını elinde bulunduran burjuvazi ve onun iktidar ortaklarıdır. Bu anlamda burjuvazi (küçük bir azınlık) devlet aygıtını kullanarak (zor yoluyla) emekçileri (toplumun çoğunluğu) yönetir. Bir devletin ne kadar demokrat olup olmadığını o toplumdaki sınıfların güçleri belirler. Demokrasinin sınırları, egemen sınıflarla ezilenlerin mücadelesi sonucunda elde edilen haklarla belirlenir.
Kısaca cumhuriyetle demokrasinin ilişkisi, cumhuriyet yönetiminin uygulandığı toplumu oluşturan sınıfların mücadelesiyle şekillenir. Demokrasinin niteliğini belirlenmesinde toplumu oluşturan farklı kimliklerin de (etnik, dinsel, mezhepsel, cinsiyet vb.) etkisi ve katkısı çok önemlidir.
Demokrasi, sınıflı toplumun ortaya çıkmasına koşut olarak ezilenlerin talebi şeklinde (farklı dozlarda da olsa) toplumların gündeminde hep var olagelmiştir. Cumhuriyet ise kapitalist üretim ilişkilerinin zorunlu kıldığı devlet biçiminin bir gereği olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Feodalizmden kapitalizme geçişte, “özgür birey” (işgücüne pazarlayabilen) ve “pazar” ihtiyacı devlet yönetimlerini de (ulus devlet/cumhuriyet) şekillendirmiştir. Bu süreç Batı’da Fransız İhtilaliyle sembolleşen bir seyir izlemiş, feodal üretim biçimine uygun olarak yapılanmış İmparatorluklar birer birer yıkılarak yerlerine yeni “cumhuriyet”ler (ulus devletler) kurulmuştur. Bu sürecin gereği olarak da toplumun tüm kesimleri için genel oy, eşit yurttaşlık, okuma-yazma hakkı ve ödevi, adil yargılanma vb. birçok yeni haklar tanımlanmıştır. Feodal üretim ilişkilerinin, üzerine inşa edildiği dinin, devlet yönetiminden uzaklaştırılması da (laisizm) bu sürecin bir sonucudur. Ulus devlet (cumhuriyet), dini devlet yönetiminden uzaklaştırınca onun yerine milliyetçiliği ideolojik bir silah olarak kullanmaya başlamış, böylece “vatan”, “millet”, “cumhuriyet”, “bayrak” gibi kavramlar kutsallaştırılmıştır.
Osmanlı Devleti’nin feodalizmden kapitalizme geçişi Batı’ya göre hem geç kalmış hem de dış müdahaleler sayesinde gerçekleşmiştir. Devlet yönetiminde Tanzimat’la görünür hale gelen bu süreç, Meşrutiyet arayışları ile devam etmiş ve 1. Dünya Savaşı sonrasında iyice şekillenmiştir. (Burjuva demokratik devriminin 1908’te mi yoksa 1923’te mi gerçekleştirildiği tartışması yapıladursun) Osmanlı devleti dağılmış, toprakları üzerinde birçok ulus devlet ortaya çıkmış ve en sonunda da Anadolu’da Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur.
Yeni kurulan bu devletin adının konulduğu 29 Ekim 1923 tarihinin yüzüncü yıldönümündeyiz.
Toplumun önemli bir kesimi bugünlerde cumhuriyetin ilan edilişini heyecanla kutlamaya hazırlanıyor. Cumhuriyetin sağladığı olanaklardan bir şekilde yararlanmış kesimlerin bu heyecanını anlamak mümkün. TV ekranlarında bankaların, holdinglerin, devletle ilişkisinde herhangi bir sorun yaşamayanların; dün olduğu gibi yarınlarda da devlet yönetiminde söz sahibi olma ihtimali olanların; kısacası varoluşunu cumhuriyetle ilişkilendirenlerin, cumhuriyetin 100. yıldönümünü heyecanla karşılamalarından daha doğal bir şey yok. Anlamakta zorluk çektiğimiz varlığını mevcut cumhuriyete rağmen korumaya çalışan, varoluşunu korumak amacıyla yaptığı her hamle cumhuriyet yönetimi tarafından engellenen; cumhuriyetin kendi bünyesinde var olmasını istemediği: düşman görülen, ötekileştirmenin ötesinde her fırsatta yok edilmeye çalışılan bazı kesimlerin de şu veya bu gerekçe ile aynı heyecana katılıyormuş gibi davranmalarıdır.
Sözümüz bu ülkenin sosyalistlerine!
Bir kısım sosyalistin cumhuriyetin kuruluşunun yüzüncü yıldönümünde kutlama yapmaya kalkması, hatta 25 yıldan bu yana cumhuriyeti yöneten AKP’ye, bu kutlamalara katılma konusunda burun kıvırdıkları için serzenişte bulunmaları gerçekten anlaşılamaz, açıklanamaz.
Çünkü;
Bu cumhuriyet, henüz adı bile konulmadan M. Suphi ve yoldaşlarını katlederek yola çıkmış ve bu rotasından hiçbir zaman şaşmamıştır. Komünistlere takibat, tevkifat, sürgün, işkence, hapis ve cadı avından başka hiçbir şey vermemiş, her fırsatta komünistleri yok etmeye çalışmıştır.
Bu cumhuriyet, Nâzım’ı yıllarca zindanda tutmuş, ülkesini terk etmek zorunda bırakmıştır. Sabahattin Ali gibi birçok aydını, sosyalisti yok etmiş, süründürmüştür. Sertel’lere, Aziz Nesin’e, Yaşar Kemal’e, Orhan Kemal’e, Vedat Türkali’ye, Hikmet Kıvılcımlı’ya ve daha nicelerine düşüncelerini yazdıkları için dünyayı dar etmiştir.
Bu cumhuriyet, Deniz’leri asmış, Mahir’leri infaz etmiş, on binlerce sosyalisti, devrimciyi işkencelerde sakat bırakmıştır.
Bu cumhuriyet, hiçbir zaman sosyalistleri kendisi için düşman olarak görmekten vazgeçmemiştir.
Bu cumhuriyet, Kürtlerin özgürlük ve eşitlik taleplerini “varlığına ve birliğine” bir tehdit olarak görüp yok etmeye çalışmıştır.
Bu cumhuriyet, 1925 Takrir-i Sükûn, 1938 Dersim Tertelesi, 5-6 Eylül 1955 Pogromu, 1 Mayıs 1977, 12 Eylül 1980, 2011 Roboski katliamı, 2013 Gezi direnişi, 10 Ekim 2015 Gar katliamı ve benzeri birçok olayın yükünü ve sorumluluğunu sırtında taşımaktadır.
Bu cumhuriyet, laikliği varoluşunun temel ilkelerinden biri olarak belirttiği halde Sünni İslâmcılığı esas alan Diyanet İşleri Başkanlığı’nı, İlahiyat Fakültesi’ni, İmam Hatip Lisesi’ni kurmuş, bu kurumlara devasa bütçeler ayırmış ancak farklı inanç ve mezheplerin kendilerini var etmelerine engeller çıkarmıştır.
Bu cumhuriyet, “sosyal devlet” anlayışını temel ilke olarak Anayasasına yazdığı halde kuruluş döneminde sermaye birikimi olmadığı için devlet eliyle yapılmış olan tüm işletmeler başta olmak üzere fabrikaları, madenleri, limanları, köprü ve otoyolları, turizm alanlarını, tarım arazilerini özelleştirme adı altında birilerine peşkeş çekmiştir. Ülke servetinin %56’sının, toplumun en zengin % 1’ine ait olmasını sağlamıştır. Halkın % 40’ını yoksulluk sınırının altında bir ücretle yaşamaya mahkûm etmiştir.
Bu cumhuriyet, bir yandan kadınlara seçme ve seçilme hakkını İsviçre’den önce vermekle övünürken diğer yandan Dünya Ekonomik Forumunun “Cinsiyet Eşitliği Endeksi”ne göre 143 ülkeden 132. sırada olmayı sağlamıştır. Kadına yönelik şiddet konusunda dünya sıralamasında ön sıraları zorlamakta, kadınların karar süreçlerine katılımı konusunda Suudi Arabistan’la aynı kategoride bulunmayı sorun etmemektedir.
Bu cumhuriyet, kayıtlı çalışanların sadece % 10’unun sendika üyesi olabildiği, toplantı, gösteri ve grev yapmanın fiilen mümkün olmadığı, düşüncelerin ifade edilmesinin suç sayıldığı, gazetecilerin görevlerini yaptıkları için hapse atıldığı bir yönetim değil midir? Bu durum şimdi ağırlaşmış olsa bile baştan beri hep böyle değil miydi?
“Bu cumhuriyet” ibaresiyle başlayan daha sayısız cümle kurmak mümkün…
Birileri de “Canım, bu cumhuriyetin hiç mi olumlu bir yanı yok?” diye sorabilir. Var elbette. Sorunu daha iyi anlayabilmek için olumluluk ya da olumsuzlukların kim için, hangi sınıf ve kesimler için olduğuna bakmak gerekir.
Cumhuriyet kimlerin çıkarlarına hizmet ediyor? Cumhuriyeti kimler başkalarını tahakküm altında tutmak için araç olarak kullanıyor? Cumhuriyet sayesinde kimler palazlandı? Kimler cumhuriyetin nimetlerinden uzak kaldı?
“Bu cumhuriyet” kimlerin cumhuriyeti? Ülkede yaşayan herkesin cumhuriyeti mi sahiden? Sık sık tekrarlandığı gibi “Egemenlik kayıtsız şartsız milletin” mi? Gerçekten “bu cumhuriyet” “Halkın kendi kendisini yönettiği” bir yönetim şekli mi? İşçilerin, emekçilerin, yoksulların, Kürtlerin, Alevilerin, kadınların cumhuriyeti mi? Olabilir mi?
Kapitalizm yıkılmadan, bir avuç sermaye sahibinin elindeki üretim araçları toplumun ortak mülkiyetine geçirilmeden, gerçek anlamda özgürlük ve eşitlik sağlanmadan “Bu cumhuriyet”i halkın cumhuriyetine dönüştürmek imkânsız.
Sosyalistlerin görevi bu dönüşümü sağlamaktır. Bunun için kendilerine “devrimci” sıfatı layık görülmüştür.
Cumhuriyetin 100. yılını kutlamak başta AKP yöneticilerinin, cumhuriyet sayesinde köşeyi dönenlerin ve cumhuriyeti bu haliyle yönetmeye talip olanların işidir. Onlar gereğini yaparlar, yapıyorlar.
“Cumhuriyetin kazanımları”, “laiklik”, “ilericilik” vb. bahaneler ileri sürülerek “bu cumhuriyet”i meşrulaştırmak yanlıştır. Hele hele devletin saldırıları sonucunda kaybettikleri haklarının yerine yenilerini koyamadıkları için hiç değilse var olanları koruma refleksiyle geçmişe tutunma çaresizliği asla kabul edilemez. Unutulmamalıdır ki bu vebalin faturasını halk kitleleri ödüyor ve bu davranışta ısrar edildiği takdirde ödemeye devam edecektir.
Bırakın herkes kendi cumhuriyetinin 100. yılını kutlasın. Size ne oluyor!