dersim 1938 askerler ahali crUlusal Sorun Kimin Sorunu veyahut “İnkârlar Zinciri”nin Taşınamaz Ağırlığı…

III.

Emperyalist işgal altındaki Anadolu’da bir “Türk Devleti”nin kurulması ve “Türkiye Cumhuriyeti” adıyla Kürdistan’ın bir bölümünü de içine alan siyasî coğrafya −ki “Misak-ı Millî” sınırları olarak da adlandırılır− üzerine oturmasına giden süreçte Türk ve Kürt halkları “beraber”dirler...

Kurtuluş Savaşı’nın kotarılmasının ve bu yeni devletin siyasi örgütlenişinin o günkü temelini teşkil eden Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyetleri içinde ve yönetiminde Kürt örgütlenmelerinin de varolması, Büyük Millet Meclisinde “Kürdistan mebusları”nın da yer alması ve nihayet 1919-1922 “İstiklâl Harbi”nde, ordu saflarında çok sayıda Kürt unsurun da çarpışması, düzenli ordu savaşına geçilmeden evvel “Kürt çeteleri”nin Türklerle birlikte, işgale karşı gerilla mücadelesine başlamaları vb. gibi bir dizi tarihî olgu, iki halkın hem siyasi planda, hem de askerî bakımdan ve kitlesel olarak ortak bir “bağımsızlık” eylemini kotardıkları tarihî gerçekliğini gösterir. Başlangıçta Meclis’teki Kürt milletvekillerine “Kürdistan Mebusu” denmesi, Türk devletini kuranların Kürt milliyetinin varlığını “kerhen” de olsa, kabullenmek durumunda kaldıklarını; bundan da önemlisi, bu tarihsel sürecin temelinde iki halkın bulunduğu objektif hakikatini kanıtlar.

Anadolu’da Kürdistan’ın da bir bölümünü içine alan topraklar üzerinde "Ulusal Egemenlik", iki halkın ortak mücadelesiyle ama sadece Türk ulusu için gerçekleşiyordu. Bağımsız bir ulusal devletin oluşumu anlamında olumlu karakteri bulunan bu süreç, Türk ulusallığına mutlak devlet egemenliği sağlayıp, mücadelenin diğer ortağı halk topluluğunu “ezilen ulus” durumuna iterken şoven ve gerici yanını da açığa vuruyordu. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yasal −aynı zamanda siyasal− statüsünü belirleyen 1924 Anayasası Kürt milliyetine hiçbir hak tanımıyor, bu halk topluluğunun asgarî demokratik haklarından olan dil ve kültür özerkliğine dahi tahammül göstermeyerek, zamanla, bu anayasanın gerici, şoven hükümlerini dahi aşacak şekilde, şiddetli bir milli mezalime ve zorla asimilasyon politikasına dönüşen gelişmelerin de başlangıcını teşkil ediyordu. Oysa henüz daha üç yıl önce hazırlanıp kabul edilen 1921 Anayasası Kürtler’in varlığını kabul ettiği gibi belirli “bölgesel özerklikler” de öngörüyordu. Pekiyi ne olmuştu da Kürtler “buharlaşmış”tı? Cevabını Lozan Antlaşmasında, daha doğrusu Lozan’da Kürtlerin “esamisi”nin bile okunmamasında aramak lâzım. Ve “Osmanlı’da oyun tükenmez!” özdeyişinde...

Özellikle Batı ve Güneydoğu Anadolu’daki sivil “çete”(gerilla) hareketlerinin, “İstiklâl Harbi” esnasında tasfiye edilerek düzenli orduya geçilmesinden sonra “Kuvvacı” hareketin sivil siyasi örgütlenmesi ve önderliği, etkisini bütünüyle yitirmiş ve kontrol askerî şeflerin eline geçmişti... “Askerî şefler” ise Osmanlı “zâbitan zümresi” idi; İttihatçı değillerse bile, İttihat Terakki’nin “rahle-i tedrisi”nden geçmişlerdi... Şu, akşam “tavla attığı” Ermeni mebusu, “sabah”, yani 24 Nisan 1915 sabahı “ölüme” gönderen Talat Paşa’nın İttihat Terakkisi!.. (Hiç şüphesiz bunu, “mars olduğu” için yapmamıştır!.. Ama ele güne karşı, “mars olacağımız” için yapmış olabilir!?.) O yüzden Kürdün “buhar” hali şâyân-ı tercihtir! Ve ekseriyetle de “ölü Kürt”, en iyi Kürttür!.. Zaten “Ermeni Tehciri”ni de, “imhası”nı da bu düsturla yapmamışlar mıydı?

Türk burjuvazisine ve Ankara’daki genç milli devlete Kürt milliyetini ezilen bir ulusal topluluk halinde kendi devlet sınırları içinde tutma imkânını veren bir takım tarihi şartlar mevcuttu. Bu şartların neler olduğunu gözden geçirmek, “mesele”yi daha iyi ortaya koyabilmek ve tarihsel planı daha net görebilmek için bir parça daha “geriye saralım”...

Kürtler bugünkü yurtlarında, Türklerin Anadolu’ya gelişlerinden binlerce yıl öncesinden beri yaşamaktadırlar. Son yedi yüz yıllık yaşamları, çok sayıda halk topluluğunu bünyesinde tutan ve Türklerin devlet ettiği Osmanlı İmparatorluğunun çatısı altında geçmiştir. Kürt milliyeti, Osmanlı topluluğu içinde ezilen milliyetlerden biri konumundadır. Tıpkı Çarlık Rusyası’nda olduğu gibi, Osmanlı İmparatorluğu da bir milliyetin (burada Türk milliyetinin) egemen olduğu bir milliyetler ve ulusal azınlıklar −daha sonraları uluslar− hapishanesidir. Merkezî Osmanlı Feodal idaresi, Kürtlerin üzerindeki baskıyı devlet aracılığıyla ve Kürt feodalleriyle, din adamlarıyla kurulmuş olan doğal bir ittifaka dayanarak sürdürmekteydi. Osmanlı merkezî feodalitesi −somutta sarayı−, artı ürüne nakdî rant olarak el koyuyor ve bunu beraberce hükümranlığı sürdürdüğü kesimlere −bu arada Kürt egemenlerine de− dağıtıyordu. Bu da göstermektedir ki, Kürt milliyetinin egemen unsurları, Cumhuriyetten önce de hâkim sınıfların bir parçası durumundadırlar.

19. y.y. başlarından itibaren Osmanlı kapitalizmle “tanışıyor”; Osmanlı topraklarında Batının henüz daha emperyalizm aşamasına ulaşmamış kapitalizminin “ihraç malları”nın etkileri gözleniyordu. Bu emtia “ithali”yle birlikte Osmanlı’da −başta dokumacılık olmak üzere− el sanatlarının büyük ölçüde çöküşü görülüyor; ve 1870’lerden itibaren de Batılı sermayenin −sermaye ihracı şeklinde− Osmanlı topraklarına el atması olgusuyla karşılaşıyoruz. Avrupa emperyalist (finans kapital) sermayesi artık bir vakıadır ve çeşitli banka, imalat ve inşaat yatırım faaliyetlerinin bu dönemlerde, bu topraklarda boy göstermesi, bu finans kapitalin eliyledir.

Osmanlı feodal topluluğunun çözülüp dağılması ve topluluk içindeki milliyetlerin bağımsız ulusal devletler olarak ayrılıp organize olmaları, şüphesiz belirgin bir kapitalistleşmeden ve bunun üzerinde temellenen ulusal bilinçlenmeden kaynaklanıyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüz yılı (yüzyılı −y.y−, asrı değil) Avrupa’da burjuva devrimlerinin ilerlediği, kapitalizmin yerleştiği, böylece insanlık tarihinin, feodaliteden kapitalizme geçiş çağına rastlar. Bu kapitalistleşme süreci belirli bir faz farkı ile de olsa, Osmanlı Topluluğu içindeki milliyetlerin neredeyse tamamını etkiliyor; ancak bu etkilenme farklı ölçülerde ortaya çıkıyordu... Daha önce ayrılarak bağımsızlıklarını ilan etmiş ve uluslaşmalarını gerçekleştirmiş ve geliştirmiş milliyetler dışında, geriye kalan milliyetler de uluslaşma sürecine girmişlerdi. Özellikle bu kapitalistleşme süreci 1908 II. Meşrutiyet’i ile daha da hızlandı. 1913-1915 Sanayi sayımlarına göre, aşağı yukarı “Misak-ı Milli” sınırları dâhilinde, toplam 16 bin işçinin imalat sanayinde çalıştıklarını anlıyoruz. Bu yatırımların çoğu gıda ve madencilik üzerine... Zaten yok denecek kadar az olan sanayi birimleri, dış ticaret ve borsa yabancı tekeller ve şirketler tarafından kontrol edilmektedir. Kapitalist gelişimin o güne kadarki görece geriliği.. Anadolu’da kristalleşme sürecine henüz girmiş olan burjuvazinin daha ziyade ticaret sermayesi sahiplerinden müteşekkil oluşu... bu durum, Türklerin çoğunlukta oldukları kesimlerde ve batıda sahil kentleriyle kuzey liman şehirlerindeki bazı “gayr-ı müslim” unsurlar için de söz konusudur. Doğu’da da, bu topraklarda yaşayan kadim bir halk olan ve Osmanlı merkezi feodalitesi altında “ezilen ulusallık” konumunda bulunan Ermeni Milliyeti’nin, nüfusun büyük kısmı kırsalda yaşasa da, özellikle yer aldığı şehir merkezlerindeki kapitalistleşmeden söz edebiliriz. Bu ise Ermeni ulusal bilincinin filizlenmesini getiriyor ve öncelikle doğrudan Ermeni ulusal topluluğunu etkisi altına alıyordu. Çarlık Rusyası topraklarında kalan Kafkasya Ermenistanı’ndaki ilerici-devrimci gelişmelerden de etkilenen Anadolu Ermeni burjuvazisi ilerici ve ulusalcı özlemler içine girmeye, Ermeni halkı da gerici merkezi siyasi otoriteye karşı örgütlenmeye başlamıştı.

Bu “örgütlenmeler” kendilerini Osmanlı toplumunun aydınlık bir unsuru, kitleleri, hüküm süren baskı ve gericilikten kurtarmaya çalışan, “ilerici” değerleri savunan bir çeşit “öncü güç” olarak görüyorlar ve özellikle II. Abdülhamit “istibdat”ına karşı etkili oluyorlardı... Osmanlı merkezi feodalitesi de misillemede gecikmiyor, 1894-96 yılları arasında, özellikle Kürtlerden müteşekkil −o günün bir nev’i “korucu”ları olan− Hamidiye Alayları marifetiyle iki yüz bin (200.000) Ermeni’yi katlediyordu... İşlenen bu katliam suçları, Ermeni halkı ve örgütlenmeleri arasında “meşru müdafaa” fikri ve eylemleri tartışmalarının filizlenmesine yol açıyordu.

İkinci Meşrutiyet sonrasında, İttihat Terakki yönetiminde de bu katliamlar sürmektedir. 1909 Kilikya Katliamları buna tipik örnektir. Kışkırtılan, provoke edilen (örn. “Adana Ulucami’ye Ermeniler dışkı sürüyor” şayiası şehirde ve çevrede dolaştırılır. Oysa iki müezzin-provokatör cürm-ü meşhut halinde, sürerken yakalanmıştır. Herhalde, “Ermeni” olduklarını “itiraf” etmemişlerdir!?.) güruhlar ve silahlandırılmış unsurlar  Adana Ermeni mahallesine saldırtılır. Olaylara gûya müdahale etmek maksadıyla başkentten gönderilen (31 Mart “vak’ası”nı bastırmak üzere İstanbul’a gelip de aslında Abdülhamid’in devrilmesi ve İttihatçıların iktidarını “konsolide” etme işlevi gören) Hareket Ordusu, şehirde bizzat “Ermeni avı”na katılır. Sonuç, 25-30 bin ölüdür (bir takım tanıklıklarla oluşan toplamdır; mahkeme kayıtlarına bu sayı 20.200 olarak geçmiştir)... Bir diğer sonucu ise, o güne dek bir kısım Ermeni siyasi unsurları tarafından da destek gören İttihatçı yönetimin, özellikle Ermeniler nezdinde hızla güven erozyonuna uğramasıdır...

Türk ulusal bilincinin oluşması ve taşınmasında ve “öteki”nin yok edilmesinde olağanüstü bir “gayretkeşlik” içine giren İttihat Terakki zihniyetinin nihayet “opus magnum”u gelir: Ermenilerin adlandırmasıyla “Meds Yeghern”: Soykırım!.. Kuşkusuz insanlığın gördüğü en büyük ve vahşi jenositlerden olan bu tarihi trajedinin oluşmasında bir dizi tarihi, ekonomik, sosyal, politik koşulun bir araya gelip çakışması rol oynamıştır.

II. Abdülhamid’in baskıcı yönetiminden kaçan birtakım Jön Türk kadrolarının, siyasi sürgün olarak yaşadıkları Paris’te Fransız İhtilali’nin fikirleriyle tanışıp etkilenmeleri… yine aynı sebeplerle Fransa’da bulunan Ermeni aktivistleriyle yakın ilişkiye geçmeleri ve onların örgütlenme gelenekleri ve mücadele yordamlarını öğrenmeleri ve bu “muhalifler”in Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti adı altında birleşmeleri... bir kısmının Yurda dönerek, Selanik’teki kimi illegal cemiyetlerle birleşerek, “gizli”  İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (gerçi kimi tarihçiler “kuruluşu” 1889, Askeri Tıbbiye öğrencilerinin “gizli” İttihad-ı Osmani’ye uzatırlar. Biz daha fazla “uzatmayalım”!..) “yurt içi” organizasyonunu oluşturmaları… 1907’de Paris’te Ermeni Taşnaksutyûn partisinin de katılımıyla gerçekleştirilen kongrede, tüm muhalif gruplar Abdülhamid devrilip de parlamenter bir rejim kuruluncaya dek “birlikte” hareket etme kararı almaları… Meşrutiyet’in ikinci kez ilan edildiği burjuva politik devrimi akabinde Mebusan Meclisi’nin teşkiliyle, bir kısım Ermeni partilerinin de desteğiyle, yönetimi “belirler” hale gelmeleri...

Diğer taraftan, Türk halkının kültürel birikimi Arap, Fars, Ermeni, Rum ve hatta Bizans kültürlerinden geri olduğundan, o zamana dek Osmanlı ülkesinde bir Türk “kültürel egemenliği” bile söz konusu değilken, Türk milliyetçiliği İttihatçılar tarafından keşfolunuyor; Kafkas, Azeri göçmeni birtakım İttihatçı kadrolar ve baş ideolog, −anne tarafı Diyarbekirli Pirinççizadelerden Kürt, baba tarafı ise muhtemelen Çar Petro’nun zorla tehcir ettiği bir Çerkez; Suriye’den Diyarbekir’e göçmüş olan bir aile− Ziya Gökalp tarafından da, ulusal bilincin oluşması ve milliyetçi ideolojinin yaygınlaşması amaçlı yayınlar hız kazanıyor... İmparatorluğun egemen milliyeti Türklerin ideolojisi doktrine ediliyordu...

Bu esnada 1912-13 Balkan “bozgunu” ile Osmanlı, Avrupa’daki topraklarının neredeyse tamamını kaybediyor, İmparatorluktan ayrılan ulusallıklar kendi bağımsızlıklarını ilan ediyordu. Bu durum, “savaşı” yönetemeyen, telafisi mümkün olmayan bu “kayba” yol açan yönetimdeki İTC için büyük bir psikolojik yıkım demekti. Ne yapılabilirdi? “Gidişat”, dar bir coğrafyaya “sıkışılacakmış” gibi duruyordu; daha da fazla toprak kaybına “tahammül” yoktu, Küçük Asya’yı, Anadolu yarımadasını “Türkleştirmek”, bir çare olabilirdi. Bunu, “teorize” etme işini, Z. Gökalp üstleniyordu. Derhal “uygulamaya koymak” maksadıyla Pontus Rumlarının sistematik olarak katline Karadeniz’de başlanıyor (“sistematik”ti çünkü; 1919 senesinin Mayıs’ında da hâlâ devam edegelmekteydi. M. Kemal’i Ordu Müfettişi olarak Samsun’a gönderen gerekçe “Rum katliamı ve köylerinin tacizi” idi. Bu “imha” ve “temizlik kampanyası” 1923’e dek sürdürüldü... Ondan sonra da, “bitirildiği”ni ileri süremeyeceğiz!..), Batı Anadolu’da özellikle kıyı şeridinde yerleşik Rumlar’ın “deportasyonu”na ise, İzmir bölgesi İTC delegesi ve Teşkilat-ı Mahsusa üyesi Mahmud Celal (Bayar) görevlendiriliyor (Teşkilat-ı Mahsusa’nın şefi Kuşçubaşı Eşref’le birlikte) ve bu görevi, aldığı “tedbirler”le katliam, zorunlu sürgün ve yüz binlerce Rum’un mülklerine “çökülmesi”, mallarının talan edilmesiyle, "bîhakkın" yerine getiriyordu (nitekim bu “şablon” Soykırım’da da işleyecektir!)... Doğu Anadolu’daysa, göçebe Kürt aşiretlerini “iskân etme” bahanesiyle Ermeni köylerinin talan ve topraklarının gasp edilmesiyle, araya nifak sokulması şeklinde “icra ediliyor”du...

İkinci “travma”, bir oldu bittiyle sokulduğu savaşta, Enver Paşa komutasındaki Osmanlı ordusunun, Sarıkamış’ta Rus Kafkasya Ordusu karşısında uğradığı hezimet ve ağır kayıplar vermesidir. “Seferberlik Harbi”nin henüz başında, 1914 yılının sonunda cereyan eden bu “harekât”ta, Osmanlı ordusu perişan oluyor, Enver yaralı kaçıyor (Enver’i karlar altında sırtında taşıyarak “kurtulması”nı sağlayansa genç bir mülâzımdır: Kayserili bir Ermeni!..), Çarlık orduları önünde hiçbir bariyer kalmıyor, bir kısım Doğu vilayetleri Rus işgaline uğruyordu... İttihatçılar bu yenilgiye bir kılıf uydurmak ve bu travmadan kurtulmak için Ermenileri itham ediyor, “düşmanla işbirliği yaptıkları” yalanını yayıyorlardı. Bunun için de ajitatörlerini, propagandistlerini −beşinci kol faaliyeti olarak− Rus cephe gerisinde, Kafkasya’da, Azerbaycan’da, İran Azerileri arasında, geniş bir sahada görevlendiriyorlar; İttihat Terakki’nin paramiliter  bir “gizli” organizasyonu, “Gladyo”su demek olan Teşkilat-ı Mahsusa’yı da Osmanlı cephe gerisinde, kışkırtıcı olarak seferber ediyorlardı...

Anadolu’da “ikinci” cephenin hem de Batıda, Çanakkale’de açılmasıyla iyiden iyiye panikleyen İTC kodamanları, Anadolu’yu gayr-ı müslim “tümörlerden temizlemek”; homojen ve “steril” bir Türk Yurdu oluşturmak için kolları sıvadılar. Zaten daha önceden oluşturulmuş (Ocak,1914) bir plan dâhilinde, “provası” Rumlar üzerinde denenmiş, İTC Merkezinin bir kararını yürürlüğe koydular; −Zeytun Ermenilerinin 8 Nisan’daki “zorla sürgün” edilmesini saymazsak− 24 Nisan 1915’te Dâhiliye Nazırı Talat Paşa’nın direktifiyle, iki yüz elliye yakın siyasî, entellektüel, gazeteci, edebiyatçı vb. “kanaat önderi”nin İstanbul’da tutuklanmasıyla “Tehcir”i başlattılar. Önceki, 1914 başındaki plan, 1915 Mart’ında “ufak” bir “tadilâta” uğramıştı! Artık, “savaş şartları”nda Suriye çöllerine doğru “tehcir” edileceklerin illa “noksansız” menzile vasıl olmaları şart değildi! Hiç değildi!.. Hatta “vasıl” olmaları, “iyi” değildi! Bunun için gerekli “hazırlıklar” yapıldı, “önlemler” alındı!.. Önce erkekler −bilahare katledilmek üzere− ya zindana atılıyor veya sürgün kafileleri teşkil edilip yola çıkarılıyor, ardından sıra kadın ve çocuklara geliyordu. Son kafile henüz şehri terk etmeden, “emval-i metruke” denen (yani “terk edilmiş mallar”) Ermeni malları paylaşılıyordu: Devlet-i Âli Osmanî’yi temsilen/adına mülki idare amirleri, İTC’nin görevlendirilmiş temsilcileri, eşraftan ileri gelenler arasında... Payına “rıza” göstermeyen ya da İTC’ye “yamuk yapan”, derhal idam ediliyordu. Sürgün yoluna düzülen kafileler ise, Teşkilat-ı Mahsusa şeflerince hapisten, “ipten-kazıktan” kurtarılmış katillerden veya sergerde Çerkez, Çeçen unsurlardan, kriminallerden veyahut da “işbirlikçi” yerel Kürt aşiret beyleri ve fedailerinden, yine bu şeflerin komutası altında oluşturulmuş çeteler tarafından defalarca soyuluyorlardı. Artık “soyulacak” bir şeyleri kalmadığına kanaat getirilenlerse, yine bu söz konusu çeteler tarafından, “ölüm tarlaları” olarak adlandırılan belirli yerlerde, Teşkilat-ı Mahsusa “mezbahaları”nda infaz ediliyorlardı!.. Güdülmesi gereken iki amaç vardır: 1) Anadolu’nun homojenizasyonu; 2) Z. Gökalp ve “Emval-i Metruke”lerden sorumlu, İaşe Nazırı Kara Kemal tarafından doktrine edilmiş olan “Milli İktisat” politikası mucibince, sermayenin el değiştirmesi; “Türkleştirilmesi” !.. Hem zaten, “gerisi teferruattır; söz konusu olan ‘vatan’sa!”...

“Her şey”e rağmen Suriye ve Mezopotamya’ya ulaşabilen Ermeni sürgünleri, çoğunlukla Batı vilayetlerinden tehcir edilenlerdir. Yolda onların başına gelen “işler”, Doğudakilere göre nispeten daha “hafiftir(!)” Bu muhtemelen, savaş bölgesinin uzağında ve fazla göz önünde olmaları nedeniyledir; yabancı diplomatik ve/veya dini misyonların ve basının kolaylıkla ulaşabilecekleri coğrafyada yer almalarıdır. Peyderpey aralıklarla, 1916 ilkbaharıyla birlikte, Suriye’de kamplarda tutulan bu sürgünler de, sistematik bir kampanyayla yok edilmeye başlanır. Ve yaz aylarında soykırımın “ikinci etabı”, kamplarda bulunanların en az yarısının “imha edilmesi”yle tamamlanır; çünkü bir tamimle, tehcir edilenlerin ve gayr-ı müslimlerin Suriye’de yerleşim yerlerindeki “müslüman” nüfusun %10’unu aşamayacağı vurgulanmaktadır. O esnada “imha” işlemlerinden sorumlu Halep Valisi Mustafa Abdülhalik (Renda) −Cumhuriyet döneminin maliye vekili, TBMM başkanı− ve kamplardakilerin %10 oranına, “indirilerek”, dağıtımından sorumlu olansa, İskân-ı Aşayirin ve Muhacirin Müdiri, ayrıca Sevkıyat Reis-i Umumiliği Başkanı olan Müftüzade Şükrü (Kaya) −Cumhuriyet döneminin önce hariciye, sonrasındaysa müzmin dâhiliye vekili− idi...

Son bir “not”: 1916-18 yılları arasında İTC “finansmanı” ile oluşturulmuş −ve Unkapanı merkezli karaborsa ve savaş stokçuluğuyla palazlanmış− olan 80’i aşkın şirket, Ermenilerden gasp edilenlerden, İTC “payına düşen” meblağlarla kurulmuştu!..

Bu “parantez”i bu denli “geniş” tutmamızın maksadı, Osmanlı Merkezi Feodalitesinin çözülüş safhasında ve “uluslaşma” süreçlerinde tarihsel ve sosyo-ekonomik arka planı “bihakkın” verebilmekti... “Ermeni Meselesi”ni bitirmeden bir açıklama gereği doğdu; “Soykırım” terimini tercih etmemle ilgili... (Gerçi bu terimin yerine halkın verdiği isimle, “Meds Yeghern”i tercih ederim. Çünkü “başlarına geleni” en iyi onlar tanımlayabilir. Tıpkı Yahudi soykırımına “Shoa”, Dersim’e “Tertele”, Süryani soykırımına “Seyfo” adı halklar tarafından verildiği gibi... Ancak burada genel tanınırlık bakımından yaygın olanı ve özellikle tartışmalarda taraf olmak gerektiğinden, soykırım’ı kullanmak daha uygun.) Hukukî, teknik anlamı ve kapsamının ötesinde, “Genocide” terimine Türkçe’de bulduğumuz karşılık, kanımca bu kavramı çok isabetle karşılıyor, ne kastettiğimizi tam ifade ediyor. Teknik bakımdan uluslararası ceza hukukuna ve hukuk metinlerine, BM Kararıyla 1948-49’da girdiğine göre “makable şamil” olamaz, deniyorsa eğer; bu ceza hukukunu bağlar. Benim kullanmama mani olamaz! İkincisi ise, Mondros’tan sonra Barış Hazırlığı Konferansı çalışmalarının başladığı 1919 Ocak’ında, bir takım sorunlarla ilgili oluşturulmuş bir dizi alt komisyonlardan birinde, komisyonda yer alan hukukçular “devletler hukuku” ya da “savaş yasaları ve suçları” kapsamının ötesinde “yeni”, “tanımlanmamış” bir takım “suçlar”la karşılaştılar ve bunlar için “yeni” hukuki normların geliştirilmesi zorunluluğunu gördüler. İşte bu “suçlar”dan önemli bir kısmı da Ermenilere karşı işlenmişti... Alt Komisyon çalışmalarını tamamlayıp 29 Mart 1919 tarihli bir rapor hazırlar. 9 Aralık 1948 tarihli BM “Soykırım Sözleşmesi”, söz konusu bu Alt Komisyon Raporuna dayanır ve neredeyse kelimesi kelimesine aynıdır... 1920 Mart’ındaysa, Milletler Cemiyeti tarafından kurulan Türkiye’deki Azınlıkları Koruma Komisyonu, “Barış” antlaşmasında yer almasını önerdiği “Ermeni katliamları, tehcirleri ve savaş suçlarının sorumlulukları” maddeleri, bu hususlar arasında yer alır. 1946 BM Genel Kurul Kararı “devletler hukuku suçu” −tekraren− normu getirir. Yani Nazilerin Yahudiler üzerinde işlediği “Holocaust” suçunu cezasız bırakmama kararlığında, akıllarda hep geri planda “Ermeni Soykırımı”nın “cezasız” kalmış olması vardır. Yani “o dönemde” cinayet suçu tanzim edilmemişti, tanımı yapılmamıştı, ceza hukuku bile yoktu diye, Romulus’un kardeşi Remus’u, kutsal özel mülkiyetin “mihrabı”nda −veya “sunağı”nda veyahut da “altarı”nda, “apsisi”nde, her ne ise− “kurban” edip kardeş kanıyla ellerini yuğduğunu “görmezden” mi gelelim, “yok” mu sayalım?!. Katile, “katil” diyemiyecek miyiz?!. Artık “parantez”i kapatıp asıl “konumuz”a dönebiliriz...

Doğu Anadolu’daki kapitalist gelişmenin Ermeni Burjuvazisi aracılığıyla gerçekleşmesi ve Kürtlerin bundan farklı olarak daha çok toprağa bağımlı, feodal üretim ilişkilerinin hâkim olduğu bir sosyo-ekonomik yapıya sahip olmaları, Kürt milliyetinin uluslaşma sürecini nispeten yavaşlatan ve Kürdistan’da feodal yapının ömrünü uzatan bir sonuç yaratmıştı. Katledilen, tehcir edilen veya “kaçmak zorunda” bırakılan Ermenilerin ulusal burjuva nitelikli unsurlarının yok olması, sermayenin ilkel birikim sürecini bir hayli yavaşlatıyordu. Eşrafın veya yerel Kürt beylerinin, Ermeni mallarının yağmalanmasından “payına düşen”i, bir “kapitalist” gibi sermaye olarak değerlendiremeyecekleri, kısa zamanda ortaya çıkmıştı. Bu mülkleri işletmeleri için kurulan şirketler ya batıyor ya da sahipleri, “ellerine geçen” malları, temel ihtiyaç maddeleriyse eğer, savaş ortamının ve suni olarak manipüle edilmiş “kıtlığın” hüküm sürdüğü piyasada, karaborsa %400’e varan fahiş fiyat artışlarıyla satıp, şirketi de tasfiye edip “ortadan” kayboluyorlardı... Sonuçta, sermayenin el değiştirmesini öngören “Milli İktisat” politikası iflas ediyordu. Aynı politika, her ne hikmetse Cumhuriyet döneminde de, beyhude, sürdürülüyordu... Şehirlerde tek tük ayakta kalabilen, “boşalan” alanları kısmen doldurabilen, ticaret burjuvazisi kapsamındaki Kürt burjuvaları da, bir türlü ulusal burjuva niteliğine erişemeden −ulusal olamadıkları gibi feodaliteye de karşı çıkamıyorlar−, aşiret bağları içerisinde, feodaliteyle ve feodallerle içiçe varoluyorlardı... Daha sonra kurulacak olan TC ise “devlet kapitalizmi”yle bu Kürt burjuva unsurları kendine bağlayıp ve feodal egemenleriyle ilişkileri de Osmanlı hâkim sınıflarından  “tevarüs” edip, kapitalizmin gelişmesinden onları da nemalandırıp, bu sayede kapitalizmi ve Türk burjuvazisini Kürdistan’a hâkim kılacaktı...

Yukarıdaki pasajlarda aktardığımız nedenselliklerle, Ulusal Kurtuluş Hareketi’nin yönetimine damgasını vuran Osmanlı subayları yüzünden “Hareket”, daha başında, “halkçı”, “ilerici” motiflerden ve “burjuva demokratik” nitelikten yoksun olarak organize oluyor ve “bu”, savaşın kazanılmasından sonraki durumu da belirliyordu. Kurulan Cumhuriyet’in mutlak şefleri, Türk burjuvazisi namına ve artık onun bir “unsuru” olarak bu askeri kadrolardı; ve dolayısıyla bu Cumhuriyet gerici bir burjuva diktatörlüğü olarak doğmuş bulunuyordu... İçiçe geçip kaynaşmış Türk ve Kürt egemenlerinin gerici tahakkümünü temsil eden Cumhuriyet iktidarı, kısa sürede topyekûn emekçi sınıf hareketleri ve Kürt ulusallığı üzerinde yoğun bir baskı kurmakta zorluk çekmedi... Yani eski tas, eski hamamdı; sadece tellaklar değişmişti...

Kürt egemen sınıfları olan burjuvazi ve feodaller, Türk hâkim sınıflarıyla aynı olan sınıfsal çıkarlarını kaynaştırmakta güçlük çekmemişler, özellikle Kürt burjuvazisi için ayrı bir “iç Pazar” ihtiyacı “doğmamış”, bu doğrultuda bir ulusal çıkar ve eğilim hiç belirmemiştir. Önemli bir büyüklükteki bu söz konusu pazarı, “gümrük sınırları” olmaksızın elinde tutabilmek, Türk burjuvazisi için her zaman elzem olmuştur. Genç Türk burjuva devleti, Batıda ve Türkiye Kürdistanı’nda farklı pazar şekillenmesine “mahal” bırakmayan bir bütünlük içinde ve her iki ulusun hâkim sınıflarını mümkün mertebe kaynaştırırken, gelişme önceliğini Türk burjuvazisine tanıyıp onu “tekelci imtiyazlar”la donatmıştır. Öyle ki, devlet “hâkimiyeti”ndeki bu burjuvazinin tekelci karakteri, ticaret, sanayi ve banka sermayesi ve sermayedarları ayrımına bile gitmeden, aynı sermayedarların, devletin kârlı kıldığı alanlarda, sektörlerde, devlet himayesiyle yatırım yaptıkları bir yapı arz etmekteydi... Nitekim daha sonra bu “yapı”, Batılı metropollerdekine benzer bir “finans-kapitalistler” zümresi yaratmasını bilmiştir. Bu, daha başından itibaren “emperyalizme bağımlı” bir “anomali” vak’asıdır. “Anomali”dir çünkü, anti-emperyalist bir “kurtuluş” savaşıyla kazanılmış “bağımsızlık”, ekonomik düzenlemelerle “pekiştirilmiyordu”!.. Hemen akabinde düzenlenen İzmir İktisat Kongresiyle, Sanayi Teşvik Kanunu ve hatta Takriri Sükûn ile yabancı sermayeye davetiye çıkarılıyor, 1927’ye dek hiç bir millileştirme yapılmıyor, hatta örneğin “kibrit tekeli” vb. gibi birkaç devlet inhisarı, yabancı sermayeye devrolunuyordu. Sonraki “millileştirmeler”i ise, hem devlet kapitalizminin yapısal icapları ve hem de, emperyalizmin “cezir” dönemiyle, yabancı sermayenin özellikle 1929 Buhranıyla birlikte konjonktürel “geri durması”yla açıklayabiliriz...

Türkiye Kürdistanı’nda prekapitalist sömürü biçimleriyle ve bu biçimin sömürücü unsurlarını da “tatmin ederek” gelişen kapitalistleşme, Türk-Kürt burjuvaları arasındaki çelişkileri de “asgari” düzeyde tutmayı sağlamış, feodal mülkiyeti tasfiye iddiası taşımayan böyle bir netice, Kürt gericiliğinin kaynağını da kendi “yedeğine” almıştır. Dolayısıyla feodalitenin çözülmesi, bu yapı içinde son derece yavaş kalmış, Kürt feodal unsurları Türk burjuvazisiyle önemli bir çelişkiye düşmeden ve toprak mülkiyetinde radikal her hangi bir “değişim” yaratmayan kapitalist gelişimi, varlıklarını büyük ölçüde koruyarak “sindirme”yi becermiştir. Bu süreç bir tür “junkerleşme” olarak adlandırılabilir.

Burjuva sınıflarının çıkarlarının “örtüştüğü”, Kürt feodallerinin de yanında “saf tuttuğu” Cumhuriyet, bir Kürt ulusal burjuvazisinin oluşmasına meydan vermeyen yönüyle, siyasi planda Türk burjuvazisinin “hareket kabiliyeti”ni artıran bir sonuca ulaştı. Kürt halkı ve Kürt ulusal kimliği üzerinde uygulanan gerici şoven baskı, devlet çatısı altında ve siyasi organlarda Türk egemenleriyle bütünleşmiş bulunan Kürt hâkim sınıflarından her hangi bir itiraz görmeksizin geliştirilip uygulandı, ve kurumlaştı. Egemen ulus baskısının sistematik bir zulme ve “imha” politikalarına, acımasız bir kıyıma ve hatta “soykırım”a dönüştüğü durumda bile, bu siyasi ittifakı ve hâkim sınıflar arası kaynaşmışlığı bozacak, sarsacak her hangi bir çelişki ortaya çıkmadı. Kürt ulusal demokratik taleplerine “yakın” düşen Kürt egemen sınıflarının kimi unsurlarıysa, Türk egemenleriyle olan ekonomik bütünleşme ve çıkar birliğinin “dışında kalan” feodallerdi. Ve bu tutumlarının temelinde yatan motif, “ulusal bağımsızlık” olmaktan ziyade Ortadoğu’daki uluslararası “çıkar çatışmaları”ydı...

Türk burjuvazisinin ele geçirdiği bu gecikmiş tarihi inisiyatifi ne denli hırsla kullandığı bilinmektedir. Türkiye ve Kürdistanı’nın bütün kaynakları ve işgücü “son damlası”na kadar harekete geçirilmiş, kapitalizm için asgari sermaye birikimini Osmanlı yapısı içinde sağlayamamış Türk burjuvazisinin sermayenin “unsuru” olabilecek her şeye vahşice saldırdığı ve “temellük” ettiği bu dönemin siyasi üstyapısının “burjuva demokrasisi” olmadığı ve olamayacağı açıktır. “Kemalist” burjuva diktatörlüğü, işte bu ekonomik ve sınıfsal gereklerden ötürü, burjuva demokrasisine kapalı ve son derecede gerici, vahşi ve şoven bir diktatörlük olarak daha baştan belirlenmiş; azgın Türk milliyetçiliği, başka hiçbir siyasi eğilime izin vermeyen ve ideolojik oluşuma tahammül edemeyen “katılık”la ve yaygın bir zorbalıkla mutlaklaştırılmıştır. Türkiye ve Kürdistanı’nda “tek bir ulus” varsayan bu ideoloji, kendi uluslaşmasının siyasi, ideolojik ve kültürel cephesini ırkçı bir temele oturtmak ve siyasi coğrafyası üzerinde “Türklükten” başka milliyet tanımamak esasına dayanmaktadır. Bir yandan şiddetli bir asimilasyon politikasıyla “Kürt” sözcüğünün kullanılmasını dahi tabu gören ve Türk milliyetçiliğini, “güneşin altında” yaratılmış ne varsa “Türk”e maledecek denli patolojik bir abartıyla “teorize” eden ve bütün insanları ve insanlığı “Türkleştiren” bu burjuva milliyetçiliği, TC’nin “temeli” ve “varlık şartı” sayılmış, buna aykırı her şey “yok edilmeye” “müstahak” görülmüştür. Z. Gökalp’in “baş ideolog”luğunu yaptığı Türk Milliyetçiliği, Türk uluslaşmasına ideolojik planda yardımcı olduğu gibi, aynı zamanda Kürtler üzerindeki milli baskıları da “aklayan” şovenizmi temsil ediyordu. Daha sonraları Mustafa Kemal’in getirdiği “Güneş-Dil Teorisi” ya da −çok yaygınlık kazanmasa da− birtakım kafatası ölçümleri ise “üstün millet-üstün ırk” anlayışını taşımaktaydı. Bütün bu ırkçı uygulamaların yaygınlık kazanamamasının tek sebebiyse egemen sınıfların temsilcilerinden değil, uluslararası ırkçı çevrelerden kaynaklanıyordu!. Bu çevrelerin düzenlediği “ırklar klasmanı”nda, Türkler sarı ırkın da altında, aşağı sıralarda yer alıyordu. E, bu durumda neyin “üstünlüğü” ileri sürülebilirdi ki?!. Yine de bu şoven, ırkçı ve milliyetçi ideolojiler uluslaşmasını geliştirmekte olan Türk Milletinin bireylerini, anti-emperyalist bir öz taşımayan hamasi ve gerici bir milliyetçilikle şartlandırırken, aynı zamanda başta Kürtler, Türkiye’de yaşayan gayr-ı Türk tüm yurttaşları “aşağılatmayı”, “küçümsetmeyi”, üzerlerindeki her türlü baskı ve asimilasyonu “meşru” göstermeyi amaçlıyor; dahası söz konusu bu milliyetçi teoriler ve ideolojik şartlandırmalar, “bu unsurların” asimilasyonuna hizmet ediyordu... Kaldı ki, yukarıda da belirttik, Türk kültürünün özellikle “ezdiği” ulusallıklara nispetle, görece “geriliği”, zayıf ve “kırılgan” yapısı da asimilasyon politikalarının “başarısız” kalmasında en önemli amili teşkil ediyordu. Ancak ne var ki, bu şoven-milliyetçi “bakış” açısından örneğin Kürtçe şarkı söylemek veyahut telefonda konuşmak bile “devletin temeline dinamit yerleştirmek” demektir. “Türklük” ideolojisinin zor yoluyla ve eğitim aracılığıyla Kürt halkına benimsetilmesi, Kürt halkının dili, kültürü ve sanatı üstündeki koyu yasaklar, bu halkın demokratik ve ulusal haklarının ve bunun siyasi yollardan ifadesi hakkının elinden alınmasından başka, sürekli ve yoğun bir asimilasyona tabi tutulduğunun ve bu baskı politikasının, kısmen, şu ya da bu şekilde veya aynı genellikte bugün de uygulanageldiğinin kanıtıdır.

IV.

Kürt ulusu üzerindeki baskı ve zulüm bundan ibaret olmamıştır; çünkü demokratik, siyasal ve kültürel haklarından bu ölçüde yoksun bırakılmak istenen her topluluk, halk ve ulus gibi Kürt halkının da “ezilen ulus” tepkileri olmuştur. Bu tepkilerin yer yer ve kimi yaygın fiili “başkaldırılar”a dek ulaştığı vakidir. Türk devletinin bu mazlum ulus tepkilerine cevabı toplu katliamlar, yüzlerce siyasi idam ve yerel Kürt halkının Türk bölgelerine zorla “göç” ettirilmesi şeklinde olmuştur. Nispî “demokratik” dönemlerde bile ırkçı, şoven, asimilasyoncu ulusal baskı gevşetilmeden sürdürülmüş, zaman zaman katliam  uygulamalarına vardırılmış.. ve Türkiye Kürdistanı’ndaki her “kıpırdanış”ın, en basit, en doğal insanî hak taleplerinin bile üzerine silahlı ordu birlikleri ile gidilmiş ve bütün bu “uygulamalarla” sonuçta Kürtlerin sindirilip susturulması amaçlanmıştır. Ancak Türk şovenizmi ve militarizminin Kürdistan’dan devşirdiği nefretten başka bir şey değildir.         

Bütün bunların doğruladığı bir tek objektif tarihsel gerçeklik olabilir: Anadolu Kürdistanı’ndaki Kürt milliyetinin özgürce serpilip gelişmesi, üretici güçlerini geliştirmesi, kendi diline, kültürüne ve yasal statüsüne sahip yani kendi kaderini kendi özgür iradesiyle belirleyebilme hakkı, ezen ulus durumundaki Türk burjuvazisi ve onunla işbirliği halindeki Kürt egemen sınıfları tarafından önlenmiştir. Kürtler “ezilen ulus” konumunda tutulmuş ve onlara en temel insan hak ve özgürlüklerinden hiçbiri tanınmamıştır. Böyle bir ulusal statüden, Kürt burjuvazisi tedirgin olmak bir yana, çıkarlarını bunda görmüş, her hangi bir ulusal sorun gütmekten ve talep etmekten uzak kalmış ve Kürt halkının ezilen bir milliyet olarak yaşamasına yol açan tarihi süreçlerde sorumluluk taşımıştır.

Hangi ülkede böyle bir ulusal ilişki söz konusu ise, orada “ulusal sorun” mevcuttur. Ve hangi ulus bir başka ulusu eziyorsa o ünlü deyişle “...bir başka ulusu ezen ulus özgür olamaz!”...

Pekiyi, “ezilen ulus” olarak Kürtler “ezen ulus”a nasıl, hangi statüyle bağlıdırlar? Öyle ya, müstemleke mi, yarı-sömürge mi, yoksa bağımlı ulus mu?.. Aslında bunun bir “akademik” tartışma konusu olmanın ötesinde “pratikte” pek bir anlamı yok!.. Ama gene de cevaplamaya çalışalım.

Sömürgeciliğin olmazsa olmaz koşulu olan ve kapitalizmin “temelleri”ni oluşturan ticari sermaye birikimi, Osmanlı’yı kolonyalist bir imparatorluğa yükseltecek yeterlikten uzaktı. Çünkü uluslararası ticaret açık-deniz yoluna, dolayısıyla Osmanlı coğrafyasının dışına kaymış, ipek yolu körelmiş, buradan elde edilecek servet “ilkel sermaye birikimi”ne yol açamayacak denli “cılızlaşmış” idi... Türkiye’deki “ayrımcılık”, ezilen ulusun “ulusal kimliği”ne yönelik, bu kimliği sindirmeyi, yok saymayı, yok etmeyi amaçlayan bir politikadır. Yoksa müstemleke halkıyla metropol ülke halkı arasında farklı kanunlara tabi olma gibi, ya da sömürge ülkeye mensup olanların istediği işi tutmasına veyahut da istediği yere yerleşmesine, dilediği yerde yaşamasına engel olunan bir “statü” değildir. Kürtler, kendilerini “Kürt Ulusu” olarak hep baskı altında hissettiler; ama birey olarak ayrımcılığa maruz bırakıldıklarını −en azından henüz− düşünme aşamasına gelmediler (Mevcut siyasi otorite altında yavaş yavaş geliyorlar ama… Irkçı-şoven propaganda ve manipülasyonlar “semeresi”ni verip kimi yerleşimlerde diskriminasyonlara uğrayan hatta pogromlara varan şiddet sarmalına maruz kalıyorlar. Dahası legal, meşru siyasi temsilcileri “zındanlarda çürütülüyor”, örgütlenmelerine, yerel yönetimlerine “düşman hukuku” uygulanıyor)… Kürt ulusal taleplerinin “en genel ortak paydası” bağımsızlık değil, ulusal eşitlik ve “özgürlük” olarak ortaya çıkıyor. Ve bütün bunlar da, bir “ezilen ulus” olan Kürtlerin statüsünü “bağımlı ulus” olarak belirlememizi mümkün ve zorunlu kılıyor...

Türkiye Kürdistanı’nda yaşayan ve ulusal özelliklerini, dilini ve kültürünü tamamen veya kısmen korumakta olan, yani gerçek anlamda “asimile” olmamış ve toprak birliği temelinde var olan Kürtlerin sayısı tahminen, genel nüfusun %20’si dolayındadır. Ortanın üstünde bir kapitalist gelişkinlik düzeyine ulaşmış bulunan Türkiye’de emperyalizmle içiçe ortaklık ilişkisini “hayli ilerletmiş” bir tekelci burjuva zümresi tüm ekonomik süreçlere ya hâkimdir ya da yön vermektedir. Tekelci burjuvazinin bu konumu, yine egemen bulunduğu merkezi siyasi otorite aracılığıyla ona Kürdistan ekonomisini kontrol altında tutma ve kendi çıkarlarına göre biçimlendirme imkânını vermektedir. Bu objektif durumun doğal sonucu gereği, Türkiye Kürdistanı’ndaki ekonomik “geri kalmışlık” ve üretici güçlerin ülke geneli içinde görece “gelişmemişliği” ise aradaki “farkı” oluşturmaktadır.

Türkiye Kürdistanı’nda münhasıran bir “ulusal kurtuluş” sorunu vardır ve Kürt ulusunun ulusal kurtuluş mücadelesi, emperyalizme bağımlı ve fakat kendisini de sömüren Türk egemen sınıflarına ve onların ulusal baskılarına karşı bir ulusal mücadeledir. Türk ulusu emperyalizmin tahakkümü altında bulunsa da kendi siyasal organizasyonuna, devletine, diline ve kültürüne sahip bulunmaktadır. Bütün bunlardan yoksun bulunan Kürt ulusu için bunların elde edilmesi talebi öncelik taşır. Ancak Kürt emekçi sınıfları için ulusal boyunduruktan kurtulma mücadelesi ile, Türk egemenlerinin bir unsuru haline gelmiş Kürt burjuvazisinin sınıfsal boyunduruğundan kurtulma mücadelesi arasında bir “öncelik-sonralık” ilişkisi bulunmamaktadır; ulusal kurtuluş süreci, onun aynı zamanda sosyal kurtuluşunu da içeren bir süreçtir.

12 Eylül askeri faşist rejiminin Kürdistan’da uyguladığı mezalimin simgesi haline gelen Diyarbekir 5 No’lu Cezaevi vahşetinin doğurduğu infial, Kürtlerin PKK önderliğinde başlattığı başkaldırıyı hazırlamıştır. Yani devletin politikası, “silahlı” Kürt hareketini doğurdu. PKK’nin uyguladığı şiddet ise, Türk toplumunun, kamuoyunun gözünde, devletin zulmünü perdeledi. Hatta daha büyük bir şiddetle yürürlüğe konan devlet terörünü, hukuka aykırı “müdahale”leri “mazur” gösterir oldu. Devletin “eli” serbest kaldığı için daha yoğun terörize etti. Buna tepki olarak daha çok Kürt genci “dağa çıktı”... Daha çok sayıda genç öldü!.. Bu helezoni süreç, bu trajik ve hazin sarmal sürüp gidiyor.

Bugün içinse devreye giren, Kürt politik hareketiyle Kürt halkı arasındaki bağları kesmek amaçlı Kürtlerin iyice sindirilmesi, “sınırötesi operasyonları”dır; Kandil kamplarını yoğun bombardımana tabi tutarak ve Suriye’de Kürtlerin yaşadığı topraklardan TC eliyle “tehcir”edilmesi, silah zoruyla yerinden yurdundan olmalarıdır. “Sindirme” operasyonlarında kısmi bir “başarı”dan da söz edilebilir; “beka zokası”nı başta ana muhalefet olmak üzere geniş yığınların yutmaya teşne olmaları dahi bunu gösteriyor. 12 Eylül faşizmi de “sol hareket”in kitle gücünü, halk desteğini “bu şekilde” pasifize etmemiş miydi?..

Ancak bir de madalyonun öteki yüzü var. Türk devletinin Kürt sorununu dile getirenlere, Kürt ulusal haklarını barışçı yollarla talep edenlere reva gördüğü muamele, Kemalizmin etkisi altında kalan Türk demokratlarının, yurtseverlerinin Kürt sorununa soğuk bakışı, sahip çıkmayışı, barışçı yöntemlerle Kürt davası için uğraş veren Kürt aydınlarının yeterince ısrarcı, inatçı ve mücadeleci olamayışı vb. gibi faktörler Kürt silahlı hareketinin günümüze kadar sürmesine yol açmış olabilir. Silahlı mücadele veren Kürtler, böylesi nedenlerle, başka türlü mücadele etme imkânı bulunmadığını düşünmüş olmalılar. Üstelik başlattıkları silahlı hareketin Kürt sorununun Türkiye ve dünya gündemine sokulmasında tayin edici bir rol oynaması da, bu yöntemin “doğruluğu”na inançlarını pekiştirmiş olabilir, ne yazık ki…                       

Ne yazık ki böyledir!..

Çünkü sosyalistler, demokratlar ve barışçı mücadeleden yana tüm tavır alanların gücü “bunu” sağlamaya yetmemektedir. Hiç şüphesiz bu, “barış” isteyenlerin “eksikliği”dir; demek ki alınacak daha çok yolumuz var!..

Her şeyden evvel “şiddet iş görüyor” anlayışını değiştirmek gerekiyor!.. Barışın da “iş görebileceği”ni göstermek, sivil, legal, parlamenter siyasetin, parlamento-dışı hareketlenmelerin küçümsenmeden, “iş gördüğü”nün ısrar ve “inat”la kanıtlanması gerekiyor!.. En azından artık bundan sonra böyle olmalı!.. 

Bunu başaramazsak, halklar arasında ayrılık, düşmanlık tohumları yeşerirse, “kopuş”u hızlandırmakta payımızın bulunduğu tarihi sorumluluğu, bütün ağırlığıyla omuzlarımıza çöker!..

O halde bugün Kürt ulusal hakları için mücadele etmek, “talepkâr olmak” asgari “demokratlık” gereği olduğu gibi; Kürt sorununun “barışçı çözümü”ne destek vermek, görevidir de, aynı zamanda...

“Halklaşmış” bir özgürlük mücadelesinin, taleplerinin asla mağlup edilemeyeceğini, en modern silahlarla donatılmış orduların bile buna gücünün yetmeyeceğini dünya pratiği defalarca tanıtladı!..

Bu yüzden o mücadeleler “hep haklı” olacak!.. Ve bu yüzden o mücadeleler, zafer kazanılana dek, hiç  bitmeyecek; bitirilemeyecek!..

V.

“Çözülmesi gereken ağır sorunlar karşısında manevra alanları daralmış, kendisinden ödünler beklenen, biraz daha dışa bağımlı ve ziyadesiyle mahkûm bir Türkiye.”

“Seçimden önce dış politikadaki tökezlemeler, ekonomik sıkıntılar ve uluslararası alandaki yeni dinamiklere bağlı olarak Erdoğan ‘U’ dönüşlerine başlamıştı.”

“Bir tarafta herkes tarafından Türkiye’nin işgalci olarak görüldüğü Suriye, diğer tarafta İran Araplarla ilişkilerini normalleştiriyor.”

“ABD’nin hedefiyse, petrol ve doğalgaz bölgelerinin Suriye’nin kontrolüne geçmesini önlemek, Irak-Suriye sınırından silah-mühimmat akışını kesmek, İran’ı engellemek.”

“TC’nin hedefi baştan beri ‘Kürtlerle ne ben anlaşırım ne de Şam’ın anlaşmasına izin veririm!’ Özerk yönetim askeri ve sivil unsurlarıyla toptan silinecek! Kürtler statü sahibi olmayacak!”

[Oysa] “Kürtler özerk yapıyı Amerika yokken inşa etmeye başladı.”

“ABD’nin sunduğu ortaklık da ‘Kürt devleti kuruluyor’ yaygarasına rağmen siyaseten herhangi bir garanti ya da perspektifi içermiyordu hala da içermiyor. ABD’nin Suriye’deki varlığı Kürtlerin siyasi projesi dışında her şeyle ilgili: İsrail’in güvenliği, İran’ın kollarının kesilmesi ve Şam’ın siyasi-diplomatik ve ekonomik cephelerde felç edilmesi vs. Burada demokratik özerk yönetimin geleceğine dair bir taahhüt yok. Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ya da Suriye Demokratik Meclisi’nin (SDM) aktörleri de özel sohbetlerimizde Amerikalıların sunduğu ortaklığın Kürtlerin geleceğine dair hiçbir garanti içermediğini belirtiyor.” (Fehim Taştekin, “Kürtleri alternatifsiz bırakmak”, Gazete Duvar, 29 Haziran 2023.)

“Güney sınırlarımızın ötesinde, yabancı ülkelerin topraklarında, yıllardır sınır ötesi operasyon adı altında bir savaş sürdürülüyor. Sözde amaç, terörle mücadele. Bahanesi önceleri IŞİD’di, IŞİD’in bilumum türevlerinin, ÖSO ve benzeri besleme yapıların hâmiliğine soyunmaktan çekinmeyenlerin asıl amacının bölgedeki Kürt varlığını bitirmek, Arap ve diğer unsurların bölgeye yerleştirilmesiyle demografik değişimi Kürtler aleyhine gerçekleştirmek olduğunu bütün dünya biliyor.

Bu hale geldik, çünkü bu ülkede kırk yılı aşkın süredir önce içerde, neredeyse on yıldır da dışarda savaş sürdürülüyor. Bütün savaşlar, hele de bir halka karşı, yabancı topraklarda sürdürülen savaşlar toplumu çürütür, değer bunalımına uğratır, hak ve adalet duygularını köreltir. Ölmek ve öldürmek sıradanlaştı mı; kadınları öldürmek de, çocuk istismarı da, cinayet de, çeteleşme de, talan da vaka-i âdiye (sıradan olay) haline gelir.

Savaş, −hele de egemen ulus dışında bir etnik kimliğe karşı savaş−, ırkçı şoven milliyetçiliği, faşizan düşünce ve yapıları, faşist çeteleşmeyi güçlendirir ve yaygınlaştırır. Muktedirler iktidarlarını, vatanın-milletin bekası diye pazarladıkları savaşçı siyaseti bir düşman yaratarak ve kitleleri bu düşmana karşı bileyerek sürdürürler. Toplum cepheleştirilir, insanlar birbirine düşman edilir, bir kesim ötekileştirilir, en azgınlar tarafından katli vacip ilan edilir. Şoven milliyetçiliğin, ırkçılığın, yabancı düşmanlığının pençesindeki bir toplumun dokusu da insanı da çürür.

Bugün ekonomi çökmüşse, insanlarımız açlık sınırında yaşam mücadelesi veriyorsa, sorunlar dizboyu değil dağlar gibi yığılmışsa, bundan öncelikle iktidar koalisyonu sorumludur. Ekonomiyi de, toplumsal dayanışmayı da, insanî değerleri de kemiren savaşçı, ayrılıkçı siyaset onların eseridir. Ama… aslî fail onlarsa suç ortakları kimler? Irkçı faşizme kadar varan milliyetçilikte, Kürt düşmanlığında (onlara sorarsan Kürt değil terör örgütü düşmanılar, PKK düşmanılar, 6 milyon oyuyla Kürtlerin siyasal temsilcisi HDP de zaten PKK’nin bir kolu!), savaş yandaşlığında gıkları çıkmadan AKP-MHP saflarında hazırola geçen, bütün sınırötesi operasyon tezkerelerine evet oyu veren muhalefetin suç payı yok mu? Tek adam rejiminin bu alandaki oyununu bozmak için, kitlelerin algısını değiştirmek için, ‘öteki’nin hak ve özgürlükleri için, sürdürülmekte olan savaşın durdurulması, savaşa harcanan kaynakların halka aktarılması için ne yaptılar? Ekonomik krizi ‘faiz neden, enflasyon sonuç’ abukluğuna bağlamanın ötesinde hiç aklarına gelmedi mi bu anlamsız savaşın dev maliyetinin krizle bağlantısını kurmak? Korktular da ondan mı, daha da kötüsü bu konuda hepsi aynı kumaştan biçilmiş oldukları için mi?

Bu ülke halkı; kadim mitlerin, tabuların, korkunun perçinlediği devlet tapıncının kıskacında, öğrenilmiş çaresizliğin pençesinde, özgür yurttaş olamamanın acısını yaşıyor.” (Oya Baydar, “Üç günde yedi şehit; hangi dava için, ne uğruna?”, T24, 15 Ağustos 2023.)

“Bu derin bağlılığın arkasında –eğer bir çıkar ilişkisi yoksa– kendini koruyabilmek için yüce bir güce ihtiyaç hisseden bir çaresizlik vardır”… “Bu kültür yoksulluk ve güçsüzlükten kaynaklanan, kendini çaresiz hissettiği için her türlü otoriteyi yücelten, yabancı olan her şeye güvensizlik ve kuşku ile bakan, endişe içinde yaşayan insanların kültürüdür.” (Bülent Danışoğlu, “Kültürel iktidar pekişirken”, bianet, 27 Eylül 2023.)

üç tarafımız denizlerle dört yanımız ‘düşmanlar’la çevrili…

“Türkiye başından beri yedi düvelin düşmanlıklarından yakınan, kendini korumak için kahraman üstüne kahraman yetiştirmeye ihtiyaç duyan, her tarafta komplolar keşfetmekten bunalan insanların ülkesi oldu. Sanki düşman istilasından yeni kurtulmuş bir ülke gibi, insanların sürekli teyakkuzda olması istendi.” (B. Danışoğlu, a.g.y.)

Ve “olmayan” bir halkın dili de olmazdı haliyle…

“Bir cumhuriyetin kuruluş felsefesi kendi ‘anadilinle konuşmayacaksın, yasak’ diyor.

“İşte Resmi İdeoloji, Türkçe yazan, Türkçe edebiyat yapan Kürt yazarlarını da Bülbül Ötüşlü Kanarya haline getirdi.”

“Bu konuşamayan, ketmedilme haline düşürülmeyi koca bir tebaa, bir halk üzerinden, bir etnik kimliğin mensubiyeti üzerinden değerlendirdiğimizde ortaya nasıl bir tablo çıkar. Bir bakın; ortada her bir şeyiyle bir halk var ortada, ama resmiyette adıyla sanıyla yok. Halk olarak olmayınca adı da yok. Aslında bir ad da yakıştırılmış, ‘Dağlı Türkler’. Etnik anlamda kimliği de yok bu halkın.” (Şeyhmus Diken, “Edebiyat kimin için cumhuriyet?”, bianet, 23 Eylül 2023.)

Acayip bir coğrafya burası… hep söylenir ya: “Kürtler var olduklarını, Ermenilerse yok edildiklerini anlatmaya çalışırlar yıllardır bu topraklarda…” Ve sadece tarihte değil, hal-i hazırda da başlarına  “olmadık işler” gelir.

İnsan durup dururken kendisini yersiz yurtsuzlaştırmaz!..

* “Yüzüncü yılında” şu “Cumhuriyet”e de değinmek elzem oldu;

“Cumhuriyet sözcüğünün en çok kullanıldığı ve kutsandığı ülkelerden birisi Fransa’dır. Bütün politikacılar sık sık Cumhuriyet’i bir yüceltme olarak kullanırlar. Cumhuriyet dedikleri bizde Devlet denilen ve tapınılan kavramın aynısıdır. Ama her ne olursa olsun, orada Devlet kavramı ve kelimesi bizdeki gibi tabu olmadığından, belki hatta pek o kadar da sevilmediğinden Fransız politikacıları, diğer devlet adamları onun yerine Cumhuriyet sözcüğünü ikame etmişlerdir. Tabi ki, ortalama Fransız için devlet bizdeki gibi sempatik değildir, (aydınlar için hiç değildir.) Örneğin, Fransız ulusunun gözünde −aradan üç asır geçtikten sonra bile− XIV. Louis’nin ‘Devlet benim’ lâfı monarşinin ve onun devletinin olumsuzlanmasıdır. Daha yakına gelirsek, XVI. Louis zamanındaki çürümüş devletin reddiyesidir.

Ama Cumhuriyet derseniz sanki devletten başka bir şeyi kastetmiş oluyorsunuz. Cumhuriyet kelimesinin kökü 1789’a uzanan olumlama olduğu için o kutsallık sürmektedir. Devrimle feodal devletin yerine burjuva devletinin kurulması elbette büyük bir tarihsel atılımdı, ama aradan iki yüzyıldan fazla zaman geçtikten sonra hâlâ ona devrimcilik ve yenilikçilik atfetmek bir illüzyondur.

Sanki devletin adı Cumhuriyet olunca, devlet gitmekte, yerine başka bir şey gelmektedir, o kurumun tüm olumsuzluklarını, çirkinliklerini alıp götürmektedir. Sanki Cumhuriyet sözcüğü tertemiz, pırıl pırıl bir kavramı ifade etmektedir.

Oysa hiç de öyle değildir, bırakalım eskiyi bir yana II. Dünya Savaşından bu yana kendisine yeni no.lar veren Cumhuriyetler bile Hindiçin’de ve Cezayir’de dökülen ve sayıları milyon rakamlarla ifade edilen insan kanının suçlusudur.

Bu suçlara ‘Cezayir sorununu çözdü’ denilen General de Gaulle’ün 5. Cumhuriyetininkiler de dâhildir. General Cezayir sorununu nasıl çözmüşmüş? Olağanüstü yetkilerle ve başkanlık anayasasıyla işbaşına geldikten sonra onun Cumhuriyeti de Cezayir’de şiddete ve kan dökmeye devam etmiş ama sonunda 1962 yılında Evian Antlaşması’yla Cezayir’in bağımsızlığını tanımak zorunda kalmıştır. Sokaktaki insan hâlâ sorunu de Gaulle çözdü sanmaktadır. Oysa sorunu çözen, sonuca giden General değil, ‘Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi’ (FLN) ve Cezayir ulusudur. Anlı şanlı millî kahraman de Gaulle sadece razı olmak zorunda kalmıştır. Kısacası Cumhuriyet, Cumhuriyet diye üzerine toz kondurulmayan koca Fransa Cumhuriyeti’nin hiç de monarşiyi aratmayacak insanlık suçları vardır.

Türkiye’ye gelince, iki aşamada burjuva devrimi yapılmıştır, Cumhuriyet kurulmuştur ama Devlet kelimesinin kutsanması Osmanlı’daki gibi, Cumhuriyette de devam etmiştir. Özellikle, askeri rejimler gelince devlet tapıncı had safhaya çıkar, mesela Kenan Evren yaptığı darbenin ilk günlerinde Platon’un Devlet kitabını okumaya başlar veya onun propagandasını yapar. (Platon’un o kitabı 1940’larda Milli Eğitim Yayınları’ndan çıkmıştı, ama onu okumak üsteğmen Kenan Evren’e değil, orgeneral Kenan Evren’e nasip oldu.) Osmanlı ve hatta daha öncesinden kalma ‘Devlet ebed müddet’ veya ‘Ya Devlet başa, ya kuzgun leşe’ gibi tekerlemeler yeniden ortaya çıkartılır, Türklerin tarihte 15 devlet kurmuş olmasıyla övünülür, Türkiye Cumhuriyeti’ne ‘son Türk devleti’ denilir. (Rejim giderayak 17.sini de KKTC adıyla kurdu.)

‘DEVLET’ KELİMESİ YERİNE, ‘CUMHURİYET’ İKAME EDİLMEYE BAŞLANDI

Devlet kelimesi ülkemizde tabu ve kutsal bir kelime olmakla birlikte, 1925’ten başlayarak devletten habire tokat yemiş (yani muhalefet yapmalarına asla göz yumulmamış) aydınların bu kelimeden de, kavramdan da pek hoşlanmadıkları, hele hele ona tapınılmasına hiç yatkın olmadıkları biliniyor. Bu nedenle, bilerek ya da bilmeyerek bizde de bazı kesimler devlet kelimesi yerine Cumhuriyet’i ikame etmeğe başladılar. Bunlar tabii ki, terim fetişizmidir, ama işe yararlar, bir süre de olsa işlev görürler. Nasıl ki, aydınlar gözünde ‘milliyetçilik’ olumsuz bir kelime ve kavramdır diye, ‘ulusalcı’ sözcüğü icat edildiyse, ama birçok eylemde (mesela üniversite sempozyumu olan Ermeni Konferansı’nda, Hrant Dink davasında, Orhan Pamuk mahkemesinde veya bazı TV programlarında) ulusalcılarla milliyetçilerin-ülkücülerin kol kola girdikleri görüldüyse, Cumhuriyet kelimesinin saygın imgesini kullanıp Osmanlı ceberut devletinden ve ilk burjuva devriminin İttihatçı komploculuğundan, çeteciliğinden kalma devlet despotizmini de savunabilirsiniz.

İnsan haklarına ilişkin evrensel normları hiçe sayarsınız, ‘dincilik ve bölücülük arttı, Cumhuriyet elden gidiyor’ diye o Cumhuriyetin sizin gibi savunucularının çetelerini, Şemdinli benzeri cürümlerini aklarsınız. Ülkede Danıştay benzeri provokasyonlar tertiplenir, ‘şeriatçılar Cumhuriyetin hâkimini öldürdüler, bu İkinci Menemen Vakası’dır’ diye ayağa kalkarsınız, ardından başka bir şey çıkar, sesiniz sönümlenir. (Hani, ne oldu İkinci Kubilay vakası?)

Ve bütün bunlar olurken Cumhuriyet kelimesi büyülü ve hoş bir deyimdir. Oysa Cumhuriyet demek; devlet demektir.

Bakın, ülkücüler hiç o kelimeyi kullanıyorlar mı? Onlar doğrusunu yapıyorlar ve ‘devlet’ diyorlar. Eşyayı adıyla çağırıyorlar.” (Yalçın Yusufoğlu, “Devlet ve Cumhuriyet”, sesonline yazıları, 12 Haziran 2006.)

* ”Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin, kurulduğundan bu yana tek bir siyaseti olmuştur: Toplumu burjuva çıkarlar temelinde modernleştirmek, yani çalışan halkın alın terini iç ve dış kapitalistler için sermayeye dönüştürmek. CHP ve DP çizgileri diye özetlenebilecek iki ana "alt siyaset" ancak bu çerçevenin sınırları içinde ve birbirlerine bağlı olarak tek başlarına ya da birlikte bir anlam ifade edebilirler. Birbirlerinin alternatifi, karşıtı falan asla değildirler. “Bürokrat” ağırlıklı çizgi sömürü düzeninin muhkem kasnağını oluşturup korumaya, kollamaya ağırlık vererek işini görmüş, öbürü o kasnağın içini doldurmakta üzerine düşeni yerine getirmiştir.” (Tektaş Ağaoğlu, “İdris Küçükömer Meselesi”, Kızılcık, sayı 31, Kasım/Aralık 2007.)

Ezcümle bugün de olup-biten budur; uluslararası  tekelci kapitalizme mümkün olduğunca “eklemlenmek”, daha doğrusu  “yamanmak”!..

“Kürt sorununun, bizatihi, bir emperyalizm icadı olduğunu, emperyalist emeller uğruna bu ülkenin başına ‘belâ’ edildiğini düşünenler var, düşünebiliyor musunuz! Yani ne diyorlar? Bu ülkede Kürtler yok, Kürt olmanın bir anlamı yok, Kürtlerin geçerli hak talepleri yok, her şeye kaadir olma iddiası ile ülkeyi, ya herro ya merro, getire getire bugünlere getirmiş ceberut bir devlet anlayışı ve devlet pratiği yok, o devletin sahibi olarak onun sayesinde sağladığı her türlü imkânla küpünü doldurup dururken ülke halkının geleceğini küresel finans kapitalle müşterek çıkarları uğruna ipotek altına almakta olan bir sermaye sınıfı yok, ülkenin tümünün değişik sınıfsal uzantılarıyla kendi somut gerçekliği diye hiç bir şey yok, ama emperyalizmin ‘gizli/açık emelleri’ var! Her bir şeyi, handiyse güneşin doğuşunu da, batışını da emperyalizm belirliyor!” (Tektaş Ağaoğlu, “NATO’nun 60. yılında: Bağımsızlık”, Kızılcık, sayı 37, Yaz-Güz 2009.)

“Ortadoğu'nun tarihî referanslarla da sürekli diri tutulan dinî, etnik ve siyasi coğrafyasının çözümü, Amerikalı stratejistlerin ‘kuramsal’ yaklaşımlarıyla çözülemeyecek kadar özgün bir sorundur ve zordur. Zorluk büyük ölçüde tarih boyunca yapılan müdahalelerle sorunu içinden çıkılmaz hâle getiren bölge dışı emperyalist güçlerin politikasından kaynaklanmaktadır. Bugün çözüm için diplomasi yapanlar, yıllar boyu çözümsüzlüğü çözüm olarak, bir politika aracı olarak bölgede uygulamışlardır. Çözümsüzlük ve kaos, ‘bölgenin sadece bölge halklarına bırakılamayacak kadar önemli coğrafyasını kontrol edebilmek için gerekli bir düzenleme’ olarak sürekli gündemde tutulmuştur.” (H. Bülend Tuna, “Eylül, Barışta Israr Etmenin Zamanıdır!”, TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi, 2002-2003 Dönem Çalışma Raporu.)

Bugün Ortadoğu coğrafyasının en eski sorunu Filistin meselesinin yeniden alevlenmesi ve topyekûn bir savaşa yol açabilecek dinamiklere evrilmesi de aynı koşullara ve aynı faillere dayanmasından olsa gerektir…

* Hasılı sosyalizmi hedefleyenlerin, aynı zamanda kapitalizme −onun devletine de− karşı olmak, hem de bugünden karşı olmak zorunluluğu vardır. Ve elbette kapitalizmin egemenliği, ekonomik ve teknolojik gelişkinliği altındaki bir dünyada kapitalist sömürüye ve emperyalist tahakküme karşı mücadele etmeden de insanlığın esenliğe ulaşabileceği yolundaki −en hafif deyimiyle− “bönce bir iyimserliğe” kapılmadan...

Hele ki “Cumhuriyet”i, bilhassa“laiklik” vurgusuyla savunmakla “sosyalist” olunmaz! Ancak “devletten yana” olunur!?. Asla akıldan çıkarılmaması gereken de budur!..