Ulusal Sorun Kimin Sorunu veyahut “İnkârlar Zinciri”nin Taşınamaz Ağırlığı…
* [Aşağıda yer almakta olan “metin”, mensubu olmaktan her zaman onur ve kıvanç duyduğum “Siyasî Çizgim”in yayın organlarında, çeşitli zamanlarda yayımlanmış “konu”ya ilişkin yazıların ve yazı dizilerinin bütünüyle olmasa da çok büyük oranda, bir “icmali” gibidir. Ağırlıkla ve özellikle de Yalçın Yusufoğlu’nun son derece yetkin yazılarının…
Neredeyse yarım asır önceki periyodiklerden başlayarak özet halinde derlemeğe çalıştığım söz konusu analiz, inceleme ve politik açılımların yer aldığı yazıları bir kez daha gözden geçirirken, Siyasî Hareketimiz’i aynı zamanda bir “okul”a −ve elbette bir “ekol”e− dönüştüren “öğretmenlerim”i, “ağabeylerim”i, yoldaşlarımı böylelikle bir kez daha sevgiyle ve şükranla yâd etme fırsatı buldum... O “imtiyazlı öğrencilik” zamanlarımızı hatırladım... Manevî gelişimimize katkıda bulunmuş olanlara selâm olsun!..]
I.
Sosyalizmin Bilimi ve Enternasyonalizminin en önemli konularından biri, hiç kuşkusuz, ulus kavramı ve ulusal sorun konusunda ortaya koyduğu öğretidir. Ulusal sorunu, sosyalizmin bilimi ve politikalarının en önemli sorunlarından biri haline getiren tarihsel bir nedensellik söz konusudur... Sömürge ve bağımlı ülke uluslarının ve ulusallıklarının kurtuluş sorununu, topyekûn iktidar problematiği ve hedefi bağlamında ele alan Bilimsel Sosyalizmin bu konudaki görüşleri, Türkiye’nin özgül tarihsel ve sosyal pratiğinde de, yakıcı aktüel gündeminde de büyük önem taşımaktadır. Ülkemizdeki sınıf mücadelesinin eriştiği gelişkinlik düzeyinde, en azından bu mücadelenin bir tarafı olarak “biz”im günümüz şartlarında çözmekle yükümlü olduğumuz sorunlardan başlıcası, sosyal gelişme kapsamı içinde yer alan sınıfsal dinamikler ile ulusal dinamikleri uyum sağlayacakları bir tarihî senteze ulaştırabilme sorunudur.
Ulus (Millet, Arapçasıdır. Milliyet’le karıştırılmasını önlemek amaçlı ulus terimini tercih ettim.), dil birliği, kültür birliği, toprak birliği ve iktisadî yaşam birliği ile belirlenen tarihsel bir kategoridir. Uluslar tarih sahnesine, sosyal gelişim yasaları uyarınca, burjuva devrimleri ve kapitalist sosyo-ekonomik formasyonla birlikte çıkmışlardır. Ve bu nedenle, tarihsel süreç içersinde, herhangi bir ülkede ya da toprak parçasında yaşayan insan topluluklarına kapitalizm öncesinde “ulus” adını vermeye imkân yoktur.
İlk insanın ortaya çıkışından ulus kategorisine gelinceye dek insanlar çeşitli topluluklar halinde yaşamışlardır. Ulus öncesi “topluluklar”, −genellikle− “gen”lerden başlayarak “klan”, “kabile”, “aşiret” halinde yaşamışlar; zamanla “milliyet”ler (ulusallıklar) belirmeye başlamıştır. Klan-kabile toplulukları, milliyetler ve uluslar farklı sosyo-ekonomik temellere tekabül ederler ve aralarında nitel farklılıklar taşırlar...
Bu toplulukların en önemlilerinden klan, kabile vb. gibi oluşumlar etnik bir kategori olup, sınıf öncesi (sınıfsız) toplumun birimleriydiler. Milliyetler ise nispeten yeni tarihsel bir kategori olup, ilkel toplumun son dönemlerinde, sınıfların belirmesiyle birlikte ortaya çıkmışlardır. Milliyetlerin “gelişimi” köleci ve feodal toplumlarda da sürmüş ve kapitalist aşamanın hemen öncesine dek devam edegelmiştir. Milliyetler ortak bir dil ve kültüre sahip insanların bölgesel toplulukları biçiminde tarihte yer almışlardı. “Belirli bir ölçüye kadar” ortak bir dil ve kültür, ortak bir toprak, nispeten yakın ekonomik ilişkilere dayanıyorlar ve ortak vasıflarının “bir dereceye kadar” farkına varabiliyorlardı. Bu özellikler zamanla güçlendi ve belirli bir insan topluluğuna bağlı olma bilinci daha da bariz bir hal aldı... Buna rağmen, gene de feodal toplum ayrı ekonomik birimler esasına dayandığı için, kapitalizm-öncesi toplumda milliyetler “ekonomik bütünlük” olarak addedilemezler. Ve diyebiliriz ki, milliyetlerin ortaya çıkması milletlerin (ulusların) oluşması için bir ön şarttı, sadece...
Milletlerin oluşmasının bir ön şartı olan milliyetlerin ulus niteliğine erişebilmesi içinse ortak ekonomik yaşam birliğine varması gerekti... Bunu da feodalizmin bağrında gelişip güçlenen, serpilen kapitalizm sağladı. Bir başka deyişle feodaliteden kapitalizme geçiş, aynı zamanda, milliyet topluluklarının aşılarak ulus kategorisinin doğmasına da yol açtı. Feodalitenin bağrında güçlenmekte olan kapitalizm, üretimin, mübadele ve ticaretin gelişimini, ulusal bir iç pazarın kurulmasını ve feodal birimlerin sona erdirilerek, milliyet halindeki topluluğun tek bir ekonomik bütün şeklinde ve merkezî bir burjuva devleti altında birleşmesini öngörmekteydi. Üretici güçlerin gelişiminin zorunlu bir sonucu olan bu durum (özellikle iç pazarın bütünleştirilmesi, tek bir kapitalist ulusal ekonominin kurulması ve bu ekonomiyi yönetecek burjuva devletinin oluşması zorunluluğu), bunları gerçekleştirecek devrimci sınıf burjuvazinin öncülüğünde uluslaşmayı, yani ulusların bağımsız birimler olarak tarih sahnesine çıkmasını getirdi...
Böylece uluslar kapitalizmin şafağında doğarak geliştiler. Uluslaşma sürecinin ekonomik temeli kapitalizm, siyasi ve sosyal hedefi anti-feodal, yani demokratik idi... Feodal aristokrasiyi yıkan burjuvazi, kendi sosyo-ekonomik sistemini getirirken, milliyetleri ulus düzeyine yükselterek merkezi ekonomik birimler halinde birleştirdi. Böylelikle burjuvazi, ulusal bir pazar yaratmak için feodal birimlerin yerine, genellikle aynı milliyetten olan unsurları tek bir ulus paydasında toplarken, aynı zamanda ulusal duvarları da örmüş ve gümrük düzenlemeleriyle de “bu milli pazar benim çöplüğüm; sadece ben sömürebilirim, burada benim borum öter” demiş oluyordu... Bu çabalar ise ideolojik planda milliyetçilik akımını beraberinde getirmekteydi. Feodal sistemin ekonomik temelinin üzerinde yükselen üstyapısı ve belirleyici ideolojisi olan dinin yerine, resmî ideoloji olarak milliyetçilik geçiriliyordu. Milliyetçilik başlangıçta, üretici güçleri geliştirmeye, iç pazarı bütünleştirmeye ve feodal bölünmeleri sona erdirmeye yönelik olduğu için tarihin akışına uygundu ve bu nedenle de ilerici bir ideoloji ve eğilimdi. Ayrıca ortaçağın özellikle dinde odaklaşan feodal üstyapısına karşı milliyetçi ideoloji, burjuva demokratik ilkelerle beraber, o zamanın şartlarında toplumun ilerlemesine uygun olan bir yönelimi ve siyasal akımı teşkil etmekteydi.
Burjuvazinin “ilerici” döneminde milliyetçilik ulusal dili, kültürü hızla geliştirdi; milliyet topluluğu içinde yaşayan insanların ortak bağlarını pekiştirdi. Bu faktörler ulusun temel belirleyici niteliği olan iktisadi hayat birliğinin yardımcı unsurları oldular. Kapitalist sistem altında üretici güçler gelişti, insanlar feodal baskı ve sömürüden kurtuldu; bağımlı olan serfler topraktan “özgürleşti”, şehirlerdeki emekçiler lonca boyunduruğundan “azâd” oldular... Herhangi bir üretim aracının mülkiyetinden de “azâde” oldukları için sahip oldukları tek metaı pazara sürdüler: İşgüçlerini... Ve işgüçlerini “diledikleri”(!) kapitaliste satmakta “hür”(!) idiler artık; ancak üretim araçlarının sahibi olan sınıfın “eline teslim” edilmiş olarak... Ve zaten sistemin sosyo-ekonomik kanuniyetleri işlemiyor değildir!.. Ve zaten kapitalizmin de amacı bu idi: Üretim yapabilmek için ihtiyacı olan bol ve ucuz işgücünün temini!..
Bilindiği gibi ilkel toplumun sosyo-ekonomik özelliği kolektif mülkiyet temeline dayanmakta oluşuydu. Üretim araçları üzerinde özel mülkiyetin bulunmaması, bu toplum düzeninde, sınıfların ve sınıf farklılaşmalarının da bulunmadığı anlamına geliyordu. İlkel toplumun insan topluluklarının kümelenmesi kan bağları, akrabalık, soy ilişkileri şeklindeydi. Ancak insanlık, ilkel toplum formasyonundan çıkıp da sınıflı toplum aşamasına geçerken, aynı zamanda kandaş ilişkilere dayalı topluluklar da sona ermeye, insan toplulukları farklı soy ilişkilerinden gelmiş unsurları da içeren birimler oluşturmaya.. ve bu kümelenmeler ortak dil ve kültür özellikleri (ulusal özellikler) kazanmaya başladı.
Böylece insan toplulukları ilkel toplum düzeninden çıkarken karakteristik olarak iki belirgin vasıf kazanmaktaydı. Birincisi sosyal niteliği idi. Bu ise, bu süreçte sınıf farklılaşması ile belirginleşmekteydi. Şu halde birinci ayırdedici vasfı, temel belirleyici karakteristiği ekonomik temele dayanan sosyal (sınıfsal) faktördü; bu genel (evrensel) bir olguydu. Herhangi bir yerdeki, herhangi bir insan topluluğunda −ilkel komünal toplumdan çıkmışsa elbet− bu toplumsal temel (sosyo-ekonomik formasyon) esas olduğu için, insan topluluklarının dili ve kültürü (ulusal özellikleri) ne olursa olsun, bu vasıflar üniversal (genel nitelikler) idi...
Fakat sınıfsız (ilkel) toplumdan çıkarken kümeleşen insan topluluklarının tek varlık sebebi bu sosyal evrensellik değildi. Ayrıca farklı dil ve kültürler edinerek özel bir ayrıma da tâbi olmuşlardı. Belirleyici temel ve genel nitelik olarak sosyal sistem edinen insan toplulukları, kümelenirken dil ve kültür birliği şeklinde ikinci bir vasıf kazanmışlar, milliyetler özelinde ortaya çıkmışlardı... Evrensel sınıfsallık sosyal içeriği, ulusallık özellikleriyse biçimi teşkil etmekteydi...
Aynı genel toplumsallık (sosyo-ekonomik sistem) tarihsel olarak egemen olduğu halde, farklı, özel, ulusal dil ve kültürler oluşmuştu. Ve bu belirleyici vasıf olan sosyal bakımdan evrensellik(genel) ile özel bir faktör olan ulusallık (ulusal bakımdan özel) arasında bir kategorik çelişki de doğmuş oluyordu...
İşte burjuva devrimleri döneminde bu çelişki geçici, izafî ve kısmî olarak ulus lehine çözülmüş oldu. Burjuvazi feodal bölünmelere karşı ulusal birliği esas aldı, ulusu ön plana çıkardı, ulusal duvarlar ördü; feodal baskı ve sömürüye karşı serfleri, kent emekçilerini ve bizzat kendisinin sömürdüğü işçileri kendi çevresi etrafında birleştirebildi. Çünkü toprak kölelerinin “özgürleşme” özlemlerine ve feodaliteye karşı ortaya koyduğu siyasî (burjuva demokratik) ilkeler işçilerin de ekonomik ve siyasi taleplerine uygun düşüyordu; geniş emekçi kesimlerin temel yurttaşlık hakları lehineydi. Böylece burjuva demokratik devrimleri çağında burjuvazinin mücadelesi −işçiler, köylüler ve emekçilerle arasındaki temel çelişkilere rağmen− toplumun (ulusun) genel çıkarlarına uygun düşüyordu. Geçici tarihî şartlarda, serbest rekabetçi kapitalizm ilişkileri altında feodaliteye karşı sosyal muhalefetin ve mücadelenin öncülüğünü üstlendiği için −kelimenin dar anlamıyla− toplumun ulusal çıkarlarını burjuvazi temsil etti. Bu çözüm, bir dönem için sosyal sistem ile ulusu özdeşleştirdi; sosyalin belirlediği genellik, ulusun belirlediği özellikte somutlandı... Kapitalist (burjuva) uluslar oluştu...
Ama kapitalizmin egemenliği altındaki bir diğer eğilim ise, uluslaşmayla çelişen uluslararasılaşma eğilimidir. Üretimin ve emeğin sosyal karakteri ve buna bağlı olarak sosyal işbölümü uluslararası bir kimlik kazanmıştı... Üretici güçlerin gelişkinlik seviyesine paralel bu uluslararasılaşma olgusu, −kapitalizmin eşitsiz gelişimi kanunu işleyerek− sermayenin de beynelmilelleşmesini getirdi. Emperyalizm aşamasında tekelci burjuvazinin pek çok ulus üzerinde, sömürüye dayanan, ulusal baskı kurması neticesini doğurdu. Ulusal çaptaki büyük sermayeler, ulusal sınırları aşıp uluslararası tekeller, uluslar-üstü tekelci oligarşik yapılar oluşturdular... Kapitalist uluslar arasında kapitalizmin eşitsiz gelişme yasası icabı, zamanla ulusal farklılaşmaların derinleşerek,dünyanın sömüren-sömürülen, ezen-ezilen uluslara bölünmesi.. gerçekte artı-değerin gaspı esasına dayalı olan kapitalist sömürünün sömürücü sınıfı burjuvazinin dünyanın diğer yörelerine de ulaşarak yeni sömürü alanları araması ve kendi ulusunun sınırları dışında da diğer uluslara üstünlük kurma emellerinin sonucuydu. Uluslararası ticaretle ve kolonyalist dönemle başlayan ama doruk noktasına tekelci kapitalizmle ulaşan bu olgu; ulusal farklılaşmaların derinleşmesi, emperyalizmin dünya çapındaki sömürü ağının oluşması neticesini veriyordu. Uluslararası ekonomik sömürü −yeraltı, yerüstü, doğal hammadde kaynaklarının talanı, mal ihracıyla kapitalizmin pazarı ve sermaye ihracıyla da ucuz işgücü pazarı− temeline dayalı “bu olgu”, aynı zamanda üstyapıda da ulusal baskıyı getirmişti. Kendi ülkesinde emekçi sınıflar üzerinde siyasî bir baskı mekanizması kurmuş olan Batı’nın burjuvazisi, bu baskısını uluslararasılaştırmış oluyordu.
Feodalizmden kapitalizme geçerken, daha önce aynı feodal ülkenin sınırları içinde yaşayan farklı milliyetlerden bir kısmının veya birinin burjuvazisi hızla gelişiyor ve diğer milliyetlerin bulunduğu bölgelerin pazarlarına el atıyor, ve sonuçta çok milliyetli bu ülkeler kapitalist bir devlet haline dönüştüklerinde, bir ulusun egemen ulus pozisyonunda bulunduğu çok-uluslu kapitalist devletler doğuyordu. Egemen ve ezen ulus konumundaki ulusun burjuvazisi, tıpkı kolonyalist Batılı kapitalist ülkelerin “denizaşırı” ülkelerde yaptığı gibi, diğer ulusu/ulusları ya da milliyetleri, bu defa, aynı devlet statüsü altında “sömürge” veya “bağımlı ulus” durumuna getiriyordu. Böylece ezen ulusun burjuvazisinin diğer uluslardan veya ulusallıklardan ya da azınlıklardan olan insanlar üzerinde uyguladığı baskı sadece sınıfsal olmaktan ibaret değil; ulusaldı da, aynı zamanda...
Aslında birden fazla milliyeti bünyesinde barındıran ülkelerde bu ulusal baskılar burjuvaziyle birlikte doğmuş da değildir. Örneğin Çarlık Rusyasında burjuvazi palazlanmadan önce de Rus toprak aristokrasisi, merkezî feodal devlet eliyle, Rus boyunduruğunu diğer milliyetler ve azınlıkların boynuna vurmuştu. Çarlık dönemi Yahudi katliamlarını, Ermeni ve Tatar kıyımlarını, Çerkez ve diğer Kafkas halklarının deportasyonunu, “soykırım”larını buna örnek verebiliriz. Feodalizmin hâkimiyetindeki çok milliyetli ülkelerde farklı dinlerden ve hatta mezheplerden olan gruplar üzerinde de baskı ve kıyım uygulanmıştı; fakat şimdi kapitalizme geçişle birlikte bu dinî ayrılıklar önemini kaybetmiş ve artık olay bir “ulusal sorun” halini almıştı...
Ezen ulusun burjuvazisi kendi dilini, kültürünü “ötekininki” üzerinde hâkim kılıyor, diğer uluslardan veya milliyetlerden olan insanlara asimilasyon politikası uygulayarak, o toplulukların ulusal bilinçlerinin körelmesine yol açıyor... ve nihayetinde bu politikalar, o ulusun ya da milliyetin ortadan kaldırılarak veya hiç değilse ulusal gelişiminin akamete uğratılıp güdük kalmasına yol açarak ezen ulus tarafından eritilmesi şeklinde somutlanıyor... böylelikle, ezen ulusun burjuvazisi ve diğer hâkim sınıfları ezilen ulusların ve milliyetlerin üzerindeki amansız sömürüsünü ve baskısını pekiştirerek sürdürmeyi hedefliyor... kendi varlığını ve ulusal hükümranlığını tehlikede gördüğü anda da gaddarlığı şiddetleniyor; en acımasız büyük kitle katliamlarına, jenositlere kadar işi vardırıyordu...
Buraya kadar anlattıklarımız ışığında, sıklıkla kullandığımız “ulusal sorun” (millî mesele) terimiyle, sorunun salt farklı devletler arasındaki ezen-ezilen ulus ilişkisinden ibaret olmadığı, çoğunlukla ve özellikle, çok-uluslu bir devletin sınırları içindeki ezen-ezilen ulus ilişkilerinde ezilen ulusun kurtuluşunu ifade etmiş olduğumuz açıklığa kavuşmuş olsa gerektir...
Ulusal sorunun çözümünde bilimsel sosyalizmin getirdiği “self-determinasyon” hakkı ilkesinin ideolojik temeliyse, kuşkusuz proletarya enternasyonalizmidir. Bunun ilk prensibiyse uluslar arasında tam eşitlik güdülmesi ve zora dayalı her türlü bağın kesin olarak tasfiye edilerek, ilişkilerde serbest rızanın kayıtsız şartsız ve tartışmasız esas alınmasıdır. Beraber yürünecekse de, ayrılma hakkının peşinen prensip olarak kabulüyle ancak, “gönüllü birliktelik”in tesis edilebileceği gereği açıktır.
Proletarya enternasyonalizminin objektif maddî temeli ise, kapitalizmin temel çelişkisi olan üretimin/emeğin sosyal karakteri ve sosyal işbölümü ile kapitalist mülk edinme (her şeyden evvel üretim araçlarının mülkiyeti)’nin özel niteliği arasındaki antagonizmanın beynelmilelleşmiş olmasıdır. Emeğin/üretimin sosyal karakterinin hızla yaygınlaşması ve sosyal işbölümünün alabildiğine artması ile buna mukabil üretim araçları mülkiyetinin giderek daralan, sayıları gitgide azalan tekellerin elinde toplanması olgusunun (kapitalizmin temel çelişkisinin) sosyal ve siyasal plana yansıması da işçi sınıfıyla burjuvazi arasındaki çelişki şeklinde somutlanır. Ve uluslararası düzlemde, söz konusu bu antagonistik taraflar daha da kristalleşir. Emeğin sosyal karakterini temsil eden ve bu karaktere uygun düşen üretici güçleri geliştirecek olan proletarya ile üretim araçları üzerindeki mülkiyeti elinde tutan ve üretici güçlerin gelişmesine köstek olan burjuvazi arasındaki mücadele kızışır. Kapitalizmin temel çelişkisinin uluslararası bir fenomen karakteri kazanmasıyla birlikte, bu mücadele de uluslararası bir kimliğe bürünür. Bu ise bize, dünyadaki temel çelişkinin de emek ile sermaye arasında olduğunu göstermektedir. Bu çelişkinin kaynağı ve sürdürücüsü emperyalist burjuvazidir; uluslar arasındaki eşitsizliğin ve zora dayalı ilişkilerin baş sorumlusu da odur... Dünyanın temel çelişkisinin çözülmesi, kapitalist sistemin sona ermesi, dolayısıyla emperyalist burjuvazinin tasfiyesi için global planda mücadele yürüten işçi sınıfı, aynı zamanda, ezilen ulusların kurtuluşunu öngörür; uluslar arasında eşitliği ve serbest rızaya dayalı gönüllü ilişkileri ve ulusların kendi geleceklerini özgürce belirleme hakkını, enternasyonalizmin şaşmaz bir ilkesi olarak savunur. Bu onun tarihî misyonudur!.. Bilimin ve enternasyonalizmin ulusal soruna değgin öngörülerinde ilkesel bir diğer yan da ezen ve ezilen ulus emekçileri arasında tam bir güven, kardeşlik ve dayanışma tesis etmektir. Çünkü ezen ulusun burjuvazisi −genelde ise emperyalist burjuvazi−, kendi ulusu içinde, ezilen uluslara karşı şoven milliyetçilik ve ırkçılık duygularını körükleyerek emekçiler arasına nifak sokma ve düşmanlık tohumları ekme tutumunu güder. Ezen ulusun tekelci sermayesi bu şoven tutumu, salt kendi ezdiği uluslara ve milliyetlere karşı değil, aynı zamanda diğer −ezen ve ezilen− ulusların emekçilerine karşı da kendi ulusunun emekçilerini milliyetçilik ve şovenizm duygularıyla şartlandırmak şeklinde sürdürür. Bu düşmanlık politikasının önüne geçerek, emekçi halkları şovenizme karşı bilinçlendirmek; işçilerin birliğini sağlamak, halkların kardeşliğini savunmak görevi de işçi sınıfının omuzlarındadır... Ezen ve ezilen ulus emekçi halkları arasında güvensizliği giderecek ve ayrılığı derinleştiren milliyetçi motifleri bertaraf edecek bir tutum izler...
Ezen ulus burjuvazisinin şoven milliyetçi demagojilerine ve manipülasyonlarına karşı mücadele verirken, diğer yandan da ezilen ulusun −varsa− “millî burjuvazisi”nin veya millî burjuvazinin “tarihi misyonunu” üstlenmiş küçük burjuva sınıf ve tabakalarının milliyetçi ideolojisi arasındaki “ayrıma” dikkat eder. “Ulusal Kurtuluş” mücadelesinin ve/veya ulusal kurtuluş “yolunda” verilmekte olan ulusal demokratik acil haklar ve güncel talepler uğruna mücadelenin karakteri, anti-emperyalist, anti-feodal görevleri ihtiva ettiği, “ulusal bağımsızlığı” öngördüğü için ilericidir!.. Ancak yine de belirli tutucu yanlar, özellikler ve fikirler taşıma riski ihtiva etmekte olan bu milliyetçiliğe karşı ve Bilimsel Sosyalizmle milliyetçilik hiçbir vakit bağdaşmadığı için işçi sınıfı, azami bir dikkat ve uyanıklık göstermek zorundadır. Bu yüzden de, “ulusal kurtuluş” mücadelesini “sosyal kurtuluş” mücadelesiyle tamamlamak misyonuyla hareket etmek, bunun gereklerini yerine getirmekle yükümlüdür!..
“Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı” ilkesinin −yani ezilen bir ulusun, milliyetin veya ulusal azınlığın, bulunduğu devlet bütünlüğünden ayrılarak bağımsız bir devlet kurma ya da başka bir devlete iltihak etme özgürlüğünün− temeli, ilk olarak sosyalizmin bilimi ve enternasyonalizmi tarafından ortaya konmuş ve pratiğe aktarılmıştır. Bilimsel sosyalizmin öğretisinin bu ilkesi pratikte başarı kazanmasıyla ve uluslararası global mücadeleyle, izleyen dönemde, burjuva devletleri de zamanla, −hiç değilse kâğıt üzerinde bile olsa− ulusların kendi geleceklerini tayin hakkı ilkesini kabul etmek mecburiyetinde kalmışlardır.
10 Aralık 1948 Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, 4 Kasım 1950, Roma, Avrupa İnsan Haklarını Koruma Sözleşmesi, 1 Ağustos 1975, Helsinki, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı Nihaî Senedi gibi günümüzün en önemli uluslararası belgelerinde ve ihtiyaç hâsıl oldukça, 15 Aralık 1978, BM Genel Kurul Kararları, 10 Aralık 2010, Santiago Bildirgesi gibi “güncellenen” imzalarla kayıt altına alınan hükümlerde ulusların kendi kaderlerini belirleme hakkı ilkesi ile ulusal azınlıkların demokratik ve ulusal haklarına ve bu haklar arasında sayılan dil ve kültürlerini serbestçe kullanma ve geliştirme özgürlüğüne önemli bir yer ayrılmıştır. Global ölçekte verilmekte olan mücadelenin kazandığı ileri boyutlar, işçi sınıfı biliminin ve enternasyonalizminin öngördüğü bu temel hakkı, bahse konu en önemli uluslararası belgelere ve devletler hukukuna nakşetmiştir.
Hiç şüphesiz, ezen pozisyonundaki bir burjuva ulusun −yani onun hâkim kapitalist sınıfı ve ortaklarının− ezilen pozisyonundaki ulusa ve milliyete veya ulusal azınlığa bu hakkı kendiliğinden vermeyeceği aşikârdır!.. Ezilen uluslar, bu hakkı kendi öz mücadeleleriyle elde ederler; ve bu mücadele sonucunda kendi kaderlerini özgürce tayin ederek ya ayrılırlar ya da ulusların eşitliği ve serbest rıza ve gönüllü birliktelik esası üzerinde bulundukları mevcut devlet sınırları içinde kalarak kendilerince uygun gördükleri bir statüyü benimserler. Ulusların kendi geleceklerini özgürce belirleme hakkına sahip olabilmek için olmazsa olmaz şart ayrılma hakkıdır!.. Ve demagojik kara propagandaya, şoven milliyetçi endoktrinizasyona ve empozasyona, ırkçı, faşizan söylemlerle “icra edilen” hamaset ve manipülasyonlara pabuç bırakılmayacaksa eğer, “ayrılma hakkı”nı savunmakla “ayrılma”yı teşvik etmek arasındaki ayrımı iyi ortaya koyma gereği açıktır.
Global ölçekteki topyekûn mücadelenin emperyalizme uluslararası planda kabul ettirdiği bir diğer önemli ilke de, çok uluslu burjuva devletlerde ezilen ulusların, milliyetlerin veya etnik grupların asgarî demokratik, kültürel ve dilsel özgürlüklerini tanımak şeklinde olmuştur. Çok uluslu birtakım burjuva devletlerde egemen ulus konumunda bulunmayan ulusal topluluklar, söz konusu bu asgarî demokratik hakları kendi öz mücadeleleriyle elde etmişlerdir; Türkiye gibi birtakım ülkelerde ise, egemen sınıflar/merkezî otorite bizzat imza koydukları uluslararası antlaşmalardaki bu hükümlere uymamaktadırlar!..
II.
* “… o kadar keskin şovenizmle donanmış Türk kitlelerinin şoven zihniyeti demokrasinin önünde sorundur. Türk sorunu demek Türklüğün ve Türkçülüğün her türlü siyasal ve sosyal ilerlemenin önüne çıkarılması demektir. Türk Sorunu sadece Kürtlere, Ermenilere, Yahudilere, Süryanilere, Rumlara karşı yoktur, Türk Sorunu bizzat Türklere karşı da vardır. Çünkü Türk Sorunu Türkçü kalıpların, klişelerin özgür düşüncenin üstünü örtmesi demektir. Türk sorunu grev yapan işçiye, haklarını arayan memura, akademik özgürlük ve sosyal haklar isteyen öğrenciye, toprak, su, ucuz tohum, gübre isteyen köylüye de karşıdır. Daima sola bayrakla karşı çıkmaları işte o Türklük sorununun simgesidir.” (Yalçın Yusufoğlu, “Türkiye'de asırlık bir ‘Türk sorunu’ vardır”, Kızılcık, sayı53, Mart-Nisan 2013.)
* ”Vatanseverlik olarak algılanan; “light” milliyetçilikten ırkçılığa varan çeşitli varyantlarıyla “milliyetçilik” olarak lanse edilen faşist zihniyet, bu toplumda her zaman vardı ama hiçbir zaman bugünkü kadar yaygın, tehlikeli, yer yer kriminel olmamış, siyaseti, kurumları ve kitleleri bu kadar kuşatmamıştı.” (Oya Baydar, “Üç günde yedi şehit; hangi dava için, ne uğruna?”, T24, 15 Ağustos 2023.)
Bilimsel teorinin ulusal sorun konusundaki öğretisini yukarıda (I. kısımda), genel teorik kavramlar ve prensipler bakımından “özetlemeye” çalıştık. Türkiye’de “ulusal sorun”un somutlanışına bir giriş mahiyetinde olan aşağıda (II. kısımda) ise, “Kuzey Kürdistan” da (Türkiye Kürdistan’ında) yaşamakta olan Kürt ulusal topluluğunun ulusal ve demokratik sorunlarının tüm boyutlarıyla taşıdığı karakteristikleri ele almaya çalışacağız... Kürtlerden başka Rum, Ermeni, Yahudi, Lâz, Çerkez, Arap vb. gibi çeşitli azınlıklar ve bunların kendi etnik durumlarından kaynaklanan kimi sorunları olduğu vakidir. Ama bu etnik grupların sorunlarıyla, “ezilen ulus” durumunda olan Kürt halkının ulusal sorunlarını, gerek bugün gelinen boyutları ve gerekse de nitelikçe ayrı tarihsel oluşumları bakımından aynı kapsamda ele almak ve aynı çözümler çerçevesine sığdırmak mümkün değildir; dahası doğru da değil!..
“Kürtleri katlederek” iktidar devşireceği hesapları yapanlar, Kürdistan ağırlıklı ama “batı”da da umulmadık sonuçlar almış bir legal siyasi partiyi “şeytanlaştırıp”, hedefe oturtarak “taşlamak” maksadıyla hareket ediyorlar!..
“Kürt sorunu”nda barışçı yöntemler geliştirmeye ne niyetleri, ne de buna yetenekleri vardı... Ancak “bunlar”ın en iyi yanı da bu: Mütemadiyen “şeytanlar” üretmesi!..
Ulusal sorun da dâhil, Türkiye temel sorunlarını tartışırken zorunlu olarak mevcut devlet yapısını tartışmaktadır, aslında... Türkiye “Kürt sorunu”yla, bir asırdır yaşamaktadır. Ancak bugün gelinen noktada “Kürt sorunu”yla böyle yaşamanın mümkün olmadığı, “eskisi”nden farklı bir yol bulunması gerektiği, apaçık görülmektedir. Anlaşılan o ki, −çeşitli araştırma ve anket sonuçları göstermektedir ki− toplumun büyük çoğunluğu, “sorun”a barışçıl, demokratik ve siyasal bir “hal yolu” bulunmasını istemektedir. Bu “mesele”de nirengi noktası devlettir; ve devlet, yüz yıldır “bildiğini okumaya” devam ettiği için “Kürt sorunu” büyümekte ve daha da içinden çıkılmaz bir hal almaktadır. Devlet, yüz yıldır elindeki tek “enstrüman”ı, balyozu her gördüğü Kürdün kafasına, “çivi olduğu” peşin hükmüyle, indirmekte!.. Einstein’ın “sözü” olduğu söylenir: “Aptallık, aynı şeyleri ikinci kez tekrar edip farklı sonuçlar beklemektir!”. Ancak “aynı şeyleri”, 29. (yazıyla yirmi dokuzuncu) kez tekrar etmeye Einstein ne ad verirdi, doğrusu meraka değer!..
“Sorun”a eskisinden farklı, barışçıl, demokratik bir “hal yolu” bulmak demek, “yeni bir yaklaşım”ı öngerektiriyor. Bu ise, ister istemez devletin yapısı tartışmasını gündeme getiriyor. Devletin yapısını tartışmaya başladığımızda da karşımıza “Kemalizm” çıkıyor; devletin yapısının tartışılmasına, devlet savunuculuğu misyonuyla, şiddetle karşı duruyor. “Kürt meselesi”ni tartışırken “devletin yapısını”, onu tartışmaya çalışırken de “Kemalizm sorunu”nu tartışmak durumunda kalıyoruz... Demokratik olmayan, sivil toplumda temeli bulunmayan, şark despotizminin bütün çizgilerini kurduğu cumhuriyete taşıyan, ulusal kimlikleri tanımayan, dahası kanla ve ateşle bastıran ve siyasi işçi sınıfı hareketini daha doğmadan boğmaya uğraşan Cumhuriyet’in “Bânisi”nin irşatları doğrultusunda oluşturulmuş bir doktrini “sorun” olarak tartışıyoruz, neticede...
Tektaş Ağaoğlu gibi söyleyecek olursak;
“Kemalizm”den kastımızın salt M. Kemal devri ile sınırlı olduğu gibi bir sonuç çıkmasın. “Kapsamı”na mevcut iktidar da dâhildir. İkide bir, bilumum hempaları ile birlikte, anti-Atatürkçü lâflar ettiklerine bakmamak lâzım; günümüzün Kemalistlerindendirler!.. Kemalizmin iki özelliğine “meftun”durlar: 1) Devletin “yüksek” himayesinde kapitalist özel teşebbüsçülük; 2) Tepeden inmecilik ve “tepelerine inme”cilik! Kürtler başta olmak üzere, diğer bütün azınlıklara karşı “ötekileştirme”, sindirme, yok etme, yok sayma, asimile etme çabaları... Memleketi “homojenize” ve “sterilize” etme niyetleri... Aynı egemen sınıfların, “aynı” iktidarların değişik biçimler altında, her daim ürettiği “kanlı” ve “kârlı” bir vahşet ve kıyım sahnesi!.. Ülkede zaten bunlar her dönem atbaşı gitmiştir; Kemalizmin özü de buradadır. “O dönem”, Fransız İhtilali Kebir’inden etkilenmiş Jön Türk ve İttihatçı ardılı asker-sivil “Osmanlı paşalar bürokrasisi”nin, örneğin bir “devlet dini” icat edip, tevarüs ettiği “Bizantizm”le, âleme nizamat vermesiyle; “bu dönem”, bunların islamî referanslarla bunu yapmasının özü itibariyle bir farkı yoktur; şoven milliyetçi politikalar, şimdi “islamî salçaya” bulanıp Türkiye halklarının önüne boca edilmekte: Yersen!?. Şimdi, sadece üzerinden zaman geçtiğinden, Kemalizm “kemale” ermiştir!.. Ya da “hidayete”!.. M. Kemal hayranı olmaları da gerekmiyor; bu fazla bir anlam ifade etmiyor!.. Yaşanılan çağ, geçen yüzyıl değil, sonuçta... M. Kemal hayranlığına ihtiyaçları yok; bugünü yaşıyorlar... “Reisleri”ne, dolayısıyla kendilerine hayranlar!..
28 Eylül 2023.