“De ki, aynaya bakmışız, orada resmimiz kalmış. Unutmuş ayna bizi…”(*)
Sanayi Devrimiyle birlikte hayatın “her alanı” hızla değişim sürecine boyun eğmek mecburiyetinde kaldı! Adeta yaşayan “her şey” metalaştırıldı! Sosyal ilişkilerin sanki metaların ilişkisiymiş gibi algılanmasına yol açan bir yanılsama yaşanmaya başladı! İnsanların birbirleriyle olan ilişkileri nesneleşmiş bir karakter kazandı!
Derken tüm sosyal fenomenlerin kendi gerçeklikleri içinde kavranmasını önleyen bir deformasyon, bir transmutasyon yaşanmaya başlar: “Yabancılaşma” sosyal hayatın her alanını kapsar hale gelir! İnsanların bizatihi kendi faaliyeti sonucu ortaya çıkmış bulunan bütün bu fenomenler, süreçler ve ilişkiler onlardan “bağımsızlaşıp”, onların üstünde bir güce, onları egemenlikleri altına alan bir heyulaya dönüşmesi illüzyonu yaşanır; ilkin insanların zihninde, sonra da davranışlarında!..
Velhasıl insan, koşullarının ürünüdür! Tutum ve davranış dediğimiz şey ve değerler, büyük oranda, insanın içinde bulunduğu koşullara (bunların üzerinde biçimlendiği temel olan maddi hayatın üretim tarzına, hayatın üretilmesinin değiştirilemez mantığına) bağlı olarak değişir. Sosyal ilişkilerinin toplamıdır insan. Yaşadığı toplumun hâkim ilişki biçimi, ideolojisi ve ahlâkını kendi küçük ve sıradan dünyasında temsil eder o! Hepsi bu..!
Ve bugün geldiğimiz noktada da yaşanan budur! Ana doğrultusuysa, “tüketme”ye endeksli bir hayat olmasıdır! “Maymun iştihalı ve moda akımlarına ‘yazgılı’ bir tüketim, bu… Böyle olunca da hayat bir süreklilikten, bir ilintiler ve ilişkiler kompozisyonundan çok, birbirinden kopuk ‘trend’ler, birbiriyle alâkasız yeni modalardan, “yeni zamanlar”dan oluşuyor…” Büyük bir çoğunluğu için!.. (Ş. Çelikyapı, “Kahrolsun emojiler…!”, Kızılcık, 17 Şubat 2021.)
Ve meselâ bizim gibi insan hayatının ve emeğin bu kadar ucuz olduğu ülkelerde patronlar yüz binlerce dolarlık robotlara yatırım yapmak yerine, insanları “robotlaştırmayı” tercih ederler. Resmî eğitim de, ideolojik araçlar ve dinî inanışlar da, yani son tahlilde hegemonik mekanizmalar, assetler, manivelalar bu amaca hizmet eder. Tahakkümün alet çantasında her daim bulundurulur. İnsanların robot gibi davranmalarını sağlamak, robotların insan gibi davranmasını sağlamaktan çok daha ucuzdur..!
Nostalgia;
Başlığı öyle koyduk ya!.. Nostalji sözcüğünün kökeni Yunanca olup “geriye, eve dönmek” ve “acı” anlamındadır. Aynı zamanda geçmişteki yaşama duyulan sevgi ve özlemi de ifade eder. Aslında bu her iki özellik birbirini tamamlar; geçmişteki yaşama duyulan sevgi, hüzünle yâd edilir… Sevgi ve hüzün bir aradadır. Bu duygulanım geçmişin daha iyi olduğu üzerine değil, bugünün daha kötü olduğu üzerinedir… Ama baştan sona hep bir nostalji tınısının olduğunu görürüz. Ancak tek başına “eskiden daha iyiydi” demeyi sevmek ve onunla yetinmek de değildir “nostalji”…
Sırasıyla, eve dönüş ve acı anlamlarına gelen Yunanca ‘nostos’ ve ‘algos’ sözcüklerinden türetilen nostalji, esasen evinden/yurdundan uzakta olmanın yarattığı acıyı ifade ediyordu önceleri… Özellikle de “gurbet ellerde” uzun süre savaşan askerlerin sıla hasretlerini… 18. yüzyılın ortalarına gelindiğinde nostalji, nedeni yeterince anlaşılamasa da bir hastalık olarak tıp literatürüne iyice yerleşmişti ve 20. yüzyıla kadar da hekimler tarafından önemli bir tıbbi durum olarak görülüyordu. Bugünün lügâtlerine bakıldığındaysa “nostalji”, kelime anlamı olarak (dar anlamda), “daüssıla-sıla özlemi”, evini-yurdunu özleme demek. Ama zamanla nostalji, bugünkü “geniş” anlamına yaklaştı; kayıp bir yerden ziyade kayıp bir zamana duyulan özlemle ilişkili bir fenomen oldu. Eski zamanlara veya eski yaşam tarzlarına duyulan bir özlem olarak görülmeye başladı. Sıla özlemi esas olarak mekansal bir çağrışıma sahipken, nostalji zamanın geçiciliği ve daha da önemlisi, geçmiş deneyimin yeniden yaşanamazlığıyla ilişkilendi. İsim de zikredilerek “mekân”dan söz edilse bile kastedilen, o somut yerde “yaşanmışlıklar”dır; zamandaki “izleri”dir...! Acıyla karılan bir özlem; dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir tarihi zaman içinde... Acı eskinin tamamen yok olması değildir, belki de çoğu zaman… ama eskinin −yeni toplumsal şartların “öğütücülüğü”ne maruz kalıp− zorla mahvedilmesidir. Hayatın zorladığı noktalarda, bir zorlamaya, bir kayba ait acı söz konusudur…
Bir nevi “Odysseus (Ulysses) sendromu” denilebilir mi?..
İçinde yaşadığımız dünya, içinde yaşamaya çalıştığımız ülke bahse konu ise… hiç solmayacağını sandığımız güzelliği en tanıdık olan yerin, en alışıldık olan koşulların tuhaf bir şekilde −bir başka yer, bir başka zamanmış gibi sanki− yabancı bir mekân, yabancı bir atmosfer gibi hissedilmeye başlanmasıyla gelişen duygular… kendini yabancılaştıran veya daha doğrusu yabancı gibi, −ekseriyetle hatta− hapsedilmiş gibi hissettiren duygu durumudur bu, insanlar için. Acı buradan kaynaklanmakta en başta…
Şimdilerdeyse nostalji kimilerince bir aşağılama, bir ayıplama vurgusuyla birlikte, belirli bir yaştan sonra musallat olan “dinozorca” bir tutkuymuş, sanki yaş dönümünün marazi bir takıntısıymışçasına “pejoratif” bir anlam yüklemeyle, bir yaftalama olarak rağbet görüyor, çoğu kez..! Bir etiketleme terimi ve bir “stigmatizasyon” eylemi!..
Bense genişletilmiş ve olumlu anlamıyla alıyorum! Zaten böyle bakınca da nostaljinin, ayıplanacak bir duygu olmadığı… hiç de öyle marazî, sulugöz, “ner’dee o eski kerevizler, azizim” geyiği olmadığı… aksine −genel kanının ve sanının aksine− bir tutuculuk değil, bir ilericilik motifi taşıdığı da anlaşılabilir, kolaylıkla… Çünkü çözülüp yağmalanan kültürleri, gitgide çoraklaşan bir dünyayı, yoksullaşan bir hayatı yeniden daha “zengin” bir hale getirme arzusunu, isteğini, en azından düşünü canlı tutma çabasıdır, nostalji… Yaşanan günün, aktüel hayatın olumsuz yanlarının farkına varılmasını önlemek için “bilinç endüstrisi” marifetiyle kotarılan bütün manipülasyonlara, hayatın en akla gelmeyecek alanlarındaki propagandif empozasyonlara... tüm ideolojik bombardımanlara… dezenformasyonlara, egemenlerin tekmil saldırı ve engelleme çabalarına rağmen, bize neler kaybettirdiğini anlamaya başlamakla “hayatiyet” kazanır..! Sosyal hayata, yaşanmakta olan günlere, aktüel olaylara eleştirel bir açıyla bakabilmeyi “önşart” koşar!
Gelgelelim eskide kalanlar, hiç bu dönemdeki kadar çok özlenmedi, belki de… O kadar kayboldu ki yaşanan çevrenin kültürel kokusu, şehrin hem mimari ve hem de nüfusunun dokusu… özlem arttı. Aynı zamanda nüfus ve yaşam tarzı değişti. Ne aynı kalabalıktayız, ne aynı eğitimdeyiz, ne aynı yemekleri yemekteyiz, ne de aynı haz alma, eğlenme şekillerimiz ve gülme veya kızma, öfkelenme, hiddetlenme biçimlerimiz var. Aynı dünyada da yaşamıyoruz..! Ne diyelim; globalizm işte!..
“Unut artık; yok böyle bir yer, böyle bir zaman senin için!”
Asıl önemlisi ise insanın çağlar boyu biriktiregeldiği bir takım değerler de erozyona uğruyor; yerini paranın egemenliği, çılgınca bir meta fetişizmi, hedonik tufeylî bir tüketim, yozlaşan insan ilişkileri alıyor... Bu “tefessüh”, devlet/siyasi iktidar kurumlarının müzmin kesif küf kokusunu bile bastırdı…
Ezcümle yaşanmakta olanların hangi değerleri hayattan silip-süpürdüğünün, sürüp-çıkardığının farkına varmak ve o değerlere sahip çıkmak demektir nostalji!.. Bize kendi sesimizi duyup, durup dinlemeyi öğretir. Hayatın “hay-huyu”ndan, çevre seslerden gitgide duyulmaz hale gelen kendi sesimizi… Bu sese kulak vermeyi…
Acımasız, hızlı tempolu ve yok olmayı da bağrında taşıyan bir üretim süreci ve “mentalitesi” içinde yaşanan ve her şeyin metalaştırıldığı, bedel olarak da “ruhumuzu satmamız”ın talep edildiği pazardan ve hızla tüketilen bu hayattan bizi bir nebze de olsa, bir anlamda da olsa uzak tutmayı başarabilmek ve geçmiş hayatın “iyi tarafları”nı, bozulmadan saklayabilmek demektir nostalji..! Zaten eskiye olan ilginin temelinde de yeni hayatın dışladığı, geçmişte kalmış ama daha insanî olan hayatın bazı değerlerini, örneklerini, göstergelerini ve hakikatini ve umudunu koruma, saklama, yaşatma ve yaşama... işlevlerini bütünüyle yitirmediklerini gösterme ve günü geldiğinde de, onları tekrar kıymetini bilecek, anlayacak olanlara emanet etme arzusu yatar!..
Gelecek perspektifin öngörülemezliğini, belirsizliğini… siyasi atmosferin, toplum açısından bir yandan endişesini, diğer yandan da umudunu taşıyan bir döneme girmekteyiz. Tutunacak, hayatı anlamlı kılacak çabalar içine girildiğinde “yeni” bir şey yoksa, bunun bulunacağı en iyi yer geçmiş..!
Ancak yaşanan günlerin getirdiği bir “yarınlara güvensizlik”, “yarın nosyonu”nun tamamen yitirilmişliği, çıkışsızlık, çaresizlik içeriyorsa eğer nostalji, o takdirde “vahim”dir! “Gündedün”ü iyiden iyiye “egzajere” etmek; “dün”ü fetişleştirmek… Değişime karşı duyulan korku dolayımıyla direnç göstermek; hatta meseleyi tamamen pesimizm boyutuna “obsesif-kompülsif” saplantıyla taşımak ve taşırken de kaçınılmaz bir biçimde öteye beriye “taşırmak”... “döküp saçmak”... Temel mesele bu oldu muydu, ne ölçüde “kendi sesimiz” olduğu tartışmalı “cızırtılı bir parazit” duyulur yalnızca..! Ama ne gam; herkes kendi sesine âşıktır nasıl olsa..!
Yani demem o ki, bu saplantılı hâl salt anılarla, hatta anılarda yaşama demek… dahası, şizoid bir obsesyon hatta..! Geriye, geçmişe dönük bir hayat!.. Sürekli “dikiz aynası”na bakarak araba bile kullanılamaz! Arada bir geriye bakmak, göz atmak yeterli olur! Asl’olan ileriyi görebilmektir!..
Fakat Tarih ve Coğrafya da önemli derecede rol oynar bu bahiste; hatırlama üzerine kurulu bir geçmişin yitik zamanının peşinden giden insan düşüncelerini, mutlaka büyük oranda etkiler. Hele hele meselâ Kürtler gibi “meselesi” çözümsüzlüğe hapsedilmişse bilhassa…
İyi de şu soruyu sormadan da edemiyoruz kendimize; “nostalgia” mı, metafizik bulutlar üstünde seyahat mi? Tercih nereye?.. Melankoli gezegenine yolculuk mu, yoksa?.. Ve mutlaka ilave edilmeli; nostalji anıyı iyileştirir, sizi değil; hatırlayanı değil, hatırayı iyileştirir nostalji.
“Ama şarap gibidir geçmiş yılların hüznü,
Eskidikçe güçlenir yüreğimde.” (Puşkin)
B.Shaw,”geçmişin üzüntüleri ve geleceğin kaygıları arasında kaybettiğimiz süre” der zaman için…
Halbuki “zaman” sonsuza yükselen, içinde kısacık bir lâhza da olsa, hasbelkader benim de yer aldığım, hârikulâde bir ezgiyse eğer...
O halde;
Aldırma… doğru bildiğin yolda yürümektir yaşamak..!
“Donkişotluk” mu?..
“Donkişotluğun anlamı ve erdemi de, iddiasının kendi bireyi kadar ‘mütevazı’ ve bütün bireyler için geçerli olmaktan ötürü evrensel yüceliğidir.” (H. Hasançebi, “Donkişot bir gün çıkıp gelebilir”, Kızılcık, sayı 4, Ekim 2000.)
“Don Kişot, sadece mazi hasreti çeken bir adam değildir. Umumiyetle doğrunun, haklının, güzelin hasretini çeken adamdır. Bu onun hem kuvvetli, hem de zayıf tarafıdır. Çünkü umumiyetle, mutlak manasıyla güzel, doğru ve iyi yoktur, fakat diğer taraftan insanlar, sosyal şartların tesiriyle, daha güzele, daha haklıya, daha doğruya mütemadiyen hasret çekmişlerdir.” (Nâzım Hikmet)
Azimet o istikamete…
“Hayat, üçüncü perdesi hariç, aslında güzel bir oyundur…” (Tennessee Williams)
(*) Fotoğraf sanatçısı Dikran Dülgeryan’dan aktaran Şeyhmus Diken, “Ve yeniden ‘Unutkan Ayna’”, biamag, 24 Haziran 2023.
Fotoğraf: Federico Patellani, “Sardunya 1950-1966” foto muhabiri sergisinden, Cagliari, 3 Nisan-1 Haziran 2008.