RadicalFace Ghost albüm kapağı detayİçinden “seçim” geçen yazıların sonuncusudur bu, umalım…

“Çantada”ki “keklik” ile bir kayada ötmekte olan “iki keklik” arasında cereyan etmişti seçimler… ki sonuç malûm; “aman aman!..”

Beklentinin abartılı heyecanı, trajik, travmatik şoklarla şimdi −hedefi hayli flû− bir öfkeye yol açıyor. Küslük ya da nesnesini bulamayan savruk öfke… Çocuksu… İpi kopmuş uçurtma misali… Çünkü sınıf bağlamından yoksun…

Hâlbuki önemli olan, beklentileriniz, gerçekler ile sınanmaya başladığında uğradığınız hayal kırıklığını rasyonalize edebilme becerinizdir. Bu da sınıfsal tutumla yakından ilgilidir. Ve sınıfsal analizle…

Oysa kim bilir, nasıl bir “âti”nin, bir şafağın başlangıcıydı bu bekleyiş? Şafak Tanrıçası Eos (Roma Mitolojisinde Aurora) kanatlı dört atının çektiği arabasıyla göğe yükseliyor ve günün kızıllığını yayıyor olacaktı… Heyhat! Uğranılan bozgunun akabinde hangi “seher”in karanlık geceye dönüşmüş intizarıydı bu? Nasıl bir ufunetli gecenin “sahir”i? Hangi onulmaz fırtınanın yarası? Nasıl bir hayal gücünün aldanışı? Yanılsama neydi, neredeydi? Ve artık hiçbir şeyin bundan sonra daha iyi olamayacağını bilmek(!) demek olarak addediliyor şimdi bu “hercümerç”…

Seçimlerin adil olmadığını, seçimleri izlemek için Türkiye’ye gelen yabancı gözlemciler söylüyor. AGİT Gözlemci Heyeti’nin 15 Mayıs’ta yaptığı basın açıklamasına göre, “Türkiye, demokratik bir seçim için gerekli temel koşullara sahip değil.“ Bu sonuca şu nedenlerle varılıyor: AİHM kararlarına karşın önde gelen politikacıların cezaevinde olması, ikinci en büyük muhalefet partisine kapatma davası açılması, basın özgürlüğüne getirilen sınırlamalar, kamu kaynaklarının siyasal avantaj elde etmek için kullanılması, devlet görevlilerinin altyapı projelerinin açılışı bahanesiyle seçim kampanyası yürütmesi, parti-devlet ayrımının bulanıklaşması, Cumhurbaşkanı’nın resmi görevlerini ifa ederken seçim kampanyası yapması, devletin televizyonu da dâhil olmak üzere, televizyon kanallarının çoğunun iktidar lehine yayın yapmaları. Bu erken açıklamada bir adayla ilgili montaj videoların yayımlanması ya da bu adayın SMS’lerinin engellenmesi gibi uygulamalar yer almıyor.

Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi, yayımladığı seçim gözlem raporunda "Türkiye, demokratik bir seçimin gerçekleştirilmesi için gerekli temel ilkeleri yerine getirmemiştir" dedi.

Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Demokratik Kurumlar ve İnsan Hakları Bürosu, AGİT  Parlamenter Asamblesi ve Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nin oluşturduğu ortak heyette yer alan uluslararası gözlemciler basın açıklamasında “süre giden ifade özgürlüğü kısıtlamaları ve taraflı medyanın [adaylar için] koşulların eşitliğini ortadan kaldırdığı ve görevdeki Cumhurbaşkanının haksız avantaj elde etmesine katkıda bulunduğunu” ifade ettiler. YSK yönetiminin de "şeffaf olmadığını" saptadılar.

Öte yandan seçmen ise “her şey”i yeniden onlara teslim etti! Kazanımlarını korumaktan vazgeçti! “Mevzileri”ni terketti!.. Halkın ensesinde boza pişirmeye devam etmelerine “vize” vermiş oldu! Ve onlar da “seçim”le “seçilmiş” oldular!.. Ama ne var ki buradan bir siyasal meşruiyet devşirilemez!..

Zaten bütün bu hile-hud’alarla boğuşmak, oy hırsızlığını önlemek, seçim sistemi ve sandık güvenliği organizasyonu oluşturmak… bir kez daha görüldüğü üzere, toplumda en başta gelen sınıf mücadelesi zeminlerinden biri olduğunu “yakıcı” bir biçimde kanıtlıyor.

Başkalarının −ki bu siyasi elitler olmalı− bizim adımıza konuşmasını bir üstünlük hakkı olarak görmeye alıştırılmış bireyler olarak kendi fikrimizin “gereksiz” olduğu kanaatine kapılıyoruz nedense..!

Burada ters olan bir şey daha var, o da halkın “kendinden olmayan”lardan “kendi işini” çözmesini bekler hale getiriliyor olmasıdır..!

Bir “helalleşme” yeli, “üfürükten teyyare” misali gelip geçmişti kampanya günlerinde; hatırlayan vardır herhalde... Bu ne deve-ne kuş muğlâklık da neyin nesidir, nasıl yapılır tartışmalarına fazla meydan vermeden, “rahatsızlık” verdiği mahfillerin duvarlarına çarptı. Helalleşme mi, hesaplaşma mı diye karışan çarşıdan, “estağfurullah” düsturuyla geri dönüldü... “Destur“ istenip devlet dersinden süzdürüldü; “derin” yapıların diskuruyla, ikinci tur için bir seçim işbirliği beyannamesine sızdırıldı nihayetinde… “Görev” tamamlanmış, ana muhalefet “hizaya getirilmişti”..!

Şimdiyse memleketi iktidar için bir “dikensiz gül bahçesi”ne dönüştürmek adına siyasi muhalefet −ana  muhalefet partisi başta olmak üzere− yeniden “dizayn” ediliyor…

Öyle ya, egemen tekelci sermayeye ekonomik kriz şartlarında bir süreliğine de olsa, bir parça nefes aldıracak düzenlemelere ihtiyaç vardır. “Mutlakiyetin baskın olduğu devlet yönetimine itirazları yoktu [tekelcilerin]. Sermayede, karşısında siyasal enerji birikimine sahip bir toplumsal, sınıfsal güç kalmamış olmasının rahatlığı, konforu vardı.” (Bilsay Kuruç)… Ve iktidarın somut içeriğinin hangi sınıf çıkarlarınca belirlendiği herkesin malûmuydu. Ve dahi “sermaye sınıfının mutlakiyet anlayışıyla siyasal uyumu, bağdaşması tamdı”.

Lâkin heyhat, yüksek işsizlik, müstehcen oranlarda emek sömürüsü ve derin yoksullukla seyreden ve gelir dağılımını büsbütün bozan ekonomik kriz, bütün bunların yanı sıra, aynı zamanda “sosyal uyanışı” daha da hızlandırır, sınıf mücadeleleri kızışır, yığınların hareketlenmeleri yükselir. Bütün bunları öngörebilecek tecrübeye, kestirebilecek sınıfsal güdüye sahiptir tekelciler. Ve sonuç olarak ekonomide uluslar arası tekelci sermayenin iflas etmiş neo-liberal pazar ekonomisi uygulanarak ve tekelci kapitalizmin sınırları içersinde kalınarak −çok da uzak olmayan bir gelecekte− artık yapılabilecek bir şey olmadığını da görecekler. Ama ne ki “elleri mahkûm”…

Küresel kapitalizmin genel bunalımından kaynaklandığı apaçık bu durumun derinlemesine sebebininse bu global sisteme göbekten bağlı ülke ekonomisinin dış kaynak girişine muhtaç (sermaye birikimi noksan; çünkü yurtiçi tasarruf yetersiz) yapısından, kırılganlığından doğduğunu ve ağırlaşarak, kangrenleşerek süreceğini söylemek ise kehanet değil!..

Ta ki tekelciliğe son verilmedikçe..! Onu da yapacak olan bellidir..!

Halk var; evet ama evde kalacaksa… en makbul halk evinde kalandır. Ezkaza sokağa çıkmış bulunsa bile, “olaysız dağılın!” ihtarına mahal vermeden “vakitlice” evine dönendir. Yoksa “maazallah” evden ekmek almaya çıksa hedef gözetilerek atılan bir fişeğin hedefi olabilir… yahut kuşlarını beslemek için evinin terasına çıktığında “kuş gibi avlanabilir”… Ya da top, tüfek, bomba seslerini “ninni” olarak dinle… ve duvarları delik deşik evin taranırken “gözlerini yum”; sadece güne değil, hayata da!.. Ve gömülmesine izin verilmeyip sokağa çıkma yasakları sonlanıncaya değin bir süre derin dondurucuda muhafaza edilsin naaşın… Veya “terörist”(!) olarak etkisiz hale getirilmesi icap ediyorsa 12 yaşında,  13 kurşunla delik deşik edilebilir, evinin önünde sahipsiz sabahlarda, … veyahut yaşıtı bir başkası, bir başka yerde kuzularını otlatmaya çıktığında havan mermisinin “isabet” etmesiyle “vücut bütünlüğü bozulabilir”… ki parçaları annesinin eteklerine toplanıp defnedilebilir ancak… Ne “tesadüf”tür ki aynı yaşta ve bu kez Cizre’de sokaktaki çocuklar hedef alınarak, 14 Ocak 2015 günü açılan ateşle vurularak hayatını kaybedebilir bir başka çocuk!.. Artık istatistiklere bile girmeyen sayıda çocuk sokakta oyundayken bir zırhlı araç tarafından ezilmek suretiyle “kaza”ya kurban gidebilir… Roboski’yi, Sur’u, Cizre bodrumlarını da ilâve edelim, unutturulmadan..!

Nürnberg Duruşmaları’nda yargıç, Nazi subayı Otto Ohlendorf’a sorar: “Çocukları da katletmeniz şart mıydı?” Cevap kan dondurucudur: “Başka seçenek yoktu. Çocuklar da bir gün büyüyecekti!..”

Görüldüğü üzere yukarıda örnek verdiğimiz “vak’alar”da çocukların “iş”i bu tarafta da zor! Bu “vak’alar” yargıda mıdır, bilemem. Önemi de yok!

“Cezasızlık politikası”nın sahibi kim? Yargı değil herhalde! O icra ediyor. Ayrıca üstelik kim “içeri” atılmalı, kim “içerde” bırakılmalı hususunda yargı mı karar veriyor sanıyorsunuz, misal olarak?

“Ulus-devletlerin son biçimlerinden biri bir tür oksimoron da olan seçimli otoriterlik, 20. yüzyıl başlarındaki politikaları bir tür retro mantığıyla yeniden üretiyor. Kimi ülkelerde azınlıklar, kimilerinde göçmenler ve güvenlik gerekçe gösterilerek −ama aslında işlerliğini kaybetmiş rejimler ve işlemeyen ekonomi politik sonucu bölüşüm sorunları derinleşmiş− özgürlüklerin tırpanlandığına tanıklık ediyoruz. Yükselen sağ ideolojiler, göçmen karşıtlığı, milliyetçi retorikler, nefret söylemleri, toplumsallığın önünde her geçen büyüyen engellere dönüşmekte…” (Metin V. Bayrak, “Zihnin Sınırlarının Sınıfsallığı Üzerine”, Biamag, 22 Nisan 2023.)

“Değişimler, neoliberal politikalar, ekonomik kriz, çok kültürlü bir yaşama dair farklı tepkiler ortaya çıkardı. Sosyo-ekonomik statüsünü tehdit altında hisseden, işini veya kimliğini kaybetmekten korkan veya kendini toplumda marjinalleşmiş hisseden kitleler bu tepkileri yerlicilikle veya milliyetçilikle çerçeveleyen sağ partilere ya da dışlayıcı sağ popülizme destek vermeye başladılar. Çünkü sağ popülizmin ‘halkın mağduriyetini’ çerçeveleyen ve ‘diğerlerini’ suçlayan anlatısı kitlelerin endişeleriyle ve kızgınlıklarıyla örtüştü. Üstelik bu anlatı ‘suçlu olarak tarif edileni’ ve onlara karşı alınacak radikal çözüm önerilerini de gündeme getirdi.” (Tuğçe Erçetin, “Cumhurbaşkanlığı Seçimlerinde İki Aday, Tek Dil: Yerlici ve Milliyetçi”, t24, 25 Mayıs 2023.)

“Otoriter ya da faşist liderlere yönelimin bir nedeni de, ülkedeki üst düzeye çıkmış olan belirsizlikler, öngörülemezlikler ve bunun karşısında muhalefetin bu belirsizlikleri bertaraf edebilecek belirginlikte çözümler sunamamış olması.”

“Bu noktada asıl çarpıcı olan insanların memnuniyetsizliği (mutsuzluğu) arttıkça otoriter lider ve yönetimlere olan yönelimlerinin de artması ve insanların klasik burjuva demokrasilerinden giderek uzaklaşması.

Yani insanlar, protestolara, depresyonlara,  intiharlar gibi içe patlamalara ya da en zayıf halka olarak görülen mülteciler gibi gruplara, kadınlara şiddet uygulamaya yöneldikleri gibi, oy verme davranışlarını da radikalleştirerek otoriter, hatta faşist liderlere ve partilere giderek daha fazla oy vermeye başladılar.” (Mustafa Durmuş, “’Boş tencere’ neyle dolduruldu?”, t24, 7 Haziran 2023.)

Adına da −bednam olmuş bir terim olarak “faşist” diyemedikleri için− “alt-right” (alternatif sağ’ın kısaltılmışı) dediler…

“İnsanları bir arada tutan tüm kurallar ve akitlerin işlevsizleştiği bir belirsizlik ve güvensizlik dönemine savrulduğumuz, bilinen tüm referansların özenle silindiği bir dönem bu..!“ (Eric Hobsbawm, Tuhaf Zamanlar , aktaran: Nilgün Cerrahoğlu.)

İyi de devlet ve bilumum kurumları, medya, inanç temelli ideolojik, kültürel yapılar ve egemen sınıflar “tatile mi çıkacaktı”? Ne yani?

Ezcümle kritik mesele bugün gelinen “aşama”nın gelinmesi gereken aşama olup olmadığı meselesi…

Habitus bu..!

“Yeni” şeyler söylenecekse eğer vaktiyle “bilinen”, ama artık “her nasılsa(!)” unutulmuş veyahut önemini  yitirmiş(!) genel geçer bilimsel doğruları hatırlamak ve hatırlattıktan sonra söylenmeli..!

Hem “hikâye”nin sonunda gelmeyen ne varsa, bir başka hikâyede belki yola çıkmıştır, kim bilir..!

Hem belki de zannettiğin gibi ebediyen yenilmemişsindir −yenememişsindir de elbette ama… Aradaki fark  “umut”tur!.. “İnsan”ın olduğu yerdeyse her daim “umut” vardır, muhakkak..!

Yeter ki kararmasın…

İşte Bilim’e, “o içten gülümseme”yi yeniden başarabileceğimize bizi inandırabilmesi, ikna edebilmesi için ihtiyacımız var…

Yoksa hayattan “mağlûp” biri olarak ayrılmayı kim ister ki..?

Peki, nereden başlanmalı? El cevap: En baştan!..

Ama 175 yıllık eşsiz tecrübe birikimi ve yetkin Bilimsellikle… çünkü ama gerçekte insanların ellerinden alınmış insanlıklarını geri istediklerini ve bunun da yepyeni bir dünyanın kurulması anlamına geldiğini görmekle…

Ve özel bir sınıfın sahip olduğu özel doğasının varlığını yeniden hatırlamakla… dünyanın yeniden doğuşuna tanıklık etmek demek olduğunu kavramakla…

Yığınların ataletten kurtulup hareketlenmesiyle…

Son sözü yine onlar söyleyecektir çünkü..!

“İnsanlar sizi çağırıyorum: kitaplar, ağaçlar ve balıklar için, buğday tanesi, pirinç tanesi ve güneşli sokaklar için, üzüm karası, saman sarısı saçlar ve çocuklar için. Çocukların avuçlarında günlerimiz sıra bekler, günlerimiz tohumlardır avuçlarında çocukların, çocukların avuçlarında yeşerecekler.”
(N. Hikmet.)

(*) NOT: “Bu ne biçim bir ülke, bu ne mene bir dönem, insanların ağzı bok kokuyor.” (Ferit Edgü.)
Dileyen F. Edgü’nün bu cümlesini “manşete” çıkarır, başlığa oturtarak öyle okur. Benim tercihim görüldüğü gibi oldu…