hüseyin hasancebi crHüseyin, Merhaba;

Yine “Mayıs”…

İlkbaharın ayı mayıs, sanki “hazan mevsiminde”ymiş gibi “davranır”… hüzünle gelir… hüzünle gider… Sanki öyle değilmiş gibi, ama öyledir. “Mayıslar’ın etkisi” diyeceksin; evet ama sadece o kadar değil. Kayıplarımızın olduğu bir ay, aynı zamanda…

Oysa tam baharın orta yeridir; doğanın coştuğu, kendini yeniden yine yenilediği…

Japonların 7. yüzyıldan beri sakura mevsiminde bir çiçek izleme gelenekleri var; buna da hanami deniyor. Sakura, bir Japon süs ağacı; kirazla aynı familyadan, iri pembe çiçekler açıyor baharda. Hatta Almanya’da bile bu “çiçek izleme günleri” yaşandığını konuşmuştuk hatırlarsan… Aslında bu dönemde kiraz çiçekleri öne çıksa da, bu bir üç bahar; kiraz, erik ve şeftali çiçeklerinin ortak şöleni… Hatta dördüncüsü de var: Badem çiçekleri… Baharın habercileri “cemre”lerden sonra, müjdecisi “ilkbahar ekinoksu”yla devam eden… baharı çiçeklerle karşılamadır; “yeniden doğuş”, “canlanma”, “tazelenme”, yaşama arzusuyla…

Baharın çiçekleriyle donanmış bahçedeki kiraz ağaçlarına bir “promenadı”(yürüyüş, gezinti) çok istemiştin, ama ağır seyretmeye başladığı için “hastalık”, mümkün olamamıştı ya, Sevgili Hüseyin… hatırlıyor musun? Gayet net canlanıyor benim gözümde: Kiraz çiçekleri deyince akla Hüseyin geliyor, ilk çağrışım o oluyor…

Ama “senden sonra” bahçe sanki “küstü”; hiç doğru-düzgün meyve vermedi. “Oraj” meteorolojik terimiyle adlandırılan; olanca yükünü birden boşaltan şiddetli yağmurlar, dolular, fırtınalar çiçekleri aldı götürdü veya meyvede ya da çiçekte şiddetli soğuklardan “dondu”..!

O sıralar… hatırlarsın muhakkak; kiraz bahçesinin “yine bir nevbaharı” idi…
“Rehîn-i intizâr etti [mi acep] hezârı”, diye gidip bakalım istemiştim…

Öyle bir gezintiye… sabahın erken saatleriyse hele, üstelik hava güzelse, şansın da yaver giderse, bülbüller (hezârân) eşlik edecektir ezgileriyle… Bülbüller yoksa eğer, karatavuklar (Turdus merula) da onları taklit ediyor ötüşleriyle, nasıl olsa… İklimi bozduğumuzdan beri, artık göç de mi etmiyorlar sanki, ne..?

Bir dalı nisan yağmuru, bir dalı bahar çiçeği ağaçlar… ve baharın kuşları… baharın renkleri… etraf “bahar bahçe”…
Ay bir başka doğar, gün bir başka batar bahar günlerinde…
Ve hep sıcak bir köy ekmeği gibi kokar, nedense hava…

Evim”e ilk defa gelmiyordun kuşkusuz. İlk gelişin, Bursa Bölge Parti Okulu “muallimi” olarak idi, yanlış hatırlamıyorsam… Diğer Hüseyin (Gürcan) de henüz hayattaydı ve Bursa’da idi… Oysa şimdi..!

Bitmiş” olsa da sizi terk etmeyen hikâyeler vardır..!

Eksikliğini/eksikliğinizi, çok derinden hissediyorum/hissediyoruz Hüseyin! Hepinizi çok arıyorum/arıyoruz! “Şimdi olsa/olsalardı ne düşünürdü/düşünürlerdi, ne derdi/derlerdi kimbilir?” Çok defa zihnimde beliriveren, aklıma takılan, dilime gelen bir “pelesenk” oluveriyor bu...

Ömrümün kalan yıllarının, hayatımdan hiç kimsenin eksilmeden geçmesini isterim!.. Bu biraz da “elimi çabuk tutmama” bağlı değil mi?.. “Kayıplarımız”ı şöyle bir göz önüne getirdiğimde, bir hayli “geride” kaldığımı görüyorum...

Yaşamın herkesin bildiği “en büyük sırrı”, ömrün bir gün bitecek olmasıdır!..
Önemli olan “hayatın hikâyesi”
ni sürdürüyor olmasıdır! Aslolan budur!..

Ve hayır; hiçbir şeyi unutmadım!
Mümkün değil bu! Durmadan ardıma bakıp avunuyorum çünkü, “yıpranmış” anılarla…

Düşünüyorum;
Hayatımızdan çıkıp gidenleri...
Bir daha geri gelme olanağı hiç olmayanları...

Yitirdiğiniz insanları “yalnız” bırakamazsınız elbette! Hele “bazı gün”lerde…

Anılarınız canlanır… eskiyi daha berrak hatırlarsınız…

Kuşkusuz en zor olanı bu yaşadığımız kayıplardı; kıymet verdiklerinizin hayatınızdan peş peşe yitip gitmesini seyretmek!..

***

Ama bu mektup sadece “ayrıldığın” günü hatırlamak, hatıraları canlandırmak için yazılmadı, Sevgili Hüseyin…

Bu topraklar… “Kavimler Kapısı” olarak da adlandırılan ”Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan” bu coğrafya… burası çağların gelip geçtiği yer… kırk iki kadîm uygarlığın bize bıraktığı muhteşem bir kültür mirasını, “Anadolu dünyanın tarihidir” diyerekBalıkçı” gibi− kıskançlıkla savunduğumuzu ileri sürebiliyorsak, bu “kadîm” topraklarda;
Onurlu geçmişimiz ve aydınlık geleceğimiz, “mücadelemiz”den damıttıklarımızsa eğer;

Aktüel mevzumuza gelebiliriz artık (*)

İki gün sonra iki “seçim” var… Cumhurbaşkanlığı ve 28. Dönem Milletvekili seçimleri… Herkes “seçimlere” kilitlendi!.. Nefesler tutulmuş, bekleniyor…

“Cehennemin kapıları kapatılabilecek mi, acaba?..”

Ahalinin ne kadar daha bu kasaba politikacılarının “bitpazarı siyaseti”ne tahammül göstereceği başlı başına bir merak konusu!

İçinde bulunduğu duruma son vermek “zorunda” olan toplum, son vermek zorunda olduğu bu durum yüzünden buna muvaffak ve muktedir olamamaktaydı! Yirmi küsûr yıldır başından defetmeyi başaramadığı tek adam rejiminden kurtulmaya ilk kez şimdi bu kadar yakın olduğunu hissediyor insanlar…

Ezici çoğunlukla kazanacak olan “Erdoğan Gitsin Partisi”dir; buna kuşku yok! Ancak ne ki böyle bir “parti” de yok..!

Kamuoyu yoklamaları, seçim anketleri aritmetiği
Bunun ötesinde çok da karmaşık olmayan bir denkleme sahip “matematiği”…
Ve dahi hep öne sürülen konjonktürel “dış dinamiği”… (Ve tabii bir süredir dünyanın ufkunun yeniden kararmakta olduğunu gözönünde bulundurarak… savaş tamtamlarının artık daha yüksek volümde çalındığını kulak-ardı etmeden…)
Ama bizi daha çok ilgilendiren toplumsal koşulların ve sınıfsal ilişkilerin diyalektiği
Ancak devletin, kendi geleceğini sandıktan çıkabilecek “tesadüflere” bırakacağını sanmak safdilliği; hele bu momentumda hiç “olacak iş” değil…

Doğu Anadolu Fay zonu üzerinde 6 Şubat’ta peşpeşe meydana gelen depremler dizisinde gördük; orta gelişkinlik düzeyine sahip bir kapitalist ülkede görülmeyecek ölçüde yıkım oldu. Neo-liberal “düsturun” yol göstericiliğinde uygulamaya sokulan “nekro-politika”, 15 milyona yakın insanı “ölüm”e terk etti ve insanlar “kimsesizlik”ten öldü!.. Mezarlarının başucundaki tahtalarda da yazıyor: “Kimsesiz…” diye zaten!..

“Kâr” etmekten başka hiçbir kaygı taşımayan şirketlerin cinayet şebekelerine dönüştüğü görüldü..! Bu neoliberalizmin nekro-politikası değil idiyse; enkaz altında on binlerce kayıp varken, ”geleceği”nden koparılmışken yüz binler, “mezarsız ölüler diyarı”na dönmüşken memleket, günde −“beş vakit” nitelemesi kifayet etmez− sekizer onar ihale mi yapılırdı enkaz üstünde, “normalleşmek” için?!.

Hiçbir jeolojik etüt yapmadan, kent planlaması hazırlamadan, seçim yatırımı olarak, “bakın ben yapıyorum” gösterisinin varacağı tek bir sonucu var: “nekro politika”! Bir kez daha kanıtlanacağı gibi…

Bütün dünyada neoliberal politikalar hâkimiyet kazandığında, “deregülasyon” kavramı Türkiye’de de mucizevî bir ilke gibi sunulmuştu, hatırlarsın… Bu mevcut yönetim tarzı, toplumsal dokuyu derin bir şekilde tahrip eden neoliberal politikalara başta kolayca rıza üretebiliyordu; lâkin önünde sonunda toplumun tamamının başına belâ olacağı bir an gelebilirdi; kaçınılmaz olarak…

İşte Erdoğan iktidarının Türkiye’yi getirdiği yer, toplumun nefesinin kesildiği bu “derin ümitsiz enkaz”, bu karanlık daracık çıkmazdır! Son yaşadığımız deprem bize bunu gösteriyor..!

“Gerçekte devlet bir sınıfın bir başkası tarafından ezilmesi için bir makineden başka bir şey değildir ve bu, krallıkta ne kadar böyle ise demokratik cumhuriyette de o kadar böyledir; en iyi durumda, sınıf egemenliği için verdiği muzaffer mücadeleden sonra proletaryanın miras aldığı ve tıpkı Komün gibi en zararlı yönlerini derhal mümkün olduğu kadar çok budamaktan kendini alamayacağı bir kötülüktür; ta ki, yeni ve özgür toplumsal koşullar içinde yetişmiş bir kuşak, bütün bu devlet döküntüsünü hurda yığınları arasına fırlatabilecek hale gelinceye değin.” (F. Engels.)

6 Şubat depremleri sonrasında toplumun büyük çoğunluğu arasında bir çığ gibi kabaran, değersizleşmeye, itilip kakılmışlığa, haysiyet kırıklığına karşı isyan duygusuna kulak vererek de halk muhalefetinin iktidarı alaşağı etmedikçe asla tatmin olmayacağını görmek zor değil.

“Gene de, bu sonuçların iktidarı Cumhur İttifakı’ndan alıp Millet İttifakı’na vermeye ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerini de birinci turda bitirmeye yetmeyeceği açık.” (Ertuğrul Kürkçü)

“Sandık sonuçlarını” garanti etmenin en emin yolu;
“Seçmen sandığa rejimin çoktan kaybettiğini bilerek gitmeli!..”
Ama ondan önce oy verme hakkına sahip vatandaşlar, seçimin dürüstlüğünden kuşku duymamalı!
Bunun için de “mümkün” ve “muhtemel” her türlü hukuksuz, gayrımeşrû, desise ve hileli, “karakuşi” karar ve “ben yaptım-oldu” oldu-bittilerinin karşısında yeterince “uyanık”, ”kararlı” ve “tedbirli” olunmalı, “tepki” gösterilmeli, “tavır” konmalı, “müeyyidesi” olmalı… “süreç” yığınsal olarak sahiplenilmeli, sonuna kadar takip edilmeli… Ve “sonuç” alınmalı!..

Zira “bana verilmemiş oyları da ben almış olayım ki ağzımızın tadı bozulmasın” diyen “histerik”lerin, yani seçimleri kaybetseler bile kazanmış gibi “ilelebet” devam etmeyi “şiddetle” arzu edenlerin karşısında, kazanıp da kazanmamış “sayılmak” olası..!

Ve lâkin diğer taraftan, yerel seçimlerde elde ettiği “teveccüh rantı”nı yemeye doyamayan bir “sekt”!.. Tarih’in ve somut şartların omuzlarına yüklediği “demokrasi görevi”nden feragat etmekle “muhalefet” fonksiyonunu yerine getireceğini sanmak safdilliği, ancak bizim “aslan” sosyal demokratlarımıza “nasip” olmuştur, herhalde...

Muhalefetin, yirmi yılı aşkın bir süredir sorumsuzca yönetilen ülkeye tebelleş olan bu “meşum” süreci durdurmak için salt seçimlere güvenmesi, “maliyeti” çok yüksek bir hata teşkil ediyor!

Veyahut bir başka şekilde şöyle de ifade edilebilir;
Sandık sayıklamalarını “demokrasicilik” oyunu sanmak…
Haa bir de… “sosyalizmi ‘sandık’ sandık!” diye dövünecekler var ayrıca… uyanınca..!

En güzel mayıs oysa, pişmanlıkları en az olan “mayıs”tır!..

Seçim Beyannamesi olarak açıkladıklarında 2 (yazıyla iki) yerde, birinde “sosyalizm”, diğerinde “sosyalist” terimleri geçiyor. Ne anti-kapitalizm, ne de anti- tekel… ve ne anti-emperyalizm… esamisi okunmuyor “Kırmızı Çizgiler” adındaki seçim beyannamesinde… Lâkin “kamuculuk” ile “KİT’leri geri almak”tan, “laikliği kazanma”ya dek her “bi’ şey” yer alıyor. Emek ve Özgürlük İttifakından farkını da göremedim… Özellikle de “popülarize” etme hususunda..! “İşçi Sınıfının iktidara yürüyen almaşıksız öz örgütü” söylemlerine neredeyse yarım asır öncesinden epey âşinâyızdır, bilirsin… ve dahi şimdi bunu “yegâne sosyalist parti(!)” (umarız sadece “münasebetsiz” bir dil sürçmesi’dir; bir “zihin sürçmesi” değil! Ve ülkedeki sosyalistlerin sayısını TİP’in aldığı oylarla ölçmeye kalkışmazlar, umarım) söylüyor iken yapıp yapabilecekleri, hepi-topu bu herhalde… “Farkınız” ne peki?..

Ama ne var ki bu “sürçmeler” çok fazla yaşanmaya başladı..!

Seçmen havuzlarının farklı olduğu, HDP’ye hiçbir biçimde oy vermeyecek bir kitlenin TİP’e oy vereceği gibi bir söylem tutturdular. Yani “Kürt karşıtı” (diyelim −daha ağır bir terim yerine) oylara talibiz(!) demeye getiriyorlar. Ayrıca “ittifaka en az zarar verecek bir yol izleyeceğiz” de ne demek? Yani azıcık da olsa “zarar vermek” şartmış gibi bir mantık!..

Ve çok “iri” bir lâf; “İşçi sınıfının ve sosyalizmin bağımsızlığı” vb. gibi bir lâkırdı geveliyorlar. “İşçi Sınıfının bağımsız siyasi çizgisi”ni kastediyorlar galiba… Hâlbuki “işçi sınıfının bağımsızlığı”, her şeyden evvel “ideolojik bağımsızlık”la kaimdir! Bunu “Kırmızı Çizgiler”inde göremiyoruz! Bundan bîhaber olamazlar herhalde, değil mi?.. İttifak içinde de bu pekâla sağlanabilirdi oysa... Zaten “ittifak” içinde “müttefiklerin” örgütsel bağımsızlığı içkindir. Ayrıca hiç kimse de kalkıp size “zinhar sosyalizm sözü edemezsin” gibi bir saçmalamada bulunmaz..!

Yukarıdanberi “ayrı başçekme” eleştirisinde bulunduğumuz TİP’in bu tutumunun sadece ve sadece bir tek gerekçesi −eğer varsa− “haklı” bulmamızı sağlayabilir. “Doğru” bulmasak da… O da HDP listelerinde yer alacak olan “yakışıksız” isimlerle aralarına “mesafe” koyma, kendilerini “yalıtma” gereğidir..! Ama eğer böyle bir “gerekçeleri” mevcutsa elbette..! Gayrısı “parlamentarizm”dir!..

Bugün yaşananlara karşı “devletin kamusallaştırılması”ndan ya da “kamusallığın yeniden inşası”ndan bahsetmek özellikle Türkiye’nin yarınını düşündüğümüzde “gerçekçi ve yapılabilir”miş gibi gözükse de, daha çok mevcut “muhalefet”in restorasyon arayışlarından ötesini ifade etmediği açık!.. Şu yalın soru bütün “çıplaklığı”yla havada asılı kalıyor: “Kimin devleti?

İşte böyle, Sevgili Hüseyin;

Bir şey daha söyleyeyim de iyice şaşır: Cengiz Çandar’la Hasan Cemal, Yeşil Sol Parti listelerinden (HDP’nin seçime gireceği parti), hem de seçilebilir sıralardan aday gösterildiler..!

Küçük dilini yutacağın bir şey daha: ABD dayatmasıyla NATO’ya girmeye zorlanan iki nordik ülkesinden Finlandiya için Millet Meclisi’nde yapılan oylamada, “firesiz” kabul oyu verildi. HDP ve TİP oylamaya katılmadı! Yani “zımnen” kabul! Başka izâhı yok! Son öğrendiğime göre TİP Başkanı; “Oylama olacağından haberleri olmadığı(!)”nı ileri sürüyor. Özrü kabahatinden büyük..!

“Peki İttifakın genişlemesini, Finlandiya’nın ‘güvenlik kaygılarının meşruluğuyla’ açıklayan ve bu nedenle hayır oyu vermemek için oylamaya katılmamayı tercih eden Türkiye solcularına ne oluyor? Araya biraz zaman girince hafızalarını yitirip NATO’yu bir fikir kulüpleri federasyonu mu zannettiler acaba?” (Bir devir sona ererken, Akdoğan Özkan, t24, 10 Nisan 2023.)

Bu denli “yüksek” politikaya aklımız ermiyor! Biz yine de “zülf-ü yâre dokunamamak” deyip geçelim…

Ama hiç şaşırmayacağın bir şey: İnce tekrar aday..! Yok, CeHaPe’nin değil; “AKePe’nin adayı(!)” bu defa −sadece “objektif” olarak öyle olsa dahi “objektif realiteyi” değiştirmiyor bu..! Zira muhalefetin muhalefeti işleviyle, “gölge partiler” kuruldu, “kurduruldu” bu arada memlekette… Yani bugün itibariyle kimi kamuoyu araştırmalarında C.Başkanlığı seçimini II. tura bırakabilecek −istatistiklerin yüzdelik oranının tek haneli puanı mertebesinde− bir “İnce detay” yer alıyor..!

Son gelen haberlere göre M. İnce adaylıktan çekildi!

Oy pusulası değiştirilmez. Adayın aldığı oylar geçersiz sayılmaz. Ancak bu “çekilme”, alınan oyları “etkisiz” kılar! Yani seçim sonuçları açıklandığında, bir yüz karası gibi o “İnce detay” yer alır!..

Akademisyen-yazar Fatih Yaşlı, “İnce Kılıçdaroğlu’na destek açıklaması yapıp kazanmaya ortak olmak yerine ‘kaybedince bahaneleri kalmasın’ diyerek çekildi ve yine yanlış yere yatırım yaptı. Ülkenin geleceğinde ciddiye alınabilir herhangi bir yeri olmayacak artık” diye yazdı.

Ancak artık kararlar alındı, listeler verildi. Kesinleşti. Pusulalar basıldı. Artık iki gün sonra, önümüze düştüğünde ancak görüp öğrenebileceğiz saçımızın rengini, şu “aynasız” memlekette…

“Erdoğan 21-22 milyon mertebesine gerilemiş bugünkü oyunu 27 milyona çıkarmaya çalışırken Kılıçdaroğlu 31 milyon potansiyel oyundan 27 milyonu almaya uğraşıyor. Fakat bu potansiyel oy havuzunda Kılıçdaroğlu yalnız değil, Muharrem İnce ve Sinan Oğan da var. Yine geçen hafta yazdığım gibi, Sinan Oğan milliyetçi kimliğiyle alabileceği oyun bir kısmını MHP seçmeninden, dolayısıyla potansiyel Erdoğan oyundan, diğer bir kısmını da İyi Parti seçmeninden yani Kılıçdaroğlu potansiyel oyundan alacaktır. Beklenen yüzde 1-2 aralığında oy almasıdır. Muharrem İnce ise Oğan’a göre daha fazla oy alabilecek belki ama bu oyların tümü de potansiyel Kılıçdaroğlu oylarından olacak.” (Bekir Ağırdır.)

“Ve Aslında Türkiye’nin şu andaki gidişatından hiç memnun olmayan bu seçmen kesiminin kazanma şansı olmayan İnce’ye oy vererek, ülkeyi çıkmaza sürüklediği kanıtlanmış olan Erdoğan’a saltanatını sürdürme şansını hediye edecek olması ise çarpıcı bir paradoks yaratıyor.”(O. Ulagay.)

Yeri gelmişken… YSK baştan aşağı “yenilendiği” halde “eski hamam-eski tas” kararlarını ve uygulamalarını sürdürerek kendilerini “tellak” yerine koyduklarını bile umursamıyorlar. “Zaten paspasa çevrilmiş anayasayı herkes çiğniyor, ne var bunda?” diye mi düşünüyorlar, bilinmez!.. “Seccade/Anayasa” analojisi yapmanın tam da yeridir şimdi işte..!

“AKP rejiminin, toplumdan rıza alma, seçim kazanma kapasitesi zayıflarken devletin organları, personeli, kaynak dağılımı üzerindeki kontrolü arttı… resim bize, egemen sermayenin ‘Her şeyin aynı kalması için bir şey değişmelidir’ ilkesini benimsediğini gösteriyor. O bir ‘şey’ yakın çevresiyle birlikte Erdoğan’dır… egemen sermaye (emperyalizmle bağımlılık ilişkileri [içinde]) onun Türkiye kapitalizminin temel sorunlarının aşılması bağlamında artık işlevsel olmadığını”[düşünüyor] (Ergin Yıldızoğlu.)

“Egemen tekelci sermaye at mı değiştirmekte?” sorusunu sorup bırakalım…

Ancak… zorluk şurada ki “rejim”in, zayıflamış da olsa, rıza üretme kapasitesi hâlâ var… her şeyden evvel AKP’nin iktidardan gidişini, ülkenin tarihten silinip gitmesi olarak “pazarlamayı” sürdürebiliyor; müşteri de buluyor… Tıpkı yoksulluğu, “her eve lâzım” diye pazarladığı gibi… Seçim ekonomisi uygulayarak, ne kadar ”kesenin ağzını” açarsa açsın, yoksullaşmayı durdurup geri çevirebilmesi mümkün değildi… Ne ki şapkada “tavşan” kalmadı! Ama siyasete doğrudan müdahale alet ve edevatları var elinde... Korkunun tutsak aldığı bir ortamda, “korku”nun ve“öfke”nin teslim aldığı bir tiran bozuntusu, “korku iklimi”ni koyulaştırmaya yönelik hamleleri peş peşe devreye sokuyor… “ortalığı” terörize etmek için elinden geleni ardına koymuyor… Manipülasyon ve dezenformasyon odakları, başta “Goebbels” olmak üzere “tam-zamanlı” mesaiyi hızlandırıyorlar… Siyasi alanı daraltarak seçimlere gitme stratejisinin adımlarını bugüne dek sürdürdü, sürdürüyor... bir taraftan “müttefikleri”nin sayısını artırma peşindeyken (arttıkça “eksilen” bir ittifak; hem sayısal ve hem de “siyasal” olarak), diğer taraftan “uyuz” da olsa bir “tavşan” bulma arayışlarını son güne dek elden bırakmıyor… Seçim gününe dek daha ne “dolaplar” döner, daha ne işporta tezgâhları açılıp “tapon mallar” dökülür ortalık yere… tahminde bulunmak için kâhin olmak gerekmiyor..! Sistem “nepotizm”, “crony capitalism”, “clientelism”, “inşaat ya resûlullah” ve “sadaka ekonomisi” vb. yollarla bir “paydaşlar ağı” oluşturdu… ve bir yandan da artık devletin ideolojik aygıtlarına dönüşen, tarikatlar, cemaatler, camiler, vakıflar, yurtlar vb. gibi mekânlarda yaşayan… karanlık/alacakaranlık, “meşrû/gayrımeşrû” oluşumlar, nefret suçlarını “meşrûlaştırma” aparatları −“mass media” yahut “sosyal medya”daki gibi troll orduları örneğin− “tehditkâr mafyöz manivelâlar”, sonuna kadar örgütlü “gizli/açık/yarı-açık” paramiliter organizasyonlar, dişine-tırnağına kadar silahlı profesyonel/gönüllü gruplar, birlikler, fanatikler mevcut…

Yolsuzluk, hırsızlık, “müstehcen” oranda sömürü, görülmemiş boyutta emek gaspı, rüşvet, “diskriminasyon”, “toksik polarizasyon”, kayırmacılık ve mafyalaşmanın hızı ve boyutları karşısında ve dahi “mutlak hegemonyası”nı kabul ettirme uğruna, sık sık otoriter, “şedid” pratiklere başvurma gereği hasıl olduğu için “seçimli otokrasi” yük olmaya başladı artık..! Mutad olduğu üzere “pseudo seçimler” de çare olamıyor artık bîçarelere..! Son günlerde her ağzını açanı muktedirlerin “seçim ile darbe”yi birlikte anmaya başladığına şahit olduğumuza binaen, diyebiliriz ki tam teşekküllü bir auto-golpe”, hayallerini süslüyor anlaşılan..! Hevesleri kursaklarında kalır mı? Yoksa..? Yani büyük kötülük”, açık bir faşizmin bütün unsurları ve takım-taklavatıyla tekmil enstrümanları, bilinen göstergeleriyle hazır; yeter ki seçimlerde “kritik” de olsa, “meşrûiyet(!)” devşirebilecekleri “minimal” bir oranda –onların paradoksu da bu!− kitle desteği bulabilsinler! Ya da “buldukları” hususunda −akla gelebilecek her yolla− toplumu “razı” edebilsinler, teslim alıp boyun eğdirebilsinler… O takdirde ödememiz için önümüze sürülecek fatura çok daha ağır olacak..! Yani memleketin ufkunda da kara bulutlar, epey zamandır dolaşıp duruyor!..

Yığınların çalışma ve yaşama koşullarının iyileştirilmesi, demokratik hak ve özgürlüklerin eksiksiz kazanılması, evrensel hukuka, insan haklarına saygının yerleştirilmesi, ülke yönetiminde ‘halk iradesi’nin geçerliliğinin sağlanması için vereceğimiz mücadele, aynı zamanda, toplumda ve bireyde çürümeyi, kokuşmayı, yozlaşmayı her an, her yerde yeniden ve yeniden üreten ve besleyen tekelci kapitalizm ‘gerçekliği’nin ta kendisiyle burun buruna gelmek demektir! Kendisiyle doğrudan mücadele etmek demektir! Ancak bu takdirde kalıcı kazanımlar elde edilebilir! Elbette bu hedefleri aşmak, nesnel tarihi gelişimin içinde taşıdığı bir takım ‘kanuniyetler’e bağlıdır! Ancak bizim çabamız olmadan da ‘bu mücadele’ verilemez!..” (Tektaş Ağaoğlu.)

Globalleştirilmiş” sıradan insan gibi yurdum insanı da, günümüzde ideolojinin nesnesine müşteri kimliği dolayımıyla dönüşmüş… rızası, tekelleşmiş piyasa ya da emperyalizme göbekten bağlı kapitalist yapı tarafından sürekli yeniden üretilen… “her şeye kaadir olma iddiası ile ülkeyi, ya herro ya merro, getire getire bugünlere getirmiş ceberut bir devlet anlayışı ve devlet pratiği… o devletin sahibi olarak, onun sayesinde sağladığı her türlü imkânla küpünü doldurup dururken ülke halkının geleceğini küresel finans kapitalle müşterek çıkarları uğruna ipotek altına almakta olan bir sermaye sınıfı… [Ve] ülkenin tümünün değişik sınıfsal uzantılarıyla kendi somut gerçekliği(…)” (Tektaş Ağaoğlu.)

Bu “somut gerçekliği” en iyi görebilen ve toplumun ezici çoğunluğunu teşkil eden “sınıfsal uzantılarıntaleplerine en iyi cevap verebilen “ipi göğüsler”! Hem de “ezici çoğunlukla”..!

Yoksa ayın karanlık yüzü yoktur! Biz onu “görmüyoruz” diye orası karanlık değil..!

“Halkın kendisiyle ilgili kararları alması için temsilcilere ya da anayasanın deyimiyle ‘yetkili organlara’ ihtiyacı yoktur. Seçimlerle halk temsilcilerini seçer ama egemenliğin kullanılması, oy vermekle sınırlı değil. Seçimler egemenliği temsilcilere tümüyle aktarmaz. Halk kendisiyle ilgili kararları alma, karar mekanizmalarına katılma, seçtiği iktidarı eleştirme, protesto etme, hatta direnme hakkını saklı tutar. Halk egemenliğin bütünüyle kullanılmasını seçtiği temsilcilere ya da yetkili organlara devretmiş olsaydı bunların hiçbirini yapamazdı. Halkın sahip olduğu bu haklar devredilemez haklardır. Halk egemenliği, demokratik rejimlerde iktidara meşruluk kazandırdığı gibi, demokrasinin kurallarına uymayıp meşruluğunu yitiren bir iktidara karşı desteğini çekme hakkını da saklı tutar.” (Rıza Türmen.)

Senin zamanında Hüseyin, hatırlarsın, ahali kuru soğanı teker teker alabiliyordu ancak; “soğan kuru” hesabıyla… Artık onu da alamıyor, kuru ekmeğe talim ediyor...

Ama “yeni normal”in kesif sisi hakikati öyle gizliyor ki, herkes inanmak istediğini gerçek sanıyor... “kesif tefessüh” ise “kabullenilmiş” rejimin sadece bir kenar süsü…

Sorun şu ki, “algoritmik” ve reel hayat arasında ortak nokta bulmak giderek zorlaşıyor…

Umalım ve dileyelim ki, sürdürülemez olduğu aşikâr bu irrasyonel düzen devam ederse eğer, −depremde de görüldüğü üzere− canından da olacağını anlamıştır artık herkes!..

***

Bana gelince sevgiyi, dostluğu, dayanışmayı, insanî erdemleri hâlâ da −“dinozorcasına”− yüce değerler olarak gören… çok küçük −ve gittikçe de azalan− bir azınlığın “mensubu” olmanın kıvancını yaşamayı, “yaşamak” adına yeterli buluyorum; sual edecek olursan…

“O değerler” ve “o duygular” öylesine yağmalandı ve yağmalanmaya devam ediyor ki!..

Gerçekleştiremediklerimizi düşünmek ve davranmak içinse, hâlâ zamanımız vardır umarım...

Bugünlerde kendimizle “iyi geçinmek” zorundayız!  

Velhasıl sevgili Hüseyin “işler” bildiğin gibi değil ya da bir başka ifadeyle çok iyi bildiğin gibi…

Bitirirken;

Biraz daha “metafizik” yapalım… eğer vakit bulursan ve dilersen “bahçe”ye bir uğrayıp gerçekleştiremediğimiz gezintiyi şimdi yapabilirsin. Tam vaktidir. Hem böylelikle, pek muhtemeldir ki “küskünlüğü” de giderilmiş olur bahçenin…

Yazarım yine…

Hoşça Kal…

(*) NOT: Maksat “kayda geçsin”. Yoksa bu saatten sonra..!

(İlhan Berk’in deyişiyle;
“Bu saatten sonra”
diye bir zaman dilimi var
Sonuna neyi koyarsan koy
Olmamışlığı anlatır.)