CranachYasli Teslis 1515 detay

Bana bir varmış de!
Bir varmış bir yokmuş deme!
İçime dokunuyor.
Can Yücel

“baba-oğul-kutsal abla”…

Kimi tasvirlerde “kutsal ruh” güvercin “donunda” resmedilir (en mühim misyonu, “seçilmiş” fânilere “resul” olacağını müjdelemektir!); kimileriyse işte böyle “abla” kisvesinde arz-ı endam eder..! O sebeple, Hristiyan inancındaki “Baba-Oğul-Kutsal Ruh”tan oluşmuş “Teslis” öğretisi ve uhrevî figürler yakıştırılıyor zahir bu “tablo”ya... “Abla”nın kutsiyeti, vakt-i zamanında devlet baba tarafından “takdis” edilmiş (Noel Baba tarafından “vaftiz” edilmiş olacak değil a!) olmasından ileri gelir, hiç hilafsız… Yani ya demem o ki, “oğul”un “babası”ndan ötürü değil..!

Hem zaten bu gidişle, “işimiz” feleğe kalmış görünüyor!.. “Semavât”a havale yani..!

“Teslis” mitosu beğenilmediyse, Yunan ya da Roma mitolojisi de uyar. Hele Chronos’un (Roma’da Satürn) çocuklarını yemesi bahsi cuk oturur. Oğullarını tahtına rakip olmamaları için yiyen Kronos’u, nihayetinde oğlu Zeus (Roma’da Jüpiter) “yemiş”tir!.. (Chronos bilindiği üzere Grekçede “zaman” demektir. Kronometre ondan türemiştir. Kronos da kaosun türevidir. “Karşıtların birliği” uyarınca bir diyalektik çift teşkil ederler. Aslında Zeus “zamanı” öldürmüştür! Aylaklık işte…)

Yukarıdaki analojik çıkarımlarımızın en sağlam argümanını her ikisinde de “oğul”un başına gelenler teşkil ediyor; ilkinde çarmıha gerilmiştir; ikincideyse “baba” tarafından yenilme tehdidi altındadır…

Ve “akla ziyan” bir hamleyle, aktüel mücadelenin orta yerine, “quel alâka” −herhalde gündemin hararetini düşürmek için olsa gerek(!)−  adeta pimi çekilmiş bir bomba bırakıyordu ana muhalefet: “Örtünme Özgürlüğü Kanun Teklifi”..!  Ve iktidar “ossaat”,  bu “gollük pası” skora çevirmek üzere düğmeye bastı! Şimdi ayıkla pirincin taşını!

Bedenine dair tasarruf hakkı kendinde olmayan kadına “örtünme özgürlüğü(!)”nü bahşetmek ataerkinin son şahikasıdır! Bu kıvanç da “aslan sosyal demokratlarımız”a nasip olmuştur!  Ve minel garaib!..

Ama ne gam!                                                                                        

“Cadı kazanları” kaynatılıyor köşe-bucakta..!

Muktedirin cehennemin kapılarını ardına dek açacağının sinyalleri ayyuka çıkmışken, “deli kız saçlarını tarıyor”..!

“Seçim sezonu” yaklaştıkça da en yakası açılmadık masallar, mavallar üfürülüyor, J. Goebbels’i çırak çıkartırcasına; “bizden önce ayakkabı yoktu, çorap nedir bilinmezdi! İnsanlar mağaralarda, ağaç kovuklarında ikamet eder, hayvan postlarıyla örterlerdi avret yerlerini..!” misillü…

Ve Senatör McCarthy'ye “parmak ısırtacak” suçlar, suç isnatları… “emir kulu” yargının hegemonun sopası işleviyle mücehhez kararları; “kitabına” uydurulmuş... olmazsa el çabukluğu marifet, “orman kanunları” uygulanmış… Yüksek yargı kurumlarının ya da başkanlarının pervasızca “ihsas-ı rey” (tarafını belli etme) kararları, tasarrufları, açıklamaları..! Sıradan insanlar bile artık “tuzun koktuğu”na kaniler…

Öte yandan türlü-çeşitli manipülasyonlar, provokasyonlar, provoke etme teşebbüsleri…

“Bunlar iyi günleri”mizmiş! “Kötüsü” nasıl olur, “fragman”ı her şeyi anlatıyor..!

Alçaklığın kol gezdiği memlekette hukuka riayet, akıl ve izan ve en temel insan haklarına, yaşama hakkına saygı aramak nafiledir!..

Açlığın kol gezdiği memlekette işsizlik almış başını giderken, “nispî yoksullaşma”nın yanı sıra “mutlak yoksullaşma”nın hızı görülmemiş seviyelere çıkıyor… Marx’ın keşfettiği “Kapitalist Birikimin Genel Kanunu” uyarınca; “Sermaye birikimiyle birlikte meydana gelen ve ona uygun düşen bir sefalet birikimi olması şarttır. Şu halde, bir kutuptaki zenginlik birikimi, öteki kutuptaki, yani kendi emeğinin ürününü sermaye olarak üreten sınıfın yer aldığı karşı kutuptaki sefalet, ıstırap, kölelik, cehalet, vahşet ve kabalık, moral ve entelektüel soysuzlaşma birikimiyle bir ve aynı anda oluyor.” (Kapital, 1.cilt, II. Kitap.) …ve sermaye birikiminin ileri boyutlara varması yedek işsizler ordusunun devamlı kabarmasına yol açmakla kalmaz, aynı zamanda işçinin aşırı çalışmaya zorlanması ve sermayeye olan bağımlılığının daha da pekişmesi sonucunu doğurur. Kapitalist üretim mekanizmasının işleyişinden kaynaklı bu durumun teorik esaslarını parlak bir şekilde ortaya koyan Marx, devamla; “bu yedek ordunun faal orduya olan oranı ne kadar büyükse, çektiği sefalet ve ıstırap; çalışması sırasında katlanmak zorunda kaldığı işkence ve acı ile ters orantılı olan yerleşik ve değişmez nüfus fazlası kitlesi o kadar büyük olur. Nihayet, işçi nüfusunun düşkünler tabakası ve yedek sanayi ordusu ne kadar büyükse, resmi sefalet ve düşkünlük de o kadar geniş ve yaygın olur. Bu, kapitalist birikimin mutlak genel kanunudur.” (a.g.e.)

Bu, “ahbapçavuş kapitalizmi”nin (crony capitalism) hüküm sürdüğü ülkelerde daha bir böyledir; emekçilerin akıttığı toplumsal emekle yaratılmış toplumsal zenginliklerin ve −asıl belirleyici olan− “artık”ın bölüşüm ilişkilerinde müstehcen oranlar gerçekleşir. (Bankalar geçen yılın ilk yarısına ait kâr oranlarını %420 olarak açıkladılar..!)

Beri yandaysa, resmî tarihe kolayca inanan, resmî söyleme kolayca kanan, sokulmuş olduğu “korku tüneli”nde güvenle(!) yol alan memleket ahalisi!..

Korkunun "resmîleşmesi", sindirmenin “kurumsallaşması” amacı güden bu uğrular şebekesinin zor ve tehditlerine maruz kalan toplumun “hakikat” algısı değişime uğramıştır. Toplum adeta bir “genetik mutasyon” geçirmektedir. Ancak bu bir “pseudo” korku halidir. Toplumun üzerine “yapışıp kalmış”, lâkin sosyal ortamı sultası altında tutan bu psödo korku, emrivakilere boyun eğme psikolojisinin ulaştığı boyutları da gösteriyor. Oysa “korku”, onların korkusudur!.. Asıl korkması gereken onlardır!.. Ne ki vakıa, toplumun bir “korku transferi”ne uğratılmakta olduğudur!

En çok korktukları yanımız ise; “insanlığımız”dır!

Ve işte o yüzdendir ki kendilerini ne siyasi, ne hukuki, ne ahlaki hiçbir kural ve zorunlulukla bağlı görmeden en iflâh olmaz baskı, zor yöntemlerine ve “komşular”a pervasızca tasallut edip üstelik, işgal ve imha uygulamalarına başvurmakta… Seçim günü yaklaştıkça da, can havliyle, kim bilir yakın coğrafyalardan nerelere uzanır bu saldırı atakları; en azından bir-kaç puan getirecek böylesi “emelleri”… esip-gürlemeleri…

Ve işte o yüzdendir ki bu “ahlâksız” rejimlerinin olmazsa-olmaz mekanizmalarını, uygulamalarını, kurumlarını, kadrolarını ve “ahlâkını(!)” ve kulluk psikolojisini herkese dayattılar, dayatmaktalar!..

Seçimler yaklaştıkça da bütün bu zorbalıkların, tahakkümün son haddine dek şiddetlendiğine… hukuksuzlukların, “karakuşî hükümlerin”, oldu-bittilerin misliyle arttığına, şahit olacağız. Maksat saltanatımıza zeval gelmesin!.. Zarla ya da zorla, şöyle veya böyle yeter ki iktidar elden gitmesin!..

Ve işte o yüzdendir “sokak”tan korkusu… “canlı” ne varsa ondan… insandan, “insanlık”tan!..      

  • “Pozitif” ne var diye bakacak olursak eğer;

Kâğıthane’de “aman provokasyona gelmeyelim” pısırıklığı, pasifizmi işlemedi “çok şükür”! Yığınlar meydanlara aktı! Demek ki tayin edici “manivela”lardan başlıcası “sokak”mış!.. Yoksa bu “provokasyon olur!” aczinin savunucuları, sosyal muhalefetin kitleselleşmesinden, hareketlenmesinden, radikalleşmesinden ödü kopuyordu… hele siyasi muhalefetin birlikte hareket etmesi fikrinden hortlak görmüşçesine korkuyordu… Serde “Kürt fobisi” de vardı; hâlâ var… “Acz” mukadderat olmadığına göre; aciz olmanın da, bu aczi sürgit sürdürmenin de ağır sorumluluğu, büyük vebali olduğu muhakkaktı!.. Bütün o devlet-iktidarının paradigmasına meftun, devlet refleksini edinmiş, devletin bekasına kıstırılmış, kısacası “devlet tapıncı”na dûçar olmuş bu zihniyetin kitleleri depolitize etme, yalın siyasetten yalıtma, “steril sandık”a hapsetme gayretleri boşa çıkmaya yüz tutmuş olsa gerektir böylelikle, umarız ve dileriz…

Ve bir de “[liberal demokrasi], insanlığın ideolojik evrimindeki nihai durak ve yönetim biçimidir. Tarih sona erdi!” F. Fukuyama’nın asıl bu zırvasının sona erdiği geçtiğimiz yılın hemen her günü kanıtlanmayı sürdürdü, dünyanın dört bucağında. Bu coğrafyadaysa daha bir fazla kanıtlandı!.. 

  • Örgütsel işleyiş içinde “baba-oğul” hiyerarşisine hiç rastlanmaz. Örgütsel bağ, modern ilişki biçimlerindendir, kapitalist topluma özgü. Evet, bir sosyal ilişkidir ama “son tahlilde” bir siyasi ilişki biçimidir; feodal bir sıhrî bağ ile, hatta çok daha öncesine ait bir kan bağıyla, soy ilişkisiyle tanımlanamaz..!
  • Diğer taraftan “memleketin birinde hoptrinam”; sağlık sisteminin çökmüş olmasını “sağlığın patronu”, MHRS ile oluşturulmuş poliklinik randevularına gitmemiş olanlara bağlıyor. Çaresi var; hep bildiğiniz usulle, “zorla getirirsiniz”… “mevcutlu” olarak!.. Daha olmadı, etıbba ve örgütlülükleri “tutsak edilmiş”, başları üstünde demokles kılıcı sallanır iken hekimlerin, hastalardan da başlarsınız bir taraftan..! Hekimleri değil, hastaları −bu usulle− bitirmeniz gerekirdi, haddi zatında! Hasta kalmazsa sorun da kalmaz!.. Nasıl olsa “içeri”den kimse “sağlığa” erişemiyor..!
  • Aklıma takılan diğer bir husussa, günde beş vakit yayınlanan “anket” sonuçlarının hemen hepsinde şöyle iki grafik, diyagram vb. yer alıyor; ilk önce seçmen davranışlarının partilerin ya da olası adayların oy oranlarına yansıması… sonra da seçmen kategorisi arasında bulunan “kararsızlar”ın dağıtılmış hali… Niye, ne hakla dağıtırlar anlamam! Bu “kararsızlar”ı illa bir siyasi figüre ya da partiye yönelmeye icbar etmek değil midir? “Olaysız dağılın!” demekle meselâ, “mesele” hallolacak bir şey midir?
  • ”Baykal’ın Kızı” 32 kısım tekmili birden heyecanlı dizisinin son versiyonu; AKP’ye katılacağı yönünde… E yakışır; bir TV Kanalının şaibeli alış-verişinin “fâş” olmasından sonra hele… Şimdi ana muhalefetin başı, “babanı da al git!” dese yeridir.
  • Münir Nurettin’in pek güzel okuduğu bir gazel vardır; uşşak makamında kendi bestesi, güfte Yahya Kemal’e ait;

Âheste çek kürekleri mehtâb uyanmasın,
…
Değmez Kemâl uyanmaya ikmâl-i* ömr içün,
Varsın bu uykudan dil-i bîtâb uyanmasın…

                      * “ikbal” olarak değiştirilebilir.

  • Önümüzdeki günlerde, meselâ bahar ayları başlarında −kozasında “uzun zaman” geçirdikten sonra− nihayet “yazı müjdeleyen” rengarenk bir kelebeğe rast geldiklerini insanlara düşündürten gelişmeler yaşanır mı acep..? Yoksa gene gele gele bir “uyuz güve” mi çıkagelir “sandık”tan; krizalitinden fırlamışçasına?..

Her şeye karşın yine de mitoslara, mitolojilere, dinî-lâdinî menkıbelere, söylencelere, kötümserlik saçan “kış masalları”na inat, bir “bahar destanı” yazılır mı bu topraklarda? Ne dersiniz? Toplumsal dinamikler o doğrultuda çalışmaz mı? Şartlar mı kifayetsiz?..

E, oluşturun!..

Dünya, “insanlaşmış” insanların dünyası olacaksa eğer…

Bir sis çanı gibi gecenin içinde
Ta gün ışıyıncaya kadar
Vakur, metin, sade
Çalacaksın...
              Melih Cevdet Anday