kellim kellim lâ yenfa*
21 Ağustos tarihli “yazı”da iki satırlık iki cümle her şeyi tanımlıyordu. Ama “açılması”, “açıklanması” gereğine dair “iletiler” de gelmiyor değildi. Ancak bunun “gereği”ni SGB (Sosyalist Güç Birliği)’nin dışından bir ses handiyse gözümüze soktu. Bir videoda**, ne denmek isteniyor, bizi teyit edercesine, ayan beyan ifade ediliyordu. Ve aşağıda yer almakta olan “yazı”nın yazılması da kaçınılmaz oldu…
Söz konusu olan 8 dakikalık bir video… Orada da iki cümle dikkat çekiyor; “Muhalif saflarda bir bulanıklık yaratmaya… Laiklik konusunda mesela bir tereddüt yaratmaya dönük… Bir kavgayla laikliği yeniden kazanmak lâzım…” Daha vahim olanıysa; “Bu ülkenin kuruluş felsefesinde şu var: Türkiye şeyhler, müritler, tarikatlar ülkesi olamaz…”
Asıl “bulanıklık yaratmaya” ve kafa karışıklığına sebep olmamaksa mesele, temel sorunu doğru koymayı gerektiriyor. “Demokrasi” konusunda tek kelâm etmeyeceksin, ama “laiklik” tereddütsüz bir numaralı meselemiz olarak gelip başköşeye kurulacak..! Üstelik “ülkenin kuruluşu”na atfen ve Atatürk’ün Kastamonu’da 1925 yılında “irad ettiklerinin” referansıyla yapacaksın bu argümantasyonu... Pes..! Kemalist milliyetçiliğin sol üzerindeki etkileri nerelere kadar uzanıyor, tortuları nerelerde boy gösteriyor… Bu tavrı “politika yapmak” olarak adlandırmıyorlardır umarım…
Ülkenin en ivedi sorunu “siyasi demokrasi”nin kazanılması değil midir? Yok edilmiş olan temel insan haklarının hayata geçirilmesi, toplumun ve devletin demokratikleştirilmesi ve halk güçlerinin önünün açılması isteniyorsa… mevcut rejimden zarar gören, hatta “yarar” görmeyenlerin birlikteliğiyle bir “demokrasi bloğu”nun örülmesi en acil görev değil midir? Açık faşist diktatörlüğe “evrilmesi” −hadi moda tabiriyle söyleyelim− bir tık ötesiyken bu görevin yakıcılığı hissedilmiyor mu? “Laiklik” demokrasiyi kazanmaya yetmez! O bu bahiste “zurnanın son deliği”dir; “zurnanın zırt dediği yer” ise demokrasi mücadelesidir! Sine qua non (olmazsa olmazı)’dır!.. Bu mücadelenin zaafa uğratılması asıl, laikliğin “her derde deva ebegümeci” gibi ikide birde öne sürülmesidir!.. Erken Cumhuriyet döneminde −“asr-ı saadet”te− “laiklik” mevcuttur, bunu öne sürenlere göre… peki demokrasi mevcut mudur?!.
Bu zihniyetin özlü ifadesinin ise “resmî söylem” olarak yıllardır empoze edildiği malûmdur;
“Cumhuriyet kurulduğunda iki büyük yapısal sorunla başa çıkmak zorundaydı. Biri halkın cehaletinden ve gelenekselleşmiş padişah-halife tutkunluğundan beslenen gericilik, diğeri emperyalizmin sürekli kaşıdığı esasında birincisiyle de yakından bağlantılı Kürt ayrılıkçılığı...
Bu iki sorun birbirini besleyerek günümüze kadar geldi. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren devleti güvenlikçi bir yaklaşımı benimsemek zorunda bıraktı.” (Ahmet Yavuz, “Kürt sorunu var mı?”, Cumhuriyet, 8 Eylül 2022. Kalın vurgular benim, S.A.D.)
Bu arkadaşlar, bu Cumhuriyet yazarı gibi mi düşünürler bilmiyorum. Çünkü SGB’nin açıklanan “manifestosu”nda Kürt Sorunu hakkında, hatta Kürt Ulusallığı veyahut çok uluslu bir ülke olmamızla alâkalı tek kelime yok! Dolayısıyla böyle bir "şey" de yok (!.. mu?)...
Oysa bırakalım sosyalist olmayı, tutarlı bir demokrat olmanın asgari koşulu, çok uluslu ülkelerde, uluslar arasında gönüllü birliği esas alması, uluslar arasında zora dayalı bağlara karşı çıkması ve ayrılma hakkını savunmasıdır. Sosyalistler bakımından ise bu, görev sayılmalıdır. Dahası bunlar bırakalım sosyalist veyahut tutarlı demokrat olmayı BM’ce de kabul edilen temel ilkeler haline gelmiştir.
“Ana misyonun ‘irtica ile mücadele’ gibi ilan edilmesi, aydınların, sol siyasi hareketin Kemalizme bakışını daima resmi ideoloji lehine etkilemiştir. …Resmi ideolojinin dinsel gericiliğe karşı mücadele etmiş olduğu doğrudur.” Ama “gericilik” dini irticadan ibaret değildir. Hele artık günümüzde “gericilik”, toplumsal ilerlemeye köstek olmak, üretici güçlerin gelişmesini engellemek demektir. Bu da gelinen noktada, üretim ilişkilerinin yapakoyduğu işidir. Yani mülkiyet ilişkilerinin; yani üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduranların; yani en başta de tekelci burjuvazinin…
Kaldı ki “irtica” ile mücadele etmeye niyeti olanların öncelikle dinsel gericiliğin neşv-ü nema bulduğu ekonomik altyapısını tasfiye etmeleri icap eder. Kırlarda feodalizmi, taşra kent ve kasabalarında eşraf, mütegallibe egemenliğini kırmak en başta yapılması gerekenlerdendi. Oysa genç Cumhuriyet’in “inkılâpları” üstyapı reformlarıdır ve “irtica” denilen dini gericiliğin maddi temellerini tasfiyeye yönelik hiçbir şey yapılmamış, tam aksine “iri kıyım” feodallerle, “ağırlıklı” aşiretlerle ittifak yapılmıştır… ve asla toprak reformu yapılmamıştır örneğin... Eşraf ve feodaller sistemin sosyo-ekonomik alanda taşrada ve kırlardaki ayağını oluşturmuştur. Feodalitenin tasfiyesi, tarımda ağır aksak ilerleyen kapitalistleşmeyle, çok uzun zamana yayılarak gerçekleşebilmiştir.
“[G]eçmişte pre-kapitalizmin üstyapısı olmuş din, sermaye birikimiyle ve kapitalizmin ilerlemesiyle sermaye sınıfının tabanına (kapitalizme) entegre olmuş, acente, tüccar ve küçük-orta boy sanayici ağırlıklı Anadolu sermayesine dönüşmüştü.
…Resmi ideolojinin birinci hedefinin irtica olduğu savı bir yanılsamaydı. Birinci hedef devletin bekasıydı, devlet demek zaten tarihte ve coğrafyada siyasi otorite (zor) demekti. Bu nedenle, asıl düşman irtica değil, soldu, komünizmdi, işçi sınıfıydı, Kürtlerin talepleriydi. Nitekim daha en başta Türkiye Komünist Fırkası kurucusu 15 kişi Anadolu’ya ayak bastıklarında yok edildiler.
1925 Kürt İsyanı’yla birlikte çıkartılan Takrir-i Sükûn Kanunu’yla komünistler tutuklanıyor, Tatil-i Eşgaal Kanunu’yla grev hakkı rafa kaldırılıyor ve işçi hareketi üzerinde kırk yıl sürecek bir yasak, baskı ve şiddet dönemi getiriliyordu.
’Devlet benim, ben devletim’ diyen otoriter yönetim komünistleri ezdi, Kürtleri ezdi, her türlü burjuva muhalefetini ezdi, hepsi işbirlikçi, mürteci diye 150 kişiyi sürgüne gönderdi, meclisteki liberal muhalefeti (Terakkiperver Fırka’yı) kapattı, burjuvazi içinde politik fraksiyon istemeyip İttihatçıları da eledi, kendisine bağlayamadıklarını 1927 İzmir suikastında astı, hapsetti, sindirdi. Yani dincilere uygulanan şiddet (Menemen Vakası sayılmazsa) ötekilerin yanında devede kulak kalır.”
Aradan bir asır geçmiştir ama, “irtica tehlikesi hâlâ geçmemiştir.” (Yalçın Yusufoğlu-Çağatay Anadol, “TSİP: Doktriner bir parti üzerine doktriner bir değerlendirme”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Sol”, s. 484-486, İletişim Yay., 2007. “Ana misyonu…” diye başlayan paragraftan itibaren de aynı “yazı”dan alıntıladım veya yararlandım, S.A.D.)
Bir de “geri kazanılmasını” istedikleri “laiklik” ne menem bir şeymiş ona bakalım. SGB’nin açıklanan “manifestosu”nda somut bir tanımı mevcut değil; dahası “talepler”de de somut içerikte bir madde bulunmuyor. Eğer kastedilen 20 yıl öncesinin “laikliği”yse, “istemez, eksik olsun!” demekten başka diyecek bir şey bulamıyoruz. Bir devlet dairesi olarak “seküler şeyhülislamlık” ihdas edip, bunu Sünni, üstelik Hanefi mezhepsel kategorik ayrımına ve iktidarın “meşrebi”ne göre örgütleyip, diğer dinleri ve dışarıda kalan tüm mezhepleri ve dinsizleri “ötekileştirdiniz” miydi… bunun adı “laiklik” mi olmakta? “Laiklik dinsizlik demek değildir”, “Allahla kulun arasına girilmez” mottoları ta başından beri Kemalist Cumhuriyet’in dinle ilişkilerini niteler…
“Laiklik iște budur. Tarihsel somut olgu olarak temel varsayımı ve referans odağı dindir.
…Türkiye'de laik Cumhuriyetçi öğreti ve ideoloji, Fransız burjuva siyasal/toplumsal kültürüyle yakın bağlar ve etkileşim içinde gelişti. Bununla bağlantılı olarak yurtdaşların vicdanını ve bilincini devletin denetim ve güdümüne bağımlı kılmaya, devlet gücüne teslimiyeti ve itaati içselleşmiş biçimiyle dinin gölgesinde sürdürmeye baştanberi teşne oldu. Türkiye Cumhuriyeti, kurulușunu belirleyen sınıf tabanı, genel ve spesifik karakteri, yönelimi ve gelişme perspektifiyle bir burjuva cumhuriyeti olduğu için bu böyle oldu.” (Tektaş Ağaoğlu, “Türkiye ve laiklik”, Kızılcık, sayı 16, s. 49-55, Mart-Nisan 2003.)
“Orijinali”ndeyse laiklik, −Fransız İhtilali akabinde− feodalizmin bir iktidar odağı olan Kilisenin devletten dışlanması olarak tezahür etmişti. Dini değil, Kilise’yi, ruhban sınıfını karşısına almıştı. Ve burjuvazi dinin ne denli “kullanışlı bir aparat” olabileceğini “keşfetmekte” gecikmedi. Nitekim ilerleyen yıllarda tepe tepe kullandı…
Bu durum bir Afrikalının (Kenya’nın ilk devlet başkanı Jomo Kenyatta’nın) dilinden −fiktif de olsa, sahih de− çok güzel formüle edilmiş: “Batılılar geldiklerinde ellerinde İncil, bizim elimizdeyse topraklarımız vardı. Bize gözlerimizi kapayarak dua etmesini öğrettiler. Gözümüzü açtığımızda ise; bizim elimizde İncil, onların elinde topraklarımız vardı…”***
“Laiklik, burjuva tanımında olduğu gibi, ‘dinin devlet dışına atılması, topluma bırakılması…’ asla değildir. Dinin ‘burjuva devletleştirilmesi’dir. Başka türlüsü zaten mümkün değildir. Çünkü, öncesinde de din devlettir. Laikliğin getirdiği farklılık devletin biçimindedir.” (Hüseyin Hasançebi, “Laiklik kazanılabilir mi?”, Kızılcık, 13 Ekim 2016.)
“[S]ınıflı toplumda Din/Devlet ilişkisinin esas belirleyici dinamiği devlettir. Öyle olduğu öteden beri bilinir. Her yerde hazır ve nâzır, kaadiri mutlak ‘Tanrı’ kavramı, her işe karışır, düzenleyici ve baskıcı, zora koşucu, cezalandırıcı ve ödüllendirici, pay dağıtıcı korkulur bir güç olarak devlet gerçekliğinin göğe yansıyan sûretidir. ‘Yeryüzündeki gölge’nin ardındaki gerçeklik gökte değil, yerdedir.” (Tektaş Ağaoğlu, “Tanrı ve devlet”, Kızılcık, 20 Ocak 2018.)
Ülkemizde de bidayette “tekke ve zaviyeler kapatılmış, din özgürlüğü kısıtlanmış, dinci faaliyet yeraltına itilmiş, ama onu besleyen sınıfsal zemine dokunulmamıştır.” (Y. Yusufoğlu-Ç. Anadol, aynı yerde.) Çünkü zülfü yâre dokunulamamıştır!.. Yasaklanan sadece “devlet-dışı” dindir!..
Ve ilerleyen yıllarda “dinsel gericilik” iktidarlar marifetiyle, burada da tepe tepe kullanılagelmiştir!.. Dahası emperyalizm de bu “proje”den yararlanma yolunu seçti. “Ilımlı İslam” adını verdiği yolla Sovyetler Birliği’ni güneyden “yeşil kuşakla” çevreleme politikası uyguladı.
* Dünyaya stadyumlardan bakıyorlar herhalde ki… “yığınlar laikliğin geri gelmesini istiyorlar”mış!?. Yığınların “laiklik” uğruna mücadele edeceğine inanıyorlar..!
Hasılı;
Çekici halka “laiklik” değil; “demokrasi mücadelesi”dir!.. İleri sürülenlerin gerçekleşmesi halinde ise bu, “demokrasi”ye değil, olsa olsa “Kemalist cumhuriyet”in restorasyonuna hizmet eder..!
Ezcümle;
“’Laikliği yeniden kazanmak’ devletleştirilmiş dine sahip çıkmaktır.” (H. Hasançebi, aynı yerde)
* Hangi platformda olursa olsun, oluşturulan bir “işbirliği”, “eylem”, “güç” ya da “cephe birliği” konulan hedef, öngörülen ortaklık, beraberce kotarılacak olan “iş”i tanımlar ve öyle adlandırılır. Örn. demokratik işbirliği veya anti-emperyalist ittifak veyahut antifaşist, anti-tekelci halk cephesi… vb. gibi… Bir araya gelenlerin “konum”ları, vasıfları değil “hedefleri”dir, belirleyici olan. Buradaysa beraberce güç birliği yapanların “sosyalist” sıfatları yer alıyor; hedefleri değil! Zaten bunlar da sosyalist nitelikte hedefler, hatta “talepler” değil!
İkincisiyse “birliği” baştan “sosyalistlerin birliği” olarak öngörürseniz, sosyalist olmayan ama o talepleri savunanları dışlamış olmaz mısınız? Daraltmış olmuyor musunuz?
* Kendi ifadeleriyle “anti-emperyalist” talepler de mevcut; ancak orada emperyalizm bir dış olgu! Dahası “talepler” de gösteriyor ki salt askerî bağımlılık olarak algılanıyor, anlaşılan. Emperyalizmin yerli ortakları, işbirlikçileri ve onlara karşı “talepler” namevcut! anti-tekelcilik yok… “mütemmim cüzü” olan anti-faşizm yok… sınıfsal bağlamıysa, ara ki bulasın!..
Ülkeyi kimin yöneteceği ‘genel oy’la, ‘seçimle’ belirlenir, evet; ama ülkeye egemen olanlar ‘seçim’le belirlenmez! Onlar ekonomik güçleri dolayısıyla, üretim araçlarının sahibi oldukları için ‘egemen’dirler! Ve ‘belirlenen’ değil de ‘belirleyen’ konumundadırlar! Tekelci burjuvazi toplumdaki gücünü, emperyalizme bağımlılığından ve büyük üretim ve dolaşım araçlarının mülkiyetini elinde tutmaktan alır.
Sınıf mücadelesindeki bu sınıf mevzilenmesi hiç mi dikkate değer değildir?!.
Kaldı ki ‘egemenliğin’, milletin hangi kesimlerinin ‘kayıtsız şartsız’ elinde olduğu hâlâ da öğrenilmemişse, bundan sonrası için de ümitvar olmamak lâzım..!
Ve asıl önemlisi analarından doğduğuna pişman olan ülke insanlarının taleplerini kulaklar duymuyor mu? “Açız” diye haykırıyor yığınlar… Var mı buna bir çözüm öneriniz, “talebiniz”?!.
* Tabii bir de nevzuhur “kamuculuk” var! Ne demekse..!
Hemen baştan belirtelim, bu verili koşullarda “devletçilik” ile “kamuculuk”, aslen özdeş olmasa da, özdeşe yakındır. Fiiliyatta da “kamu mülkiyeti”ne devlet “temellük eder”!.. Bütün mesele sınıf bağlamından kopuk “analiz” ve “öngörüler”den uzak durmakta düğümleniyor. Yoksa “ipi kopmuş uçurtma” misali nereye savrulacağı meçhul (“hayırlı” bir yere olmadığı kesin) ama “çakılacağı” mukadder bir “konsept”le karşılaşıyoruz!..
“Verili koşullar”dan kastımız bu coğrafya, bu tarihi ve sosyolojik şartlardır. Ve her daim devlet kamuyu “araçsallaştırmış”, nesneleştirmiştir… kamu adeta “devletleştirilmiş”tir… ve bir türlü “özne”leşememiştir! KİT’ler tipik örnektir; devletin bir “aygıtı”, bir “uzantısı” işlevi görmüştür. “Yeni Zamanlar” zuhur ettiğinde de, sermayenin istekleri mucibince “özelleştirilmişler”dir. “Kamu” devletin bir fonksiyonunu ifa etmiştir; oysa istenir olan devletin, kamunun fonksiyonu olmasıdır.
Diyelim ki büyük ve kritik üretim ve dolaşım araçlarını “kamulaştırdınız”; mevcut sömürü ilişkileri son mu bulacaktır? Üretim tarzı kapitalizm ve devletin sınıf temeli burjuva olmayı sürdürmeyecek ve yeniden ve yeniden kapitalist üretim ilişkilerini üretmeyecek midir? Sadece bir süreliğine “devlet kapitalizmi” hüküm sürecek ve bu süreçte devlet eliyle üretim araçları üzerinde özel mülkiyet yaratmayacak mıdır?
“Efkâr-ı umumiye”(kamuoyu)’nun tayininde, örgütlü sivil toplum, örgütlü halk sınıf ve tabakaları, devleti karşısına alıp da belirleyici olduğunu, taleplerini dayattığını bilen, gören, duyan var mı bu topraklarda? “Kamu yararı” dediğimiz, aslında gerçekte kimin yararınadır ve ne şekilde, kimler tarafından, hangi usullerle belirlenir?
Kamunun arzu ve istekleri, egemen sınıfların arzu ve istekleriyle örtüşmediği sürece ve son tahlilde kamu ile devlet arasında bir farklılaşma, bir gerilim olur. Demek ki, devletçilik meselesinde, devletin sınıf içeriği önemlidir. Ve tarihsel tahakküm ilişkilerinin, kapitalizmin nihai çıkarına hizmet eden hedefleri vurgulayacağı, açıktır. Bu kavramların şu ana kadar taşımış oldukları, yüklendikleri anlamlar nelerdir ve nelere hizmet etmektedirler?
Meselenin nihai çözümüne, en azından, sosyalizme yönelik bir iktidar bloğu eliyle köklü dönüşümleri gerçekleştirmekle başlanacağı; bunun için de “devlet iktidarı”nı almak asgari şart, bu iktidarın uygulamalarının da asgari program olduğu bilinmekte değil midir?
Dolayısıyla “talepler”in ötesinde “hedefler” olarak anti-tekel, anti-emperyalist, halk demokratik mücadele perspektifi yer alması gerekmez mi, “sosyalist” birliktelik platformlarında?.. Bir iktidar programatiği olarak…
Ve ancak o zaman bir “iktidar hedefi” olarak asgari programı öne sürüldüğünde SGB’nin, onu oluşturan partilerin neyi öngördüğünü anlamış oluruz. Hedefler ise “-meli/-malı” ekiyle değil, “-ecektir/-acaktır” ekiyle biter..! Ancak ve ancak o zaman “devrimci sorumluluğun bilinciyle ülkemizin geleceğine birlikte sahip çıkacağız" ibaresi anlam kazanmış olur!..
“Talepler” ise hedeflenen iktidar perspektifinde iktidara dayatılan “efkârı umumiye”nin talepleri, iktidara giden yolda “acil talepler” faslında yer alabilir… Ve elbette “sosyalist” nitelikli değil, “demokratik” niteliklidirler!..
* Dört parti+aydınlar+ emekçilerin temsilcileri… adını “Sosyalist Güç Birliği” koyduğunuzun olası bir başka “sakınca”sı da “sosyalistler ancak bu kadarını, bu cılız talepleri öne sürebiliyorlar; iktidardan isteyebiliyorlar, daha ileri birliktelikler ve hedefler oluşturamıyorlar, bir siyasi oluşum olarak iktidara talip olamıyorlar” algısı yaratmasıdır. “İktidar hedefli bir programatik öngörüden yoksun! Çözüm diye getirilen bu mu?” diye sorar herkes…
Ve hadd-i zatında demokrasi güçlerini birleştirecek çözümlerin en ısrarlı takipçilerinin Sosyalistler olması gerekmez mi? Demokrasi mücadelesini örgütlemek en başta onların omuzlarında değil midir?
* Aklımıza takılanı dile getirmeye gönlümüz razı değil ama, yine de soralım. Sadece bir araya gelenlerin adında “sosyalist” olan, gerisi sosyalizmle alâkasız bir “talepler manzumesi”, 6’lı masanın olası iktidarından mı isteniyor acaba..? Dilimiz varmasa da ima etmekten de imtina edemeyeceğimiz bu “yakışıksız” tavrı sosyalistliğe yakıştırmanın imkânı yok!..
* Bir Arapça deyim; tam çevirisi nedir bilmiyorum, ama şu anlama geliyor; “söyle söyle sonuç hep aynı” gibi…
** “TİP Genel Başkanı Erkan Baş'tan 'Sosyalist Güç Birliği' açıklaması: Daha geniş bir ittifak vardı.”, Tele1, 25 Ağustos 2022.
*** 1953 yılında sömürgeci Kenya Mahkemesi'nde gerçekleştirilen duruşmada Kenyatta mahkeme tarafından yedi yıl hapis cezasına ve ayrıca üç yılda zorunlu hizmet ile cezalandırılmıştır. Kenyatta mahkemede son sözü aldığında söylediği...
Sefer Ali Demirci, 11 Eylül 2022.