TÜİK hesaplamalarıyla 1980 yılında 45 milyon olan nüfusun 25 milyonu (%56) köylerde yaşar; siyasetçilerin en büyük vaadi her köye yol, su, elektrik götürmek iken 2000’de 68 milyon nüfusun 24 milyonu (%35) köylerdeydi. 12 Eylül faşist darbesinden sonraki 20 yıl hızlı bir iç göçe sahne oldu. AKP’nin ilk iktidar yıllarında kırsalda kitleselleşmesini sağlayan en önemli işlerden birisi KÖYDES ve BELDES projeleriyle köylerin altyapı sorunlarında radikal iyileşmeler üretmesi oldu. Ama göç yine aynı hızıyla devam etti ve bugün kırlarda, köylerde yaşayan nüfus 85 milyon içinde %16’ya geriledi. Artık kentliliği de aşan, yarı nüfusu 11 metropole sıkışmış bir ülke burası.
Ama hâlâ da köken itibarıyla kırsal “asıl”lı bir ülke ve metropolde doğan, büyüyen nüfus yetişkinler içinde ancak %30’lara yaklaşabilmiş durumda. Yani gündelik yaşam pratikleri kentleşiyor olsa da kökenler “köylü”… “Köylü” kültürüyle yoğrulmuş… Davranış kalıpları öyle… Kentlerin varoşlarında öbeklenmiş “hemşeri kolonileri”ne yığılmış −ve belki de hayatlarında ilk kez işgücünü satmaya hazır− yedek işsizler yığını… Kronik sermaye birikimi yetersizliğiyle bu yığınları istihdam edememiş, “massedememiş” kuluçkadan güç bela çıkabilmiş bir sermaye sınıfı… ve metropollerin periferilerindeki gettolaşmış yerleşimlerde proleterleşemeden lümpenleşmiş “deklase” unsurlar… Git gide işsizliğin, pahalılığın, yoksulluğun ve son günlerde açlığın pençesinde kıvranan, “sadaka kültürü”yle ümüklerine çökülmüş, “biatkültürü” ile sürüleştirilip güdülmeye ve sittin sene enselerinde boza pişirilmeye alıştırılmakta olan “en alttakiler”!
Dünyanın her yerinde olduğu gibi burada da tarih boyunca bazı insanların hayat koşulları “daha iyi” olsun diye diğer bazı insanların hayat koşulları “daha kötü”ye gitmiştir. Çünkü Tarih hep sınıf mücadeleleri tarihi olmuştur. Bilinir…
Fakat ne var ki, bugüne dek eşine pek rastlamadığımız, her bakımdan “karanlık” bir dönemi yaşadığımıza da şüphe yok!.. Ve bu döneme, korkunç derecede bir ekonomik, sosyal ve ahlakî çürüme de eşlik ediyor!.. Kültürel, toplumsal, manevi ve moral değerlerde aşınmayla birlikte yürüyor!..
Yoksulluk ve yoksunluk ile sindirilmişlik arasında çaresizlik kıskacına kıstırılmış yığınlarda bir kaygı bozukluğu, bir travmatik stres “bükülmesi”, duyarsızlaşma yaşanıyor.
Yaşadığımız coğrafyanın özellikleri, tarihin özel şartları, toplumun geçtiği ve geçmekte olduğu “badire”ler, toplumun yapısı, oluşum süreci, bin yıllık asyatik “despotiko-diktatoryal” devlet gelenekleri, merkezi feodaliteden devralınmış şark ceberrutluğu, sosyal muhalefetin yeterince kökleşememiş oluşu, siyasal muhalefetin cılızlığı ve ilh. tüm bunlar yine de, söz konusu bu “fenomen”i bütünüyle, yeterince açıklayamıyor, bana göre...
Belki de tek açıklaması, bütün bunların hepsinin çakıştığı bir momentumda ve dahası kapitalizmin krizinin derinleştiği ve bunun ülke ekonomisine misliyle, tüm şiddetiyle yansıdığı bir konjonktürde, emperyalizmin global hesaplarıyla uyumlu, tekelci yerli sermayenin “sınıfsal çıkarları”nı koruma ve kollamada “güvenilir” bir model olarak faşizme meyyal bir rejime “sahip olma”, demokrasi mücadelesi geleneği nispeten zayıf bir toplumun −serbest rekabetçi bir dönem yaşamadan doğrudan tekelci nitelikte vücut bulmuş sermaye ile tam anlamıyla “burjuva toplumu” da olamamış bir sosyoekonomik formasyonun− fertleri olma “bahtsızlığımız”..! “Ocham Razor” (en basit açıklama en muhtemel olanıdır) deyip geçelim…
Türk burjuvazisi, devletin döl yatağında “post-mature” bir doğumdur (o yıllarda Anadolu’da Rum, Ermeni ve Kürt burjuvazileri de mevcuttur ve onlar da nispeten “geç-uluslaşma”lardır)… “Kuvöz”de devlet himayesinde bin bir ihtimam ve imtiyazla, geri kalan toplum kesimlerine yönelik devlet eliyle uygulanan şiddet ve “ekonomi-dışı” zorla ve kanlı sermaye transferleriyle “yetiştirilmiş”, daha sonra “sera”da yine devlet himmeti ve kayırmasıyla ”palazlanmış”; dünyanın en nadide “yaratığı”dır, “bulunmaz” Türk burjuvazisi!.. Bir serbest rekabetçi devir yaşamadığı gibi, eski sosyo-ekonomik formasyonun pre-kapitalist ilişkilerini “olduğu gibi” devralmış; karşısına alması, tasfiye etmesi gereken eski hâkim sınıfları da kendine “müttefik” eylemiştir. Daha doğuştan “tekelci” yapıdadır; emperyalizme “göbekten” bağlıdır ve “fıtratı icabı”, her daim devletin “yardım ve yataklığı”na muhtaç!
Günümüzdeki tabloysa, her şeyden önce “küresel kapitalizm”in çağımıza vurduğu damganın, ülke şartlarındaki “izdüşümü”dür… Geçmişi, bugünü ve “geleceği”yle dış mihrakların “uydusu” görünümündeki tekelci kapitalizmin, bu bağımlı gelişmenin bütün “arızaları”yla malul olduğu apaçık ortadadır. İşte şimdi tekelciler ve onların iktidarı, toplumdaki maddi “direnç mevzileri”ni zorbalık ve bütün şiddetiyle dağıtırken, manevi direnç noktalarını da çökertiyor, çürütüyor!..
Ve işte o yüzdendir ki kendilerini ne siyasi, ne hukuki, ne ahlaki hiçbir kural ve zorunlulukla bağlı görmeden en iflah olmaz baskı, zor ve imha uygulamalarına başvurmakta... can havliyle saldırmaktadır!.. Ve işte o yüzdendir “sokak”tan korkusu… sokakta “canlı” olan ne varsa ondan... ve insandan… ve “insanlık”tan!..
Ama hemen vurgulamakta yarar var; üretim araçları üzerinde özel mülkiyeti tesis eden “siyasal İslam” değildir, tarihte. Ne sosyal sınıfların oluşumundan sorumludur, ne de “pederşahi” bir toplumdan ve ne de kapitalist sömürüden; o tarihî kıvrımlarda! Oysa “siyasi” ya da değil, “radikal” veyahut değil İslam varlık nedenini, bu “tarihi kıvrımlar”da ortaya çıkanlara boçludur. Ve bu “olguları” kendi siyasi, sosyal, ekonomik, ideolojik, kültürel iktidarını tesis etmek ve daha sonraları konsolide etmek için, gayet başarıyla(!) kullana gelmiştir.
*** Gelelim üç vakte kadar “yapılacağı varsayılan” genel seçimlere… Değiştirilen mevzuata göre seçim kurullarının üye yapısının yeniden tasarlanmasına ve seçmen kütüğüne ilişkin kurallar ile Cumhurbaşkanının, diğer bütün siyasi öznelerin tabi olduğu seçim yasaklarından muaf olmasına kapı aralayacak hükümler, müstakbel seçimin, son yıllarda tanıklık ettiğimiz türden bir seçim güvenliği sorununa gebe olduğunun habercisi… Bu son derecede aşikâr..!
Seçim Güvenliği Platformu, yeni düzenleme ile eski Seçim Kanunu’ndan “daha kötü, daha adaletsiz bir seçim sistemine geçildiğini ve seçim süreci güvenliği ve sandık güvenliğinin ciddi olarak darbe aldığını” belirtti. Platformun açıklamasında şu değerlendirmeler yer aldı;
“İl barajı görevi görecek ve birinci partiye imtiyaz sağlayarak, diğerlerinin temsil hakkına el koyacak bir düzenlemenin getirildiğini, kıdemli hakimlerin tasfiye edileceğini… adil ve güvenli bir seçim açısından son derece tehlikeli buluyoruz.” (Adil Seçim İçin Seçim Güvenliği Platformu.)
Seçim kurullarının teşkilinde “kıdemli yargıç”lardan oluşturulması teamülünden vazgeçtiler. Yerine “birinci sınıfa ayrılmış yargıç”ı ikame ettiler. “En kıdemli yargıç” demek, AKP’nin iktidar döneminden önce yargıç olmuş ve zamanın süzgecinden geçerek bugünlere ulaşmış, büyük olasılıkla da yaşadıkları yerde saygınlık kazanmış yargıçlar topluluğunun üyeleri olmak demekti...
Birinci sınıf yargıçlar ise, yargı görevine çok büyük oranda AKP iktidarı döneminde atanmış ve aralarında iktidar partisiyle seçim-yönetim ilişkileri yaşamış mülki amirler, milletvekili adayları, parti il-ilçe ve hatta merkez yöneticilerinin olduğu veyahut avukat olarak parti ve örgütleriyle yoğun ilişki içersinde olanların olduğu… hatırlanacağı gibi kamuoyuna çok yansıyan bilgilerdi.
“Çünkü AKP kaybediyor; iktidar bloğu kaybediyor; hemen tüm demografik, sosyolojik, kültürel, ekonomik kümelerde geriliyor. Salt bütün kamuoyu yoklamalarında, anketlerde geriliyor olması değil bunun kanıtı; anketlere bakmaya bile gerek yok! Kendileri de farkındalar ki Seçim Kanunuyla oynuyorlar… Bunun tek bir anlamı var: Cumhur İttifakı, seçimi kaybedeceğini anladı ve oyunun kurallarını değiştiriyor. Seçimi kaybetme ihtimalini gören iktidar bloğu, 1946'dakine benzer bir şekilde ‘oy hırsızlığı’ için önüne çıkabilecek engelleri temizlemek istiyor…
… her durumda seçim kazandıracak bir seçim sistemi bulmak mümkün değilse bile, seçim kaybettirmeyecek kurullar yoluyla da sorun çözülebilir…
Bu kanun değişikliği, iktidarın seçime hile karıştırmak için bir hazırlık yaptığını gösteriyor.
Sandık kurullarından, oy sayımından, seçim sonuçlarının tutanağa bağlanmasından vatandaşları uzakta tutmanın amacı olsa olsa “seçimi çalmaya hazırlık” olabilir.
Peki siyasi muhalefetin bir önlemi olacak mı?..” (“minareden at beni… in aşağı tut beni…”, Kızılcık, 17 Nisan 2022.)
“... seçim olsun, iktidara gelelim, o zaman bakın nasıl çözeriz!” nadide muhalefetimizin yegâne söylemi bu özetle..!
Ve SADAT önünde “korsan” yapmak! Yegâne eylemi de bu!..
Oysa dilimizde tüy bitti (“klavyemizde” mi demeliydim yoksa?); “seçim güvenliği” demek, “sandık güvenliği”nin çok ötesinde bir perspektifle çok yönlü, çok parametreli bir “strateji”yi öngörüyor olmak demek!.. Seçim “sath-ı maili”ne girmeden çok öncesinden başlayarak… seçim dönemini de kapsayacak şekilde ve asıl önemlisi seçim sonucunu “tanımayacak” olanlara karşı “önlemleriniz”i, “müeyyide”lerinizi oluşturmak gibi hazırlıklar… Her şeyden evvel, hedefinizi doğru saptayacaksınız ve o hedef doğrultusunda kimlerle yürüyebileceğinizi de..! Hedefe giden yolda “yol haritanızı” oluşturacaksınız… takvime bağlayacaksınız… “hedef”e kesinkes tabi olacak bir organizasyon ve zamanlamayla “siyaset” yapacaksınız ve “örgütlü” yapacaksınız!.. Ve insanları ikna, yığınları seferber edeceksiniz… Kitleler içinde olup “kitle çalışması” yapacaksınız..!
Ne ki gömleğin düğmeleri baştan yanlış iliklendiyse..! “Siyasi demokrasi” hedefli bir birliktelikti ilk adımda oluşturulması gereken… Bunu, politikleşmiş yığınsal acil talepler düzeyine yükseltecek sürecin bu momentteki adımı buydu! Bu ise “demokrasi” hedefli, “demokrasi” programlı demokrasi mücadelesinden başka da bir şey değildir!..
Böyle bir perspektifle ortaya çıkılabilseydi!.. “Sağa çeken“ Nuh’un Gemisi mi, CeHaPe kamyonu mu −her ne ise− rotaya oturtulabilmesinin şartları oluşturulabilir; bu denli yalpalamalar, zikzaklar, bu denli palyatif önermeler, hiçbir sadra şifa olmayacak geçim derdine “çözüm” formülleri, incir çekirdeğini doldurmayacak mevzularda “havanda su dövme” komisyonları ve iktidarın dümen suyunda “güvenli(!)” seyirler yaşanmayabilirdi!
Oysa içinde bulunduğu duruma son vermek zorunda olan toplum, son vermek zorunda olduğu bu durum yüzünden buna muktedir olamamaktadır!.. Gücü yetmemektedir! Ne yapsa, ne etse de “yaptıkları” bir türlü kâfi gelmemektedir! O halde yapılacak iş yeniden ve yeniden insanlara “anlatmak”tır; ta ki ikna oluncaya, “hareketleninceye” dek… kitleler içinde çalışmaktır, bıkıp usanmaksızın..! Farklı “düzlemler”deki farklı örgütlenmeleri “hedefe tabi” kılacak basireti gösterebilmektir..!
“’Alınacak daha çok yol’ ise ancak ve ancak, ‘kitleler’in topyekûn mücadeleleriyle alınabilir; ancak ve ancak böyle, topyekûn mücadeleye seferber edilebilirse yığınlar, mümkün olabilir!.. Ve bu da geniş yığınların ‘göndermekteki’ kararlılığı ile güç kazanacak bir mücadeledir!.. Ve bu ‘kararlılık’ o raddeye varır ki, daha fazla ‘ayak direyemezler’; çekip giderler! Veyahut bir ihtimal, ‘sandığa’ kadar ‘dişlerini sıksalar’ bile, şartlar öyle olgunlaşmıştır ki; ‘sandık’ta bir ‘punto finale’ yaşanır!.. Tepkilerin ‘spontane’ değil, bilinçli, yaygın ve örgütlü mücadeleyle başarılı olacağı ise bilinen bir gerçekliktir!..” (“Milli irade” yahut…”, Kızılcık, 17 Aralık 2021.)
Benden duymuş olmasınlar ama “provokasyona gelmeyelim” sendromuna dûçar olmuş dostlara bir hatırlatma: “Provokasyon”un bilinen, etkisi en tesirli yegâne panzehiri yığınsal mücadeledir!..
Ve çünkü önce “sokak” vardı; insanlar da varken... Her yer “sokak”tı; binlerce yıl öncesinde... Henüz evler, “hane”ler, türlü-çeşitli resmi yapılar, devlet ve onun baskı ve şiddeti yokken...
Diğer yandan ise, bu güvensizlik ortamında bir arada durma zorunluluğu ortadan kalkmış partilerin yalnızca ortak Cumhurbaşkanı adayını desteklemeleri, kendi bildikleri ve tercih edecekleri dil ve tarzla seçim süreçlerini sürdürmeleri kazanmaya yetmeyecektir.
Ve “müttefik” partilerin hepsinin milliyetçi söylemden ve fikirden beslendiği bir seçim sürecinde, seçmen de “milliyetçi duygularla” hareket edecekse eğer, bu durum muhalefete değil iktidara yarar…
Demokrasi güçleri, ne yazık ki kendi ihmallerinin cezasını çekiyor bugün. Bu demokrasi, dibinden anayasayla birlikte dinamitlenirken sadece “sade suya tirit” demeçlerle eleştirmek çok daha büyük bir yara açtı. Ta “o gün” Yüksek Seçim Kurulu’nun mühürsüz oyların kullanılmasına ilişkin izni “seyredilmiştir”. O kötü tohumlar, bizi adım adım bugüne getirdi. Şimdi deniyor ki ‘Eyvah!’… Örnek mi, şöyle geriye doğru son bir ayın olaylarının seyri hatırlanacak olursa… CHP İstanbul İl Başkanı’nın mahkûmiyeti ne ilk ne de sondur. Çok geç olmuş olsa da umarız ve dileriz ki gerekli ders alınmış olsun.
***
11 Mayıs 2022 tarihli bianet.org sitesinde, Haluk Ağabeyoğlu imzasıyla seçim hilelerini tasnif edip açıklayan ilginç bir çalışma yayınlandı;
“24 Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili Genel Seçimi sandık sonuçları detayında yapılmış ihtiyatlı kabullere dayalı çalışmaya göre, en az 30 bin sandıkta hile (seçim suçu) olasılığı bulunuyor. Bu sandıklarda 7 milyon kayıtlı seçmen vardı. …
Hilenin, başka bir deyişle ‘seçim suçu'nun aralarında tamamlayıcılık ilişkisi olan iki yolu bulunuyor.
Biri, sandığın keyfi olarak ‘oy pusulası ile doldurulması’dır. Buna oy kalpazanlığı da denebilir. Bu suç günün sonunda ıslak imzalı tutanak üzerinde kayıt altına alınır ve sonuçlandırılır.
İkincisi, seçmenin korkutma, sindirme yolu ile ‘baskılanması’dır. Bunun ile seçmenin sandıktan uzak tutulması, sandık başına gelebiliyorsa tercihinin değiştirilmesi hedeflenir.
Seçmen baskılanması, sandığın keyfi olarak doldurulmasına da olanak verir; aralarındaki tamamlayıcılık ilişkisi budur. Baskılama tabii olarak seçmenlerin yanı sıra muhalefetin sandık görevlilerine de (kurul üyeleri ve gözlemciler) uygulanır.
Her iki seçim suçu yolu da iktidarın sandıkta kurduğu ‘hâkimiyet’ ile gerçekleşir. Bunun ne olduğu 2018 seçiminden 12 gün önce AKP İstanbul mahalle sorumluları toplantısında Erdoğan şöyle tanımlıyor:
‘Seçim gerçekten sandıkta kazanılır. E peki nasıl kazanılır? Arkadaşlar, sandık kurulu üyesi arkadaşlarım, bi defa seçim günü diğer siyasi partilerden önce sandık mahallinde yerini almalıdır. Yani bizim arkadaşlarımızdan önce onlar gelmemeli. İki: sandık müşahitlerimiz, müşahitler noktasında sandık kurulu üyelerinin dışında sandık kurulu müşahitleriyle bizim oralarda ne yapmamız lazım, takviye etmemiz lazım.
Olur ya diğerlerinden gelmeyen olursa bu defa sandık kurulu başkanı kimse, oradan kimi alacak, müşahitlerden kim varsa önce gelen kimse o onun hakkıdır, o sandık kurulunun ikinci veya üçüncü üyesi olabilir. Buradan bi defa neyi kazanırız? Sandık kurulundaki hâkimiyeti biz elde etmiş oluruz. Yani bunda çok hassas olmamız lazım. Bu işi hiç hafife almamamız gerekir. Yani bunları geçmişte çok yaşadık. Eğer bunu sağlama alırsak, İstanbul’da başlamadan işi bitirmiş oluruz.’
Suç olasılığı göstergeleri
- Ülke genelinde yüzde 85’ler düzeyinde seyreden seçime katılma oranının yüzde 92’nin üzerinde olduğu sandıklar ‘sandığın keyfi olarak oy ile doldurulmuş olduğu’ olasılığına işaret eder.
- Ülke genelinde yüzde 2 düzeyindeki ‘Geçersiz Oy’ oranına karşın hiç geçersiz oy bulunmayan sandıklar −sonuç tutanağına yansıtılmış− aynı suça ‘oy kalpazanlığı’ yapılmış olması ihtimaline işaret eder.
- Kayıtlı seçmen sayısından daha fazla oy kullanılan sandıklar ‘baskılama’ ve ‘oy ile doldurma’ yolları ile düzenlenmiş sonuç tutanakları olasılığına işaret eder.
- Nihayet, dört muhalefet partisinin toplam oy sayısının 2’nin altında olduğu sandıklar, hile olasılığı bulunan sandıklar olarak belirlenmiştir.
… Bu çalışmaların yapıldığı ülkeler arasında Rusya Federasyonu ile Türkiye, ispatlanan seçim suçlarının yoğunluğu bakımından liderlikte yarışan iki ülkedir.
Türkiye çalışmaları içinde, 2017 Referandumu ile 2018 Genel Seçimini karşılaştırmalı olarak ele alan Seçim Suçu Analizi’nin özeti şudur:
2017 referandumu sandıklarının yüzde 11'inde ‘sandığın oy ile doldurulması’ −oy kalpazanlığı− olasılığı istatistik anlamlılık ile ortaya konmuştur. Buna ‘seçmen baskılanması’ analizinin de eklenmesiyle saptanan hilenin, gerçekleşen ‘Hayır’ iradesini ‘Evet’ olarak değiştirmeye yeter hacimde olduğu saptanmıştır.
Sonuç şöyle de okunabilir: Referandumda 47 milyon geçerli oy üzerinden ‘Evet’ olarak açıklanan “referandum sonucunun” ‘Hayır’ ile arasında yarı yarıya eşitliğin sağlanması için yer değiştirmesi gereken oy sayısı 690 bin ve bu da geçerli oy toplamının yüzde 1,5’idir.
Analizde ortaya konan hile olasılığı hacmi, bu 690 bin oyun çok üzerindedir. Bunun kuvvetli kanıtı, sadece yüzde 92’nin üzerinde seçime katılım anomalisine sahip 39 bin sandıkta kayıtlı 11 milyon seçmen olmasıdır.
2018 seçimi analizlerinde ise, ‘seçmen baskılanması’ ve ‘sandığı oy ile doldurma’ olasılıklarına sahip sandıkların oranı sırasıyla yüzde 15 ve yüzde 9 olarak bulundu.
Çalışmanın ‘Sonuç’ bölümünde “2017 ve 2018 seçimlerindeki suçların ‘parmak izlerinin’ birbirlerinden zorlukla ayırt edilebilecek ölçüde benzer oldukları, bulunan istatistik sonuçların aynı yönde ve hacimde oldukları, sistematik sahtekârlık niteliğindeki seçim suçunu açığa çıkardıkları” belirtiliyor. …
Oy kullanma, sayım ve kayıt sürecinde gözlenen başlıca hile ve usulsüzlükler
- Sabah torbaların mühürsüz/açık getirilmesi,
- Çift sandık torbası getirilmesi / sandık torbasını değiştirme teşebbüsü,
- Sandık sonuç tutanağının oy kullanma süresi içinde, sayım tamamlanmadan kurul üyelerine boş olarak imzalatılması,
- Sandık kurulunda bir partiden birden çok üye bulunması,
- Yedek sandık kurulu üyesinin usulsüz/mükerrer oy kullanması,
- Gelmeyen seçmen yerine imza atarak sonuç tutanağında sahtecilik,
- Açık oy kullanmak ve kullanmaya zorlamak,
- Listede olmayan/mükerrer/başkasının kimliği ile oy kullanma-kullandırtma,
- Kolluğun mükerrer oy kullanması,
- Turnike kurmak; Dışarıdan getirilen pusula ile oy satın alma (Seçmenin dışarıda kendisine verilen tercih basılı pusulayı kullanması; sandık kurulundan aldığı boş pusulayı akçeli ödül karşılığı alıcıya teslim etmesi; işlemin çok kez tekrarlanması),
- Cep telefonu ile kabine girilmesi, fotoğraf çekilmesi / buna göz yumulması,
- Engelli/ yaşlı ile kabine girilmesi / usulsüz müdahale edilmesi,
- Seçim süresi içinde İlçe Seçim Kurulu’ndan gelip fazla zarfların istenmesi,
- Geçersiz oyun kabul edilmesi / geçerli oyun geçersiz sayılması,
- Sandık torbasına sayım merkezine götürülürken refakat edilmesinin engellenmesi, olarak sayılabilir.
… Ülkede yüzyıla yaklaşan seçimler tarihi boyunca insanların nihayet gelip oy hakkı ile kendisini ifade etmesi hep önemli oldu.
Seçim güvenliği, oy hakkının savunulması eylemidir; bir halk hareketidir.
Zorunluluktur! Yurttaşların kendilerini asli fail/eyleyici hissedecekleri bir seferberliğin yaratılması zorunluluğudur.
İktidarın oy hakkının gaspını amaçlayan hamleleri, bunu pervasızca alenileştirmesi, ortaya çıkardığı tehlikeye dair gelişen farkındalık, seçim güvenliğinin bir halk hareketi olarak örgütlenmesine uygun zemini oluşturur.”
***
Velhasıl SADAT kapısında “korsan eylem” yapmak, tribünlere oynamaktır! “Mehdi”yi beklerken Kılıçdaroğlu’yla burun buruna gelmek… “hoş(!)” bir sürpriz olmuştur tabii… Ne ki, ülkedeki tek paramiliter yapı o olmadığı gibi dahası içeride/dışarıda çeşitli odaklarla ilintili, gizli/aleni, derin/sığ kimi yapılar marifetiyle devletle bağlantılı pek çok “organize” unsur mevcuttur; sonuna kadar “örgütlü”, dişine tırnağına kadar “silahlı”..!
Çaresiyse “kitleleri seferber etmektir”!.. Kitleler “sandığa” da, “seçime” de, “demokrasi”ye de sahip çıkarlarsa ancak..!
Ve bütün bunlar, yukarıdanberi anlatılagelenler ışığında, yaklaşan seçime seçimden öte anlamlar yüklüyor… Ülkede cereyan eden son gelişmelere bakmak bile kâfi…
“Unidad Popular”ın şiarlaşmış mottosunu kitleler slogan halinde beyhude yükseltmediler: “El Pueblo Unido Jamás Será Vencido!” (birleşmiş halk katiyen yenilmez) Ve bugün… bir kâbustan uyanan Şili’nin bütün meydanlarında ve sokaklarında yarım yüzyıl sonra yeniden Başkan Salvador Allende döneminin bu sloganı çınlıyor… Ve bugün… Pinochet faşistlerinin yarım asır önce toplama kampına dönüştürdükleri Santiago stadyumunda işkenceyle katlettikleri Victor Jara’nın adı yazıyor: “Estadio Victor Jara”… Ve bugün... “Stadyum”dan dalga dalga yayılan “O”nun büyülü sesi bütün coğrafyanın her santimetrekaresinde yankılanıyor: “VENCEREMOS!”